Mali-Ekonomik Krizin Kaynakları

Türkiye bir mali-ekonomik krizin girdabına girmiş durumda. Öyle görünüyor ki, krizin asıl etkisi önümüzdeki aylarda kendini gösterecek. Zaman zaman sert sarsıntılarla ilerleyen uzun döneme yayılacak bir kriz bu. Önceki krizlerle benzerlikleri olsa da, bu bakımdan farklı.

1994, 2001 ve 2008 krizleri Türkiye’nin mali-ekonomik sömürgeleşme sürecine özgü krizlerdi. 2018’de etkisini zaman zaman şiddetlendiren kriz ise, bu sömürgeleşme sürecinin ulaştığı derinlik kadar, 2007/08 dünya ekonomik krizinden sonra oluşan yeni ekonomik ve politik ortamın ürünüdür. Bu nedenle krizin kaynaklarını tespit edebilmek için; a) dünyanın 2008 ekonomik krizi sonrası ekonomik ve politik ortamı, b) Türkiye ekonomisinin emperyalist küreselleşme içindeki yeri, c) Türkiye’nin politik sistemi üzerinde durmak gerekir.

2007/2008 Dünya Ekonomik Krizi Sonrası Ekonomik Ve Politik Ortam

2007’de ABD’de başlayan, 2008’de dünyasallaşan büyük ekonomik kriz, üzerinden 10 yıl geçmesine karşın aşılamadı. Bazı yıllarda kimi iyileşmeler görülse de, bu, krizden çıkışı gerçekleştirecek düzeyde olmadı. Krizden bu yana dünya ekonomisi inişli çıkışlı durgunluk içinde.

1973/74 dünya ekonomik krizinin ardından emperyalist dünya sistemi yeniden şekillendirildi. ’74 krizinde temel mesele sermayenin kar oranlarının düşmesi ve pazarların daralmasıydı. Bu düşme ve daralma mevcut sistem içinde kalarak aşılamıyordu. Sanayi gelişmiş kapitalist ülkelerde yoğunlaşmıştı, büyük fabrikalarda örgütlü işçi sınıfının basıncı artıdeğer oranının yükselmesini sınırlıyordu. Geri kapitalist ülkelerde ise iç pazarın genişleme hızı zayıftı. İçten içe çürümeye başlasalar da henüz kapitalist-emperyalist sisteme dahil olmayan, kendini sosyalist olarak tanımlayan dünyanın üçte birlik bölümünün varlığı, kapitalist dünya pazarının fiziki sınırlarını oldukça daraltıyordu. “Sosyalist ülkeler”in varlığı aynı zamanda kapitalist dünyayı kendi işçi sınıflarını teskin etmek için taviz vermeye zorluyordu. Devlet mülkiyetinde devasa bir pazarın yanı sıra, meta ekonomisi dışına çıkarılmış sağlıktan eğitime büyük bir alan vardı. Sayıları artmaya başlayan dünya tekellerinin elinde devasa miktarlara ulaşmış bir sermaye fazlası olsa da, kar oranlarının düşmesi ve pazarın sınırlılığı nedeniyle bu fazlalık değerlenemiyordu.

Mevcut kapitalist-emperyalist dünya sistemi dünya tekellerinin çıkarlarına uygun değildi artık, yeniden düzenlenmeliydi. Sermaye dünyayı yeniden ve bizzat kendisi fethe çıkacaktı. Bunun için sermayenin serbestçe dolaşmasının önündeki engeller kaldırılmalıydı. Sermaye ucuz işgücü ülkelerine akarak hem yeni değerlenme imkanı bulmalı, hem de bu ülkelerde kapitalist gelişmeyi hızlandırarak pazarı genişletmeliydi. Özelleştirmelerle devlet varlıkları tekellere peşkeş çekilmeliydi. Bu yöndeki adımlarla birlikte emperyalizm yeni bir aşamaya, emperyalist küreselleşmeye evriliyordu. Çin’in kapitalist sisteme dahil olması ve “sosyalist ülkeler”in kendi içine çökmesi ile emperyalist küreselleşme şaha kalktı.

Emperyalist küreselleşme ile birlikte dünya yeniden şekillendi. Üretim zincirinin uluslararası düzeyde gerçekleşmesi ile dünya fabrikası oluştu; dünya, mali sermaye ülkeleri ve dünya tekellerine iş yapan organize sanayi ülkeleri olarak ayrıştı; aşağıdan yukarıya bütün sermaye tekelci sermayeye tabi hale geldi; üretimin dünya ölçeğinde parçalanmasıyla işçi sınıfı atomize edildi.

Aşırı sermaye fazlasının bir bölümü doğrudan yabancı yatırımlarla ucuz işgücü ülkelerine akarken, diğer bölümü spekülatif mali araçlarla birikmiş varlıklara el koyuyordu. Tam bir emek gücü yağması ve varlık talanı sistemiydi bu. Dünya pazarına hakim olan tekeller haliyle emperyalizme bağımlı devletlerin pazarlarının da efendisi haline geliyordu.

Sermaye akımları ile elde edilen muazzam miktarlardaki para emperyalist tekellerin kasalarını şişirdikçe şişirdi, birleşmeler ve yutmalarla tekelci hakimiyet bir üst boyuta sıçradı. Ucuz işgücü ülkelerinden gelen tüketim maddeleri sayesinde ücretlerin daha da aşağı çekilmesi sağlandı. Emperyalist metropollerde aşırı miktarda biriken para, faizlerin düşmesine yol açtı, bu da bireysel borçlanma yoluyla tüketimin büyümesini sağladı. Özellikle konut piyasaları üzerinden spekülasyon patladı. Aynı zamanda bu, yani hane halkı borçlanması, mali sermayeye daha önce önemsiz olan, devasa yeni bir değerlenme alanı açtı. Aşırı sermaye bolluğu bin bir çeşit mali sermaye aracının, türevin türevinin türevi gibi sanal sermayenin patlamasının koşullarını yarattı.

Sistem 2007’de ABD’de başlayan ve ardından dünyasallaşan dünya ekonomik krizi ile yeniden tıkandı.

Tıkanmanın gerçek nedeni, kronikleşmiş aşırı sermaye fazlalığı ve kronikleşmiş işsizlikti. Sermaye fazlalığını değerlendirmek için uygulamaya sokulan emperyalist küreselleşme sistemi çok daha büyük ve aşılamaz ve daha üst düzeyde kronikleşmiş bir aşırı sermaye fazlalığı üretti. Ucuz işgücü sömürüsü ve birikmiş artıdeğerlere mali araçlarla el koyarak elde edilen yeni sermaye nereye yatırılacaktı? Spekülasyonun bir sınırı vardı. Tekelleşmenin ulaştığı yeni düzey sermayenin teknolojiye yatırım yapılarak değerlenmesinin önündeki başlıca engeldi. Üretim teknolojisini yenilemenin biricik nedeni, birim başına maliyeti azaltarak, rakiplerinden daha ucuz üretilen metayı ortalama fiyattan satmak, böylece toplam artık değerden daha fazla pay almaktı. Bir başka deyişle, kendisinin ürettiği artıdeğerden daha fazlasını piyasadan artı-kar olarak çekmekti. Bunun anlamı, daha ileri teknolojiye sahip sermayenin daha geri olan sermayeden artıdeğer çekmesidir. Birkaç yüz dünya tekelinin dünya piyasasına hakim olduğu, aşağıdan yukarıya irili ufaklı bütün sermayenin bir zincirin halkaları gibi en büyüklere tabi hale geldiği durumda, sermaye neden üretim teknolojisine yatırılsın ki? Büyük sermayenin daha küçüklerin ürettiği artıdeğerin bir bölümünü onlardan çekmesi için üretim teknolojisini geliştirmeye gerek kalmıyordu. Dahası dünya ölçeğinde üretimi bu küçük sermayelere bölüştürerek, hem onları kendine ayrılmazca bağlıyor, hem de bu yolla işgücünü atomize ederek sömürü oranını yükseltebiliyordu. Teknolojinin yenilenmesi, üretimde devrime yol açan yeni makineler kullanmaktan çok, mevcut makineleri geliştirmekle ya da tüketim maddelerinin cazibesini artıran alanlarla sınırlı kalıyordu. Dolayısıyla, rakiplerine karşı piyasa hakimiyetini artırmanın yolu onunla teknoloji yarışına girmek değil, daha ucuz işgücü kullanmak, ucuz işgücü ülkelerine hücum etmekti. Bununla birlikte rakibini birleşmeye zorlamak ya da onu satın almak, rekabetten üstün çıkmanın başlıca diğer biçimi haline geliyordu. Ucuz işgücü cennetlerinde mutlak artıdeğer sömürüsü çok daha karlı ve çekiciydi. Buralardan elde edilen sermayeyi, üretime ve teknolojiye değil de, mali araçlara yatırmak çok daha karlıydı. Bu kaçınılmaz olarak işsizlerin ve yoksuların sayısını yükseltti. Kronik işsizlik, kronik aşırı sermaye fazlalığının ikizi olarak büyüdü. Sınıflar arası uçurum olağanüstü düzeye ulaştı. Sonunda balon patladı. Emperyalist küreselleşme sistemi krize girdi.

2008’deki dünya ekonomik krizinin üzerinden 10 yıl geçti. Kriz henüz aşılmış değil. Aşılamaz da. Kronik aşırı fazla sermaye nasıl değerlendirilecek? Kapitalizm içinde bu sorununun karşılığı yok. Kriz devasa sarsıntılara yol açmadı, çünkü kapitalist devletler sermayenin imdadına yetişti, devasa büyüklükteki tekellerin batmasını engelledi. Engellemek zorundaydılar, çünkü bu tekeller o derece büyümüştü ki, onların iflasına göz yummak dünya çapında sonu belirsiz bir çöküşe yol açardı. Ne var ki, bütün önlemler yalnızca çöküşün şiddetini azaltmaya yarayabilirdi. Krize yol açan nedenler yerli yerinde durdukça bu kriz aşılamaz.

Son dönemlerde art arda yayınlanan pek çok rapor bu gerçeği bir ölçüde dile getiriyor:

IMF’in Ekim ayında yayınladığı raporda[1], 2007–08 döneminde bir ülkenin bankacılık krizi geçirip geçirmediğine bakılmaksızın, kriz sonrası çıktı kayıpları kalıcı görünmektedir, deniliyor. Raporda, 1982’deki küresel durgunluktan 46 büyük ekonomi etkilenirken, 2008’deki krizin şiddetinin sürdüğü 18 ayda dünya ekonomisinin üçte ikisini oluşturan 91 ekonomide üretim düşüşü yaşandığı açıklanıyor. IMF, krizin üzerinden on yıl geçmiş olmasına karşın yatırımlardaki durgunluğun aşılamadığına ve çıktı kayıplarının kalıcı olduğuna işaret ediyor. Krizden önce devlet borçlarının GSYİH’ye oranı yüzde 36 iken, on yıl sonra bu oranın yüzde 52’ye çıktığını tespit eden IMF, sorunun aşılmak bir yana derinleştiğini itiraf ediyor.

McKinsey’in yayınladığı raporda[2] da benzer tespitler var:

Küresel doğrudan yabancı yatırım 2007'de 3,2 trilyon dolarlık bir zirveden, 2017'de 1,6 trilyon dolara düştü. Yine de bu düşme, sınır ötesi kredilerindeki düşmeden daha az. 2007'den bu yana, brüt sınır ötesi sermaye akımları mutlak olarak yarıya indi. Toplam yabancı kredileri ve diğer alacakları 2007'den beri 6,1 trilyon dolar ya da yüzde 38 oranında düştü. Düşüşün yaklaşık yarısı, avro bölgesi içi borçlanmanın (özellikle bankalar arası kredilendirmenin) azalmasını yansıtmaktadır. Örneğin, Alman bankalarının varlıklarının üçte ikisi 2007’de Almanya’nın dışındaydı, ancak şimdi üçte bir oranında kaldı. İsviçre, İngiltere ve bazı ABD bankaları uluslararası işlerini azalttılar. Küresel olarak, bankalar krizden beri 2 trilyondan fazla varlık sattı. Buna karşın Çin bankaları yurtdışı kredileri artırıyor. Şu anda, on yıldan fazla bir süre önceye göre neredeyse 1 trilyondan fazla yabancı varlığa sahipler. Çin’in kredilerinin çoğu, Çinli şirketler tarafından dışa yöneltilen doğrudan yabancı yatırımları destekliyor.

Brüt sınır ötesi sermaye akımlarının mutlak olarak yarıya inmesi, emperyalist küreselleşme sisteminin krizinin daha da derinleşeceğini gösteriyor. Aynı zamanda, güç dengelerinin de yeniden oluşmaya başladığını işaret ediyor. Buna karşın Çin’in sermaye ihracında atağa geçmesi, oluşan kayıpları telafi etmeye yetmiyor, dahası Çin ekonomisindeki büyüme de giderek azalıyor.

Yatırımlarda durgunluk, sınır ötesi sermaye akımlarında gerileme yaşanırken, devletler, şirketler ve bireyler borç batağına saplanmış durumda.

Devletlerin, finansal olmayan şirketlerin ve bireylerin borcu 2007’de 97 trilyondan 20017’de 198 trilyon dolara çıktı. Bireylerin borçları 31 trilyondan 43 trilyona çıkarken, şirket borçları 36 trilyondan 66 trilyona ulaştı. Devlet borçları da, şirket borçları gibi hızla artarak, 29 trilyondan 60 trilyona yükseldi.

Emperyalist metropollerde devlet borçları, bağımlı ülkelerde ise şirket borçları şişkin. Yatırımlardaki durgunluğa karşın borçlardaki şişkinlik nereye kadar taşınabilir?

UNCTAD raporu[3] da bu konuyu tartışıyor:

Şaşırtıcı olan, geçmişe bakıldığında krizde ortaya çıkan sıkıntıdır. Daha şaşırtıcı olan şey, hala ne kadar az şey değiştiği. Finansal sistemin daha basit, daha güvenli ve daha adil olacağı söylendi. Ancak bankalar kamu parasının arkasında daha da büyüdü. Gölge bankacılık küresel ekonominin iki katı büyüklüğünde 160 trilyonluk bir iş haline geldi. Tezgah üstü türevler 500 trilyon doları geçti… Güçlü küresel talebin yokluğunda ticaretin küresel büyümenin bağımsız bir motoru olarak hareket etmesi olası değildir. UNCTAD’ın raporunda, 2008 krizine yol açan bütün koşulların, son on yılda etkisizleştirilmesi bir yana, daha da ağırlaştırıldığı belirtiliyor, ama bu koşulların son on yılın değil, son 30 yılın ürünü olduğu söylenerek çok doğru bir tespit yapılıyor: Son 30 yıl içinde başıboş sermayenin yükselmesi, tam istihdam politikalarının terk edilmesi, işgücüne giden gelirlerin sürekli düşmesi, sosyal harcamaların aşınması, kurumsal ve politik gücün iç içe geçmesiyle aşındı. Ticaret savaşları dengesiz hiperglobalize bir dünyanın belirtisidirBüyük süperstar firmaların karlarındaki artış, küresel bir dizi işlevsel eşitsizliğin önemli bir itici gücü olmuştur. Bu sayede az sayıda büyük kazananlar ile sıkılmış küçük şirketler ve işçiler arasındaki uçurumu büyütmüştür… Rekabet işçilerin payını daha da azaltmakta ortaya çıkıyor… Baskın anlatıda küreselleşme, piyasaların giderek daha fazla büyümesi, teknolojik değişimin hızlanması ve siyasi sınırların aşılması olarak tanımlanmıştır. Gerçekte, giderek artan, pazar pozisyonları oluşturan ve yoğun kurumsal lobi faaliyetlerine maruz kalan “serbest ticaret” sözleşmeleri altında faaliyet gösteren büyük şirketler, çok az kamu denetimi, para ve iktidarın ayrılmaz olduğu ve sermayenin maddi veya maddi olmayan, uzun vadeli veya kısa vadeli, endüstriyel veya finansal olarak düzenleyici müdahaleden kurtulduğu bir dünyadır bu.

Böyle bir dünyada ticaret savaşlarının başlamasından daha doğal ne olabilir ki? Ticaret savaşlarının siyasi (askeri) savaşlara doğru gelişmesinin koşulları olgunlaşıyor. Eşitsiz gelişme yasası işliyor. Gelecekte olası bu savaşlar, emperyalizm döneminde olduğu gibi pazarları ele geçirmek için toprakları ele geçirmek biçiminde olmayacaktır. Örneğin ABD ile Çin arasındaki olası bir savaş, birbirlerinin topraklarını ele geçirme amacına değil, siyasi hegemonyalarının kırılması amacına bağlı gelişebilir.

Türkiye’nin Emperyalist Küreselleşme Sistemi İçindeki Yeri: Mali-Ekonomik Sömürge

Emperyalist küreselleşme sisteminde uluslararası işbölümü yeniden şekillendi. Emperyalist metropoller mali sermaye ve yüksek teknoloji merkezleri olurken, dünyanın geri kalanı da dünya pazarına hakim olan dünya tekelleri için üretim yapan ülkeler olarak yeniden örgütlendi. Daha önce bir yeni-sömürge olan Türkiye gibi ülkeler, birer mali-ekonomik sömürgeye dönüştürüldü. Çin, muazzam ucuz işgücü deryası ile dünya tekellerinin üretim merkezi oldu, ama bunu kendi koşulları ve çıkarları doğrultusunda uyguladı. Tekeller muazzam kar elde ederken bunu dert etmediler, fakat dünya krizi patladıktan sonra bir türlü aşılamayınca, devasa Çin pazarına nüfuz etmek için Çin’i de bir mali-ekonomik sömürgeye dönüştürme hedefi dünya tekellerinin siyaseti olarak şekillenmeye başladı. ABD’nin başlattığı ticaret savaşının perde arkası amacı budur.

Türkiye son otuz-kırk yılda giderek bir çeşit ihracata dayalı organize sanayi ülkesi haline geldi. İhracatın yüzde 77’sini imalat sektörü oluşturuyor. Türkiye’ye doğrudan sermaye yatırım girişinin 2000’in ortalarına kadar yüzde 70’i, 2012’de yüzde 42’si, 2015’te yüzde 35’i imalat sektörüne oldu. 2017’de ise bu oran yüzde 18’e indi. İmalat sanayiine yabancı sermaye girişi azaldığında kriz alametleri de beliriyor, çünkü imalat sanayi ihracata göre şekillendi. İç pazarın genişlemesinin kaynağı da ihracat. Dünya piyasasında durgunluk baş gösterdiğinde ya da tekelci sermaye Türkiye’ye girişleri azalttığında imalat sanayi sarsıntıya giriyor.

Sanayi ve hizmet işletmelerinin toplam üretiminde yabancı kontrol payı 2012’de yüzde 13,6 iken, 2015’te yüzde 14,1’e yükseldi. 1999 yılında Türkiye’deki yabancı sermayeli şirket sayısı 4050 iken, 2017’de 60 bin sınırına dayandı. Tütün imalatının yüzde 90’ı, madenciliğin yüzde 66’sı, telekomünikasyonun yüzde 54’ü, otomotivin yüzde 49’u yabancı sermayenin denetimindedir. İlaç ve kimya sektörlerindeki oran da yüzde 40’lar düzeyindedir. Türkiye’nin 500 büyük sanayi kuruluşunun 123’ü yabancı sermayelidir. En büyük ilk beş şirketin dördü ise emperyalist tekellerin denetimindedir ve ihracat kaleminin ilk sırasında yer alan otomotiv sektöründedir. Bu 123 kuruluş ilk 500’ün gerçekleştirdiği üretimin yüzde 35’ini karşılıyor ve 500 büyüğün toplam ihracatının yüzde 47,8’ini yapıyor. Bunlar esasen düşük ve orta düzey teknoloji üretimine dayalı işletmeler. İlk 500 içinde yüksek teknoloji üretiminin payı yüzde 3,7 olurken, yabancı işletmelerde bu oran yüzde 4,5 düzeyinde. Buradan da anlaşılıyor ki, asıl teknoloji tekellerin üslendikleri merkezlerde kalırken, Türkiye gibi ülkelerde ise düşük ve orta teknolojiye dayalı üretim yapılıyor. İhracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 70 düzeyinde. Bu demektir ki, ihraç edilen ürünlerin yüzde 70’i ithal edilen ürünlerden oluşuyor. Otomotiv gibi sektörlerde bu oran daha yüksek. Bu bağımlılık ilişkisi nedeniyledir ki, döviz fiyatlarındaki her yükselme ithal girdi fiyatlarını doğrudan etkiliyor.

Döviz fiyatlarındaki yükselme sanayi şirketlerini bir hayli zorlamaktadır. Türkiye’de sanayi şirketleri borç çevirimi ile varlıklarını sürdürüyor. Bu borçların çok büyük bölümü ise döviz cinsinden.

2002’de 130 milyar dolar olan brüt dış borç stoku, 2018’in ikici çeyreğinde 418 milyar dolara ulaştı. Aynı zaman diliminde özel sektör borçları 43 milyardan 317 milyara fırladı. Toplam borç stoku üç kattan fazla artarken, özel sektör borçları yedi kattan fazla bir artış gösterdi. Özel sektör borçlarının yarıya yakını finansal kuruluşların (banka ve diğerleri), yarısından biraz fazlası da finansal olmayan (sanayi, ticaret, hizmet) şirketlerindir. Emperyalist tekellerle ortaklık kurmanın ve dünya pazarına çalışmanın bedelidir bu. Kimi şirketler “yerli” olsa da, gerçekte sermayeleri “yabancı”dır. Borçların yaklaşık üçte biri kısa vadelidir. Bu nedenle, dövizdeki yükselme şirketleri hızla sarsıntıya sokmaktadır.

Yabancı Sermaye Akımları Ve Sömürü

Türkiye kapitalizmi, bir mali-ekonomik sömürge olarak, yabancı sermaye akımlarına, dahası emperyalist sömürüye muhtaçtır. Yabancı sermaye olmadan nefes alamaz. Yabancı sermaye gelmezse sanayi çarkları durur, bankalar iflasa sürüklenir, döviz çok daha hızlı yükselir, ihracat dibe vurur, ithalat için gerekli döviz kıtlığı baş gösterir, faizler fırlar…

Yabancı sermaye girişi üç biçimde gerçekleşiyor: doğrudan sermaye yatırımları (yeni yatırım, birleşme ve satın alma yoluyla şirketlere yapılan yatırımalar), sıcak para (borsa ve devlet kağıtlarına yapılan yatırım), banka kredileri.

Doğrudan sermaye yatırımları ve sıcak para olarak tanımlanan portföy yatırımlarına ilişkin göstergeler (milyar dolar)[4]

Yıllar

Portföy Yatırımları

(hisse+bono+tahvil)

Doğrudan

Yatırımlar

Yatırım Geliri

(kar) Transferi

2009

2,938

8,585

-8,205

2010

19,607

9,099

-7,089

2011

19,516

16,182

-7,696

2012

38,355

13,744

-6,952

2013

21,385

13,563

-8,738

2014

20,850

13,119

-8,071

2015

-9,590

18,002

-9,244

2016

7,803

13,343

-8,481

2017

24,051

10,904

-10,320

Toplam

144,925

116,811

74,796

 

2008 krizi sonrasına ilişkin yukarıdaki tablo, mali-ekonomik sömürge çarkının nasıl işlediğini yeterince ortaya koyuyor. Yılda 8,3 milyar dolar kar transferi biçiminde emperyalist tekellerin kasalarına aktı. Kriz öncesinde de durum farklı değildi. Son 15 yılda Türkiye’ye DYY (doğrudan yabancı yatırım) yapan çokuluslu şirketler, yurtdışına toplam 36 milyar doları transfer etti. Buna bir de emperyalist bankalara ödenen faiz borçları eklendiğinde, mali-ekonomik sömürgelerin emperyalist mali oligarşinin bir çeşit emme basma tulumbası olarak kullanıldığı ortaya serilmiş olur.

DYY’nin Türkiye’nin sanayi altyapısını güçlendirdiği iddia edilebilir, ama bu da gerçek değil. DYY, yeni yatırımdan çok, satın alma ve birleşme için geliyor. 2000’li yılların ortalarına kadar DYY girişlerinin yüzde 70’inden fazlası birleşme ve satın almalardan oluşuyordu. Bunların da önemli bölümü özelleştirmeler yoluyla devlet varlıklarının yağma edilmesiydi. Başlangıçta DYY ağırlıklı olarak imalat sektörüne yapılırken, giderek hizmet sektörüne kaymıştır. Hizmet sektöründe de en büyük payı finans kuruluşları almıştır. Son 15 yılda DYY’nin yüzde 77’si finans kesimine oldu. İster imalat sektöründe ister banka ve ticaret alanında olsun, DYY’nin şirketleri yutma ve iç pazara hakim olma amacına yönelik olduğu ortadadır. Ortalığı talan ettikten sonra geri çekildiklerinde arkalarında bir enkaz yığını bırakmakta, sonra tekrar dönüp bu enkaz yığınını hurda fiyatına satın almaktadırlar.

Banka (ve diğer) kredileri ve faiz ödemeleri

Borçlular

2013

2014

2015

2016

2017

 

Anapara

Faiz

Anapara

Faiz

Anapara

Faiz

Anapara

Faiz

Anapara

Faiz

Merkez Ban.

-

52

-

14

-

3

-

-

-

14

Genel Hükü.

5,328

4,046

6,195

4,191

5,593

3,982

5,415

4,018

7,565

4,269

Bankalar

9,029

2,038

9,515

2,641

13,378

2,734

36,999

2,758

40,648

3,534

Diğer Sektör

32,407

3,457

24,306

3,174

20,419

3,000

20,878

3,602

21,436

4,019

Toplam

46,764

9,593

40,016

10,020

39,390

9,719

63,292

10,378

69,649

11,836

 

Son 5 yılda 51,546 milyar dolar faiz ödemesi yapıldı, yıllık ortalama 10,300 milyar dolar demektir bu. Bu faiz ödemesinin 30,957 milyarı özel sektör borçlarından kaynaklı. Faizin 230 milyon doları IMF, DB gibi uluslararası emperyalist kuruluşlara ödenirken, en büyük bölümü, 51,316 milyarı bankalar, uluslararası sermaye piyasaları ve diğer sektörlerden oluşan mali oligarşiye yapıldı. Görülüyor ki, borçlar devletten devlete ya da uluslararası kuruluşlardan devlete olmaktan çıkmış, neredeyse bütünüyle emperyalist mali oligarşi tekellerinden “yerli” tekellere biçimini almıştır. Bu aynı zamanda bağımlılık ilişkilerindeki değişimi de gözler önüne seriyor.

Kar transferleri ve faiz ödemelerinin toplamı

Yıllar

Kar transferleri

Faiz ödemeleri

Toplam

2013

8,738

9,593

18,331

2014

8,071

10,020

18,091

2015

9,244

9,719

18,963

2016

8,481

10,378

18,859

2017

10,320

11,836

22,156

Toplam

44,854

51,546

96,400

 

Veriler, kar transferleri ve faiz ödemeleri birlikte hesaplandığında, son 5 yılda emperyalist mali oligarşi tekellerine, yılda ortalama 19,280 milyar olmak üzere, 96,400 milyar, yani yaklaşık olarak 100 milyar dolar aktarıldığını gösteriyor. Türkiye’nin emperyalist küreselleşme sistemi içindeki yeri budur.

Döviz-Faiz-Enflasyon Döngüsü

Türkiye’de imalat sektöründe ithal girdinin payı, ihracat ürünlerinde yüzde 70, genelde yüzde 60’ın üzerindedir.

Talep üretilen ürünlerden daha fazla ise talep enflasyonu gerçekleşir. Genel olarak talep artışı üretim artışından fazlaysa (piyasadaki para miktarı ürünlerden fazlaysa), tüketim ve yatırım harcamaları yükselir. Fiyat artışları üretim girdilerinin (ücretler, kredi faizleri, yatırım malları) artışından kaynaklıysa, buna maliyet enflasyonu deniyor. Bu tarif gerçeğin bütünlüklü bir tablosunu ortaya koymaz, zira tekelci fiyatları ve bağımlı ülkelere dayatılan yüksek faizleri göz ardı eder. Yukarıdaki tarifi kabul etsek dahi, bu yine de bağımlılık ilişkilerini ortaya koymaya yeterlidir. İmalat sektörünün büyük oranda ithal girdiye dayandığı, orta ve büyük işletmelerin emperyalist mali oligarşiden aldıkları borçlarla ayakta kalabildiği bir ülkede, dövizdeki yükselmenin fiyatları kaçınılmaz olarak şişireceği açıktır. Piyasadaki para, bir başka deyişle gelirler, artmak bir yana azalırken, enflasyonun artışının nedeni emperyalizme bu bağımlılık ilişkisidir. Üretim maliyetleri (ithal girdi ve borç faizi) yükselince, üretici fiyat enflasyonu yüzde 45’lere dayanırken, tüketici fiyat enflasyonu yüzde 25’ler düzeyindedir. Bu fark yavaş yavaş kapanacaktır. Buna karşın üretim fiyatlarındaki artış hemen ve olduğu gibi tüketiciye yansıtılamaz, zira gelirler artmak yerine azaldığı için şirketler karlarından bir miktar indirim yapmak zorunda kalacaklardır. Bu indirim de esasen imalat sektöründe gerçekleşir, bankalar alacaklarından en küçük bir indirime gitmez. Bunun kaçınılmaz sonucu, sermayesini döviz borcuyla oluşturanların iflasa sürüklenmesidir. Eğer bu iflaslar fazlalaşırsa, bu kez bankalar alacaklarını tahsil edemeyecekleri için onlar da tepetaklak olacaklardır. Bunun sonucu da tekelleşme düzeyinin ve emperyalist sermayeye olan bağlılığın artmasıdır.

Döviz fiyatlarının artmasının nedeni de emperyalizme mali-ekonomik sömürge bağımlılığıdır.

Dışarıdan sermaye yatırımları olduğu müddetçe döviz bol, yerli para değerli olur. Dışardan gelen sıcak döviz TL’ye çevrilerek tahvil ve bonolara yatırılır. Aynı paranın daha karlı alanlar için hızla yurtdışına çıkması halinde ise tersi olur ve döviz fiyatları bir anda yükselir, yerli paranın değeri aşağılara iner. Paranın girişi gibi çıkışı önünde de bir engel olmadığı için dışarıdan sermaye akımlarındaki dalgalanma ekonominin midesini bulandırır ve en sonunda kriz biçiminde kusmalara yol açar. Sermaye akımlarına bağlılık ne kadar yüksek olursa, bulantı da o kadar fazla olur.

Yıllar

Döviz kuru 1 dolar

Enflasyon (tüketici) %

(2003=100)

Enflasyon (üretici) %

(2003=100)

Faiz (MB

politika faizi) %

Kasım 2014

2,22 TL

09.15

08,36

08,25

Kasım 2015

2,80 TL

08.10

05,25

07,50

Kasım 2016

3,10 TL

07.00

06,41

08,00

Kasım 2017

3,80 TL

12.98

17,30

08,00

Kasım 2018

5,58 TL

24.52

46,15

24,00

 

Yukarıdaki tabloda Kasım 2017-Kasım 2018 arasındaki değişim oranları, krizin çapını ve gelişme eğilimini göstermektedir.

Son bir yıl içinde döviz fiyatlarındaki değişim yüzde 46,8, tüketici fiyatlarındaki değişim yüzde 89, üretici fiyatlarındaki değişim yüzde 168,7, faiz oranlarındaki değişim yüzde 200 oldu.

Ticari kredilere uygulanan faiz oranları son bir yılda yaklaşık olarak yüzde 17’den yüzde 34’e çıktı. Konut kredi faizleri de yaklaşık yüzde 12’den yüzde 24’e çıktı.

Görüleceği gibi, nereden ele alınırsa alınsın, her düzeyde nerdeyse iki katına varan bir kötüleşme söz konusudur.

Korkut Boratav’ın sermaye hareketlerine dair ortaya koyduğu rakamlar, sermaye çekilmesi ile kriz arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır.[5]

 

Ağustos 2017

Ağustos 2018

Mart-Ağustos 2017

Mart-Ağustos 2108

Yabancı sermaye

+3058

-3187

+24731

+2137

Yerli sermaye

-294

-11145

-1970

-15198

Kayıt dışı sermaye

+1559

+3665

-1031

+14470

Rezerv hareketleri

+3401

-8075

+81

-17537

Cari denge

-922

+2592

-21649

-18946

Toplam sermaye

+4327

-10667

+21730

+1443

Not: “Eksi” değerler cari açık, sermaye çıkışı, rezerv erimesi; “artı” değerler cari fazla, sermaye girişi, rezerv artışı ifade eder. Toplam sermaye=yabancı+yerli+kayıt dışı sermaye.

 

Ağustos 2107’de “yerli” sermaye dış pazarlara yaklaşık 300 milyon dolar yatırıyor. Cari denge 922 milyon açık veriyor. 1,2 milyarlık bu çıkışa karşılık, 3 milyar dolar civarında yabancı ve 1,6 milyar dolayında kayıt dışı olmak üzere 4,6 milyar dolar sermaye girişi oluyor. Dış finansman açığı 1,2 milyar, dışarıdan gelen 4,6 milyar olunca, aradaki 3,4 milyar dolar rezervdeki artış olarak kaydediliyor. Döviz fiyatları, enflasyon ve faiz oranları da bu koşullar altında oluşuyor.

Ağustos 2018’de ise yaklaşık olarak 3,2 milyarlık net yabancı sermaye çıkışı gerçekleşiyor. “Yerli” sermeye de yabancı sermayenin kuyruğuna takılarak ve arkasına bakmadan 11,1 milyarı dışarı kaçırıyor. Toplamda 14,3 milyarlık dış finansman açığı meydana geliyor. 3,7 milyar kayıt dışı sermayeye ilaveten, 2,5 milyarlık cari denge fazlası açığı kapatmaya yetmiyor. Sonuç 8 milyar dolarlık rezerv erimesi oluyor, döviz fiyatları, enflasyon ve faiz oranları hızla tırmanıyor.

Mart-Ağustos 2017 ve 2018 arasındaki 6 aylık döneme daha geniş bir perspektifle bakınca, yukarıdaki durumun tesadüfi veya geçici olmadığı görülür.

1994, 1999, 2001 ve 2008 krizlerinde de benzer bir durum söz konusudur.[6]

 

1994

1989-89

2001

2008-09

Yabancı sermaye

-16004

-17282

-19563

-86578

Büyüme

-5,5

-1,9

-5,7

-7,9

 

2018’deki krizde sermaye çıkışları henüz eksi değildir. 2017-2018 Mart-Ağustos aylarında sermaye girişleri 24,7 milyardan 2,1 milyara düşmüştür. Gidişat bu yöndedir ve bu nedenle krizin şiddeti önümüzdeki aylarda daha da artacaktır. Fakat bu seferki kriz yine de öncekilerden farklıdır. Dünyadaki durgunluğun giderek kendini daha fazla hissettirmesi nedeniyle kriz daha uzun süreli olmaya adaydır. Yine bu aynı durgunluk nedeniyle yabancı sermaye, krizin daha da derinleşmesi halinde kayıplara uğrayacaktır, bu kayıpları azaltmak için tutunabildiği müddetçe, daha karlı alanlar bulmadıkça, Türkiye’de kalmak isteyecektir. Bu da krizin şiddetinin uzun döneme yayılmasına yol açacaktır. Türkiye’deki yatırımların başta gelen ülkelerinden bir olan Alman emperyalizminin Türk devleti ile ekonomik kriz nedeniyle yakınlaşma girişimlerinin nedeni budur.

Türkiye’nin Politik Ortamının Krize Etkisi

Türkiye bir mali-ekonomik sömürgedir. Emperyalizme olan bağımlılığı yeni biçimde çok daha derinleşmiştir. Buna karşılık, 2008 dünya ekonomik krizinden sonra, ekonomik olduğu kadar politik güç ilişkilerinde de değişimler meydana gelmiştir. Yabancı sermaye akımlarında önemli daralma olmuş, yatırımlar toparlanamamış, kriz içinde sürünme bütün dönemin karakteristiği olmuştur. Bu durum, kaçınılmaz olarak, politik duruma giderek daha ciddi biçimde yansımaya başlamıştır. Emperyalistler arası ilişkide dünyanın emekçilerini serbest pazarda serbestçe ve kardeşçe sömürme, yerini giderek “her koyun kendi bacağından asılır”a bırakmaya başlamıştır. Tam da böyle bir dönemde, rakiplerinin güç kaybetmesinden faydalanarak ya da hamle üstünlüğü ile konum kazanarak avantaj elde etme siyaseti öne geçmektedir.

Türkiye’nin egemenleri de bölgede meydana gelen güç boşluğundan faydalanarak, bölgesel hegemonyalarını büyütme sevdasına tutuldu. Başlangıçta emperyalist devletlerle işbirliği içinde bir hayli de ilerlediler, fakat daha sonra onların çıkarlarına da dokunma eğilimine girince, emperyalist dünya Gülen örgütü üzerinden giriştiği askeri darbeyle karşılık verdi. Politik islamcı faşist diktatörlük darbeyi savuşturmayı başardı, ama emperyalizme mali-ekonomik olarak bu kadar bağımlı iken boyunu aşan girişimlerin bir bedeli olduğunu gördü. Bu kez 2008 dünya krizi ile artan emperyalist dünyadaki bölünmeden faydalanarak alan kazanmaya yöneldi. ABD ve Rusya arasına oynadı. ABD de bunun karşılığında Türkiye’nin en zayıf yerine, mali-ekonomik bağımlılığına vurdu, aldığı kararlarla dövizdeki artışa ivme kazandırdı. Keza askeri darbe girişiminin ardından uygulanan OHAL’le birlikte “fetöcü” denilerek toplamda muazzam büyüklükteki bir sermayeye kararnamelerle el konulması, kurumların kapatılması mali sermaye oligarşisinde sermaye mülkiyetinin güvencede olup olmadığına dair güvensizlik yarattı.

Buradan yola çıkarak mali-ekonomik krizin bir siyasi komplo olduğu iddia edilemez. Krizin kaynakları yukarıda yeterince açıklandı. Politik ilişkiler nihayet bu ekonomik altyapıdan bağımsız ele alınamaz, belirleyici olan mali-ekonomik ilişkilerdir. Politika ekonomik çıkarların soyutlanmasıdır, yine de bu, ekonomi ve politika ilişkisinin otomatik belirleyen-belirlenen ilişkisi olduğu anlamına gelmez. Politika kendi kulvarında temsil ettiği sınıfların çıkarları doğrultusunda görece özerk olarak oluşur, fakat görünüşte politika ekonomik ilişkilerden ne denli uzaklaşmış olursa olsun, son tahlilde ekonomik ilişkiler belirleyici olur. 2008’de başlayan ve giderek derinleşen mali-ekonomik kriz ile bu gerçek kendini bir kez daha dayatmıştır.

Bütün bunların ötesinde, bir mali-ekonomik sömürge olan Türkiye’nin kendine özgü siyasi ortamı göz ardı edilerek herhangi bir analiz yapılamaz. Türkiye Bakur Kürdistan’ı sömürgeci boyunduruk altında tutmaktadır. Buna karşın Kürtler son otuz beş yıldır isyan halindeler. Türk egemen sınıfları ve onların halihazırdaki egemenliğinin politik biçimi olan politik islamcı faşist iktidar için, bastırılamayan Kürt isyanını ortadan kaldırmak politik stratejinin merkezinde duruyor. Hem iç hem uluslararası ilişkilere bu temel strateji yön veriyor. Yalnızca Bakur Kürtlerinin değil, Rojava ve diğer parçalardaki Kürtlerin siyasi kazanımlar elde etmesini, bilhassa statü kazanmasını engelleme amacı bu politik stratejinin odağında duruyor, politik ittifaklarını bu stratejiye bağlı olarak oluşturuyor. Dolayısıyla sömürgeci faşist diktatörlük, bu konuda manevra alanını son sınırına kadar zorlamak için elindeki bütün imkanları değerlendirmek isteyecektir. Mali-ekonomik kriz var, Türkiye bu stratejisinden vazgeçer ya da vazgeçmek zorundadır gibi bir fikir kesinlikle aldatıcıdır. Bu nedenle, ekonomik talepli mücadele antifaşist ve antisömürgeci taleplerle birleştirilmezse, kalıcı kazanımlar elde edilemez.

Dipnotlar

[1] The Global EconomicRecovery 10 Years After The 2008 Financial Meltdow, IMF, October 2018.

[2] A Decade After The Global Financial Crisis: What Has (And Hasn’t) Changed?, McKinsey Global Institute, September 2018.

[3] Trade And Development, UNCTAD, Report 2018.

[4] Kaynağı belirtilmeyen tablo ve rakamlar, TCMB, Hazine ve Maliye Bakanlığı ve TÜİK sitelerinden derlenmiştir.

[5] Mart-Ağustos 2018: Krizi Tetikleyen Sermaye Hareketleri, Korkut Boratav, 19.10.2018, Sol Portal.

[6] Türkiye’nin Dört Krizi Ve Bugün, 16.12.2016, Birgün.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn