Başdanışmanın Yalanları Ve Hayalleri

 “Hani büyük fonlar hızla yükselen ABD on yıllıklarını takip edip, dolara ve ABD kağıtlarına dönecekti? Hani bütün gelişmekte olan ekonomilerden kalıcı çıkışlar başlayacaktı?” İktisatçı zat Temmuz ayında böyle yazdı. Yabancı “sıcak para”nın dolara dönerek Batılı kapitalist merkezlerdeki finansal araçlara yöneleceği, Türkiye gibi bazı ülkelerde net sermaye çıkışları yaşanacağı ve borçlanma zorluğundan patlak verecek finansal krizlerin kapıyı çalacağı yönlü öngörülerle alay etti. Lakin üst perdeden sarf etmiş olduğu bu sözleri daha bir ay geçmeden pişkince yutuverdi. Zira Ağustos’ta kriz kapıyı çaldı.

 Aynı zat, Ekim ayında bu kez, “Yaşanılan bir finansal kriz ya da reel sektör krizi değildi ancak gerekli adımlar atılmasaydı hızla bir reel sektör krizine dönüşme potansiyeli taşıyan hatırı sayılır bir türbülanstı” dedi. Krizi hafifserken, saray hükümetinin iktisadi-mali önlemlerinin başarısından dem vurdu. Oysa aynı günlerde Türkiye gündeminin en ön sıralarında, enflasyonun dizginlenemez yükselişi vardı.

Karşımızdaki lanetli saray iktisatçısının adı Cemil Ertem[1].

Önceleri Birgün gazetesinde yazıyor, marksizm iddiasını dile getiriyordu. Taraf gazetesine transferi, sadece burjuva liberalizmine bağlanışının kulvarı değil, aynı zamanda saray merdivenlerine erişiminin trampleni oldu. Zira Star gazetesi ve Atv kanalının yolunu tuttuğunda, sarayın iktisat politikası sözcülüğüne soyunma hevesini gizlemiyordu. 2015 başındaysa, Erdoğan’ın ekonomi ve finans alanlarından sorumlu başdanışmanı olarak atandı. O arada, damat Berat’ın RedHack tarafından patlatılan mail kutusunda, zatın bütün birikimi, aklı ve gücünün önce allaha, sonra Erdoğan’a ait olduğunu yazdığı vıcık vıcık bir mailin durduğu da görüldü.

Bıraktığı badem bıyığı, eski kimliğini olanca arsızlığıyla kusmasının simgesi sayılabilir. Erdoğan tapıncına ise, kaderini faşist şeflik rejiminin bekasına bağlamasının en tiksindirici sözlerle dışavurumu denebilir.

AKP’li Yılların Bilançosu

Cemil Ertem’in iddiası, bugünkü mali ve ekonomik zorlukların, yıllar yılı ABD’nin neoliberal dayatmalarını takip eden, reform adı altında kemer sıkma programları uygulayan, dış borçları çevirip yeniden borçlanmayı cazip hale getirecek düzenlemeler yapan, ihraç mallarında rekabet dezavantajına ve mali piyasaların sığlığına yol açan hükümetlerden kaynaklandığıdır. Keza özel sektörde rekabetten uzak, monopol ve oligopol[2] piyasa oluşturan gruplar, büyük bankalara dayanarak gerçekleştirdikleri plansız borçlanmalarıyla, verimsiz yurtdışı yatırımlarıyla ve çarpık fiyatlamalarıyla, söz konusu zorlukların başlıca yaratıcıları arasındadır.

AKP ise, Ertem’e göre, 2002’den 2008’e değin bütün bunlara karşı çıkarak, devlet maliyesi, bankacılık ve finans alanlarında, dalgalı kur rejiminin[3], dışa bütünüyle açık bir ekonominin, piyasaların tam serbestleştirilmesinin gerektirdiği “iyileştirme”leri yapmıştır. 2008’de IMF’yle 20. stand-by anlaşmasını imzalamayan Erdoğan, böylece “içeriyi sömürerek dışarıya kaynak aktarma mekanizması”na son vermiş ve iktisaden çemberi kırmıştır. Sonrasında ise kaynaklar altyapı yatırımlarına ve küresel rekabet odaklı sanayiye aktarılmış, Anadolu’da ihracatçı ve uluslararası rekabet gücüne sahip KOBİ’ler serpilmiştir.

Ama gerçekten böyle mi olmuştur? Neyse ki, Erdoğan’ın “Ben ülkemi pazarlamakla mükellefim” dediği, devleti şirket yönetir gibi yönetmekten bahsettiği konuşmalarını unutmak öyle kolay değil.

Gerçekte olan şudur:

AKP, 2002’de Kemal Derviş’in IMF’ci “yapısal uyum programı”nı devraldı ve harfiyen uygulamaya devam etti. İşgücü piyasasının esnekleştirilmesi, taşeronlaştırma, sendikasızlaştırma ve güvencesizleştirme, kitlesel işsizliğin kronikleşmesi ve ücretlerin aşağı çekilmesi AKP’nin neoliberal politikalarının köşe taşları oldu. Eğitim ve sağlık hizmetleri piyasalaştırıldı, iş cinayetleri çığ gibi büyüdü. Devlet işletmeleri art arda özelleştirildi, dolaylı vergiler artırıldı, dalgalı döviz kuru rejimi sürdürüldü, merkez bankasının bağımsızlığı geliştirildi.

AKP hükümetleri döneminde, Türkiye’de uluslararası sermaye hareketlerinin tamamen serbestleştirilmesiyle, spekülatif sermayenin çapı olağanüstü bir hızla genişledi. 15 yılda 600 milyar doları aşkın yabancı sermaye Türkiye’ye girdi, bunun dörtte üçü dış borç formunda oldu. Küresel finans piyasalarından ucuz dolarla aşırı borçlanmayı bizzat AKP hükümetleri körükledi, hızlanan ekonomik büyüme ve artan dış açık böyle finanse edildi. Aynı zamanda, üretimin ve ihracatın ithalata bağımlılığı derinleşti, ihracatçı şirketlerin ise çoğunluğu dünya tekellerinin fason üreticisi haline geldi. Sanayi, inşaat ve bankacılık sektörleri de, devlet yatırımları da, tüketici harcamaları da söz konusu aşırı borçlanmayla büyüdü. Böylece 15 yılda özel sermaye borçları 10 kat ve hane halkı borçları 80 kat arttı.

2002’den 2014’e toplam kredi hacmi, milli gelirin yüzde 15’inden yüzde 67,8’ine genişledi. Fakat, 2002’de özel şirketlerin aldıkları dış kredilerin yüzde 27’si imalat sanayiinde kullanılırken, dış kredi hacminin tam 6 katına çıktığı 2014’te bu oran yarı yarıya azalmış ve yüzde 13,6’ya düşmüştü. Aynı dönemde TL cinsi banka kredilerinin imalat sanayiinde kullanım oranı da yüzde 42’den yüzde 21’e gerilemişti. AKP hükümetleri dönemi, ekonominin neoliberal finansallaşması, spekülatif karların azamileşmesi dönemi oldu.

2018’e gelindiğinde, Türkiye’de yabancıların sabit ve finansal varlıklarının toplamı 700 milyar dolara, yani gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 82’sine tırmanmıştı. Döviz hem ödeme hem de birikim aracı olarak alabildiğine yaygınlaşmış, sayısız metanın fiyatı doğrudan dolar kuru üzerinden hesaplanır hale gelmiş, iç piyasalarda döviz arzı TL arzının miktarına ulaşmıştı.

Türkiye’nin emperyalist küreselleşme dünyasına bu biçimdeki entegrasyonunu, mali-ekonomik sömürgeye dönüşüm sürecini, Ertem’in yalanının aksine, AKP yönetti. Sonuç işte budur!

Başdanışman saraydaki diktatörü IMF’yle anlaşma imzalamadığı için övedursun, 2008’den sonra yeni bir IMF anlaşması yapmamış olmanın, Türkiye’yi mali-ekonomik sömürge statüsünden ve emperyalist mali oligarşinin finansal yağmasından kurtarmadığı açıktır. Dış borçlar ile faizleri IMF’siz ödenince, küresel spekülatif sermaye hareketlerine IMF’siz bağlanınca, ucuz işgücü sömürüsü IMF’siz yapılınca, “dışarıya kaynak aktarma mekanizması” işlememiş midir? Türkiye’de üretilen artıdeğerin en büyük lokması, yine dünya tekellerinin artı-kar sofrasına konulmuştur. Keza AKP hükümetleri eliyle, serbest rekabetçiliğe değil basbayağı kayırmacılığa ve tekelci piyasa avantajlarına dayanılarak, şimdi diktatöre şakşakçılık yapan birçok yeni “yerli ve milli” ihaleci milyoner ve milyarder, yani büyük müteahhit, emlak kralı, banka patronu, sermayedar yaratılmıştır.

2000’lerin başından itibaren bizzat Erdoğan yönetiminde olgunlaştırılan mali-ekonomik sömürgeye dönüşüm süreci bugün mali-ekonomik çöküntüye vardığında, Ertem gibi saray propagandistleri, ister AKP öncesi hükümetleri, ister “monopolist piyasa büyükleri”ni ve “faiz lobisi”ni, isterse Amerikan emperyalizmini ve “dış güçler”i günah keçisi yapmaya kalkışsınlar, fark etmez, çizdikleri bu sahte AKP tablosu da eninde sonunda çöküntüye uğrar.

Komplo Teorisi Ve Kriz Gerçeği

Ertem, Ağustos şokunu, Türkiye’nin “ekonomisine, dolayısıyla ulusal güvenliğine yapılan en büyük saldırılardan biri” sayıyor. Böylece o da kendi dilinden, AKP zevatının “Ekonomimize yönelik saldırının, doğrudan ezanımıza ve bayrağımıza yönelik saldırılardan hiçbir farkı yoktur” ulumasına katılmış oluyor.

Konuya daha yakından bakalım. Türkiye ekonomisinde tıkanma ve kriz süreçleri, sanayi üretimi yapısının artan oranda ithalata ve finansmanın ise neredeyse tamamen yabancı finansal sermaye girişine bağımlı hale gelmesi, bundan dolayı faizlerin de enflasyondan ziyade döviz kuruna göre şekillenmesi nedeniyle, ilk olarak döviz-faiz şokları formunda bir görünüm sunuyor. Yabancı sermaye, bilhassa da “sıcak para”[4] biçimindeki spekülatif sermaye girişiyle ekonomi büyüyor, yabancı sermaye girişi durunca ekonomik büyüme de duruyor.

Erdoğan iktidarı ise, hem faiz oranlarını düşük ama hem de TL’nin değerini yüksek tutmak istiyor. Çünkü, emperyalist küreselleşme düzeniyle bir mali-ekonomik sömürge olarak bütünleşmiş Türkiye’de, hızlı ekonomik büyümenin anahtarı, bu iki etmenin bir arada bulunmasıyla elde tutulabiliyor. Fakat yatırıma ucuz kredi sağlamak ve ekonomik büyümeyi sürdürmek için faizleri düşük tutma yönelimi, TL’nin değerini baskılıyor ve döviz kuru artışını körüklüyor. Dövizdeki tırmanmanın önü faiz artırımı ile kesilmeye çalışılınca, bu kez enflasyon artıyor ve ekonomik büyüme yavaşlıyor. Sonuçta TL yine değer kaybı eğilimine giriyor. Ve bu kısır döngü, devrevi olarak böyle sürüp gidiyor.

Peki, bugüne nasıl gelindi? “Kara Cuma”, Ertem tipi saray soytarılarının iddia ettiği gibi bir Amerikan komplosu muydu?

Türkiye’de 2001 krizi sonrası yüksek oranlı faizler sayesinde yabancı sermaye girişi canlandı ve TL değerlendi. Böylece hem enflasyon oranları düşmeye hem de faiz oranları sınırlanmaya başladı. TL değerlendikçe, şirketlerin ithalatı ve dövizle borçlanması arttı. Türkiye’ye “sıcak para” girişi sürdükçe, kredi genişlemesi ve ekonomik büyüme de sürdü. 2008’de küresel finansal balonun patlaması “sıcak para” girişini frenleyince, Türkiye ekonomisinde de daralma ve kriz ortaya çıktı. 2009 yerel seçimlerinde AKP’nin oyu yüzde 38’e geriledi.

2008’de ABD’de patlak veren ve arkasından Batılı kapitalist merkezleri pençesine alan bu büyük bunalımdan sonra, ABD ve Avrupa merkez bankaları, bunalıma çare diye genişlemeci para politikalarında[5] ısrar ettiler. Para bollaşmasından beslenen uluslararası finansal sermaye, yine tekelinde toplanan ve gitgide büyüyen meblağları, gerek emperyalist ülkelere gerekse mali-ekonomik sömürge ülkelere akıttı.

2009’dan 2013’e kadar tekrar artarak gelen bu “sıcak para”, Türkiye’de faizleri gitgide düşürmeyi, kredileri finanse etmeyi ve ekonomiyi hızlı büyütmeyi olanaklı kıldı. Örneğin, inşaat sektörü bu dönemde atılım yaptı ve ekonominin adeta lokomotifi düzeyine çıktı. AKP yine bu dönemde gerçek bir siyasi iktidar gücüne erişecek hamleler yapma fırsatlarını buldu.

Öte yandan, ABD merkez bankası dümeni faiz artırımına doğru kırmaya başlayacağını açıklayınca, Türkiye’de 2014’ten itibaren yabancı sermaye girişinde duraklamalar, döviz kurunda yükselişler ve faiz oranında mecburi artışlar dönemi başladı. Türkiye ekonomisinde üretimin ithalata ve kredinin de dolara bağımlı yapısı bunu kaçınılmaz kılıyordu. Ve bundan dolayı TCMB’nin (Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası) Ocak 2014’te aldığı faiz artırımı kararı, AB’nin faizleri sıfırlayan genişlemeci para politikalarının sürdüğü ve dolayısıyla “sıcak para” akımının kesilmediği koşullarda, Türkiye ekonomisinde birikmekte olan kriz öğelerini öteledi. AKP yerel seçim dönemini böyle atlattı.

2016’da “sıcak para” akımında tekrar başlayan düşme eğilimi, yeni bir döviz kuru dalgalanması yarattı ve 2017’nin başlarında faizlerin yine artırılmasına yol açtı. Aynı süreçte borç çevirme sorunu yaşayan 30 bin şirkete, Kredi Garanti Fonu’yla, sermaye teşvikleri ve vergi indirimleriyle, devlet tarafından can simidi uzatıldı. Daha da yoğunlaşmış kriz öğeleri bir kez daha ötelendi ve AKP 2017 referandumunu da böyle atlattı.

Fakat küresel spekülatif sermaye enjeksiyonuyla yakalanmış hormonlu ekonomik büyümenin sonunun gelmesi kaçınılmazdı. Zira harcamalar ve yatırımlar, tüketicilerin ve şirketlerin gelir artışlarından çok daha hızlı artıyordu. Şirketlerin dövizle devasa krediler alması, dövizle borçlanan bankaların diğer yandan tüketici kredilerini alabildiğine pompalaması bunu sağlıyordu. Sonuçta bireysel kredi kartı ve tüketim kredisi borçları 567 milyar TL’yi buldu. 130 milyar dolarlık devlet borcuna ilaveten özel sektörün dış borcu 327 milyar dolara, toplam dış borç stoku ise 457 milyar dolara ulaştı. Özellikle toplam dış borç stokunun milli gelire oranının kritik eşik olan yüzde 60’ı aşması, bu borcun çevrilmesinde hayati riskler meydana geldiğinin göstergesi oldu.

2018 başlarında, bir yandan ABD tahvil faizlerinde yükselme ve dolarda değer kazanma, diğer yandan Batılı kapitalist merkezlerin borsalarında düşüş ve finansal balonlarda pörsüme yaşandı. Uluslararası finansal sermaye Arjantin, Brezilya, Meksika, Hindistan, Endonezya ve tabii Türkiye gibi ülkelerden çekilme sürecine girdi. Türkiye’ye toplam yabancı sermaye girişi, Mart-Ağustos 2018’de, önceki yıla kıyasla 24,7 milyar dolardan 2,1 milyar dolara geriledi. Ağustos’ta portföy ve kredi formundaki yabancı “sıcak para” 3,2 milyarlık net çıkış gösterdi. Buna ek olarak, yerli şirket ve bankaların 11,1 milyarlık net çıkışı durumu iyice ağırlaştırdı. Ağustos ayındaki 3,7 milyar dolarlık kayıt dışı karanlık para girişi de, küçülen ekonomi ve dolayısıyla azalan ithalat nedeniyle verilen 2,5 milyar dolar cari fazla da, TCMB’nin 8 milyar dolarını kullanıp erittiği döviz rezervi de döviz-faiz şokunu engelleyemedi. Gelinen aşamada, devletin büyük çaplı altyapı, ulaşım ve inşaat yatırımları da ekonomiyi canlı tutmaya artık yetmez olmuştu.

O arada, Erdoğan’ın Londra’da merkez bankası bağımsızlığına itiraz edip faizden yakınmasının karşılığı, Mayıs’ta dolar fiyatının anında yüzde 10 artması oldu. Döviz kuru hareketini bundan sonraki yatıştırma çabaları çaresiz kaldı. Erdoğan’ın karşıt sözlerine rağmen, piyasalarda ticari kredilerin de, tüketici kredilerinin de faiz oranları yükselmeye devam etti. Ve nihayetinde, Trump ile Erdoğan arasındaki Rahip Brunson restleşmesi sonucu ABD’nin Türkiye’ye dönük bir dizi mali yaptırımı devreye sokması, uluslararası finansal sermayenin Türkiye’den çıkış yönünde daha da şiddetli bir hareketini tetikledi. Böylece Ağustos’ta, mali-ekonomik krizin o güne değin ötelenmiş bütün öğeleri, birdenbire zincirlerini kırıverdi.

Sonrası malum. Şimdi “Kara Cuma” olarak hatırlanan 10 Ağustos’ta işler saray hükümetinin kontrolünden tamamen çıktı. O günkü astronomik zıplamayla beraber, dolar fiyatı sadece Ağustos ayında yüzde 34 artmış oldu.

Demek ki, Türkiye ekonomisi ABD komplosu nedeniyle krize girmedi. Gerçekte olan, ekonomi çarklarının dönüşü yabancı “sıcak para” girişine had safhada bağlanmış Türkiye’de, zaten girişi hayli yavaşlamış spekülatif sermayenin ABD mali yaptırımları gündeme gelince yönünü çıkışa çevirmesiyle, fazlasıyla birikmiş ama devlet müdahalesiyle gemlenmiş kriz öğelerinin artık zapt edilemez olmasıydı.

Bu dönemde iç talepte keskin bir düşüş açıkça göze çarptı. Şirketlerin borçlanarak yatırım, tüketicilerin de borçlanarak harcama yapma dönemi kapandı. Dövizdeki tırmanmayla ve kredi genişlemesindeki tıkanmayla beraber, sermayenin ara malı ithalatı ve işletme kapasite kullanımı geriledi. Haziran’dan itibaren daralan ithalat, Ağustos’ta önceki yıla kıyasla yüzde 19,3 oranında düştü. Yatırım ve üretim karlılığı olağanüstü azalan sanayi ve inşaat sermayesi, borçlarını çevirmekte de olağanüstü bir zorlukla yüz yüze geldi. Öte yandan tüketiciler açısından, Eylül verilerine göre, örneğin konut satışlarında yıllık bazda yüzde 9,2, otomobil satışlarındaysa yüzde 67 düşüş gerçekleşti.

Damat Berat’ın Eylül’de Londra’da emperyalist finans baronlarıyla yaptığı görüşmelerin iki somut sonucu oldu: TCMB, hükümetin o güne değin ayak dirediği sert faiz artışını gerçekleştirdi ve politika faizi[6] oranını yüzde 24’e yükseltti. Ardından da, Yeni Ekonomi Programı (YEP) açıklandı. Bu iki adımın siyasi anlamı, dünya finans tekellerine, “ekonomik istikrar” için beklenenlerin yapıldığı ve bunun karşılığında kredi akışının sürmesi gerektiği mesajını vermekti. O arada Erdoğan, ABD tekellerinin Türkiye temsilcileriyle doğrudan görüşerek, onlara “serbest piyasa prensiplerinden taviz verilmeyecek” garantisi sundu ve yatırımlarını artırmaları yönlü beklentisini iletti. Bunu izleyen ABD ve Almanya ziyaretlerinde, Erdoğan’ın Amerikan ve Alman tekellerine yine aynı güvenceleri verdiği görüldü. Fakat, hele de uluslararası sermaye hareketlerinin zaten yavaşladığı bir konjonktürde, Erdoğan iktidarının emperyalist mali oligarşiye verdiği mesajların pek öyle güçlü bir karşılık bulmadığı da kısa sürede ortaya çıktı.

TCMB’nin faiz artırımı hastalığa derman olamazdı. Dünya kapitalizmine entegre olmuş ve “sıcak para” girişine bağlanmış bir ekonomide, ne uluslararası ekonomik konjonktürün ne de Erdoğan iktidarına uluslararası güvenin ucuz borçlanmaya elverişli olduğu koşullarda, yüksek faiz döviz kurunu umulan ölçüde düşürmeye yetmedi. Üstelik faiz artışı TL ile çalışan ve TL ile kredi alan küçük ve orta ölçekli işletmelerin üretimlerini ve borçlarını çevirmelerini daha da zorlaştırmış oldu. Hükümet 15 Eylül’de, dolardaki artıştan kaynaklı borçları sermayelerinin üzerine çıkan, yani fiilen batan şirketlerin, sırf yeni kredi imkanları elde edebilsinler diye, kur farkından doğan zararları bilançolarına beş yıl boyunca işlememelerine izin verdi. Ama bu, aslında batmış olan şirketlere suni teneffüs yapmanın, şimdi “zombi şirketler” denilen bir kategori yaratmanın ötesine gidemedi.

Faiz artırımı tırmanan enflasyonu da frenleyemedi. Eylül’de tüketici enflasyonu yüzde 24,52’ye, üretici enflasyonu ise yüzde 46,15’e yükseldi. Tıpkı tırmanan TL faizinin TL cinsi kredileri baskılaması gibi, tırmanan enflasyonun da tüketici talebini baskılayacağı, bununsa üretimde daha büyük daralmaları getireceği belirginleşti. Dövizle kira sözleşmelerine son verilmesi, döviz mevduatlarından alınan verginin yükseltilmesi, ihracatçı şirketlerin döviz gelirlerini TL’ye çevirmelerinin zorunlu kılınması gibi döviz kısıtlamaları da, TL’yi dolar karşısında bahardaki değerine yaklaştırmayı başaramadı.

Böylece Türkiye ekonomisi durgunluk safhasından kriz safhasına girdi. Ekonominin art arda iki çeyrekte daralma yaşamasını “resesyon” kavramıyla tanımlayan burjuva iktisatçıların da genellikle inkar edemedikleri bu ekonomik kriz gerçeği, iktisatçı başdanışman tarafından “türbülans” denilerek geçiştirilmeye çalışılsa bile, damat Berat’ın sunduğu YEP’in dolar bazlı milli gelirde yüzde 10,3’lük azalma öngörüsüyle de itiraf edilmiş oldu.

YEP’in Çaresizliği

Eylül ayı enflasyon rakamları açıklandıktan sonra damat hazretleri, “En kötüsü geride kaldı” dedi. Ve “en kötüsü”nü duyuran, yani Yeni Ekonomi Programı’nın hedeflediği yıllık yüzde 20,8’lik enflasyon oranının henüz Eylül ayında yüzde 24,52’yle hayli üzerine çıkıldığını açıklayan TÜİK başkan yardımcısı apar topar görevden alınıverdi. YEP ise daha başlangıçta sakatlayıcı bir darbe yemiş oldu.

YEP, IMF’siz bir IMF programı olarak şekillendirildi. IMF’nin 2018 Nisan tarihli Türkiye raporundan bölüm bölüm kopyalanan YEP’in muhtevası özetle şöyle: devlet maliyesinin daraltılması ve yeni yatırımların durdurulması, faiz artırımı yapılması, dolaylı vergilerin yükseltilmesi, işgücü piyasasının esnekleştirilmesi, sosyal güvenlik harcamalarında kesintiye gidilmesi, özel emeklilik sisteminin geliştirilmesi, kıdem tazminatının budanması. Örneğin, devlet giderlerinde planlanan kesintilerin yüzde 17’sinin sosyal güvenlik harcamalarında olması, toplam vergilerin 16 milyar TL tutarında artırılması, bu programın hedefleri arasında yer aldı. Öte yandan, Ocak’tan Eylül’e kadar, ücretler yüzde 40 erimiş, işsizler ordusu saflarına 250 bin işsiz daha katılmış oldu.

Bunun üzerine başdanışman, YEP’in bir “ekonomik istikrar programı”, yani bilinen tabirle “kemer sıkma” programı olduğunu kabul ederken, “bütün istikrar programları, milletin tümünden fedakarlık ister” demekten geri durmadı. Çıkarları açıkça karşıtlaşan işçi ile patronu, yoksul ile zengini kader ortaklığına çağırırken, sermayenin o kokuşmuş “hepimiz aynı gemideyiz” korosuna bu sözlerle dahil oldu.

Temel tüketim maddelerinin zamlanmasını, vergi soygununun artmasını, ücretlerin düşmesini, sağlık hizmetlerinin iyice ticarileşmesini, işsizliğin tırmanmasını ve yoksulluğun katmerleşmesini sağlamaya odaklanan, dolayısıyla krizin bütün faturasını işçilere ve emekçilere kesmeyi hedefleyen YEP, Cemil Ertem gibi saray propagandistlerince “yerli ve milli” diye pazarlandı. Oysa bu program da, uluslararası sermayeden Türkiye ekonomisini nefeslendirecek bir yatırım ve kredi akışı beklentisi üzerine kurulmuştu. Nitekim IMF anlaşması yapılmamasını tolere edecek bir hamle olarak, emperyalist mali oligarşiye teminat sunmak için McKinsey anlaşması programda yer almıştı. Buna göre, 16 bakanlığın dahil olacağı Maliye ve Dönüşüm Ofisi’nin faaliyetleri McKinsey şirketi tarafından denetlenecekti. Ofisin ismi bile IMF’ci bir görüş açısından belirlenmişti: “Maliye” sözcüğü IMF anlaşmalarının “kemer sıkma” diye bilenen “mali disiplin” hedefine, “dönüşüm” sözcüğü ise yine IMF anlaşmalarının neoliberal “yapısal dönüşüm” hedefine atıf yapıyordu. Fakat mali-iktisadi denetim iplerinin emperyalist bir şirketin eline verilmesine karşı yükselen tepkiler, diktatörü geri adım atmaya ve McKinsey anlaşmasından çekilmeye zorladı.

O arada Ertem, YEP’e “tam anlamıyla yerli ve milli ekonomi ve kalkınma yolunun başlangıcı” payesi biçerken, ironiktir ki, “tam dışa açık, sermaye giriş çıkışlarının sonsuz serbest olduğu ve bağımsız para politikasının uygulandığı ekonomiyi inşa ediyoruz” sözlerini sıklıkla tekrarlayıp emperyalist mali oligarşiye güven verme çabasını sürdürüyordu. Dalgalı kur rejimi, merkez bankası bağımsızlığı, yabancı sermaye hareketleri serbestisi, mali disiplin[7], dış borçların ödenmesi, finansal sistemde derinlik, serbest piyasa kuralları, sermaye kontrollerine[8] karşıtlık gibi, emperyalist devletler ve uluslararası kuruluşlar ile dünya tekellerinin herhangi bir mali-ekonomik sömürge ülkeye dayattıkları standart uygulamalar, başdanışmanın yazılarında “yerli ve milli ekonomi”nin olmazsa olmazları arasında defalarca sıralandı.

Saraylı başdanışman, mali-ekonomik krizin zaten yapısal unsurlarını oluşturmuş olan bu politikaların YEP’te yeniden formüle edilmesini, ekonomik toparlanmanın ve büyümenin reçetesi olarak sunmak için bütün maharetini kullandı. Ama bunların, Batılı kapitalist merkezlerde hükümetlerin ve merkez bankalarının krize çare diye uygulamakta ısrar ettikleri maliye ve ekonomi politikalarının bizzat 2008 büyük bunalımının içsel dinamiklerini oluşturmasıyla ve yeni bir kriz dalgasının ortaya çıkışının yolunu döşemesiyle türdeşliği dikkatlerden kaçamazdı.

Mali derinlik” ya da “finansal sistemi derinlikli hale getirme” hedefini ele alalım. Kısaca menkul kıymetleştirme[9] diye ifade edilebilecek olan bu “derinlikli hale getirme” olayı, gelecekte yaratılacağı varsayılan değerlerin şimdiden parasallaştırılmasıdır. Piyasalardaki likiditeyi[10], dolayısıyla finansal işlemlerin ve kredinin hacmini hızla artırmayı sağlamaya dönüktür. Borsa, döviz ticareti, bono ve tahvil, gayrimenkul alanlarında dolaşan finansal sermayenin artırılıp çeşitlendirilmesini, verilen borçların değerli ticari kağıtlar haline getirilip finansal yatırım araçlarına dönüştürülmesini, böylece borçlandırma riskinin transfer edilerek bunun da pazarlanmasını, şirketlerin kendi hisselerini tekrar satın almak için piyasaya bono sürmelerini ve böylece hisse senedi kazançlarını yapay olarak büyütmelerini, sayısız finansal türev enstrüman yaratılmasını kapsar. Bu yolla bir “finansal derinlik” oluşturmanın sonucu, hem borçlanma miktarlarının ama hem de spekülatif sermaye getirilerinin milli gelire oranını daha da yükseltmekten, finans piyasalarınca şişirilen ve patlamaya yazgılı olan balonların ekonomiyi pençesine almasından, dolayısıyla yabancı “sıcak para”ya daha fazla bağımlılıktan ve borç geri ödemeleri tıkandığında mali-ekonomik çöküntüden başka bir şey değildir.

Devam edelim. Bugünkü mali-ekonomik krizin ilk ayağı, döviz krizi dolayımından borç krizidir. Zira ucuz döviz döneminde dolar borçları 453 milyara varmış Türkiye’de, dolar fiyatındaki her 1 kuruşluk artış, mevcut borçlarda da 4,53 milyar TL’lik artış anlamına geliyor. Döviz kurundaki krizsel sıçramanın daha geniş anlamı ise, ara malı ve yatırım malı ithalatına bağımlı üretim sektörlerinden başlayarak maliyet fiyatlarının yükselmesi, bu yükselişin daralan iç talep nedeniyle satış fiyatlarına bire bir yansıtılamaması ve dolayısıyla kar oranlarının düşmesi nedeniyle, şirketlerin üretimi kısmaya veya durdurmaya yönelmeleridir. Özel sektörün döviz varlıkları ile döviz yükümlülükleri arasındaki açı farkı ve kısa vadeli dış borçların toplam borç stoku içindeki payı çok büyük. Dolar cinsi kredi bulma imkanları olağanüstü sınırlandığından ve TCMB’nin döviz rezervleri de bu kısa vadeli borç yükümlülüklerini karşılayabilecek düzeyde olmadığından, ciddi bir borç krizi belirmiş durumda. Üretimleri de tıkanan döviz borçlusu şirketler, kısa vadeli borçlarını ödeyememenin eşiğindeler. Konkordato[11] ilan eden irili ufaklı şirketlerin sayısı 3 bini buluyor. Ödemeler zinciri koptuğunda, yani alacaklarını tahsil edemeyen bankaların bir kısmı batma riskiyle yüzleştiğinde, mevcut mali krizin tam bir kredi çöküşünde, borsa ve banka krizinde somutlaşan çok daha yıkıcı bir düzeye varması sürpriz olmayacak.

YEP’in ekonomideki baş aşağı gidişin önünü almakta başarısız kalacağının sinyalleri ise daha bugünden yeterince ortaya çıkmış durumda. YEP’e eklemlenen Enflasyonla Topyekün Mücadele Programı da, sermaye için kredilerde yüzde 10’luk bir faiz indirimi ve bekleyen KDV ödemelerinin yapılmasını, halk içinse iki aylığına süpermarketlerde toplam 50 üründe yüzde 10 indirime gidilmesini içermekle, iktisadi etkisi siyasi reklamdan öteye geçmeyen bir uygulama.

Bu arada ekonomideki kur-faiz-enflasyon döngüsü hiç de durulacak gibi değil. İflasa sürüklenen, borçlarını ödeyemez hale gelen, konkordato ilan eden şirketlere hızla yenileri ekleniyor. Özel sektörün önümüzdeki Mayıs ayına kadar ödemesi gereken borç stoku 70 milyar dolar tutuyor. Küresel finans sermayesinin kredi derecelendirme kuruluşları Türkiye bankalarının notunu düşürüyor. Katar emirinin yapacağı söylenen 15 milyar dolarlık yatırımdan veya Çin’in ulaşım ve enerji sektörlerine sağlayacağı söylenen 3,6 milyar dolarlık krediden de ses seda çıkmıyor. Konut satışları tıkanıyor, inşaatlar yavaşlıyor, iç talepte hızla daralma yaşanıyor. Nüfusun borçluluk oranı yüzde 70’i, kesin yoksulluk oranı yüzde 30’u buluyor.

Türkiye ekonomisi, burjuva iktisatçıların stagflasyon[12] olarak nitelendirdikleri bir döneme girmiş bulunuyor.

Çin Olma Hayali

Kapitalizmin varoluşsal krize tutulduğu, özellikle Batılı emperyalist ekonomilerin 2008’deki büyük bunalımdan sonra durgunluktan bir türlü çıkamadığı, ABD’nin politik ve ekonomik hegemonyasının zayıfladığı, aralarında Çin ve Rusya’nın da bulunduğu çok merkezli bir emperyalist dünya çehresinin belirdiği, bu merkezler arasında yeni “ticaret savaşları”nın patlak verdiği, IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası emperyalist kuruluşların işlev kaybı yaşadığı, doların uluslararası temel rezerv para olmasının maddi zemininin de aşınmaya yüz tuttuğu koşullarda, gözleri kamaşmış halde bu tabloya bakan Ertem ve saray oligarşisi, kapitalist Türkiye ekonomisinin önünde yeni gelişim ufukları görüyorlar.

Başdanışman, bu yeni ufku, ara malı ve yatırım malı ithalatını azaltan, ihracata dönük yapılanan, teknoloji yoğun üretimi gelişen bir sanayileşme rotasında ilerlemek, bunun için devletin özel sermayeye yeterli desteği vermesini, piyasaların rekabetçi çalışmasını sağlamasını ve yatırım ortamını iyileştirmesini başarmak diye açıklıyor. 24 Haziran seçim sonuçlarıyla ve Erdoğan’ın başkanlık tahtına çıkmasıyla tariflediği “siyasi devrim”i, böyle bir “ekonomik devrim”le taçlandırmayı düşlüyor. Ertem aynı zamanda, Türkiye’nin “büyük sermaye” gruplarını yurtdışındaki varlıklarını sisteme sokmaya mecbur bırakma ve böylece bankacılık sektörünü rahatlatma, bu “tekelci-oligopol, rekabetten uzak yapılanmalar” üzerinde kullanmak amacıyla rekabet yasasını ve ona bağlı kurumları elden geçirme, “serbest piyasanın işleyiş temeline küçük ve orta boy işletmeleri oturtma” arayışını ifade ediyor.

Başdanışmanın hesabı şu: Tarih olan Atlantik ittifakı yerine Rusya ve Çin’le daha fazla ilişki geliştirilecek, BRICS[13] Türkiye’yi ve Meksika gibi bazı Latin Amerika ülkelerini bünyesine alıp iktisadi ve siyasi bir platforma dönüşecek, böylece 4,5 trilyonluk döviz rezervleri birleştirilip finansman için IMF’ye alternatif bir kalkınma bankası kurulacak, önce yerel paralarla ticaret yayılacak ve sonra dolar dışında yeni bir uluslararası para geliştirilecek, ABD ve Batı merkezli ticaret bu yoldan aşılacak.

En özet ifadeyle Ertem, bugünkü mali-ekonomik kriz koşullarında, Türkiye’yi bir Çin yapmanın hayalini kuruyor. Peki, bu hayalin gerçeğe dönüşme ihtimali var mı?

Saray iktidarının dış borçların çevrimine endeksli bir IMF anlaşmasına yanaşmamasının, genel olarak da Batılı kapitalist merkezlere karşıt bir iktisadi söyleme başvurmasının altında yatan asıl neden, onun başlıca toplumsal ve ekonomik dayanağını meydana getiren ve MÜSİAD’da temsil edilen sermaye kesiminin çıkarlarıdır. Ertem’in “serbest piyasanın işleyiş temeline küçük ve orta boy işletmeleri oturtma” hedefinden bahsederken kastettiği de, hiç kuşkusuz MÜSİAD’dır.

Mesele, saray iktidarının dolaysızca palazlandırdığı sermaye güçlerinin artıdeğer pastasından nasıl bir pay alacağı, mali-ekonomik kriz koşullarında devlet kaynaklarından ne ölçüde faydalanacağı meselesidir. Örneğin özel sermayeye bir kaynak aktarma mekanizması olan “Kamu Özel İşbirliği”[14] projelerinin akıbetinin ne olacağı, örneğin iflaslar karşısında hangi sermaye gruplarının devlet eliyle kurtarılacağı, örneğin öncelikle hangi bankalara devlet kasasından sermaye enjeksiyonu yapılacağı söz konusu olduğunda, IMF normları ile hükümet tercihleri sürtünme halindedir. Bu sürtünmenin diğer bir anlatımı, Türkiye’nin geleneksel tekelci sermaye ağı olarak TÜSİAD ile ihale-kayırma-fonlama fideliğinde semiren sermaye ağı olarak MÜSİAD arasındaki iktisadi çelişkidir. Ki bu aynı zamanda, egemen sınıf içi mücadelenin sahasıdır.

Burjuva meclisin ve sayıştay gibi temel denetleyici kurumların işlevsizleştiği ve faşist şefin vereceği hükmün mutlak bağlayıcı olduğu yerde, saray iktidarı, ihalelerde, şirket kurtarmalarında, borç yapılandırmalarında, vergi ve teşvik düzenlemelerinde, yasal mevzuat değişikliklerinde karar hakkını elde tutmak, bu bakımdan IMF çerçevesine sıkışıp kalmamak istiyor. Buna göre, mesela en yüksek borçlular arasında bulunan Limak, Cengiz ve Kolin gibi AKP’ci inşaat kapitalistleri, iflas tehdidiyle karşılaştıklarında ilk kurtarılacaklar listesindedir.

Yani mesele, saray rejiminin IMF’ci neoliberal çizginin temellerine, emperyalist küreselleşmenin genel mali-iktisadi kriterlerine karşıtlığı değildir. Zaten başdanışmanın döne döne, yabancı sermaye akımlarında, döviz kuru rejiminde, piyasa normlarında farklılık göstermediklerini vurgulaması bundandır. Keza işçi sınıfı ve emekçilerin cebinden ve sofrasından alma konusunda da, saray iktidarı ile IMF arasında, MÜSİAD ile TÜSİAD herhangi bir fark yoktur. Erdoğan’ın “Biz OHAL’i, grevlerle mücadele edip iş dünyası rahat çalışsın diye kullanıyoruz” demesi de bu bakımdan yeterince açık bir mesajdır.

Erdoğan’ın merkez bankası bağımsızlığına son verme niyeti ya da faiz karşıtı söylemi yine aynı nedenden ileri geliyor. Onun faizi lanetleyip durması, politik islamcı ideolojisinden ziyade, düşük faizle saray iktidarının toplumsal ve siyasal destek tabanını geniş tutma arayışından, TL cinsi borçlanması daha fazla ama kredi imkanları daha az olan ve kaderini saray iktidarıyla bütünleştirmiş bulunan sermaye kesiminin çıkarlarını kollamasından kaynaklanıyor.

Fakat öte yandan, sözünü ettiğimiz kayırma ve kollama ilişkileri, devlet arpalığında patron semirtme mekanizmaları, emperyalist küreselleşmeye entegrasyonun gerekleriyle sürtündüğü kadarıyla, emperyalist devletlerin ve dünya tekellerinin kaygılarını besliyor. Onlar için sorun, Türkiye’de faşizm veya demokrasi ikilemi değil, sermaye mülkiyet ve birikim rejiminin uluslararası düzeydeki normlarını tahrip etmeye kalkışabilen bir siyasi yönetimin varlığıdır. Özel mülkiyet güvencesi ihlalleri, artıdeğerin iktidar zoruna dayalı paylaşımı, mevcut ihale düzeni maliye ve ekonomi politikalarındaki ciddi sürtünme noktalarıdır ve gerek doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını gerekse yabancı “sıcak para” girişini frenleyici hususlardır.

İşte başdanışman, bu sürtünmeleri tolere etmenin yolunu iki hamlede, ileri teknolojiye dayalı sanayi üretimine geçişte ve Doğu’ya yönelimde arıyor. Görülüyor ki, ikincisi birincisinin de anahtarı oluyor.

Türkiye gerçeği ise bize başka bir şey söylüyor. Bir yandan MÜSİAD’çı sermaye yerli üretimi artıracak, tıpkı savunma sanayiinde olduğu gibi teknoloji geliştirecek, dış ticarette ihracatı ithalatın önüne geçirecek, ama aynı anda, faizi baskılamak ve enflasyonu dizginlemek için tarım ve hayvancılık ürünlerinin dahi ithalatı ağırlık kazanacak. Bir yandan borçlanmış sermayeyi korumak için faiz artışına direnilecek, ama aynı anda, döviz kurundaki dramatik yükselişlerle muhatap olunacak. Bu çelişkiler içinde bir teknoloji yoğun sanayi hamlesinin nasıl başarılacağı tamamen yanıtsız kalıyor.

Bu bir tarafta dursun, ileri teknolojiye dayalı sanayi üretimine ve dolayısıyla ihracat bazlı ekonomik yapılanmaya geçiş nasıl finanse edilecek? Ekonomi yapısal olarak dış ticaret açığı verirken, dövizle borçlanmanın da sınırları belliyken, küresel rekabetçi bir üretim verimliliği ve teknoloji odaklı dış ticaret fazlası sağlayacak bir ekonomik dönüşüm için trilyon dolarlar nereden bulunacak? Türk burjuva devletinin rezervlerinde de, Türk burjuvazisinin sermaye birikiminde de bunun karşılığı yok. Başdanışman, bu gerçeği bildiği içindir ki, gözünü BRICS ülkelerinin rezervlerine dikiyor. Ama nafile bir göz dikiş bu!

BRICS ülkeleri,  rezervlerini Türk devletine ve burjuvazisine açmak için tabii ki sıraya girmiş değiller. Örneğin, istikrarlı getirisi olan ABD tahvilleri alarak ABD dış açığını finanse eden Çin’in Türkiye dış açığını finanse etmekte hiçbir kazancı olmaz. Dahası bu ülkeler, herhangi bir iktisadi ve siyasi bütünlük oluşturmaktan da çok uzaklar. Rusya ve Çin’in, Hindistan’ın, Brezilya ve Güney Afrika’nın ABD ve AB’yle, Batılı dünya tekelleriyle güncel ve yapısal ilişkileri birbirinden hayli farklı. Bunların Batılı emperyalist merkezlere karşı bütünlüklü bir blok olarak kendilerini kuracakları düşüncesi ham hayalden başka bir şey değil. Yani BRICS’in 4,5 trilyonluk iştah kabartan rezervlerinde, Türkiye, değil büyük bir sanayi hamlesinin finansman imkanını, bugünkü dış borç çevriminin gerektirdiği dış finansman imkanını dahi bulamıyor.

Rusya, Çin ve İran’la yerel paralar aracılığıyla ticaret gelişse dahi, bu ticaretin yine de dünya pazarında dolarla belirlenen fiyatlar üzerinden gerçekleşmesi zorunlu. Yerel parayla yapılan dış ticarette açığı kapatmak için TL basılırsa, bunun enflasyonu yükseltmesi ve dolar karşısında TL’nin değerini eritmesi kaçınılmaz. TL değeri istikrarlı değilken, dolar kuru bir günde 5 TL’den 6 TL’ye çıkabiliyorken, yani örneğin aynı değer kaybı ruble karşısında da geçerli olacakken, böyle bir durumda yerel paraya dayalı dış ticaret açığının yine katlanacağı, üstelik ruble-lira değişiminin sürdürülemeyeceği ortada. Yerel paralarla ticareti ancak para birimi istikrarlı olan ve dış ticaret açığı vermeyen ülkeler başarıyla uygulayabilir.

Kapitalizm çerçevesi içinde, üstelik dünya tekellerine binbir bağla entegre olmuş mali-ekonomik sömürge bir ülkede, hele de emperyalist küreselleşmenin başlıca kriterleri temel alındığında, ulusal kalkınmacılık yolu kesinkes kapalıdır. Türkiye ucuz işgücü yağması boyutuyla tamamen Çin’e dönüşebilir, fakat Çin gibi emperyalist iktisadi rekabet düzleminde mali-ekonomik bir dev olma şansını hiçbir zaman elde edemez. Türk burjuvazisinin kaderi, bir toplumsal devrim onu tarih sahnesinden silip atıncaya kadar, emperyalist küreselleşme hiyerarşisi içinde iri bir mali-ekonomik sömürge olarak kalmaktır.

Sonuç

Mali-ekonomik krizin hangi hızla derinleşeceğini, ne kadar süreye yayılacağını ve nasıl bir çöküntüye varacağını birkaç faktörün karşılıklı etkileri belirleyecektir.

  1. a) İlkin, dünya ekonomisinin seyri, uluslararası finansal sermaye hareketlerinin yoğunluğu ve yönü. ABD’nin beklenen faiz artırım oranının yüksekliği Türkiye’den daha fazla “sıcak para” çıkışına yol açabilir, İtalya’dan[15] başlaması olası bir mali şok bütün AB finans piyasalarıyla beraber Türkiye’yi de sallayabilir ya da Erdoğan iktidarıyla ilişkisi ABD’ninkinden farklı gelişmesi muhtemel olan Almanya Türkiye’ye ucuz kredi sağlayabilir.
  2. b) Erdoğan iktidarı ile ABD arasındaki siyasi sürtüşmeler kapsamında, örneğin Türkiye’nin en büyük finansal kuruluşlarından biri olan Halkbank’ın uluslararası finans sisteminin dışına atılarak cezalandırılması gibi gelişmeler söz konusu olursa, bu tür olaylar yeni bir döviz-borç şokunu tetikleyebilir.
  3. c) Türkiye’ye kayıt dışı sermaye girişlerinin, kara para hareketlerinin hangi meblağları bulacağı, “sıcak para” ihtiyacı ve dış açığın finansmanı bakımından kritik önem taşıyabilir.
  4. d) Krizin en yıkıcı sonuçlarını Mart 2019 yerel seçimlerinin arkasına bırakmak için elinden geleni yapacak olan saray hükümetinin izleyeceği maliye ve ekonomi politikaları, krizin derinleşmesini yavaşlatıcı rol oynayabilir.

Fakat her halükarda, faşist politik islamcı saray iktidarının Ertem’in dile getirdiği bazı politik-ekonomik yönelimleri ile Türkiye’nin Batılı emperyalizme bağımlı mali-ekonomik sömürge yapısı arasındaki onulmaz çelişki hükmünü icra etmeye, “yerli ve milli” demagojinin de altını oymaya devam edecektir. Faşist şefin iktidarı ve partisi, dolaysız toplumsal ve iktisadi dayanağını bulduğu sermaye kesiminin mali-ekonomik çıkar ve ihtiyaçları ile dünya tekelleri ve emperyalist kredi kaynaklarının dayatmaları arasındaki çelişkiler ortamında, adeta, kopan fırtına altında kopmak üzere olan bir ipte cambazlık yapmayı deneyecektir.

İşçiler ve emekçiler için, emperyalist küreselleşme sistemi içinde, mali-ekonomik sömürge bağımlılığı dahilinde hiçbir çözüm yolu yoktur. Yüksek teknolojili üretken bir sanayiye geçişin de, işsizliğin ve yoksulluğun üstesinden gelişin de, gelir dağılımında adaleti tesis edişin de, krizli bir mali-ekonomik yapıdan çıkışın da tek yolu, sermayenin toplumsallaştırılması, tüm kaynakların merkezi planlamayla emekçilerin yararına kullanılmasıdır. Bunu gerçekleştirecek olan, elbette ki, işine geldiği vakit yüzüne sahte antiemperyalizm maskesini takıp “yerli ve milli” palavralar atan faşizm değil, sosyalizmdir. Aklını ve ruhunu çoktandır faşist şefe satmış olan başdanışman Ertem ise, eskilerde lafını ettiği sosyalizmin şimdilerde amansız düşmanıdır.

Unutulmasın ki, ekonomik krizin yoksullaştırıcı yükünü sırtında taşımaya tahammül etmeyecek, faşist şeflik rejiminin zulüm sopasına da boyun eğmeyecek emekçiler, yani ekmeği ve özgürlüğü için mücadele edenler, tahtındaki büyük reisiyle beraber Ertem’i ve onun gibi tüm saray yardakçılarını layık oldukları yere süpürüp atma kudretindedir.

Dipnotlar

[1] Cemil Ertem’in bu yazı boyunca alıntılanan veya atıf yapılan görüşleri için, Temmuz ile Ekim arası dört aylık dönemde Milliyet’te düzenli olarak yayınlanan yazıları temel alınmıştır. Bkz. www.milliyet.com.tr/yazarlar/cemil-ertem/

[2] Bir piyasaya tek bir şirketin hakim olma durumu monopol, birkaç şirketin hakim olma durumu da oligopol kavramlarıyla ifade ediliyor.

[3] Yerli paranın yabancı paralarla ilişkisinin piyasalarda arz-talep dengesine göre belirlendiği sistem.

[4] Hisse senedi, tahvil ve bono alıp satarak, borç ve kredi vererek, döviz ticareti yaparak kısa vadeli yüksek getiri amaçlayan finansal fonlar.

[5] Merkez bankasının para basarak, tahvil satın alarak ya da faiz oranlarını düşürerek piyasaya para arzını artırması.

[6] Merkez bankasının bankalarla ilişkisinde belirlediği haftalık repo ihalesi faiz oranı.

[7] Devletin gelir ve giderlerinin birbirine denkliğinin sağlanması.

[8] Para ve sermaye hareketleri üzerinde devletin kısıtlayıcı ve düzenleyici müdahaleleri.

[9] Menkul kıymetler: Alacaklı hakları sağlayıp dönemsel gelir getiren, yatırım aracı olarak kullanılan, nakde dönüştürülebilir değerli kağıtlar.

[10] Nakit ve benzeri ödeme araçları.

[11] Bir şirketin borçlarını ödeyemeyecek durumda olduğunu ilan etmesi ve alacaklılarla borçların yeniden yapılandırıldığı bir anlaşmaya varması.

[12] Ekonomide durgunluğun ve enflasyonun bir arada gerçekleşmesi.

[13] Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika ülkelerinin İngilizce isimlerinin baş harfleriyle oluşturulmuş kısaltma.

[14] Başta altyapı olmak üzere devletin yükümlülüğü altındaki yatırım ve hizmetlerde finansman ve işletimin özel sektörün katılımıyla gerçekleştirilmesi.

[15] Ekonomisinin büyüklüğü 2 trilyon doları, borcunun büyüklüğü ise 2,3 trilyon doları bulan, bankacılık sektörü batışın eşiğinde olan İtalya, borçlarını ödeyememesi durumunda, Avrupa bankacılık sektörünü ve tüm finans sistemini sarsacak büyük bir depremin merkez üssü olabilir.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn