Tarih Bilinci: Şeyh Bedreddin Ayaklanması

Şeyh Bedreddin, belki de Osmanlı feodalizmine karşı, halk ayaklanmalarının tarihsel kişilikleri arasında, gerek dostları ve gerekse düşmanlarının üzerinde en çok durdukları ve en çok önem verdikleri bir isimdir. Bunun nedeni, yalnızca onun önemli bir ayaklanmanın lideri olması değildir; aynı zamanda onun, devletin yüksek mevkilerinde görev yapmış büyük bir alim olmasıdır. Bundan dolayıdır ki, kimi araştırmacılar onu Mehmed’e karşı iktidar kapışmasındaki Musa Çelebi’nin yardımcısı olarak görmekte, başkaları da işi, onun Timur’un casusu olduğuna dek götürmektedir. Ancak bu görüşler ciddi verilere dayanmaz; onlar, daha çok, yazarların gönlünden geçen öznel nitelikte ve hakim sınıfların etkisi al tında bulunmanın getirdiği ruh halinden türeyen yorumlardır.

Bedreddin, 1357-59 yılları arasında Edirne yakınlarındaki Simavna bucağında dünyaya gelmiştir. Asıl adı Mahmud’dur.

Anne si Rum asıllı Melek, babası İsmail adında ve dönemin Simavna kadılığını yapmış biridir. Aile si bu haliyle yüksek kesimlerden gelir.

O ilk eğitimini ilme düşkün babasından alır. Arkasından Semerkand, Bursa ve Konya’da ilk ve orta dönem eğitiminden sonra, yüksek öğrenim için İslam ilminin başlıca kentlerinden Kahire’ye gider. Dönemin en önemli aydınlarıyla bir aradadır ve kimileriyle yakın ilişki içindedir. Bunlar arasında en önemlisi Şeyh Hüseyin Ahlati’dir. Bedreddin, özellikle onun tasavvuf alanındaki bilgisinden etkilenmiştir. Ahlati ve o, bir gün konuğu oldukları Mısır sultanının ‘ikram’ ettiği iki kız- kardeşle evlenirler. Bedreddin’in eşinden İsmail adında bir çocuğu olur. Ahlati’inin ölümüyle birlikte onun yerine geçer ve kısa bir süre tarikatın başında kaldıktan sonra yeniden Anadolu’ya döner. Bedreddin artık bilgisi ve birikimiyle her bulunduğu alanda ve her konuk çağrıldığı mekanda, çevresindekileri derinden derine etkileyen biridir. Öyle ki o, kısa zamanda bölgede tanınan az sayıdaki sanlı aydınlardan biri olmuştur.

Önceleri çok sayıda kitap yazdığı, fakat düşünce sistemindeki köklü dönüşümlerden sonra, bunların çoğunu Nil nehrinin soğuk sularına bıraktığı söylenir. Bugün bilinen üçü fıkıh, diğer üçü tasavvuf ve sonuncusu da tefsir alanında olmak üzere toplam yedi kitabı vardır.

Onu önemli kılan özelliklerden biri de, kuşkusuz bir felsefeye sahip olmasıdır. Varidat isimli yapıt, bu konuda yazmış olduğu ve günümüze dek taşınan tek kitaptır. Sohbetlerinin derlenmesinden oluşan bu yapıt, genel bir uyumdan yoksundur ve çelişkilerle yüklüdür. "Bütün varlık aşamaları nesneler (cisimler) evresindedir, bu nesneler yok olsa ruhlar ve soyut varlıklardan başka bütün nesneler ortadan kalkar" derken o, materyalist kavrayışı çağrıştırır. Buna karşın, "İlk durumda varlık Tanrı, ikinci durumda evrendir, yaratılmıştır, sonradan oluşmuştur" derken de nesnel idealizme düşmektedir. Fakat burada da durmayıp "(ölü) kelebeği aldım, dirilecek kanısıyla üfürdüm dirildi" söylemi ile öznelliğe kadar düşüyor. Başta da belirtiğimiz gibi, Bedreddin’in felsefi görüşleri uyumdan yoksundur. Sonuçta da idealist konumu açık seçiktir. Bu belki çok önemli değil. Bedreddin, mülkiyetin toplumsallaştırılması, ve eşitlik istemini neticede bu felsefeye dayandırıyor. Önemli olan budur. Bunun bir sonucu olarak onun Tanrı tanımı, İslami inanç sistemindeki cennet- cehenem, ahiret ve kader gibi toplumsal yaşamla doğrudan ilişkili temel normları reddeder. Bir bütün olarak düşünüldüğünde evren görüşü, önemli ölçü de, bir halk dini olan Batınilikten ve tasavvuf gibi ideolojik ve dinsel anlayışlardan etkilenmiştir.

Osmanlı tarihçileri ve onun günümüzdeki mirasçıları tarafından, en fazlasıyla mal mülk ve din düşmanlığıyla suçlanan kitabından yapılan bir alıntıda onun toplumsal yaşamla ilgili fikirleri kendisini açığa vurur:

"Dünyada kutsallık yoktur, kutsallık sadece Tanrı ’dadır. Onun yarattığı her şey, her nimet insan içindir. Toprağın tek ıssı (sahibi -bn) Tanrı ’dır." Bir Bizans tarihçisi olan Dukas, tüm karalama ve aşağılamalarının arasında onun, kadınlar dışında mal mülk niteliğindeki her şeyin ortaklığını, insanların kardeşliğini, tüm dinlerden halkın birliğini savunduğunu kabul eder. Bu stratejik görüşler, Bedreddin ve müritlerinin nasıl bir toplumsal düzen hedeflediğine ilişkin düşüncelerinin hiç olmazsa şematiğini verir. Ayrıca ona göre, cennet ve cehenemin gerçekte bu dünyada olduğu görüşünü de bu tabloya ekleyelim.

Her kişi ve olayda olduğu gibi Bedreddin ve hareketini de içinde geliştiği koşullar içinde ele alacağız.

Kuşkusuz toplumdaki mülkiyet ilişkileri anlaşılmadan, bu temel üzerinde yükselen sınıflaşma ve bunların arasındaki çelişki de kavranamaz. Onun için de, en azından tarihin konumuzla ilgili kesitindeki Osmanlı mülkiyet ilişkilerine, kaba hatlarıyla şöyle bir göz atmamız gerekecek.

Osmanlı, mülkiyet ilişkilerinin genel hatlarını adeta Selçuklulardan devralmıştır. Osmanlı toprak sisteminde özel mülkiyet çok zayıf, devlet mülkiyeti ise esastı. Yani İmparatorlukta miri toprak sistemi egemendi. Bu da kendi içinde has, zeamat ve tımar olmak üzere üç temel biçime ayrılıyordu.

Devletin tepesindeki en üst kesim olan, veziriazam, beylerbeyi, sancakbeyi ve yanısıra ordunun doğrudan sultana bağlı olan yeniçeri ağaları maaşlarını, kendilerine verilen has adlı toprak parçalarının yıllık gelirinden alıyordu. Bu toprakların geliri yıllık 100 bin ile bir milyon ikiyüzbin arasındaki akçeden oluşuyordu. Sözkonusu katmanlar ve görevliler, resmen değilse de fiilen en verimli ve en geniş topraklara sahipti.

Zeamet; valilere, tımar defterdarlarına, defter kethüdalarına, sancak ve beylerbeyinin savaşta yararlılık gösteren yetişkin oğullarına vb dağıtılıyordu. Zeamet topraklarının geliri ise yıllık 20 bin ile 100 bin akçe arasındaydı.

Tımar ise, Osmanlı eyalet ordularının belkemiğini oluşturan sipahi bölüğüne veriliyordu. Bunlar yıllık geliri 3 bin ile 20 bin arasında değişen toprak parçalarından oluşuyordu.

Bu miri toprak sistemi, hem ayrı ayrı üç sistem olarak ve hem de bir bütün olarak devlet yöneticilerinin aldığı gelir miktarına göre, hiyerarşik bir sıralama arz ediyordu. Yanısıra tüm yöneticiler, gelirleri ölçüsünde görevler yükleniyor ve savaş halinde hemen gönderilmek üzere askeri birlikler yetiştirip besliyorlardı. Tüm gelirler görev karşılığı verildiği ve tüm toprakların sahibi de devlet olduğu için, görev kalktığında mülkiyet hakkı da ortadan kalkıyordu.

Uzaktan bakıldığında bu miri toprak sistemi, devlete ön planda yer verir gibi gözükür. Ama olaya yakından bakıldığında ise karşımıza çıkan özel mülkiyettir. Devlet mülkiyeti ile özel mülkiyet içiçe geçmiştir.

Özellikle has ve zeamet ve bunların kendi içindeki mülkiyet hiyerarşisi, egemen sınıf içindeki klikleşmenin de maddi ekonomik temeli oluyordu. Klikler arası çatışma ve taht kavgaları da çoğunlukla bu zemin üzerinde gelişiyordu.

Toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan köylülük, devletin mülkiyetindeki topraklarda, artı ürün temeli üzerinde vergi sel sistemle çalıştırılıyor, sömürülüyordu. Onların vergi vermekle yükümlü olduğu kesim hem devlet yöneticisi ve hem de toprak ağasıydı. Özellikle serbest tımar sahipleri, köylü emekçileri üzerinde ağa olduğu gibi yargıç ve subay yetkileriyle de donatılmışlardı.

Köylü yığınları üzerindeki bu ağır sömürü, çok yönlü vergiler, sürekli savaşların yükleriyle birleştiğinde, sık sık sosyal bunalımlara ve ayaklanmalara yol açıyordu. Osmanlı askeri feodalizmine karşı gelişen bu sosyal bunalım ve tepkiler, kendini çoğunlukla, dinsel motifli muhalefet hareketi olarak ifade ediyordu. Devletin varlığından, sultanlık makamına, sömürü sisteminden, fetih politikasına kadar tüm düzenin ideolojik meşruiyeti, İslam dinine dayandırılmaktaydı. Dolayısıyla bu çağda, sisteme karşı ideolojik-politik tepkilerin, genellikle muhalif din biçimini alması anlaşılabilir. Haksızlıklar karşısında adalet mekanizmasının, hakim sınıf adaleti olması ve büyük rüşvetlerle dönmesi koşulların daha da zorlaştığı dönemlerde köylü kitlelerini ister istemez düzen dışına çıkmaya yöneltiyordu.

Bedreddin dönemi, işte tam da böyle bir dönemdi. O sıralar Osmanlı egemenlik sistemi tam bir siyasi kriz ve kaos içindeydi. Yıldırım Beyazıd’ın 1402’de Ankara önlerinde Timur ordusuna yenilmesi ve sonrasında esir alınması ile “fetret devri” diye anılan (1402-13) dönem başlamıştı. Savaşın ardından sultansız ve başsız kalan İmparatorlukta, Beyazıd’ın oğulları arasında taht kavgası patlak verdi. Diğer yandan buna paralel olarak Timur ordusu Anadolu’yu yağmaya girişti. Kardeşler arasındaki kanlı çatışmalar ortamında Edirne’de Musa Çelebi’nin kazaskerliğini yapmakta olan Bedreddin, Musa ile Mehmed Çelebi arasında kalmıştı. Feodal beyler ile yüksek aristokrat tabakanın ağırlıklı bölümü Mehmed kliğinin safına geçtiği için, halkın gözünde Musa kanadı mazlum olarak görülüyordu. Taht adayları muharebelerini Trakya ve Anadolu topraklarında yaptılar ve bu kavgadan Mehmed Çelebi kliği utku ile ayrıldı ve Osmanlı’nın da tek sultanı oldu.

Egemen sınıfın otoritesinin parçalandığı, sultanlık kavgasının çok başlılığı yarattığı bu koşullar içinde, fırsattan yararlanarak, merkezi iktidardan kopmak ve bağımsız olmak isteyen başka egemen sınıf bölükleri de vardı. Bunlar, halkın düzen karşıtı radikal tepkilerini kendi emellerine yedeklemek çabasındaydılar.

Egemen sınıf içindeki bu ikilik ve çatışma karşısında, Bedreddin, bir üçüncü cepheyi, tüm egemen sınıflara ve feodal düzene karşı halk cephesini örgütleme çabası içindeydi. Bunun için de halk arasında, dinsel ve ulusal ayırımlara bakmaksızın, onları tek bayrak altında, eşitlik ve özgürlük bayrağı altında birleştirmeye çalışıyordu.

Bedreddin bunları yaparken de, devletin kazaskeriydi. Kazasker, zeamet mülkiyetinden yararlanan bir devlet yöneticisi ve egemen sınıf bireyidir. Böyle olduğuna göre kendini emekçi köylü sınıfının çıkarlarına adaması için, öncelikle mensubu olduğu sınıfa karşı bir tutum almış, kendisini onlardan ayırmış olması gerekir. Bedreddin’in ayaklanma anına kadar makamında kalması ise, o makamı devrimin ihtiyaçları için kullanmayı tasarlamış olmasına bağlanabilir. Nasıl kapitalizmde proleter devrimin öncüleri ve aydınları küçük burjuva sınıflardan gelmişse, feodalizmde de köylü ayaklanması ve devriminin önderleri hep köylü sınıfının dışındaki ara katmanlardan ve egemen sınıftan gelmekteydi. Bedreddin de bir yönüyle böyledir.

Bedreddin’in propaganda ve örgütlenme faaliyetinde, iki temel kadrosu öne çıkar. Bunlar Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’dir. Birincisi aynı vakit şeyhi’nin eski kethüdası idi. Börklüce, Ege Bölgesi ile sorumlu gözükürken, Anadolu’ya dağılmış tüm dervişlerden sorumlu idi. Kendisi aslen Yahudi kökenliydi ve Manisa ilinde kalıyordu.

İsyan plân dışında ve zaman aralıklı olmasına rağmen, Ege, Anadolu ve Rumeli olmak üzere üç ayrı bölge üzerinden gelişecekti. İlk kitlesel şahlanış Aydın Karaburun’da, başında İzmir Sancakbeyi Aleksandros’un bulunduğu askeri birliğin saldırısına karşı direniş biçiminde patlak verdi. Ve hemen ardından dalga dalga büyüyüp yayıldı. On bin kadar isyancı kitlenin arasında, Müslümanların yanı sıra, Hristiyan ve Yahudiler de bulunuyordu. Yığınlar, beyinlerine ve yüreklerine vuru lan prangaları kırmanın engin coşkusu ve sarsılmaz inancı içinde, yönlerini İzmir’e, gözlerini daha büyük hedeflere dikmişlerdi. Kendi içlerinde ve egemenlik zincirlerini kırdıkları bölgede kolektif mülkiyet anlayışına uygun bir yapılanma içine giriyorlardı.

Ancak ayaklanma erken patlak vermişti. Duyulması üzerine Torlak, zaman kaybetmeden Manisa’da isyanı başlattı. Bedreddin ise, kazaskerlik makamında bulunduğu İznik’te, havadisi alır almaz, öncesinden etkinlik ve çevre oluşturduğu Rumeli’nin Deliorman bölgesine isyanı taşımak için, apar topar yola koyulacaktı.

Bu arada Börklüce güçlerine karşı, ikinci ezme operasyonu Sancakbeyi Timurtaş Paşa oğlu Ali bey komutasındaki ordudan geldi. Ancak, ne kadar iddialı olsalar da onlar da bozguna uğramaktan kurtulamadıkları gibi, sağ kalan başlarıyla birlikte kendilerini emin topraklara Manisa’ya zar zor attılar.

Ülke atmosferinin ruh halinden endişelenen Sultan Mehmed, varlık yokluk telaşı içinde, Asya ve Avrupa eyaletlerinden Beyazıd paşa ve 12 yaşındaki Şehzade Murat’ı getirdi. Ayaklanmanın üzerine yürüyen ordu, yol boyunca kadın-erkek- çoluk çocuk yaşlı genç demeden korkunç kıyımlar eşliğinde ilerledi. Börklüce ve Beyazıd ordusu Ayasuluk mekanı üzerinde şiddetli bir harbe tutuştu. Burada Börklüce’nin köylü ordusu şiddetli bir çarpışmadan sonra dağıtıldı ve binlerce asi kılıçtan geçirildi. Börklüce ve diğer sağ kalanlar esir alınarak, siyasi kalkışmalarından ötürü pişmanlık göstermeleri için korkunç işkencelere uğratıldılar. Börklüce’yi öldürmeden önce, yoldaşlarını gözü önünde, birbiri ardı sıra idam ediyorlardı. Onlar ip boğazlarına takılmaya ramak kala “Dede Sultan Eriş” demekten geri durmadılar; hem önderliklerine bağlılıklarını ve hem de inançlarından asla dönmeyeceklerini kahramanca haykırdılar. Osmanlı, “Dede Sultan”ı ise ağır işkencelerden sonra, bir deve üzerinde tahtaya mıhlayarak ibreti alem olsun diye, şehirden şehre gezdirerek güya teşhir etti. Akabinde ise bedenini işkenceyle parça parça edilerek katledildi.

Börklüce hareketini ezerek ordusuna özgüven kazandıran Beyazıd Paşa, yönünü Manisa’ya, Torlak’ın üstüne çevirdi. hiddetli geçen cenkte, yiğitçe direnişe ve savaşıma rağmen, isyancı halk, bu kez de yenilgiden kurtulamadı. Bu çarpışmanın yenilgiyle sonuçlanmasından sonra asılan asi köylü ve emekçilerin sayısı üç bine yakındı. Bunlar arasında geriye, yiğit bir isyancı çizgi ve direniş örneği bırakan Torlak Kemal da vardı.

Sıra şeyh’e gelmişti. Hazırlık zayıflığı ve yenilgilerin yarattığı olumsuz iklim içinde o, gene de küçümsenmeyecek bir kuvvet toplayabilmişti. Deliorman’da asiler tetikteydiler. Fakat kurnaz Osmanlı paşası, asilerin içine yolladığı bir ajanın yardımıyla, önemli bir çatışma yaşanmadan seri bir baskınla, birliğini dağıtıp Bedreddin’i sağ olarak tutuklamayı başardı ve Bedreddin’i Serez’e, Sultan’a götürdü.

Osmanlı sıkıyönetim yasalarına göre, ayaklanmacılar, yargı kurumunun cemalini göremeden de idam edilebilirlerdi. Ama Bedreddin önemli bir kişiydi. Bu yüzden de onu, Divanı -ı Hümayun’da, sonucu başından belli bir yargılama sürecine tabi tutmak istediler. Bedreddin, 1417 (ya da 1420) senesinin kış mevsiminin soğuk bir öğle vaktinde, fetvasını onlara teslim etmediği soylu bir davranış sonrasında idamla katledildi.

Görünen o ki, yenilginin birbirine bağlı üç temel sebebi var. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

1 - Ayaklanmaya, koşulları olgunlaştırmadan ve eylem yeterince genelleşme olanağı bulamadan başlanması,

2 - Ayaklanma eyleminin merkezi bir yönetimden yoksun oluşu ve,

3 - Ayaklanmanın kararlılıkla ve inisiyatifin asilerin elinde olduğu saldırı ruhuyla yürütülmemesi ve asilerin daha çok savunmada kalmış olması.

Bedenen yok edilmiş ve başlattığı halk ayaklanması vahşice ezilmiş olsa bile, Bedreddin’ler yüzyılları aşarak zulmün karşısına çıkıyor ve zalimin yakasına yapışıyor. “Ne ah edin dostlar, ne ağlayın/Dünü bugüne bugünü yarına bağlayın”. Feodalizmin kapitalizme, köylülüğün işçi sınıfına dönüştüğü bu çağda günümüzün Bedreddin’leri komünistler değil de kimlerdir?

Bedreddin hareketinin ilkel sosyalizm ütopyası, o koşullarda bir gerçeğe dönüşebilir miydi? Bütün içinde parça, yüzyıllar içinde günlük ömrü de olsa, şimdilik bildiğimiz en iyi örnek olan Karmatilerden biliyoruz ki, o ütopya bir gerçeğe dönüşebilirdi. Ama üretimin yetersizliği nedeniyle uzun süre yaşayamazdı. Bu olasılığın kabul edilişi, elbette ki tarihsel materyalizmi reddetmek ve onun temel çizgilerini ayaklar altına almak anlamına gelmiyor. Tersine yeni olgular üzerinden Bedreddin’i ve onun hareketini, günümüzün devrimci sınıfı proletaryanın hareketinin yaslanacağı bir devrimci miras olarak algılamak anlamına geliyor.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn