Sayı 3 / Temmuz-Ağustos 1999

Burjuva partilerin, medyanın ve sermaye kuruluşlarının (buna IMF, Dünya Bankası vb. gibi uluslararası olanlar da dahil) ve de emperyalist ülkelerin Türkiye ekonomisi üzerine yaptıkları değerlendirmeleri -ister alt alta koyarak, isterse de yan yana koyarak- karşılaştırdığımızda, ancak, bir şeylerin ifade edildiğini, ama somut hiçbir şeyin ifade edilmediğini anlıyoruz. Aşağıda da ele alacağımız gibi, kimilerine göre, ekonomi az kalsın batıyordu, çöküşün, uçurumun eşiğine gelinmişti; kimilerine göre durum hiç de öyle değildi ve bazıları da işlerin yolunda olduğu anlayışındaydı. Dış dünya, emperyalist ülkeler ve mali kurumlar ise öyle pek karamsar gözükmüyorlar. Devrimci basında ise son dönemde hızı biraz kesilmiş olma sına rağmen en derin kriz ve çöken ekonomi edebiyatı yapılıyor.

"Eğer özgür olmak istiyorsak, eğer gerçekten de, o kadar uzun zamandır uğrunda savaştığımız paha biçilmez haklara el sürülmemesinden yanaysak, eğer o kadar uzun zamandır sürdürdüğümüz soylu kavgamızı aşağılık bir biçimde terketmek istemiyorsak ve kavgamızın görkemli hedefine varana kadar asla vazgeçmemeye söz vermişsek, savaşmaya devam etmeliyiz!...

"Başkalarının nasıl bir yol tutacağını bilemem; ama ben ya özgürlüğümü istiyorum, ya da ölümü! ” (Amerikan bağımsızlık hareketinin önderlerinden Patrick Henry’nin 23 Mart 1775’te Virginia Yurttaşlar Meclisi’nde yaptığı konuşmadan)

Yasalcılığın tek bir anlamı vardır; devrimci örgütü tasfiye etmek, ve faşist diktatörlüğün sınırlarına boyun eğerek onun izin verdiği türden faaliyetlerde bulunmak üzere yine izin verdiği türden örgütlemek. Program ve taktiklerden, devrimci geleneklerden vazgeçmek, örneğin insan hakları platformuna gerilemek, reformculuk. Parti kendisini yasal olarak örgütleyebildiğine göre kendi şahsında 'gerçekleşmiş ’ örgütlenme vb. özgürlüğü gibi siyasal özgürlüklerin en azından esas olarak varlığını savunarak demokrasi için savaşmaktan vazgeçmek, en çok onu 'genişletme ’ ve bunun için anayasal düzenlemeler platformuna sürüklenmek! Ama bu durumda devrimci iddiasında bulunma sahtekârlığı yapılmamalıdır. " (Özgürlük Dünyası, Sayı: 77, Sayfa, 34-35).

Osmanlı İmparatorluğu’nda Türklük, 19. yüzyıla değin fazla itibar gören bir şey değildi. Hatta bir aşağılama, hakaret unsuru olarak algılanıyordu. İmparatorluğun ilk kuruluş dönemlerinde etkin bir faktör olan Türklük süreç içerisinde Müslümanlık, Osmanlılık gibi faktörlerle yer değişmişti. Türkler kendilerini Osmanlı ya da Müslüman olarak ifade etmeyi daha uygun görüyorlardı. Osmanlı -Türk egemenleri de, Orta Asya’da yaşamış göçebe Türk toplumlarıyla aralarında bir bağlantı kurulmasına büyük tepki gösteriyorlardı.

29 yıl önce 15-16 Haziran günlerinde İstanbul ve İzmit proletaryası polis ve jandarmanın barikatlarını, burjuvazinin sınıfa dayattığı yasaları parçaladı. Kan ve can bedeli bir direnişle Türkiye işçi sınıfının mücadele tarihinde bir dönüm noktası yarattı. Bu direnişin öğretilerini ısrarla, inatla, tekrarlar pahasına da olsa, bugünün ve geleceğin genç kuşak proletaryasına aktarmakla yükümlüyüz. Bu yükümlülüğü unutmak ve unutturmak suçtur.

ABD emperyalistleri, kendi statükolarını kabul etmeyen tüm güçlere “terörist” damgasını vurmaya ve kendilerini tüm dünyaya “çekidüzen vermekle yazgılı” gibi görmeye ve göstermeye meraklıdır. Siyasal gelişmeleri az çok izleyen, biraz tarih bilgisi olan herkes, ABD burjuvazisinin özellikle İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen dönemde sürekli olarak başka ülkelerin içişlerine burunlarını soktuğunu, faşist darbeler tezgahladığını, askeri operasyonlar gerçekleştirdiğini vb. bilmektedir. Musaddık’a, Arbenz’e, Lumumba’ya, Goulart’a, Castro’ya, Sukarno’ya, Sihanuk’a, Allende’ye, Ortega’ya, Kaddafi’ye vb. karşı gerçekleştirilen kimi başarılı, kimi başarısız, kimi dolaylı, kimi dolaysız darbeleri ve saldırıları kim anımsamaz?

Şeyh Bedreddin, belki de Osmanlı feodalizmine karşı, halk ayaklanmalarının tarihsel kişilikleri arasında, gerek dostları ve gerekse düşmanlarının üzerinde en çok durdukları ve en çok önem verdikleri bir isimdir. Bunun nedeni, yalnızca onun önemli bir ayaklanmanın lideri olması değildir; aynı zamanda onun, devletin yüksek mevkilerinde görev yapmış büyük bir alim olmasıdır. Bundan dolayıdır ki, kimi araştırmacılar onu Mehmed’e karşı iktidar kapışmasındaki Musa Çelebi’nin yardımcısı olarak görmekte, başkaları da işi, onun Timur’un casusu olduğuna dek götürmektedir. Ancak bu görüşler ciddi verilere dayanmaz; onlar, daha çok, yazarların gönlünden geçen öznel nitelikte ve hakim sınıfların etkisi al tında bulunmanın getirdiği ruh halinden türeyen yorumlardır.