“Biz Sorumluluğumuzu Yerine Getirelim, İşçi Sınıfı Ve Ezilenler Mutlaka Karşılık Verecektir”

Ekonomik-mali krizin bugün işçi sınıfına, işçilerin çalışma ve yaşam koşullarına öncelikli etkilerine dair ne söyleyebilirsiniz? İşçilerin şu an öne çıkan sorun ve talepleri neler?

Mali krizin adım adım ve hızlı bir şekilde ekonominin bütün alanlarına sirayet ettiğini, giderek derinleşecek olan bir ekonomik krizle karşı karşıya olunduğunu belirtelim.

Yaşanmakta olan ve de giderek derinleşecek olan mali ve ekonomik krizin, kriz öncesi tıkır tıkır işleyen bir sistemin değil, ekonomik manada çökertilmiş tarım ve kamunun, betonlaştırılmış ekonominin ve doğanın, siyasal anlamda 95 yıllık cumhuriyet tarihinin çözemediği, çözmek istemediği Kürt sorunu, inançlar sorunu, emek, gençlik, kadın vb. sorunların, 16 yıldır hükümet ve iktidar olan AKP’nin çözülemez hale getirdiği tüm bu sorunların üzerine oturmuş bir ekonomik kriz olduğunun altını çizmek isterim.

Tabii ki altı kalın bir şekilde çizilmesi gereken ise, bu krizin tekelci patronlar ve AKP iktidarının sahibi olduğu kapitalist sistemin krizi olduğudur.

Şimdi sorunuza rakamların diliyle cevap verecek olursam: Yaşamı her gün yeniden yeniden üreten, patronların kasalarını emeğiyle, canıyla, kanıyla dolduran, doldurmak zorunda bırakılan, kredi kartlarıyla borçlandırılan ve de ana gövdesi örgütsüz olan işçi sınıfı dün zordaydı, bugün ise çok daha zor koşullarda yaşamını sürdürmekle karşı karşıya. Çünkü patronlar ve AKP iktidarı kendi krizlerinden kurtulmanın çaresini işçi sınıfının üzerine yüklemekte görüyorlar.

2017 yılında belirlenen asgari ücret daha şimdiden yüzde 30’lara doğru tırmanan enflasyon karşısında yarıdan fazla erimiş durumda.

Ayrıca ve de vahim olan, TL’nin döviz karşısında yüzde 60 oranında değer kaybettiğini, doğalgaza, elektriğe, suya, emekçilerin her gün almak zorunda kaldığı çocuk bezinden (Cumhurbaşkanının üç çocuk hesabı bugünler içinmiş) temel gıda malzemelerine yüzde yüz yapılan zamları, yani aslında devalüasyonu hesaba kattığımızda, işçi sınıfının ne halde olduğunun fotoğrafı ortaya çıkıyor.

Tabii ki bu kadar değil.

Her zaman olduğu gibi bu süreçte de krizi fırsata çevirmenin planlarını yapan patronlar daha şimdiden binlerce işçiyi sokağa atmıştır. Konkordato ilan ederek sermayelerini garanti altına alan patronlar işçilerin bütün haklarını gasp ederek sokağa atmaya başladılar bile. Binlerce küçük işletmenin kapatıldığını, binlerce irili ufaklı küçük esnafın kepenk kapatarak işsizler ordusuna katıldığını biliyoruz.

Dolaysıyla enflasyon ve döviz karşısında erim erim eriyen ücretlerimizin en az enflasyon oranında artırılması, 2019 yılında asgari ücretin bu iyileştirme baz alınarak yapılması ve de demoklesin kılıcı gibi sallanan işçi kıyımının yasaklanması, zamların geri alınması temel ve acil taleplerimiz olarak öne çıkmaktadır.

Bu süreç, işçi sınıfının ve emekçilerin kaderlerinin ortaklaştığı bir süreçtir. Zamlar bir bütün olarak herkesi etkileyen bir durum. Zamlarla birlikte bir de işsizlik ve düşük ücretler söz konusu olunca, sıkıntı gittikçe derinleşiyor ve büyüyor. Patronlar ve siyasi iktidarın bu kadar kapsamlı saldırıları üzerine işçilerin son kalesi durumunda olan kıdem tazminatlarının da fonlanarak hortumlanmasıyla karşı karşıyayız. Yani şöyle söyleyebiliriz; işçilerin yaşam ve çalışma koşullarının dibe vurduğu bir süreçteyiz.

Önümüzdeki süreç, asgari ücretlerin belirlenmesi sürecidir. 2017 bütçesinde asgari ücrete yüzde 14,2 civarında bir artış yapıldı. Ama şu andaki enflasyon yüzde 30'lara tırmanıyor. Burada öne çıkan en büyük sıkıntılardan bir tanesi, işçilerin ücretlerinin şimdiden bu enflasyona göre yükseltilmesi ve asgari ücretin de bu iyileşme üzerinden tespit edilmesi. Öte yandan, işten atılma sıkıntısı işçilerin üzerinde demoklesin kılıcı gibi sallanıyor. Görünen o ki, önümüzdeki süreçte bu zamana kadar kazandığımız hakları da kaybetmekle karşı karşıya kalacağız. Burada şunun altını çizmekte fayda var; bu saymış olduğum sıkıntılar birkaç ay sonra çok daha derinleşmiş olarak karşımıza çıkacak, ekonomik krizin etkileri de çok daha büyük hissedilmeye başlanacak.

Son aylarda işçi direnişleri ve eylemlerinde yaygınlaşma görülüyor. Özellikle büyük yankı uyandıran 3. havalimanı inşaatı işçilerinin eylemleri işçi sınıfı hareketinin gelişim imkanları açısından nelere işaret ediyor?

16 yıldır yönetimde olan AKP, çalışma yaşamının iyileştirilmesine dair bir toplu iğnenin ucu kadar dahi katkı sunmadığı gibi, çalışma yaşamını adeta mayınlı tarla haline getirmiş, işçilere dair bütün yasal haklar yok hükmünde sayılmıştır. Grevler yasaklanmış, anayasal hak olan sendikalaşma hakkı dahi artık kullanılamaz hale gelmiştir. Flormar’dan Cargill’e sürmekte olan bütün direnişlerin neredeyse hepsi sendikal haklardan dolayı.

Esneme payını tamamen yitirmiş, işçi sınıfı karşısında betonlaşmış bir patronlar topluluğu ve siyasi iktidarla karşı karşıyayız. Özcesi, işçi sınıfı bıçağın kemiğe dayandığı süreci yaşıyor. İşçilere tek seçenek kalıyor: sendikalaşmak-örgütlenmek-direnmek.

  1. havalimanı isyanı işte böylesi bir süreçte meydana gelmiştir. İsyan kelimesini çok bilinçli olarak kullanıyorum. 3. havalimanındaki durum, grevi de, direnişi de aşan bir durum. Pandoranın kutusu açıldığında, siyasal iktidarın tahtakurusuyla, iş cinayetiyle, kurtlu yemekle koyun koyuna yaşama ve çalışma koşullarını dayatmasıyla karşı karşıya kaldık.
  2. havalimanı işçilerinin isyanı, 21. yüzyılda 18. yüzyıl çalışma koşullarına ve de bu projenin sahibi olan AKP hükümetine karşı bir isyandır. AKP iktidarı da her saldırı aracıyla bu nedenle inşaat işçilerine saldırmış, 600 civarı işçiyi kaldıkları barakaları basarak, gece operasyonu ile kapıları kırarak gözaltına almıştır. DİSK/Dev Yapı-İş sendikamızın genel başkanı Özgür Karabulut ve İnşaat-İş sendikamızın yöneticilerinin de içinde olduğu 35 kişi tutuklanmış, 67 kişi hakkında dava açılmıştır.

Dünyanın en büyük projesi olarak lanse edilen alanda yaşanan işçi isyanı AKP’nin ve sarayın karizmasını yerle bir etmiştir. Basının büyük sansürüne, siyasal iktidarın büyük kuşatmasına rağmen mızrak çuvala sığmamış, isyan dalga dala yayılarak işçi sınıfının, ezilenlerin vicdanı ve yol göstericisi olmuştur. İşçi sınıfının patronlara karşı mücadelesinde işaret fişeği olmuştur.

  1. havalimanı isyanı, aynı zamanda işçi sınıfının ana gövdesini oluşturan sendikasız, güvencesiz işçilerin hangi hattan yürüyeceğinin de yol göstericisi olmuştur.

Bu bahsettiğiniz hatta, işçi sınıfının ileri bölükleri hangi mücadele araçlarıyla ve hangi örgüt biçimleriyle sınıf mücadelesini geliştirebilirler sizce?

  1. havalimanındaki işçi isyanı, aylardır devam eden kadın işçi iradesinin hakim olduğu Flormar direnişi işçi sınıfımızın mücadele tarihini bir kez daha güncellemiş ve teyit etmiştir.

Bu kadar kuralsızlığın, keyfiliğin ve zorbalığın dayatıldığı koşullarda sadece yasal sınırlar çerçevesinde yol almak asla mümkün değil. Derinleşen kriz koşullarında patronların kendi koydukları yasalara uymadığını ve uymayacağını, tek yöntemlerinin zorbalık olacağını hesaba kattığımızda, işçi sınıfımızın öncüleri, sendikal hareket, tıpkı 3. havalimanı işçileri gibi fiili meşru mücadeleyi rehber edinmekten başka çıkar yol olmadığını bilince çıkarmak zorundadır.

Krizin faturası ödenmek istenmiyorsa, yapılacak iş ortada.

İşçi sınıfının öncü bölükleri ve sendikal hareket, patronların ve siyasal iktidarın saldırısına karşı emek ve demokrasi mücadelesini birleştiren bir hatta, daha şimdiden krize karşı grev ve direniş komiteleri, en geniş işçi kitlesini söz ve karar sahibi yapmak bakımından işçi meclisleri kurmak için yola koyulmak zorundalar. Ayrıca yerel, bölgesel, merkezsel birleşik mücadele örgütleri kurmak şart. Dayanışma örgütlerinin ise sürecin ruhuna uygun en etkili örgüt biçimi olacağını bilmek gerekiyor.

Önümüzdeki dönem işçi kıyımı ile karşı karşıya kalacak olan fabrikaların önünde yapılacak direnişlerin büyük direniş alanlarına dönüşmesi imkan dahilindedir. Bu durum karşısında yapılması gereken, fabrikalarda, havzalarda ve emekçi semtlerde komiteleşmek ve birleşik mücadele ve dayanışmayı öne çıkarmaktır. Krize karşı komiteler oluşturmak önemlidir.

Hareket bilinen eylem ve örgüt biçimlerine yenilerini mutlaka ekleyecektir. Aslolan, tutuk davranmamak, var olanla yetinmemek, yeni olan her örgüt ve eylem biçimine açık olmaktır. Mesela bunlardan bilinenleri, “krize karşı direniş komiteleri”, “krize karşı eylem komiteleri”, “krize karşı işçi meclisleri” gibi, işçilerin söz ve karar sahibi olduğu, kendi yerellerinden doğru tüm işçileri kapsayabilecek örgütler yaratma ihtiyaçları olacaktır.

Kriz tüm emekçileri, ezilenleri ilgilendiriyor. Çünkü hepsi de krizin faturasının kapsama alanında. Sendikaları da, partileri de, bütün alanları kapsıyor. Dolayısıyla, burada sadece fabrikalarda komitelerle kendisini sınırlamayan, fakat aynı zamanda yaşam alanlarında da yapılacak birlikteliklerin ve kurulacak örgütlülüklerin önem kazanacağını düşünüyorum. Mesela, bu konuda İstanbul'da DİSK, TTB, KESK, TMMOB ve tüm demokratik, siyasal kuvvetlerin oluşturduğu “Emeğin Hakkını Savunacağız Platformu” önemli bir adım.

Peki, çeşitli kentlerde, farklı konfederasyonlardan mücadeleci sendikaların bir araya gelmeleriyle, sendika şubeleri platformları gibi ortak sendikal mücadele mevzileri kurulabilir mi?

Kapitalizmin kriz süreçleri aynı zamanda çok ciddi olanaklar ortaya çıkarır. Bir kere baştan kabul etmek gerekir ki, ekonomik kriz kapitalistlerin zayıflığının, çözümsüzlüğünün sonucudur. Dolayısıyla, bu süreçler emek cephesi için çok ciddi olanakları ortaya çıkaracaktır. Mesela, emek cephesinin kurulmasının koşullarını olgun hale getireceğini, buradan bir bilinç sıçraması yaratacağını hesaba katmak gerekir. Aslolan, ah-vah etmeden, yandık-bittik demeden, ortaya çıkan olanakları görmek, olanakları layıkıyla değerlendirebilmek ve krizi fırsata çevirmektir. Yukarıdaki sorunuza gelecek olursak, tam da bu süreçler, birliklerin, platformların kurulması için fırsat dönemleridir. Mesela DİSK, KESK, Türk-İş, Hak-İş konfederasyonlarına bağlı şubelerin oluşturduğu Gebze Sendikalar Birliği yıllardır devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde krize karşı ortak bir eylem de yaparak örnek bir tutum sergilediler. Yine Bilecik'te sendikaların bir araya gelerek platform oluşturmasını ve sokağa çıkmasını önümüzdeki sürece ilişkin bir veri olarak kabul edebiliriz. Demek ki, istenirse oluyormuş.

1 Mayıs'larda bir araya gelen emek, barış, demokrasi güçleri, kendilerini de kötürüm duruma getirecek olan krize karşı bir araya gelip güçlü birliktelikler oluşturmazlar ve olanaklarını seferber etmezlerse, tarihsel bir hata işlemiş olacaklardır. Bu durum aynı zamanda, onların iddiasızlıklarını ve iddialarının altının boş olduğunu gösterir.

Kriz süreçleri aynı zamanda, hem kapitalistler hem de emek cephesinin yeniden yapılanmak zorunda olduğu süreçlerdir. Bunun bir tercih değil zorunluluk olduğu bilinciyle hareket eden kazanır. Kapitalist patronlar ve siyasal iktidar bu durumun farkında ve buna uygun hareket ediyorlar. Ama onun yükü hakikaten ağır. Ellerinde kala kala, çıplak zor ve de yalan bombardıman kutusu medya kaldı.

Gerçek bizim en büyük gücümüz. Süreç ve gerçek bizden yana. Geriye sürecin ruhuna uygun davranmak kalıyor.

Sendikaların bu zamana kadar sürecin ruhuna uygun bir pozisyon almamalarını sadece bir eksiklik olarak görsek bile, bugünden sonra bu, sendikalar açısından işçi sınıfına karşı işlenmiş bir suç teşkil edecektir.

Kimse ölü taklidi yaparak bu süreci atlatırım diye düşünmemeli. Zaman tam da el ele tutuşarak, üstüne üstüne yürüme zamanı. Bizler üzerimize düşen sorumluluğu layıkıyla yerine getirelim, işçi sınıfı ve ezilenler mutlaka karşılık vereceklerdir.

Sendikasız ve güvencesiz çalışmak zorunda kalan milyonlarca işçinin ekonomik ve sendikal hak mücadelelerinin gelişimi için neler yapılabilir?

Milyonlarca güvencesiz işçi içerisinde sendikalı olanların oranı yüzde 10, toplusözleşme yapanların oranı ise yüzde 5 civarında. Dolayısıyla sendikaların, emek örgütlerinin göz dikmeleri gereken alanlar işçilerin güvencesiz çalıştığı alanlar. Çünkü zaten işçi sınıfının ana gövdesi sendikasız, taşeronda güvencesiz durumda. Güvencesiz çalışanları kapsayan bir çalışma olmadığı zaman, sendikalı ve toplusözleşmeli olanların da bir güvencesi olmadığı anlamına gelir bu. Güvenceli olan işçilerin kendilerini güvence altında tutmalarının yolu, güvencesiz olan işçilerin örgütlenmesinden geçiyor.

Fakat sendikalar hiç de olması gereken yerde değil. İşçi sınıfından fersah fersah uzaklaşmış olanlardan, bu saatten sonra geriye dönüp yakınlaşması mümkün olmayanlardan, sınıfa yabancılaşmış, gettocu, konformist ve sendika yöneticiliğini meslek haline getirmiş olanlardan, sendikaları gelir kapısı görenlerden güvencesizliğe karşı sendikal hak ve özgürlükler için mücadele beklemek hayalden ibarettir. Bu süreç aynı zamanda, işçi sınıfını hep geriye çeken, patronların karını değil zararını işçi sınıfımıza bölüştürmek isteyen köhne zihniyetten, hem de ideolojik ve politik olarak zehirlenmiş hakim sendikal anlayıştan kopmak için de ciddi olanaklar sunuyor.

Burada bir parantez açmak istiyorum. İşçi sınıfı 12 Eylül faşist darbesinden sonraki süreçte ekonomik mücadeleyi siyasi mücadeleden, emek mücadelesini demokrasi mücadelesinden ayıran, sınıflar ve ideolojiler üstü bir sendikacılık anlayışıyla hareket eden sendikal bürokrasi eliyle zehirlendi. İşçi sınıfı hala bu kuşatmadan kurtulmuş değil. Bu kuşatılmışlık halinin daha da ağırlaşacağını gören bir yerden baktığımızda, bu gidişatı tersine çevirmek, güvencesizliği bertaraf etmek istiyorsak, fiili meşru mücadeleyi temel alan, aynı zamanda ekonomik mücadeleyle siyasi mücadeleyi buluşturan, sadece ekonomik talepleri gören değil, ezilenlerin tüm sorunlarını da kendi sorunu olarak gören ve bunun için mücadele eden bir sendikal anlayışı yeniden ayakları üstüne dikmek zorundayız.

Güvencesizliğe karşı, rekabet halinde değil dayanışma içinde olan bir sendikal anlayışla hareket ettiğimiz zaman, ancak o zaman bir yol kat edebiliriz. Oysa içinden geçmekte olduğumuz bu süreçte rekabet halinin devam etmesi, işçi sınıfını bölüp parçalayan, onu güçsüz düşüren çok ciddi bir rol oynuyor. Tabii aynı zamanda, sendikal bürokrasinin de işini kolaylaştırıyor.

Rekabet yerine dayanışmayı ete kemiğe büründüren yerlerin başında işçi direnişleri, grevleri, işgalleri olduğunun altın çizmek isterim. Mesela Flormar direnişinin etrafında oluşan dayanışma buna en güzel örnektir. Flormar direnişinin aylardır etrafına enerji saçarak devam etmesinde dayanışmanın çok büyük bir rolü olduğunu belirtmek lazım. İçinde bulunduğumuz alanlarda yarım gün veya tüm gün iş durdurarak yahut çeşitli eylemlilikler örgütleyerek, patronları sıkıştırmanın yol ve yöntemlerini bulmak gerekiyor kesinlikle.

Sendikalar ve konfederasyonlar kendi içine kapanmış durumda. Aynı konfederasyona bağlı sendikaların durumları bile böyle. Şimdi burada sendikaların üzerine çok fazla bir misyon yüklemek istemem, ama şüphesiz, sendikalar sürekli yan yana gelmiyorlarsa bile, en azından bu direnişlerin başarıya ulaşması için yan yana olmalılar, dayanışmalılar. Ortak bazı eylemlilikler etrafında hareket edebilirler. Bu aynı zamanda, patronların ya da hükümetin saldırıları karşısında birlikte hareket etmek isteyen işçilere bir özgüven kazandırır. Hem de bürokratlaşmış bir sendikal durumu aşmanın yol ve yöntemlerini geliştirir.

Yönetiminde olduğunuz DİSK’in ekonomik krizin işçi sınıfına yansıyan sonuçları kapsamındaki mücadele planına ve perspektifine dair bilgi verebilir misiniz?

Her şeyden önce DİSK’in bu sürecin farkında olduğunu ifade etmek isterim. DİSK krizin sorumlusu olan yüzde 1’in patronlar olduğunu söylüyor, patronlara ve siyasal iktidara karşı yüzde 99’u aydınlatmaya çalışıyor. Ayrıca yüzde 99’u temsil eden işçi sınıfı ile ezilenleri birleşik mücadelede buluşturmak ve krizi işçi sınıfı ve ezilenler lehine fırsata çevirmek perspektifi ve stratejisiyle hareket ediyor. DİSK patronları krizden kurtarma çizgisine, “biz de taşın altına elimizi sokalım”, “TİS’lerde işçiler fedakarlık yapmalı” diyen anlayışlara cepheden karşı duran bir anlayışa sahip.

Fabrikalar, havzalar başta olmak üzere, emekçi semtleri de kapsam altına alan bir faaliyeti önüne görev olarak koymuş durumda.

 Konfederasyonumuzun da çabasıyla KESK, TMMOB VE TTB’nin, çok sayıda siyasal yapının, gençlik ve kadın örgütlerinin de içinde olduğu “Emeğin Hakları İçin Krize Karşı Omuz Omuza” birlikteliği oluşturuldu. Kitlesel bildiri dağıtımı, afiş, stikır, forum ve panellerle aydınlatma faaliyetimiz başladı, devam ediyor. Tabii ki, krize karşı birliğin yapacakları bunlarla sınırlı değil. Mitinglerle, direnişlerle, dayanışmalarla, yürüyüşlerle mücadeleyi büyütmeyi hedefliyor.

Krize karşı mücadelede kendisine temel rol biçen konfederasyonumuz, diğer konfederasyonların ve sendika şubelerinin de birleşik mücadelenin içinde yer almaları için, ortak mücadele etme noktasında çaba sarf ediyor. Konuyla ilgili olarak, genel başkanımız Arzu Çerkezoğlu Türk-İş genel başkanıyla görüştü.

Krize karşı kurduğumuz birliğin içinden oluşturduğumuz komiteyle, Türk-İş ve Hak-İş’e bağlı şubeleri ziyaret ederek çağrı yapmaya devam ediyoruz. Hem federasyonlar düzeyinde, hem de yerel şubeler düzeyinde bu tip oluşumlar için yoğun bir çalışma yapıyoruz, ikna olanlarla bir araya gelmek için çabamız sürüyor.

Son bir soru. Yine üçüncü havalimanı inşaatı işçileri örneğinde görüldüğü gibi, Erdoğan rejiminin ekonomik kriz koşullarında gelişmesi muhtemel her ekonomik-sendikal hak mücadelesine faşist polis ve hapishane zoruyla yaklaşacağı, işçileri ve emekçileri korku kapanına kıstırmaya çalışacağı ortada. Bu durumda ekonomik-sendikal mücadelelerin faşist şeflik rejimiyle, özgürlük yoksunluğuyla, sömürgeci savaş ve işgalle ilişkisi nasıl olacak?

Bu öyle bir kriz ki, dün Erdoğan’ın kendisine oy veren milyonları derinden etkileyen bir kriz. Yüzde 1’in karşısında milyonların bir araya gelebileceği gerçek bir durum oluşmuştur.

Kriz, aynı zamanda emek, barış, özgürlük diyenlerin buluşacakları ve birlikte yürüyecekleri, birlikte mücadele edecekleri ortak bir zemin ortaya çıkarıyor. Saray rejiminin elinde ise, kala kala çıplak zor, havuz medyası ve savaş kalıyor.

Çok doğal ve insani talepleri için sesini yükselten 3. havalimanı işçilerine karşı estirilen devlet terörü, bunun önümüzdeki günlerde yaşamın her alanında yaşanacak olası kalkışmalara, itirazlara karşı da gündeme geleceğini gösteriyor. “Krize karşı sosyal medya paylaşımlarını, bu konuda yazanları ve yazılanları soruşturacağız” açıklamasını bizzat içişleri bakanı tehdit edercesine yaptı. “Kriz var diyenler vatana ihanet içindeler” açıklamaları manşet manşet veriliyor. Tüm bunlar, içinde bulunduğumuz koşullarda olanları ve olabilecekleri gösteriyor. Bizim de ne yapmamız gerektiğini söylüyor aynı zamanda. Rüzgara karşı yürüyecek ve bu konuda tüm gerici rüzgarı göğüsleyecek bir birleşik mücadele örgütüne, kolektif iradeye ve cesarete ihtiyacımız var.

 

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn