Rejim Otoriter Mi, Otokrat Mı, Faşist Mi?

Liberal solcular, Erdoğan ve AKP’nin 2002 seçimini kazanmasını “sessiz devrim”, iktidar içinde egemen hale gelme sürecini ise “burjuva demokratik devrim” olarak nitelemişlerdi.

2002 seçimlerinin sonucu Birikim’deki birçok yazıda bir sessiz devrim olarak değerlendirildi.”[1]

Ahmet İnsel, 2007’den başlayan süreç için, “AKP’nin demokratlığının sınırları Birikim’de birçok kez ifade edildi ama buna rağmen ‘yaşananın bir burjuva demokratik devrim’ olduğu da belirtildi” diyor. “Vesayet rejimi güçlerinin baskısı, onun demokratikleşme konusunda buzkırıcı bir işlev görmesini de sağlıyordu” vurgusuyla, görüşünün doğruluğu iddiasını bugün de sürdürüyor.[2]

Sol liberallerden liberal eğilimli küçük burjuva sosyalizmine, çok sayıda akıma ideoloji hazırlama işlevini onlarca yıldır etkili tarzda sürdüren Birikim yazarları, AKP ve Erdoğan’a sağladıkları desteğin, yaptıkları övgünün, Erdoğan faşizminin kitle desteğini çeşitlendirmesinde oynadığı rolün özeleştirisini yapmaya bile gerek görmüyorlar. Günahlarının özeleştirisini yapmayan yüzsüzlüğü sürdürürlerken, Ergenekonculardan farklı olarak, bugün Erdoğan faşizmini desteklemiyor ve sözle de olsa teşhir ediyorlar.

Ama vurgulamak gerekir ki, bu kez de Erdoğan ve saray iktidarının analizini ve nitelemesini yaparken, onun faşist olmadığı üzerine teori üretiyorlar. Ve yine iddialılar. Hep yanlışa oynayıp iddialılığı sürdürmek de ayrı tezat ve bu, liberal solculara, son çeyrek yüzyılı aşkın dönemde ideolojik hegemonya kurmasına izin verilen burjuva liberallerden miras.

Liberallerden, liberal solculara ve küçük burjuva sosyalistlerine, bu çevrelerin, Erdoğan diktatörlüğüne ilişkin teorisini yaptıkları niteleme, “otoriterizm”! Rejimin neden faşist değil ama otoriter olduğunu iddialı tarzda tartışırken, bunun gerçeği izahta yetersizliğini sezdikten sonra, otoriterizm nitelemesini sürdürüyorlar ama bu kez “otokrat”ı da ekleyerek. Bütün bunları Erdoğan diktatörlüğünü faşist olarak nitelememek için yapıyorlar.

 Sınıfsal Ve Siyasal İçeriksiz Otoriterizm

 Dimitrov’un Komintern kararına gönderme yaparak açıkladığı ünlü tanımlamasıyla, “faşizm finans kapitalin en gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğü”dür.[3]

Faşizm otoriterlik özelliğini yüksek ve mutlak düzeyde taşır ve kapsar. Ama her otoriter iktidar faşist değildir.

Örneğin devrimlerin zaferinin iktidarları, yenilen gerici ve emperyalist güçleri bastırmak için otoriter olmak zorundadır. Engels’in vurguladığı gibi, “Devrim, elbette ki, en otoriter olan şeydir; bu, nüfusun bir bölümünün kendi iradesini, nüfusun öteki bölümüne tüfeklerle, süngülerle ve toplarla —akla gelebilecek bütün otoriter araçlarla— dayattığı bir eylemdir.”[4] Ama bu otoriterlik, siyasal bakımdan faşizmle zıt kutupta bir otoriterlik olduğu gibi, sınıfsal bakımdan da antagonist niteliktedir.

Devrimin iktidarı, burjuvazi ve müttefikleri için siyasal bakımdan yüksek düzeyde mutlak bir otoriterlik gösterirken, işçi sınıfı ve müttefiki emekçiler, ezilenler için geniş bir demokrasi sağlar ve ifade eder. Dahası onları siyasi iktidara seferber eder. Benzer şekilde, sınıfsal olarak da, devrimin iktidarı, hedef aldığı burjuvaziyi mülksüzleştirip tasfiye ederken, bu bakımdan en yüksek otoriterliği gösterirken, işçi sınıfı ve emekçileri, ekonomik-toplumsal hayatın egemeni, toplumsal mülkiyetin sahibi haline getirir. Buradan şu sonuç çıkar ki, siyasal ve sınıfsal içeriksiz bir “otoriterizm” tanımlaması, iktidarın niteliğini belirtmez. Yalnızca bir iktidarın hedef aldığı sınıflar üzerinde sıkı ve kararlı baskıcılığını ifade eder.

Oysa Erdoğan ve sarayıyla simgelenen rejim, yüksek düzeyde ve mutlak otoriterliği taşıyor, ama otoriterlik nitelemesi, bu rejimin siyasal ve sınıfsal niteliğini, iktidar ve devlet biçimini izah edemez ve nitelendirmeye yetmez.

İnsel ve uluslararası alanda “otoriterizm” teorisyenleri, kapitalizmin emperyalist küreselleşmesi döneminde, neoliberalizmin dünyanın pek çok ülkesinde iktidarların faşistleşmesine yol açmakta olduğu gerçeğini, otoriterizmin gelişmesiyle sınırlıyorlar: “Bugün neoliberal küreselleşmenin yarattığı güvensizleştirme, düzensizleştirme, kurumsuzlaştırma dalgasına karşı yükselen toplumsal tepkilerin, yeni bir otoriter kapitalizm modeline yönlendirilmesine şahit oluyoruz.”[5]

Böylece burjuvazilerin değişik ülkelerde faşizme kaydıkları ve kaymakta oldukları gerçeğinin üzerini örtecek teori icat ediyorlar. Burjuva liberallerin, emperyalist burjuvazilere doğrudan bağlı kalemlerin faşizmi hafifseme teorilerinin küçük burjuva solculuğu içindeki üreticisi rolünü oynuyorlar.

Oysa neoliberal kapitalist saldırganlığın uygulanmaya devam edildiği kapitalist emperyalist dünyada “otoriterizm” yönündeki tırmanma faşist niteliktedir. Henüz burjuva demokrasisi içindeyken OHAL ve benzeri yasalar ve yasaklarla başlayan bu gelişmenin, bu ülkelerde faşizm açısından tamama vardırılmamış olması, o somut gelişmenin faşist niteliğini ortadan kaldırmaz.

Burjuvaziler, ‘90’lı yılların başında Latin Amerika ülkeleri ve bazı diğer yeni-sömürgelerde burjuva demokrasisi yönünde değişim göstermek zorunda kaldılar, ama bunu yükselen kitle hareketlerini ılımlılaştırma taktiği gereğince ve yakın komünist devrim tehlikesinin ortadan kalktığı konjonktürel koşullarda yaptılar. Neoliberal ve yapısal uyum programlarını uygulamaya devam ederlerken, emperyalist küreselleşmenin geliştirilmesiyle bu ülkeler mali-ekonomik sömürgeleşme süreci yaşadılar. Siyasal alanda ise siyasal gericiliğin tonunu artırdılar. “Otoriter yönetimler” adı verilen burjuva demokrasisinden bu gerileme, faşist bir gelişmeydi.

Ayrıca burjuva liberallerin otoriter olarak niteledikleri rejimlerden, Venezuela ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti dışındakiler, burjuvazinin ya gelişen mücadelelerin yarattığı verili devrimci tehlike ya da kriz ve potansiyel devrimci tehlike karşısında kaydıkları veya geliştirip iktidara taşıdıkları partilerin faşist rejimleridir.

Kolombiya’da Uribe-Santos-Duque, Tayland’da kralcı darbeler ile Honduras’ta ABD’ci askeri darbe, Venezuela’da oligarşinin faşist darbe girişimleri ve hareketleri, Brezilya’da Temer ve Bolsonaro’nun başkanlık rejimi, Sri Lanka’da Tamil halkına soykırım uygulayan rejim, Mısır’da Mursi ve Sisi diktatörlükleri, Macaristan’da Fidesz-KDNP ittifakının ve lideri Orban’ın iktidarı ile muhalefette büyüyen Jobbik Partisi, Hindistan’da Modi hükümeti vb. mali-ekonomik sömürgelerde bu dönemde burjuva iktidarların ve hareketlerin faşistleşme sürecindeki örnekleridir.

Emperyalist dünyanın merkezlerinde ise Trump’ın faşist özellikleri, Fransa’da OHAL uygulaması ve Avrupa ülkelerinde faşist yasaların çıkarılması, Avusturya’da SPÖ ve faşist FPÖ’nün koalisyon hükümeti, İtalya’da Liga Nord’un iktidara iki kez ortak olması, faşistleşme yönündeki gelişmelerdir.

Emperyalist dünyanın ABD hakimiyetine mesafeli ve rakip olan ülkelerinde de burjuva iktidarlar faşist yönde gelişiyorlar. Putin iktidarının içte faşizan uygulamaları, Çin’de Şi Jiping’in sürekli devlet başkanlığının önünü açan anayasal değişiklik, İran’da molla rejiminin teokratik faşist iktidarı, Filipinler’de soldan gelen Duterte’nin faşist uygulamaları, Sudan’da askeri politik islamcı diktatör Beşir’in soykırımcı faşizmi örnekleri verilebilir.

Ayrıca Avrupa’da neofaşist hareketler, kitleleri reaksiyoner göçmen düşmanlığı temasıyla arkalarına bağlayarak kitlesel gelişme sağlıyorlar.

Fakat asıl vurgulanması gereken, neoliberalizmin, beraberinde burjuva gericiliğini tırmandırarak, burjuva ve emperyalist iktidarları faşistleşme sürecine soktuğu gerçeğidir.

Bu süreçte faşizmin tonları ve gelişme dereceleri birbirinden oldukça farklı düzeylerde. 1930’larda dünya çapındaki faşistleşme hızına göre bugünkü gelişme yavaş. Bu farklılıklara elbette değinilebilir. Ama burjuva ve emperyalist iktidarların faşistleşme sürecini reddederek “otoriterizm” tanımıyla sınırlamak, emperyalist dönemdeki siyasal tarihin deneylerine aykırı olduğu gibi, antifaşist mücadeleye zarar veriyor.

Olağanüstü Koşulların Olağanüstü Rejim Biçimleri

İnsel ve “otoriterizm” teorisyenleri, elbette burjuvazinin, işçi sınıfı ve ezilenlerin gelişen mücadelesini bastırmak için ve -kimi zaman ekonomik krizin de eşlik ettiği- siyasi kriz koşullarında, burjuva demokrasisinden olağanüstü rejim biçimlerine geçtiğini belirtiyor, “otoriter” rejimlerin bu olağanüstü rejimlerden biri olduğunu söylüyorlar.

Olağanüstü rejim biçimleri içinde, askeri, bonapartist, “totaliter”, “otokrat” ve faşist rejimleri sayıyorlar.

“Otoriterizm” teorisyenleri, faşizm nitelemesini Hitler ve Mussolini faşizmiyle sınırladıklarından, bu iki faşizmin başlıca özelliklerinden bir veya birkaçını taşımayan rejimleri, Hitler-Mussolini örneklerinden eksiklik gösterdikleri için faşizm olarak nitelemekten kaçınıyorlar.

Örneğin, ABD liderliğinde yeni-sömürge ülkelerdeki askeri faşist diktatörlükleri, burjuvazinin olağanüstü rejim biçimleri içinde yer vermelerine rağmen, faşizmle nitelemiyor, askeri diktatörlük nitelemesiyle sınırlandırıyorlar.

Çünkü onlara göre, evet bu tip rejimde de parlamenter seçim yok, diktatör var, açık terörist bir diktatörlük var. Fakat askeri diktatörlüklerde, kitleleri aktifçe harekete geçiren, önce devlet yönetimine gelen ve sonra devlet organlarıyla diktatör arasında “bağlantı/halka” işlevi görmeye dönüşen faşist tek parti yok. Başka, polis+ordu hiyerarşik sıralaması yok. Bunun yerine, askeri diktatörlüklerde ordu+polis sıralaması var. Bu değişiklikler söz konusu diktatörlükleri faşist diye nitelemekten alıkoyar!

Bu mantıkta görülen şu ki, işçi sınıfı ve ezilenlerin devrimci mücadelesini ezmek ve düzeni korumak için açık terörist diktatörlük rejiminin niteliği değil, rejimin açık terörist diktatörlüğe geçmiş olması değil, rejimdeki iktidar aygıtlarının hiyerarşisi önem taşıyor.

Burada tartışmanın diğer bir nirengi noktası, parti halkası. Modern egemen sınıf olarak burjuvazi, toplumsal destek amacıyla kitleleri sürüklemek için, değişik kliklerinin temsilcisi olarak partilerin örgütlenmesine önem verir. Faşizmde partinin rolü, elbette, kitleleri düzenin yanına pasifçe çekebilmekten öte, onları aktifçe ve saldırganca seferber etmede kendisini gösterir. Olağanüstü ve devrimci tehlikenin olduğu dönemlerde, burjuvazi faşist partilerini öne çıkarır veya yoksa örgütler. Ama faşist partiler özellikle kitleleri aldatıp seferber etme yeteneği gösteremezlerse, burjuvazinin militarist aygıtları iktidar yürütmesini doğrudan ele alarak devrimci tehlikeyi ezmeye girişirler.

Özellikle devrim anlarında generallerin öne çıkıp iktidarı yönetmek, devrimi daha şiddetle ezmek amacıyla darbe yapmaları (Rusya’da 1917’de Kornilov, Alman devriminde Kapp darbeleri) örnek verilebilir. Ama bilhassa 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD emperyalizminin yeni-sömürgelerde devrimci tehlikeye karşı başvurduğu askeri faşist darbeler daha yaygın örneklerdir. Latin Amerika’daki ABD’ci askeri darbeler ya da Endonezya’dan Türkiye’ye uzanan askeri darbeler, olağanüstü koşullarda olağanüstü rejim biçimleri olarak, burjuva partileri o koşullarda yönetmeye ve devrimci tehlikeyi ezmeye yetmediklerinde, burjuvazilerin askeri temsilcileri ile ABD’nin “son” veya “etkili” çare olarak devreye soktukları çözümlerdi. Ve bunlar anlık, gelgeç rejimler olarak planlanmadılar. Ya ezme amacına varıncaya ve geleceğe doğru yeni yasal bir düzen çerçevesi çizerek buna geçinceye kadar sürdüler (Latin Amerika ve Türkiye) ya da yıkılıncaya değin sürekli oldular (Endonezya).

Bu rejimlerin, başlangıçta kendi partileri yoktu. Çünkü burjuva partilerin karşıdevrimi olağanüstü koşullarda yönetememesinin sonucu olarak askeri darbeler devreye girmişti. Sonrasında bazıları parti de kurdular. (Franco, faşist Falanj Partisi ile “Comunion Tradicionalista” örgütlenmelerini birleştirdi, bir nevi milliyetçi-muhafazakar-kralcı cephe partisi örgütlenmesi olarak değerlendirdi. Endonezya’da darbeci general Suharto, Golkar’ı iktidara geldikten sonra kurdu.)

Aralarındaki farklar ne olursa olsun, askeri darbeler, devrimci tehlikeyi, sınıf ve devrimci hareketi ezme amacını temel aldılar, bunu gerçekleştirmeye giriştiler. Burjuvazinin açık terörist diktatörlüğü rejimini kurdular.

Askeri diktatörlüklerin bu temel amacı ve işlevi, klasik Mussolini, Hitler faşizmiyle aynı niteliktedir, faşizmi tayin eden de budur. Lenin, uzaktan da olsa Mussolini faşizmine değinirken, faşizmin prototipi olarak, çarlığın devrimci gelişmeye karşı saldırı aracı olarak polis şefleri eliyle örgütlediği Karayüzler’i örnek verir. Çarlığın kullandığı paramiliter örgütler, devrimci tehlikeye karşı faşist örgütler ve saldırıları faşist yöntemlerdi. Çarlık ile bu örgütler arasında faşist bir parti yoktu.

Askeri faşist rejimler, burjuvazi ve emperyalizmin, partilerinin devrimci gelişmeyi ezmeye yetmediği yerlerde ve koşullarda devreye giren rejimleri olmuşlardır. Sonrasında kurdukları faşist parti ve örgütler, sivil bürokrasinin kilit noktalarını faşistleştirmekte rol oynasalar da, faşist şef ile devlet arasındaki halka olmaktan ziyade faşizme kitle desteği örgütlemişlerdir. Franko faşizminde de (faşist partinin görece daha işlevli olduğu askeri darbe), 2. emperyalist paylaşım savaşı sonrası ABD’ci askeri faşist rejimlerde de ordu bu partilerden ve polisten daha önde rol üstlenmiştir.

Fakat işin Erdoğan ve AKP’yle ilgili ilginç yanı şudur ki, “otoriter” rejim kategorisinde sayılanlar kitlesel partilere de sahipler, bunun en tipik örneği ise Erdoğan ve AKP’dir. Geçmişi Erbakancı partiden gelen, partinin yanı sıra gençlik ve sendika örgütlenmelerine de sahip olan AKP ve lideri, klasik faşist rejimlerin bu özelliğine sahiptir. Erdoğan’ın kitle desteğini Hitler ve Mussolini düzeyinde aktif saldırı araçları içinde -arzulamasına ve çabasına rağmen- seferber edememesi nitelik farkı oluşturmuyor.

İmparator Hirohito liderliğinde iktidarda faşizme geçişi gerçekleştiren Japonya, içte muhalifleri bastırma, ama daha çok da yeni gelişen emperyalist güç olarak “hak ettiği” sömürgeleri ele geçirme ihtiyacı nedeniyle faşizme ihtiyaç duymuştu. Japon faşizmi, sivil çeteleri saldırtmasına rağmen, parti halkasından ziyade doğrudan ordu ve polise dayanarak, bu aygıtları öne çıkarıp kitle desteğini faşist yönde motive etti.

Fakat bu teorisyenler, zaten Hitler ve Mussolini rejimlerinden başka faşizm tanımıyor ve tanımak istemiyorlar. Franko rejimini bile tipik değil, öylesine ve zorlanarak faşist bir rejim olarak kabul ediyorlar. Franko rejiminde, faşist parti var olmasına rağmen rejimin kurucu zaferini sağlayan faşist generaller olduğu için, parti rejim hiyerarşisinde yalnızca Franko’nun değil, ordunun da altında yer alıyordu.

Demek ki faşist rejimler, inşa edildikleri koşullara, inşa eden güçlerin geldiği alanlara, güç dengesindeki farklılıklara, ulusal, siyasal ve kültürel yerel özelliklere göre farklılıklar taşırlar. Bu farklılıklar olmasına rağmen, siyasi kriz ve devrimci tehlike gibi olağanüstü koşullarda burjuvaziler, eski rejim biçimleriyle yönetemediklerinde, temel özelliği açık terörist diktatörlük olan rejime geçiyorlar. Bu faşizmdir.

Faşist rejimlerin değişik ülke ve zamanlarda gösterdikleri farklılıklar, mücadele açısından önem taşır, ama bu rejimleri faşist olmaktan çıkarmaz.

Faşizmde Seçim

“Otoriterizm” teorisyenleri, Erdoğan liderliğinde inşa edilen yeni rejimin faşist niteliğini kabullenmemek için “seçimin varlığı” savını ileri sürüyorlar.

İyi de, “otoriter” rejim kategorisinde saydıkları askeri faşist diktatörlüklerde de seçim yoktu. Fakat onları parti halkası yokluğu veya parti halkası varsa bile kitleleri ideolojik ve fiziki saldırı açısından yeterince seferber edememeleri nedeniyle faşist olarak nitelemiyorlar.

Parti ve kitle örgütü halkasına sahip olan, kitleleri ideolojik ve fiziki saldırıya da geçiren Erdoğan ve benzeri rejimleri faşist olarak nitelememek ve teoriyi kurtarmak için bu kez de “faşizmde seçim olmaz” tezini ileri sürüyorlar.

Yalnızca Mussolini ve Hitler değil, onların çömezleri Dollfuss (Avusturya) ve Horty (Macaristan) de, biri seçimle gelen ve diğeri parlamento tarafından başbakanlığa atanan liderlerdi. Birincilerden farklı olarak ikinciler, hükümet ederlerken faşizme geçtiler. Başlangıçta birinciler gibi “yeni düzen”, “devrim”, “nasyonal sosyalizm” gibi radikal demagojik hedefleri yoktu. İktidardaki hükümet partilerinin muhafazakar antikomünist bakanı (Dollfus) ve burjuva partiler ittifakının başa getirdiği asker kökenli lider (Horty) olarak iktidarı ele geçirip faşist rejim kurdular. Sonra partileri yasakladılar, seçimleri tasfiye ettiler.

Dollfus, komünist partisini yasakladı. Avusturya’nın (Almanların birliğini sağlama üzerine) Almanya ile rekabeti nedeniyle, Nazi Partisi’ni Sosyal Demokrat Parti’den önce kapattı. Sosyal demokratlar ve komünistlerle yaşanan birkaç aylık iç savaştan sonra da Sosyal Demokrat Parti’yi kapattı. Dollfus Nazi Partisi’nin suikastıyla öldürüldü ve 1939’da Almanya’nın işgaliyle Alman yanlısı faşizm Avusturya’da tamamen egemen hale geldi. Horty ise Hitler’le güçlü ittifakı sayesinde, Sovyet ordusu Avusturya’ya girip Hitler ordusunu yeninceye kadar iktidarda kaldı.

Çar Boris (Bulgaristan), üniforma giydirilmiş köylü gençler olan askerlerin 1. emperyalist paylaşım savaşı sonundaki ayaklanmasıyla oluşmuş burjuva demokratik parlamenter sistemi dağıtan, Çiftçi Birliği’ni ve lideri Stamboliski’yi hükümetten indiren darbesini 1923’te gerçekleştirdi. BSDİP’in (komünistler) bu faşist darbeye cevabı Sofya ayaklanması oldu. Çar Boris, hükümet darbesiyle Çiftçi Birliği lideri ve eski başbakan olan Stamboliski’ye yaptığı gibi, BSDİP lider ve militanlarına darağaçları kurdu, işkencede ve zindanda katletti.

Fakat çar, BSDİP ve Çiftçi Birliği’ni yasaklamasına rağmen, faşizmin kitle desteğindeki yetersizliği nedeniyle, kendisiyle işbirliği yapan faşist ve gerici partilere seçime katılma hakkı tanıdı. Hatta duruma ve ihtiyaca bağlı olarak bu partilerin içinde bulundukları koalisyon hükümetlerine yer verdi. Dimitrov bu durumu, faşizmin kitle temeli yetersizliğinde belli sınırlar içinde esneklik göstermek zorunda kalabileceğine bir örnek olarak yorumlar:

“Faşizmin geniş bir kitle dayanağı bulamadığı ve faşist burjuva kampın çeşitli grupları arasındaki mücadelenin kesin olduğu bir takım ülkelerde bu rejim, öncelikle parlamentoyu feshetme yoluna gitmez. Sosyal Demokrat Partiler de dahil olmak üzere öteki burjuva partilerinin biraz meşruiyet elde etmelerine göz yumar.”[6]

Erdoğan da, kitle desteğindeki görece zayıflık, kitlelerin parlamentarizme uzun süredir alışmış olması, 1930’lu-40’lı yıllardaki faşist emperyalistlerin aktif desteğine benzer bir desteğin bugün yokluğu, ayrıca silahlı devrimci direnişi bitirememesi nedenleriyle, seçimleri, parlamentoyu ve partileri bir çırpıda tasfiye edemiyor. Ama yetkisiz bir parlamento üzerinde başkanlık diktası kurarak, kendisinden başkasını başkan seçtirmeyecek başlıca mekanizmaları emrinde tutarak, muhalefet eden partileri tutuklama sopasıyla döverek ve liderlerini, vekillerini hapse atarak, fiilen seçim yerine plebisit yaptırıyor. HDP’yi fiilen yasakladığını kim reddedebilir? CHP’yi bile sürekli tutuklama tehdidi altında tutuyor. Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü, kendisini tutuklama harekatını durdurma eylemiydi.

Erdoğan, bir çırpıda seçimleri ortadan kaldırmıyor, ama parlamentoyu yasal ve fiili olarak yetkisizleştirerek, kazanamayacağı seçimi tasfiye ederek, şimdilik bu biçimiyle “seçim yok”u uyguluyor. O, plebisitleri yeterli görecek bir isteğe ve anlayışa sahiptir. Dahası, tedrisatından geçtiği N.F. Kısakürek’in Yüceler Meclisi’nin Başyücesi rolünü oynama görüşünü ideolojik dağarcığında taşıyan birisidir. Koşullar nedeniyle bunu hemen gerçekleştiremiyor, o kadar. Yüceler Meclisi seçimsiz seçkin gerici-faşist aydınlar kuruludur.

Geçmişte ülkücüler, Başbuğ’un emri altında reislik sistemiyle örgütleniyorlar, saldırılarını bu örgütlenmeyle yapıyorlardı. Şimdi ülkücülerin, AKP, MHP ve mafyanın büyük reisi olarak Erdoğan’ı görüp gösterdiklerini dikkate alırsak, sadece büyük reis değil, onun faşistleştirmeye çalıştığı taban da seçimsiz bir rejimi benimsiyor.

“Totalitarizm” Ne Kadar Şart

Faşizmin totaliter özelliğini vurgulayan, İtalyan faşist ideolog Gentile oldu. İtalya’da Mussolini faşizmi, başta komünistler olmak üzere partileri tasfiyeden sonra, tek parti ve paramiliter güçlere dayanarak, bütün iktidarı olduğu gibi, bütün siyasi ve toplumsal hayatı faşist ideolojiye göre baştan aşağı şekillendirmeyi, “Yeni İtalya”nın, “Yeni Düzen”in yeni faşist insanını yaratmayı amaçladı ve gerçekleştirmeye çalıştı. Fakat bu konuda Hitler faşizminden daha az yol alabildi. Bu, İtalyan burjuvazisinin gücüyle bağlantılı bir başarı yetersizliğiydi.

  • Yine de, burjuva parlamentarizminin ikiyüzlülüğüne, yalanlarına ve çürümüşlüğüne tepki duyan, başta küçük burjuva kesimler olmak üzere, işsizleri, lümpenleri, işçi sınıfının geri kesimlerini faşist amaçlar doğrultusunda seferber edebildi. Partileri, sendikaları, demokratik kitle örgütlerini tasfiye, antikomünist saldırganlık, savaşa seferberlik gibi konularda İtalyan faşizmi kitleleri harekete geçirebildi. “Yeni İtalya”, “Yeni Düzen” demagojisi de bunda etkili oldu. Fakat parlamentarizme reaksiyoner tepki ile emperyalist işgallerden daha ayrıcalıklı yaşam koşulları sağlama beklentisi ve bencilliği esas etkenlerdi.
  • Hitler, faşizmin tekçi tahakkümcü bütünlüklü sistem kurma ve faşist insanı yaratma amacını bir adım daha ileri götürebildi. “Üstün Alman ırkı”nı ve “milli toplum”u, içte temizlikle yaratma, dıştaysa layık olduğu dünya hakimi haline getirme amacını koydu önüne. Komünizmi kapitalist dünyaya en büyük tehlike olarak görürken, onu yok etmeye tek muktedir gücün Naziler olduğu savını benimsetti. Alman ulusundan milyonları harekete geçirdi. İç ve dış katliamlarda kullanabildiği faşist insan tipini yarattı. Ve bu aktif faşist örgütlü kitleye dayanarak, faşizmi ve işgalleri gerçekleştirebildi. Bu kitle nispeten geniş de olsa, belirli bir sınıra sahipti; ama Hitler, buna dayanarak estirdiği faşist terörle, toplumun diğer kesimlerini teslim aldı ve kitlelerin büyük çoğunluğuna faşizmi kabul ettirebildi. Daha geniş kesimler faşist devlet terörüne boyun eğdiler, faşist kitlenin toplumsal ve siyasal baskısıyla faşizmi desteklediler veya sessiz kaldılar. Ayrıca vurgulamak gerekir ki, Nazi iktidarı, yalnızca sivil bürokrasiyi değil, SS’ler aracılığıyla ve Hitler’e bağlılık yeminiyle orduyu da tepeden tabana faşistleştirebildi. Devletleşmiş dinin kutsal dogmacılığına düşmemek kaydıyla etkili her ideolojik akımın değişik düzeylerde amaçladığı yönde yeni insan yaratma iddiası olağandır. Bu farklı düzeylere bakıp, Hitler ve Mussolini rejimlerine kıyasla totalitarizmi ve “yeni” faşist insanı yaratmayı daha az başaran faşizmleri faşizm saymamak, somut koşullar ve güç ilişkilerindeki farklılıkları dikkate almayan, Hitler-Mussolini tipi dışında faşizm tanımayan statik bir anlayışı ifade eder ve faşizme karşı mücadeleye zarar verir.İşte İnsel, Erdoğan faşizminin bu tekçi tahakkümcü total amacı ve pratiğinin üzerini örterek, tehlikenin boyutunu saklamış oluyor. Fakat İnsel bunula yetinmiyor. Poulantzas’ı, Sovyetler Birliği’ndeki “totalitarizm”e zarar vermemek amacıyla, faşizm teorisinde totalitarizmi ve “yeni” insanı yaratma özelliğini teorize etmekten kaçınmakla eleştiriyor: “Sovyetler Birliği’ni de totalitarizm çerçevesinde ele almak ve Stalinizmi tanımlamak zorunda kalmaktan kaçınmak için, Poulantzas totalitarizm kavramına başvurmaz.”[7]

 

  1. İnsel burjuva liberallerin bu görüşünü benimsiyor ve savunuyor. Bununla da kalmayarak, faşist politik islamcı saray rejiminin totalitarist olmaktan uzak pragmatist bir rejim olduğunu ileri sürüp, onun faşist olmadığını ispatlamaya boşuna çalışıyor.
  2. Liberal solun ve özellikle İnsel’in dayandığı teorik tezler Poulantzas’ın “Faşizm ve Diktatörlük” kitabındaki görüşler. Poulantzas, faşizmi incelediği bu eserinde, faşizmin değişik özelliklerini de analiz ederek yararlı bilgiler sunmasına rağmen, faşizmi Hitler ve Mussolini rejimleriyle sınırlayan bir teorik temel sunuyor. “Otoriter” ve “otokratik” rejim kategorileri üreterek veya liberallerin ürettiklerinin “marksist” versiyonunu savunarak önemli hatalara düşüyor. Bu tezlerin, özellikle o dönemde ABD’ci faşist askeri diktatörlüklerin geliştirildiği koşullarda, faşizme karşı mücadeleye zarar veren görüşler olduğu biliniyor.
  3. Kaldı ki, Erdoğan eklektizmle ve pragmatizmle malul olsa da, “dindar nesiller”, “yerli ve milli kuşaklar” yetiştirme, dinsel müfredatı genişleterek politik islamcı eğitimden geçirilen kuşaklar yaratma iddiasına sahip ve bunu tüm olanakları seferber ederek uygulamaya çalışıyor. Erdoğan, faşist şeflik rejiminin “yeni” insanını yaratmayı amaçlıyor. Devlet mekanizmasını, sadece sivil bürokrasiyi değil, emrindeki polisten başka, orduyu da, eğitiminden rakiplerini tasfiyeye değin, diktatörün emrinde ve politik islamcı karakterde yeniden örgütlemeye çalışıyor. Devlet, en azından 1980 darbesinden bu yana faşist bir rejim olarak yapılandırıldığı için, kolayca ilerleme de gösteriyor.
  4. Burjuvazinin, devrimci tehlikeyi ezmek için, kitleleri aktifçe örgütleyip faşist kimlikle savaştırma ihtiyacından doğan faşizm, herkesi ve her şeyi tek tip faşist niteliğe zorlayarak, kapitalizmde yaşayan diğer sınıfların, hatta burjuva kliklerin farklı siyasi görüşlerine ve kültürel çeşitliliğe izin vermeyerek, onları iktisaden değil ama siyaseten tasfiye eder. Fakat yine de faşist rejim, somut kitle desteğinin çapı, uluslararası ve iç güç ilişkilerindeki dengeler, ulusal tarihsel özellikler vb. nedenlerle, değişik ülkeler ve değişik zamanlarda bunu farklı düzeylerde başarabilir.
  5. Tekçi tahakkümcü total özellik ve yeni insan yaratma amacı, devletleşmiş dinlerden kalan bir şeydir. Burjuva devrimleri ve liberalizmi bu dogmacılığa son verdi. Burjuvazinin iktidarına tehlike teşkil edenler dışındaki akımların propaganda ve örgütlenmesine tolerans tanıdı. Bu esneklik içinde olmakla birlikte bu rejimlerin de yeni insan tipi yaratma amacı vardı. “Girişimci ruh”u, “fırsatlar düzeni”ni, “sermaye sahipliği ve mülkiyet özgürlüğü”nü kutsayan insan, burjuva çağı rejimlerinin yeni insan idolü oldu. Fakat yine de burjuva modernizmi, liberalizmle, dini doğma dışında hiçbir fikirsel akıma izin vermeyen dogmatizme son verdi.

Otokratik İktidar

Bu kategori de, başta Poulantzas’ın faşizm tezi olmak üzere, liberal faşizm teorilerinin yer verdikleri bir görüştür. Ve daha derinlikli teori oluşturma görünümü altında, gerçekte, burjuvazinin savaş sonrası dönemde yeni-sömürgelerde kurduğu askeri ve sivil faşist rejimleri hafifsetmek için ileri sürdüğü ya da desteklediği tezlerden biridir. O dönemde emperyalist burjuvazi, dünya çapında Hitler-Mussolini alternatifi bir burjuva demokratik niteliğin ve antifaşist zaferin sahipliği iddiasıyla, sosyalist sisteme karşı hegemonya mücadelesi de veriyordu. Bu iddiasının bir parçası olarak, kendi sistemindeki faşist rejimleri hafifsetmek ihtiyacı duyuyordu.

“Hitler ve Mussolini faşizmini yendik, bir daha dirilemezler ve bizim düzende zaten faşizme yer yok, bazı otoriter ve otokrat rejimler ortaya çıkabiliyor ama bunlar da giderilir” görüşünün veya bu görüşe soldan yarayan görüşün tezlerinden biri olarak bu ve benzeri argümanları kullandı. Bugün de kullanmaya devam ediyor.

Bilindiği gibi otokratik rejim, krallıklar ve imparatorluklar döneminin rejim biçimidir. Mutlak monarşi, imparatorluk, çarlık, sultanlık, kayzerlik vb. rejimler, tek kişinin karar verdiği, yine aristokrasisi ve bürokrasisi olan otokrasilerdi.

Sonra, burjuvazinin ekonomide egemen olmaya başlamasıyla, siyasi alanda anayasa ve parlamentoyla kralın yetkilerinin sınırsız olmaktan çıkarılarak sınırlandırıldığı yarı-otokratik rejimlere geçildi.

Diktatörün yönettiği burjuva rejimleri, daha çok askeri ve sivil faşizmin rejimleri olarak, yeni çağda, emperyalizm ve proletarya devrimleri çağında ortaya çıktılar.

Fransız devriminden emperyalizmin başlangıcına kadarki dönemin devrimci ve karşıdevrimci deneyleri şunu gösterir: Devrimci dönemin konvansiyonu otoriterdi. Ama devrimci dönemde elbette parlamento ve devrimci cunta egemendi, tek kişinin yetkili olduğu hiçbir iktidar dönemi olmadı. Ama rejimin gericileşmesinden, özellikle Napolyon’un başa geçmesinden sonra, yeniden otokratik rejime geçildi. Ama bu kez otokrat, rejimin tek yetkilisi olarak, monarşist ve otokratik bir rejimi, burjuvazinin iktisadi gelişmesini hızlandırma ihtiyacının emrine sokma rolünü oynadı, feodalizmi geri getirme işlevini değil. Keza seçimlerle kazandığı iktidarı, kendisini imparator ilan ederek imparatorluk rejimine dönüştüren III. Napolyon da, kapitalizmin hızlı geliştirilmesi ve işçi hareketinin bastırılması ihtiyacını karşılayan bir işlev gördü. Ama bunlar elbette otokratik rejim biçimleriydiler, hatta monarşisttiler.

Bismarkizm, başka bir yarı-otokratik ve burjuva diktatörün yönettiği rejim olarak, Alman kapitalizminin hızlı geliştirilmesi, Fransa’da başlayan işçi ayaklanmalarının Almanya’da baştan önlenmesi ve işçi hareketinin bastırılması ihtiyacından doğan ve bu işlevi gören bir rejimdi. Anayasal monarşi formunda olan ama kral/kayzerden çok başbakan Bismark’ın “demir adam” olarak yönettiği rejim, gerçekte otokratik değil, gerici bir diktatörlüktü. Krallığı koruduğu için yarı-otokratik denebilirdi.

Bütün bunlardan sonra, emperyalist dönemde proleter devrimlerin gelişmesiyle, bu devrimleri veya proleter hareketleri ezmek ihtiyacı doğrultusunda, burjuvazi faşist rejim biçimlerine geçti.

Burjuvazi, faşist rejimlerini oluştururken, elbette tarihsel tüm gerici ve despotik yönetme yöntemlerini çağdaş koşullara uyarladı ve faşizm içinde birleştirdi. Bu yöntemlerden biri de tek kişinin karar verici olduğu, lidere mutlak itaatin ilke sayıldığı yönetme yöntemiydi. Duçe, führer, başbuğ, caudillo kavramları faşizm deneylerinde ortaya çıktılar, kral gibi tek kişinin otoritesine herkesin bağımlı olduğu eski monarşist rejimin despotizmini, faşizmde, yeni bir düzen kurma iddiasıyla geniş kitlelere benimsettiler, kabul ettirdiler.

Burjuvazi bunu kitlelere yeni düzen ve milli çıkarlar ideolojisiyle benimsetebildi. Veya bunlara ek olarak, yeni-sömürgelerin askeri veya sivil faşizmlerinde “hızlı kalkınma”, “hızlı büyüme” hedefini de dayanak yaptı. Böylece, o ülke/ulus hızlı kalkınırsa, dünyadaki yoksul sınıf kardeşlerinden farklı olarak, emekçiler gelişmiş ülkelerin refah seviyesini yakalayabilirler beklentisini geniş kitlelere benimsetebildi.

Fakat bu rejimlerin niteliği artık krallık ve imparatorlukla aynı değildi. Burjuvazi, onların yönetme yöntemini çağdaş koşullara uyarlayarak ve ek birçok özellikle birleştirerek yeni bir rejim biçimini, faşizmi oluşturdu.

Dolayısıyla bu rejimleri, otokratik ve monarşist yöntemleri olan, ama artık eski dönemin krallık ve imparatorluklarından farklı olarak, faşist rejimler olarak değerlendirmek şarttır. Aksi takdirde burjuvazinin, krizini gidermede, devrimci tehlikeyi ortadan kaldırmada ihtiyaç duyduğu faşist rejim biçimleri anlaşılamaz ve ona göre mücadele edilemez.

Nitekim bu durumu zaten anlamak ve liberal konumu da yitirmek istemeyen, “otoriterizm”in iddialı savunucularından İnsel de, taçların yerlerde sürüklendiği ve yerini paranın krallığına bıraktığı, elindeki devasa sermaye birikimiyle, sürekli geliştirip büyüttüğü militarist mekanizmalarıyla, gelişkin silah ve gözetleme/denetleme teknikleriyle, değişik örgütlenmeleri egemenliğinin ve hegemonyasının aracı olarak kullanma yeteneğiyle burjuvazinin açık terörist diktatörlüğü olan faşizmi, otokrat nitelemesiyle sınırlıyor. Otoriterizm kavramının ikna etmeye yetmediği yerde otokratizmi ekleyerek durumu kurtarmaya çalışıyor. Ama sonuçta, yakın dönemin ve bugünün faşist gelişmeleri ve iktidarlarını hafifseyerek, özellikle Erdoğan faşizmine karşı mücadeleye zarar veriyor.

Sonuç Yerine

Uluslararası alandan Türkiye’ye, burjuva liberallerden sol liberallere, marksizm iddialı Poulantzas’tan sol liberal İnsel’e, geniş bir yelpazede sunulan otoriterizm, otokratizm teorileri, faşizmin anlaşılmasını ve tarihsel antifaşist bilinç ve öfke birikiminin yeni koşullarda antifaşist mücadeleye seferber edilmesini engelleyici karakter taşıyor. Dolayısıyla antifaşist mücadeleye darbe vuruyor. Özellikle Erdoğan’ın faşist şeflik rejimine karşı mücadelede teorik ve ideolojik donanımı zayıflatıyor. Faşizme karşı mücadelede bu donanıma olan ihtiyaç açık olduğuna göre, bu liberal tezleri süpürüp atmak gerekir.

Dipnotlar

[1] AKP ve Solun Ezberleri: AKP'yi Teşhir Etmekle Yetinmenin Hafifliği, Ahmet İnsel, Birikim, Şubat 2011.

[2] Agk.

[3] Faşizm Üzerine, Georgi Dimitrov, Temel Yay., s. 9.

[4] Otorite Üzerine, Friedrich Engels, Seçme Yapıtlar II, s. 451-52.

[5] Liberalizmden Doğan Otoriter Kapitalizm, Ahmet İnsel, Cumhuriyet, 14.07.18.

[6] Faşizme Karşı Birleşik Cephe, Georgi Dimitrov, Ekim Yay., s. 136.

[7] Mevcut Rejim, İktidar Veya Devlet Faşist Midir?, Ahmet İnsel, T24, 31.08.17.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn