Sayı 34 / Kasım-Aralık 2018

Mali ve ekonomik kriz geniş kitlelere de aşikar oldu. Konkordato ilan eden, iflasını açıklayan şirketler yüzlerle sayılmakta. İnşaat ve bağlı sektörler adeta taş kesilmiş durumda. Otomobil satışları hızla düşüyor. Borç çarkı bir giyotine dönüşüyor. Yeni sermaye yatırımları gündemden çıkmış durumda. Yıllık enflasyon, sarayın öngörüleriyle alay edecek bir artış oranına koşuyor. Üretime geçici ara verme örnekleri artıyor. İşçilerin ve emekçilerin yaşam koşulları dünden daha kötü. Daha da kötüleşecek. İşten çıkarmalar başladı. Önümüzdeki aylarda katlanarak artacak. Kronik kitlesel işsizlik büyüyecek. Zenginlerin bir kısmı iflas ederken, bir kısmı ise daha fazla zenginleşecek, yoksullar ise bir bütün olarak daha fazla yoksullaşacak.

 “Hani büyük fonlar hızla yükselen ABD on yıllıklarını takip edip, dolara ve ABD kağıtlarına dönecekti? Hani bütün gelişmekte olan ekonomilerden kalıcı çıkışlar başlayacaktı?” İktisatçı zat Temmuz ayında böyle yazdı. Yabancı “sıcak para”nın dolara dönerek Batılı kapitalist merkezlerdeki finansal araçlara yöneleceği, Türkiye gibi bazı ülkelerde net sermaye çıkışları yaşanacağı ve borçlanma zorluğundan patlak verecek finansal krizlerin kapıyı çalacağı yönlü öngörülerle alay etti. Lakin üst perdeden sarf etmiş olduğu bu sözleri daha bir ay geçmeden pişkince yutuverdi. Zira Ağustos’ta kriz kapıyı çaldı.

Ekonomik-mali krizin bugün işçi sınıfına, işçilerin çalışma ve yaşam koşullarına öncelikli etkilerine dair ne söyleyebilirsiniz? İşçilerin şu an öne çıkan sorun ve talepleri neler?

Mali krizin adım adım ve hızlı bir şekilde ekonominin bütün alanlarına sirayet ettiğini, giderek derinleşecek olan bir ekonomik krizle karşı karşıya olunduğunu belirtelim.

Liberal solcular, Erdoğan ve AKP’nin 2002 seçimini kazanmasını “sessiz devrim”, iktidar içinde egemen hale gelme sürecini ise “burjuva demokratik devrim” olarak nitelemişlerdi.

2002 seçimlerinin sonucu Birikim’deki birçok yazıda bir sessiz devrim olarak değerlendirildi.”[1]

Ahmet İnsel, 2007’den başlayan süreç için, “AKP’nin demokratlığının sınırları Birikim’de birçok kez ifade edildi ama buna rağmen ‘yaşananın bir burjuva demokratik devrim’ olduğu da belirtildi” diyor. “Vesayet rejimi güçlerinin baskısı, onun demokratikleşme konusunda buzkırıcı bir işlev görmesini de sağlıyordu” vurgusuyla, görüşünün doğruluğu iddiasını bugün de sürdürüyor.[2]

Diktatörlüğün 7 Haziran seçimlerinin ardından Suruç katliamı ile başlayan, Kandil'e hava saldırıları ve 10 Ekim katliamı ile gözü dönükçe sürdürülen, 15 Temmuz başarısız darbe girişiminden sonra OHAL ve KHK'lar ile daha da kapsamlılaşan ve üst düzeyde boyutlanan saldırıları, genel olarak direnen işçi ve emekçileri, kadınları, gençleri, tüm ezilenleri, halklarımızı teslim almayı, biat ettirmeyi hedefliyorsa da, ilk ve temel hedefi, öncülere ideolojik-siyasi tasfiyeciliği dayatmak ve onları örgütsel olarak tasfiye etmektir.

İçinde bulunduğumuz zaman ve mekanı iki ucundan birleştirip, onu bir “geçiş anı” olarak ele alıyoruz. “Şimdi”mize bakıyor ve nereden ilerleyeceğimize sorular sormak istiyoruz. Çubuğu, gelişmekte olana, mümkünlere bükmek gibi bir devrimci iyimserlik ruhunda, pratiğimize ise eleştirel gerçekçi yaklaşma bilincindeyiz. Dolayısıyla bu geçiş anına, bireysel ve kolektif varoluşumuzun bir sıçrama eşiği olarak yaklaşmak istiyoruz.

Afrika Ulusal Kongresi (ANC) sömürgecilik ve emperyalizme karşı mücadeleler arasında en tanınmış olan örgütlenmedir. Bu makalede ANC’nin 1912 yılındaki kuruluşundan Güney Afrika’nın ilk siyahi başkanı Nelson Mandela’nın seçildiği yıla kadarki gelişimi ele alınacaktır. ANC, ulusal kurtuluş mücadelesi veren en uzun ve en bilinen örgüt olmakla birlikte, aynı zamanda en çok dönüşüme uğrayan örgüttür de. Afrika Ulusal Kongresi taktik ve stratejisini, örgütlenme modelini ve eylem biçimlerini Güney Afrika’nın toplumsal ve politik değişimlerine sürekli uyumlu hale getiren bir örgüt olarak tarihte yerini almıştır.

(...)

İşçi sınıfının sosyo-ekonomik koşulları, Güney Afrika’daki tüm politik partilerin mevcut politik önderlikleri altında sürekli kötüleşmektedir. Bu bir gerçektir. (...)

StatsSA işsizlik rakamlarını yüzde 27,7 olarak açıklamaktadır, ancak bu rakamlar iş bulma umudunu kestikleri için iş aramaktan vazgeçenleri hesaba katmamaktadır. Bu vazgeçmiş işçileri de eklersek, işsizlik yüzde 36 düzeyindedir ve sonuç olarak 30 milyondan fazla Güney Afrikalı masaya koyacak yiyecekten yoksun berbat bir fakirlik altında yaşamaktadır.