MLKP Genel Sekreteri Kerim Gökdeniz: Umut Bizimledir! Başaracağız!

MLKP Genel Sekreteri Kerim Gökdeniz’in, partisinin politik askeri cepheden kır gerillasına, Rojava’dan kitle hareketine, emekçi solun durumundan cepheleşme çabalarına değin geniş bir yelpazedeki çalışma ve anlayışlarını değerlendirdiği röportajını yayınlıyoruz.

Haziran ayaklanması, Rojava devrimi, 6-8 Ekim Kobanê serhıldanı, özyönetim direnişleri başta olmak üzere geniş bir mücadele cephesi üzerinde partinizin politik varlığı belirgin biçimde göze çarpıyor. Partinize yönelik bir ilgi artışı da görülüyor. MLKP'nin bu son yıllardaki gelişmesinin dinamikleri neler? Bu itici güçler nasıl harekete geçti?

Partimizin devrimin özgün gelişim yolu konusundaki görüşleri, politik önderlik ve politik mücadele tarzı, birleşik devrim anlayışı gelişimin üzerine oturduğu zemindir. Böyle bir zeminde parti çizgisini uygulama kararlılığı, dolayısıyla politik önderlik ve örgütsel önderlik, bu gelişimi hazırlamış ve şekillendirmiştir. Partimizin politik önderlik anlayışında yüzü kitlelere, onların sorunlarına, taleplerine, özlemlerine dönük olmak ve politik mücadele anlayışında, tarzında mücadelenin tüm araç ve biçimlerini kullanmak vardır. Partinin kolektivizm temelindeki işleyişi, bu işleyişin düzgün parti yaşamında karşılığını buluşu ve parti çizgisini uygulama kararlılığı açığa çıkan dinamikleri harekete geçirmiştir. Bütün bunların içinde özellikle Kobanê devrimiyle ilişkileniş ve emekçi sol hareketin cepheleşmesi konusundaki yönelim ve iradeleşme partimizin konumunu, devrimle ilişkisini ve politik kararlılığını ortaya koydu. Bu da doğal olarak, dikkate alınmazlık edilemeyecek bir pratik ortaya çıkardı.

Yüreği devrim için çarpan, yeni bir yaşam isteyen insanların, işçilerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin, ezilen halklarımızın dikkatini çekti bu gelişim. Ki bu bakış, aynı zamanda, partimizin tarihinin ürünü, ona dair beklentilerin sonucudur. Çünkü Birlik Devrimini başarmış, politik mücadele anlayışını, tarzını, devrim stratejisini yeni bir zihniyetle şekillendirmiş, Gazi ayaklanmasından kayıplar kampanyasına, düşmana karşı değişik cephelerde sayısız mücadelelerde öncülük ve önderlik pratikleri içinde, ölüme ve panzerlere meydan okuyarak, ateş altında yürüyerek kendini var etmiş bir parti MLKP. Bu partiden beklentiler her zaman vardı. Onun siyasal bakımdan geriye düştüğü, örgütsel bakımdan daraldığı, ideolojik kanama sorunuyla yüz yüze geldiği dönemlerde bile ondan yana umut var olmayı sürdürmüştür. Parti gövdesi devrimci amaçlarla birleşmiş bir gövdedir. Kararlı bir önderlik koşullarında daima büyük mücadeleler geliştirmiş, atılımlar hazırlamış, feda ruhunun çok değişik örneklerini ortaya koyabilmiştir. Bütün bu etmenler gelişimin dinamiklerini oluşturur.

20. kuruluş yıldönümünde partinizin devrimin önderliğini üstlenmeye hazır olduğunu duyurmuştunuz. Bu daha sonraki gelişmeler tarafından teyit edildi mi? Partiniz devrimin önderliğini üstlenmek bakımından hangi yönde ilerleyecek?

Partimizin sınıf mücadelesi dinamiklerini kavrayışı, cepheleşme anlayışı, öncülük ve önderlik kavrayışı bu son iki yıllık dönemde daha fazla gelişti. Ve yine partinin devrimle özdeşliği, emekçi sol harekette yaygın olan kendini amaçlaştırma hastalığından bütünüyle kopuşmuşluğu bu son iki yılda yeniden ve daha berrak biçimde ortaya çıktı. MLKP öğrenmeyi bilen, öğrendiklerini sindiren, yeni yollar arayan, devrimin teorik-siyasal-örgütsel meselelerini tekrar tekrar ele almaktan, görüşlerini yaşamla ve pratikle yüzleştirmekten geri durmayan bir parti. 20. yılımızın ardından geçen sürede, bütün bu yaklaşımların, perspektiflerin, görüş açısının berraklığını bir kere daha ortaya koydu, olup bitenler. Parti önderliği, partinin kadro iskeleti ve yine geniş parti güçleri kendilerini bütünüyle devrime adadıklarını, devrim için atılması gereken her tür adımı atma kararlılığı içinde olduklarını gösteren, bütün sorunlara büyük bir devrimci sorumlulukla ve devrimci iddiayla yaklaşma bilinç ve eylemini sergilediler bu dönemde. “İşçi sınıfının ve halklarımızın çıkarına olan her şey partimizin çıkarınadır” görüş açısından hareket edildi. Devrimin çeşitli tipte zor sorunları ya da gündeme yeni giren sorunları teorik olarak aydınlatılmaya çalışıldı, politikası oluşturuldu ve pratiğine yönelindi.

Bu açılardan 20. yıl sonrası dönem, devrimin önderliğini üstlenmeye hazır olduğumuz görüşünün isabetli olduğunu ortaya koydu. Fakat devrim çok büyük bir eylem. Ve bu büyük eylemin başarısı için partimizin özellikle politik-askeri cephede mücadele kapasitesini, başarısını belirgin biçimde güçlendirmesi ve yine halklarımızın en geniş kitlelerinin örgütlülüğü için örgütsel iskeletini büyütmesi gerekiyor. Bugün iddialarımızı daha güçlü bir zemine oturtabilmek için bu yoldan ilerleme sorumluluğuyla karşı karşıyayız.

Politik-askeri cephenizde daha büyük başarılar hedeflediğinizi söylediniz. Buradan devam edersek... 2015 yılı bitiminde, partinizin iki kadın savaşçısı, Yeliz Erbay ve Şirin Öter polis kuşatmasına direnerek ölümsüzleşmişlerdi. Aynı yılın Temmuz ayından itibaren topyekün savaşın başlamasıysa, Türkiye'de siyasi sınıf mücadelesinin gündemine devrimci şiddetin daha fazla gireceğine işaret ediyordu. Partinizden beklentiler, gelişim yönünüze ilişkin tahminler de bu yöndeydi. Bu bakımdan son bir yıllık gelişiminize dair değerlendirmeniz nedir?

Burjuvazinin faşist diktatörlüğü, rejimin yeni egemeni faşist politik islamcı Erdoğan ve AKP politikayı ağırlıklı olarak askeri araçlarla yürütüyorlar. Son bir yıl bunun en çıplak halini ortaya koydu. İşçi sınıfının, Kürt halkının, kadınların, gençlerin, ezilenlerin, yoksulların talepleri karşısında kurşun, gaz bombası, dipçik, top, hava saldırısı gibi araçlar kullanıyorlar. Seslerini boğmak, taleplerinden vazgeçirmek, köleleştirmek için devasa ideolojik aygıtları, gelişkin faşist psikolojik savaş yöntemleri, dini kullanmak onlara yetmiyor. Tanklara, silahlara, uçaklara ihtiyaç duyuyorlar. İşkence, tutuklama ve hapishane silahlarına ihtiyaç duyuyorlar. Böyle koşullar altında politik mücadeleyi yalnızca barışçıl biçimlerle, silahsız biçimlerle, yasal biçimlerle yürütmek olanaklı değil. Aksi halde halklarımızın umudunu tüketecek, karşıdevrimin silahlı zoru ve sistematik terörü karşısında onları çaresizliğe itecek bir sonuca yol açılır. Suruç-Pirsus katliamıyla birlikte büyük bir faşist, sömürgeci savaşa girişti Erdoğan ve partisi. O günden bugüne sınıf mücadelesinde silahlı biçimler önde.

Partimiz mücadelenin silahlı biçimlerini Rojava devriminin savunulması ve geliştirilmesinde kullandı. Türkiye ve Kuzey Kürdistan'da değişik kentlerde kullandı. Son olarak, Dersim dağlarında politik mücadelenin bu yöntemini pratikleştirdi. Türkiye'de devlet terörü kampanyası, Kürdistan'da sömürgeci imha savaşı koşulları altında, yani son bir yılda partimizin savaşçıları Türkiye şehirlerinde 10 askeri eylem gerçekleştirdi. Bunlardan biri de, ölümsüzleşmelerinden önce Berçem ve Ekin yoldaşların Bayrampaşa'da çevik kuvvet otobüsüne yönelik cesur eylemleriydi. Ve yine üslerinde kuşatıldıklarında giriştikleri kararlı direnişti. Keza Dersim'de FESK Kürdistan Kır Birliği savaşçılarının başlattıkları mücadelede, Halkların Birleşik Devrim Hareketi içinde gerçekleştirdikleri eylemler ve özgüçlerine dayalı bağımsız faaliyetleri süresince üç yoldaşımızı şehit verdik. Bu ölümsüz yoldaşlar düşünüldüğünde, bir çizgi tutarlılığı içinde hareket ettiğimiz, mücadelenin silahlı biçimlerini örgütleyip geliştirmek, büyütüp yetkinleştirmek çabası içinde olduğumuz görülür. Ne var ki, şurası bir gerçek: illegalitenin yeni koşulları altında özellikle kentlerdeki savaşımımız dönemin ve günün ihtiyaçlarının çok gerisinde. FESK'in Kızıl Müfrezelerinin eylem kararlılıkları ve cesaretlerine karşın, son bir yılda polise, AKP'ye, MHP'ye, ordunun ve polisin silah üreticiliğini yapan tekellere karşı gerçekleştirdikleri on eyleme karşın, pratiğimiz sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarının gerisinde kaldı. Hele hele “ez ve çöz” politikasının biçimlendirdiği savaşın sertliği, düşmanın gaddarlığı ve kıyıcılığı, halklarımızı faşist terörle teslim alma çabaları dikkate alındığında, buna cevap olabilecek bir eylem yaygınlığı ve eylem etkisi geliştirebilmeliydik. Bu konuda çabalarımız henüz arzuladığımız sonuca ulaşamadı. Ancak söylediğim gibi, Yeliz ve Şirin yoldaşlardan Veli, Ümit ve Berfu yoldaşlara uzanan çizgi yönümüzü ve kararlılığımızı ortaya koyuyor. Partimiz kendi yetmezliklerinin üzerine giderek, ihtiyaçlara cevap olabilecek bir düzey muhakkak kazanacaktır.

Yeri gelmişken, FESK Kürdistan Kır Birliği'nin kuruluş amacı, perspektifleri neler? Genellikle Maocu halk savaşı stratejisiyle özdeşleştirilen kır gerillasının MLKP stratejisindeki yeri nedir?

Kır gerillasının Maocu halk savaşı stratejisiyle özdeşleştirilmesi bir tarih bilinci eksikliği olarak kavranmalı. Örneğin, Çin devriminden önce gerçekleşen Doğu Avrupa halk devrimleri neredeyse kır gerillası ekseninde partizan savaşı biçiminde gelişmişlerdir. Mao, Çin devriminin özgün gelişim yolu içinde kır gerillasına dayanan halk savaşına başarıyla önderlik etmiş, kır gerilla mücadelesi strateji ve taktiklerine çok değerli katkılarda bulunmuş bir devrimci önderdir. Ancak Mao'nun halk savaşı anlayışı, askeri olmaktan öte, ideolojiktir. Ayrımı da buradandır. Yoksa kır gerillası-kent gerillası ayrımı değildir. Devrime proletaryanın önderlik edip edemeyeceği, partinin proletarya içinde kurulup kurulamayacağı, kentlerin devrime önderlik edip edemeyeceği sorunudur. Kır gerillası ya da kent gerillası bütünüyle sınıf mücadelesinin belirli bir coğrafyadaki, andaki, koşullardaki ihtiyaçlarıyla gündemleşecek meselelerdir. Bu konuda hiçbir zaman bir dogmatizm içinde olmadı MLKP. Kentlere, kentlerdeki mücadeleye ağırlık verdi, çünkü devrimin zaferinin ancak bu temelde örgütlenebileceğine inandı. Büyük sanayi şehirlerinde varlığını geliştirmeyi, orada mücadelenin yasal, yasadışı, barışçıl, kitle şiddetine dayalı, silahsız, silahlı biçimlerini kullanmayı gündemleştirdi. Ama parti yazınında kır gerillasının komünistçe olmadığı ya da komünistlerin devrimci stratejisinde böyle bir etkenin yer almadığı gibi bir görüş bulamazsınız. Türkiye ve Kürdistan devriminin herhangi bir ülkedeki devrimin bir tekrarı, bir kopyası olmayacağı, muhakkak kendine özgü bir yol bulacağı ya da özgün bir yoldan gerçekleşeceği -ki diğer devrimler için de geçerlidir bu- pek çok kez söylendi partimiz tarafından. O nedenle de, kır gerillası-kent gerillası ayrımı askeri olarak bakarsak maoculukla ilgisizdir, ama “halk savaşı”na yüklediğiniz anlam ideolojik olursa kuşkusuz öyle düşünebilirsiniz.

FESK Kürdistan Kır Birliği, Kürdistan'daki mücadeleye silahlı biçimlerle katılma ihtiyacından doğmuştur. Kürdistan'da bir devrim var ve orada silahlı biçimler önde. Dönem dönem ulusal demokratik hareketin taktiklerine bağlı olarak silahlı biçimler geriye çekilse bile, bütünde silahlı biçimler önemini her zaman korudu ve sınıf mücadelesi içinde, ezenle ezilen arasındaki, sömürgeci Türk burjuvazisi ve devletiyle sömürgeci boyunduruk altındaki Kürt halkımız arasındaki mücadelede daima ağırlıklı bir yer tuttu. Kürdistan kentlerinde sömürgecilere karşı mücadelenin silahlı biçimlerini kullanmak kadar, Kürdistan kırında da sömürgecilere karşı mücadelenin silahlı biçimleri kullanılacaktır. Bütün bir coğrafyanın imkanları mücadelenin hizmetine sunulacaktır. Dersim kırındaki varlığımız, Kürdistan'ın küçük bir parçasındaki bugünkü varlığımız esasen bu ihtiyacın bir ürünüdür. Kürdistan'ın, doğal olarak bütün kentlerine olduğu gibi, bütün kırlarına da gücümüz oranında yayılma görüş açısı taşır. Bunu başarıp başaramamaktan bağımsız olarak, mücadelenin ihtiyaçları, devrimi örgütleme iddiası olan bütün devrimci yapıların önüne bu görevleri koyuyor.

Suruç'ta üye ve taraftarlarınızın da katledilen devrimciler arasında olduğunu açıkladınız. Katliamın partinizin ve gençliğinizin gelişimini hedef aldığı biliniyordu. Keza Ankara katliamında, Rojava'da, Dersim'de partiniz saflarından devrimciler ölümsüzlüğe yürüdü. “Ölümsüzler partisi” kavramını son dönemlerde sıkça gündemleştirdiniz. Bu ne anlam taşıyor?

Rojava devriminde partimizi tanımlarken, devrimin “feda bölüğü” olarak nitelemiştik. Devrim, örgütlü kitlelerin eseridir, bunu biliyoruz. O büyük hareket içinde, öncülük kavrayışına bağlı olarak, mücadelenin en ön cephelerinde yer alma sorumluluğu taşıyor partimiz. Devrim ancak böyle bir öncülük ve önderlik olanağına dayanarak gelişebilir. Devrimin feda bölüğü olmak, devrimci amaçlara bütünüyle bağlanmak, devrimin amaçlarından başka amaçlara, daha dar ve daha içe dönük amaçlara sahip olmamak ve bu zorlu mücadelenin bedelini hayatıyla ödemek ya da ömrünü hapishanedeki direnişlerle geçirmektir. Dolayısıyla partimiz, bir feda bölüğü olarak kavrıyor eylemini. Kendini böyle bir öncü özne olarak görüyor. “Ölümsüzler partisi” her yaştan kadın ve erkek savaşçının, partinin değişik cephelerinde çalışmış yoldaşların, giderek artan sayıda, daha hızlı ve daha yoğun biçimde ölümün üstüne gitmeleri, ölümü göğüslemeleri gerçeğinin bir simgesidir. Parti kendine şunu söylemiş oluyor: ödediğinden onlarca ve yüzlerce misli büyük bedeller ödeyeceksin ve devrimci amaçlar doğrultusunda böyle bir yoldan yürüyerek zaferi örgütleyeceksin. Partinin hangi cephesinde çalışıyor olursanız olun, düşmanın yok etme tehdidinin bilincinde olacaksınız ve mücadelenin en çatışmalı mevzilerinde yer almaya hazır olacaksınız.

Dün belki yoldaşların büyük bir bölümü şehitlerimizin adlarını bir çırpıda ezbere söyleyebilirdi. Ama Serkan Tosun yoldaşın ölümsüzlüğe yürüdüğü 2013 Eylül'ünden sonra ölümsüzleşen yoldaşlarımızın adlarını bir çırpıda sayabileceklerin sayısı doğaldır ki azalmıştır.

Faşist, sömürgeci ve yayılmacı bir diktatörlükle, halklarımızın düşmanlarıyla dişe diş bir mücadele yürütüyoruz. Bu mücadele çok ağır bedeller gerektirecektir. Bir devrimci parti ölümsüzler partisi olmayı göze alamadığında, pratikte bu yükü taşıyamadığında, bunun düşüncesini ve duygusunu var edemediğinde, savaşın kıyısında kalmaktan ve vasat bir politik mücadele gücü olmaktan öteye gidemez. Bu bilinci açıklıkla ortaya koymak için, profesyonel devrimci kadrolardan başlayarak tüm parti kadrolarının, üye ve aday üyelerinin, ileri taraftarlarının böyle bir ruh hali ve bilinçle kendilerini şekillendirmeleri, duygularını, düşüncelerini, eylemlerini bu zeminde var etmeleleri için bu kavramı kullanıyoruz. Ve bu kavramı yaratanlar, son iki yılda yaşamlarını devrime feda eden gencecik kadın ve erkeklerle görece uzun ömürlerini devrime adayan eski kuşaktan yoldaşlardır. Biz yalnızca, onların eylemlerinin adını koymuş olduk ve partinin devrimci yürüyüşü içinde bu gerçeğin giderek öne çıkacağı, komünist öncünün varoluşunun görünümlerinden birine dönüşeceği bilincini oluşturmak istedik.

Kayıplar, ölümsüzleşenler, tutsaklıklar son iki yılda daha önceki dönemi hayli aştığına göre, bunun saflarınızdaki moral ve manevi yansıması ne oldu? Bu düzeyde kayıplar vermiş olmanızı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkçenin usta şairi Nazım, “bu iki ölü ölmeyen iki ölümüzdür / burjuvazi kavgaya davet etti bizi / davetleri kabulümüzdür” demişti. Tarih boyunca ezenler ve ezilenler arasında süren mücadeleler büyük bedellerle gelişmiştir. Zafere ulaşan ya da yenilgiye uğrayan mücadelelerin tümünde insanların insani yüceliklerinin değişik biçimleri ortaya çıkmıştır.

Ateş altında yapılan tarihte, ölümsüzler, gaziler ve tutsaklar, devrimci savaşımızın, partimizin kararlılığı, cüreti ve zafer cesaretinin simgeleri olarak, komünist öncünün yaşamında çok önemli bir yer tutmuşlardır. Faşist düşman, değişik zamanlarda partimizin politik mücadele düzeyini yükseltmesini engellemek için irade kırıcı planlar geliştirmiş ve saldırılar örgütlemiştir. 1995'te Gazi katliamının hesabını sorma kampanyasında Bağcılar 100. Yıl Karakolu'na lav silahıyla saldırmamız üzerine, Hasan Ocak yoldaşı gözaltında işkenceyle katlettiler ve kaybetmek istediler. Bununla bize ne söylediklerini biliyorduk: “daha ileriye giderseniz çok daha ağırlarıyla karşılaşacaksınız!” Daha ileriye gittik, daha ağırlarıyla karşılaştık, ama durmadık. Nitekim Pirsus'ta birleşik devrim hattımızın, Kürdistani bir güç olarak Rojava'daki devrimci konumlanışımızın, genç komünistlerin mücadeleyi kararlılıkla yükseltişlerinin bedeli olarak ağır bir katliam gerçekleştirdiler. İrademizi kırmak istediler, ama başaramadılar ve yolumuzda yürüdük. Elverişsiz koşullarda kuşatılmış üslerinde Berçem ve Ekin yoldaşları tam bir faşist gaddarlıkla katlettiler ve bize kent gerillası eylemlerini büyütüp yaygınlaştırmaya çalışmamamızı söylediler böylece. Durmadık, yolumuza devam ettik. Ve düşmana, kent gerillasının yanı sıra kır gerillasıyla da politik mücadeleyi büyütüp yaygınlaştıracağımızı söyleyerek cevap verdik.

Ölümsüzler ya da tutsaklar şahsında yalnızca ödediğimiz bedellere bakarak yorum yapmak, ahlanıp vahlanmak, gerçek siyasi mücadele üzerine ve hangi koşullar altında kendimize bir yol açmaya çalıştığımız üzerine ciddiyetle düşünülmediğini, bunun sonuçlarıyla anlamlı bir ilişkileniş içine girilmediğini gösterir yalnızca. Muhakkak ki, illegalitenin yeni koşulları altında olduğumuzu bilmek, illegalitenin yeni koşullarına cevap verebilecek yöntemler, teknikler ve taktikler geliştirmek görevi ve sorumluluğuyla karşı karşıyadır partimiz. Fakat bu ancak mücadele içinde yapılabilecek bir iştir. Parti, mücadelenin tüm cephelerinde kendi hatalarına bağlı kayıpları asgariye indirmek için kafa emekçiliğini, pratik yetkinliğini, öngörü gücünü geliştirecektir, fakat tepeden tırnağa yok edici bir düşmanla mücadele ettiğinin, bu mücadeleyi kendi istediği koşullar altında değil hazır bulduğu koşullar altında yürüttüğünün ve bunun sonuçlarının bilincinde olacak, bunun gerektirdiği ruhsal sağlamlığı geliştirecek, ölümsüzlerin, gazilerin ve tutsakların adeta uçurumun ya da aşılmaz görünen bir nehrin köprüsü olacaklarını bilecektir.

Odaklanılması gereken gerçekler, düşmanın zalimliği, kan dökücülüğü, bir terör rejimiyle ayakta durmaya çalıştığı, teknolojinin tüm imkanlarını sınırsızca kullandığı, sahip olduğu mali, kadrosal ve teknik güçle halk düşmanı iktidarını korumak için elinden gelen her şeyi yaptığı, ve buna karşılık, devrimcilerin, halklarımızın yapabileceği tek şeyin insan yaratıcılığına, insan cesaretine, insani ve haklı ideallere dayanarak, tüm eşitsiz güç koşulları altında düşmanı yenebileceğinin bilinciyle hareket edeceğidir. Bu bilinçle yürütülecek pratikte ağır bedeller ödeneceğini bir an bile kendinden saklamamak, tersine, başka bir yoldan ilerlenemeyeceğinin; şehit verilmeden, işkence görülmeden, hapishanelere girilmeden geçilen bir devrim yolunun bulunmadığının, şimdiye kadar hiç böyle bir yolun ortaya çıkmadığının ve bundan sonra da çıkmayacağının açık bilinciyle hareket etmektir. Biz bu mücadelede ödediğimiz bedellere, hangilerinden nasıl kaçınabileceğimiz sorusuyla bakıyoruz, bunu daha yetkin bir mücadele için yapıyoruz. Şehitlerimizi aşma görüş açımızın içindedir bu. Bunun için de, kuşkusuz ki, düşmanla dövüşürken daha donanımlı olmak, bütün deneyleri sindirmek, kuralsızlık ve amatörlüklerle bağlı kayıpları en aza indirmek sorumluluğumuz var. Bunun gereklerini de yerine getiriyoruz. Ne var ki, “bedelsiz devrimcilik” yalanına inanmıyor, bu anlayışın devrimcilik imkanını yok ettiğini ve edeceğini çok iyi biliyoruz.

Biraz da Rojava'yı konuşalım. Rojava devrimi içerisinde hem askeri hem de siyasi çalışmalarınızın ve gelişiminizin sürdüğü görülüyor. Partinizin 4 yıllık Rojava pratiğini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu deneyimden hangi sonuçları çıkardınız?

Rojava'daki varlığımız birleşik devrim kavrayışımızın, aynı zamanda Kürdistani bir güç oluşumuzun, halkların partisi oluşumuzun, yine enternasyonalist karakterimizin, 3. Kongremizin geliştirdiği bölge devrimi ve demokratik Ortadoğu federasyonu anlayışımızın koşulladığı bir durumdu. Partimizin çizgisini uygulama kararlılığının gelişimine bağlı biçimde, Rojava'daki varlığımız da adım adım gelişti. Yine Rojava devriminin ihtiyaçları adımlarımızı hızlandırdı. Rojava'da bir devrim vardı ve ezenlerle ezilenler arasındaki mücadele temel olarak silahlı biçimlerde yürüyordu. Bütün siyasi konumlanışımızı doğal olarak buna göre düzenlemiş olduk. Rojava'daki güçlerimiz askeri birlikler olarak devrim içinde yer aldılar. Fakat görece daha az sayıda kuvvetimiz devrimin toplumsal ve iktisadi inşa çalışmaları içinde de ter döktü ya da bu cephelerde yer alan yoldaşlar zaman zaman yer değiştirdiler.

Rojava'da halen askeri örgüt ve mücadele biçimleriyle varoluşumuz öndedir. Bu, devrimin ihtiyaçlarıyla bağlı bir konumlanıştır. Fakat bununla birlikte, bir yıldır Rojava'da kitleler içinde, Kürt halkı, Arap halkı ve Hristiyan inancından kitleler içinde devrimci çalışmalar yürütüyoruz. Sosyalizm seçeneğini Rojava'da yükseltmeye, emperyalizme, bölgenin sömürgeci devletlerine ve onların DAİŞ gibi çetelerine karşı Rojava emekçileri ve yoksullarında, Rojava kadınları ve gençlerinde özgürlük bilincini sosyalizm bilinciyle, özgürlük yönelimini sosyalizm yönelimiyle tamamlamaya çalışıyoruz. Askeri örgüt ve mücadele biçimlerinin yanı sıra, böylece partimiz Rojava'da devrimin yasallığına dayanan kitle örgütlenmesi ve mücadelesi çalışmalarını da geliştiriyor. Rojava devrimine katılışımız ve oradaki pratiğimiz partimizin teorik görüş açısının, stratejiye ilişkin düşüncelerinin, birleşik devrim anlayışının bir sınanmasıydı. Bu sınanmadan, bütün bu konularda doğru ve isabetli bir zeminde durduğumuz sonucu çıktı. Rojava devrimi içindeki mücadele partimizi birçok bakımdan da geliştirdi, değişik konulardaki görüş açısını genişletti, eylemini büyüttü. Sınıf mücadelesi cephaneliği içinde yer alan değişik silahları, örneğin enternasyonal tabur gibi bir silahı yeniden mücadeleye kazandırmasını sağladı. Taşıdığı düşüncelerin canlılığının, devrimci iradenin ve örgüt biçimleri ile mücadele biçimleri konusundaki esnekliğinin yeni karşılıklar bulmasını sağladı.

Rojava devriminde hem bir enternasyonalist güç, hem de bir Kürdistani güç olarak yer aldığınızı belirttiniz. Doğal olarak, enternasyonalist yönü Türkiye ve Kuzey Kürdistan'da daha belirgin, öne çıkan, tartışılan bir yön oldu. Kürdistani bir güç olarak, Kürdistanlı komünistler açısından bu deneyimin anlamı neydi?

Rojava'daki varlığımızın temel etkeni Kürdistani bir güç oluşumuzdu. Biz Türkiye ve Kürdistan işçi sınıfının partisiyiz. Türkiye ve Kürdistan halklarının çıkarlarının, taleplerinin, özlemlerinin partisiyiz. O nedenle Rojava'da ve Kürdistan'ın diğer parçalarında, örneğin Güney Kürdistan'ın Şengal'inde olmak bizim devrimci görevimizdir. Eğer Kürdistan'ın bütün parçalarında örgütlenemiyor ve mücadele edemiyorsak, bu yalnızca bugünkü güç sınırlılığımızla, çalışmalarımızın yetersiz yanlarıyla ilgilidir. Partimiz Kürdistan halkının birliğini programının bir maddesi olarak ortaya koymuş bir partidir. Yani Kürdistan'ı yalnızca tecrit biçimde Kuzey, tecrit biçimde Güney, tecrit biçimde Doğu ya da kendi başına bir Rojava olarak düşünmüyor. Bunları ayrı ayrı düşünüyor, ama birlikte de düşünüyor. Enternasyonalist yönümüzse, partimizin saflarında aynı zamanda Türk halkının, bu topraklardaki değişik ulusal toplulukların, örneğin Çerkes veya Arap halkının evlatlarının yer almasıdır. Onlar açısından bakarsanız, partilerinin gerçekliği içinde enternasyonalist bir ruhla meseleye bakmak, egemen ulus şovenizmi ve sosyal şovenizmine karşı proletarya enternasyonalizmi ruhuna uygun bir pratik sergilemek demektir. Bu aynı zamanda, bölge devrimi ve dünya devrimi gibi sorunlara leninistçe yaklaşan bir parti olarak, dünyanın değişik köşelerinden devrimcileri, antifaşistleri, ilericileri Rojava devrimi ile dayanışmaya, Rojava devrimine katılmaya, devrimin iktisadi ve toplumsal inşası içinde ter dökmeye çağırmaktır.

Partimiz 5. Kongresi ile birlikte Kürdistan örgütlenmesini yeni bir biçimde ele aldı. Ki bu, Rojava'daki varlığımız ve mücadelemizle de yakından ilgilidir. Bugün partimizin bir Kürdistan Örgütü ve yine onun yönetimi altında bir Bakur Kürdistan Örgütü ve Rojava Örgütü var. Mücadelemiz büyüdüğü ölçüde, kuşkusuz ki bu görüş açısı, Kürdistan'ın diğer parçalarının devrimci görevleri ve ihtiyaçlarıyla meselelere bakan bir çalışma örgütlemeyi kendi içinde potansiyel olarak taşımaktadır.

Peki, Kürdistan devrimi nasıl ilerleyebilir, gelişmesinin önünde ne gibi tehlikeler var? Türkiye'deki mücadeleyi bölge devrimi bakımından nereye koyuyorsunuz?

İnkarcı-sömürgeci Türk burjuva devletinin, sömürgeci İran devletinin, bölge sömürgecileriyle gerici ittifaklar yapan Güney Kürdistan yönetiminin ve keza ulusal demokratik hareketin ıslah edilmezse boğulması çizgisini izleyen ABD emperyalizminin, NATO'nun politikaları ve hedefleri göz önüne alınırsa, Kürdistan devrimi bütün bu düşman cephesinin dışında, onlarla mücadele içinde, onlara rağmen, onların koyduğu sınırlar yıkılarak geliştirilebilir. Rojava devrimi bunun en belirgin ifadesidir. Kürdistan devriminin savunmada kalarak ilerleyemeyeceği, emperyalistler ya da bölge devletleriyle değişik tipte anlaşmalar ve uzlaşmalar yolundan zafer kazanamayacağı son 5-6 yıllık dönemin derslerinde verilidir. Emperyalistler arası ya da bölge gericileri arasındaki çelişkilerden yararlanılması, koşullu, nispi, geçici uzlaşmalar yapılması politik savaşımın doğasında vardır. Fakat bütün bunların net bir hedefe bağlı olması gerekir. O net hedef, Kürdistan'ın, ister dört parçanın güçlerine dayalı bir hareketi yoluyla, isterse dört parçayla iç içe olan diğer halklarla birleşik bir mücadele yoluyla zafere ulaştırılmasıdır.

Ulusal özgürlük toplumsal kurtuluş olmadan gerçekleştirilemez bir duruma gelmiştir. Emperyalist sistemin dışına çıkmak bir kaçınılmazlıktır. Bu, özgün biçimde, Rojava'da “üçüncü yol” olarak tarif edildi. Ama üçüncü yolun zaferi bile kendi mantığı içinde iktidarlaşmasıdır. Yani Esad yönetiminin sömürgeci ve Suriye halklarını politik özgürlükten yoksun bırakan rejimine de, Türk burjuvazisinin sömürgeciliğine, DAİŞ çetelerine ya da NATO'nun veya Rusya'nın Suriye'deki egemenlik politikalarına da karşı durmak gerekir. Bunlarla sonuna kadar dengede yürünemez. Özgücüne güvenmek, ki ulusal demokratik hareketin önderliği bunu sık sık vurguluyor, bölge halklarıyla mücadele birliğine dayanmak ve mevcut devletlerin yapıları dışında bir toplumsal örgütlenmenin, siyasal örgütlenmenin ve bunun iktidarlaşmasının yolunu açmak, bu yoldan ilerlemek Kürdistan devriminin başarısı için zorunludur. Bütün dünya işçi sınıfının, bütün yoksulların ve halkların olduğu gibi, Kürdistan halkının da sosyalizmde karşılık bulacak toplumsal adalete, toplumsal eşitliğe hakkı vardır. Yalnızca ulusal çerçeveye daralmak, Güney Kürdistan yönetimi şahsında da görüleceği gibi, Kürt işçileri ve yoksulları, Kürt köylülüğü, Kürt kadınları ve gençliği için mutlu sonuçlar yaratmaz. Dolayısıyla Kürdistan devrimi, bir yandan sömürgeciliğin boyunduruğuna karşı mücadele, öte yandan kapitalist ilişkilerin boyunduruğuna karşı mücadeleyle el ele gelişmek zorunda.

1. Komünist Kadın Konferansı ve Komünist Kadın Örgütü'nün kuruluşu nasıl bir eşiği, nasıl bir birikimi, nasıl bir gelecek bakış açısını yansıtıyor? Partiniz, kadın özgürlük mücadelesine ve emekçi solun kadın özgürlük mücadelesiyle ilişkisine neler kazandırdı? KKÖ'nün partiniz bakımından kazanımları neler oldu? Gelecek dönemde neleri aşmayı hedefliyorsunuz?

Partimiz kuruluşundan itibaren kadın özgürlük mücadelesi konusunda marksist-leninist kavrayışını derinleştirdi. Devrimi kadınların kurtuluşuyla sımsıkı bağlı gördüğü gibi, yeni toplumun da kadın özgürlüğüyle sımsıkı bağlı olduğu görüş açısını, yer yer evrimci tarzda, yer yer kopuşlarla Komünist Kadın Örgütü'ne vardırdı. Kadın özgürlük mücadelesinin ve kadınların özgürlüğünün sosyalist mücadelenin bir yedeği değil, temel öznelerinden ve sınıfsız toplum yolunda ilerleyişin anahtarlarından biri olduğu düşüncesi partimizin teorik-ideolojik kavrayışında gelişip belirginleştiği ölçüde, siyasal ve örgütsel olarak da adım adım bunun karşılıkları oluştu. Komünist Kadın Örgütü bunun en canlı, en anlamlı ifadesidir. Şüphe yok ki, Komünist Kadın Örgütü bir başlangıçtır. Komünist kadınların parti yaşamında sınıfsız-toplumsal cinsiyetsiz toplum görüş açısını uygulamada daha etkin bir pratik sergilemeleri, daha da önemlisi, partimizin, kadın kitlelerinin politik mücadele içinde özgürleşmesini, özneleşmesini ve örgütlenmesini sağlamanın özgün yollarını bulmaları gelecek dönemin en ihtiyaç duyulan ve arzulanan gelişmesi olacaktır.

Emekçi sol cephede, onun reformist ve devrimci örgütleri ile partilerinde iki yön öne çıkmıştı. Kadın özgürlüğü, cinsiyet eşitliği, erkek egemenliğinin her biçiminin sona ermesi ve bütün bunların önemi konusunda çokça iddialı sözler tüketmek, ama parti yaşamlarında kadın kadrolar yetiştirilmesi ve kadın kadroların mücadelenin önderlik sorumluluklarını üstlenmesi yolundan sözlerine bir karşılık oluşturamamak ya da kadın kitlelerinin politikleştirilmesi, politik özneye dönüşmesi ve öncüleşmesi konusunda anlamlı bir adım atamamak birinci grubu teşkil edenlerin karakteristik özelliğine dönüştü neredeyse. İkinci grup ise, kadın özgürlük mücadelesini sınıf mücadelesinin dışında, sınıf mücadelesinin yan meselelerinden biri olarak gören görüş açısıydı. Kadınların mücadeleyle durumlarını değiştirmesini ya da erkek egemenliğine karşı mücadeleyi bugünden yürütmesini değil de, devrim için mücadeleyi ve devrimin sağlayacağı kurtuluşu beklemeyi vaaz ediyordu. Dolayısıyla en kaba yaklaşım biçimiydi.

Partimiz her iki duruma da eylemli müdahalelerde bulundu. Özellikle Türkiye coğrafyası ağırlıklı mücadele yürüten ve ulusal değil de sınıfsal temelde örgütlendiklerini iddia eden partilerin ve grupların sözle eylem arasındaki tutarsızlık tavrına da, erkek egemenliğiyle mücadelede kadın özgürlük güçleriyle, kadın özgürlük bilinci ve mücadelesiyle sımsıkı bağlı olmayı sınıf bilinçlerine, marksist-leninistliklerine -veya marksist-leninist-maoistliklerine- uygun bulmayanların duruşuna da, bütün bu geri yönlerle mücadele içinde dönüştürücü bir etkide bulundu. Bu etki, yalnızca bu geri duruşların dönüşümü değil, ama aynı zamanda partimizin düşüncelerini geliştirip zenginleştirmesi ve kimi açılardan dönüştürmesi pratiğiyle el ele gitti.

Bu gelişmeleri, kadın kadrolar hakkındaki ilk ve son söz hakkının kadın örgütümüzde olması anlayışında ya da kadın önderliği kavramında düşünebilirsiniz. Marksizm-leninizm kavrayışının derinleşmesini, kadın özgürlük mücadelesini devrimin sadece yedek kuvveti gören anlayışın aşılmasında da izleyebilirsiniz. Yani mücadele demokratik kadın hareketi olarak kalmak zorunda değil. Kadın özgürlük mücadelesi, kadınların demokratik haklarını elde etme mücadelesinin ötesinde, düpedüz sosyalist toplumu kuracak bir ana güç olarak gelişme imkanına sahip.

Özellikle politik islamcı faşist saray cuntası destekli DAİŞ katliamları ve 15 Temmuz'u izleyen devlet terörü dalgasının kitle mücadelesi üzerindeki sınırlandırıcı etkileri göz önünde bulundurulduğunda, kitle örgütlenmesinin, kitle siyasetinin dönem taktikleriniz içerisindeki yeri nedir? Politikanın ağırlıklı olarak askeri araçlarla yürütüldüğü, devrimci şiddetin sınıf mücadelesinde daha fazla öne geçeceği bir dönemde olduğumuzu belirttiniz. Savaşımın sertleşmesi kitle eksenli mücadele hattından çekilmeye yol açtı mı veya açacak mı?

Politik savaşımımız daha büyük muharebeleri kazanacak ve devrimi zafere ulaştıracak büyük güçleri bir araya toplamayı hedefliyor. Bunun dışında, egemen güçlerin devletiyle devrimci güçlerin yalıtık çarpışmasına daralan bir görüş açısı taşımadık hiçbir zaman. Kitlelerin taleplerini, özlemlerini, sorunlarını politik mücadelenin gündemi yapıyoruz ve dolayısıyla kitlelerin bu temelde saflaştırılması, daha büyük ölçeklerde örgütlenmesi ve mücadeleye seferber olması, deyim uygunsa özneleşmesi için çaba harcıyoruz. Örgüt biçimlerimiz de bunu kapsar, mücadele biçimlerimiz de. Pekala, yasal örgütlenmeler yüzbinleri, milyonları kapsayacağı gibi, yasadışı ve askeri örgütlenmeler de binleri, onbinleri kapsayabilir. Nihayetinde mücadelenin gelişimi için kitlelerin değişik alanlarda ve değişik biçimlerde örgütlenmesini esas alıyoruz. Yani görüş açımızda kitle mücadelesi yalnızca yasal ve silahsız mücadele biçimleriyle sınırlı değil. Onbinlerin ve yüzbinlerin milis olarak, gerilla olarak mücadele içinde olması da mümkün.

Bunu bir yana bırakırsak, bugün kitle mücadelesinin ekonomik, demokratik biçimlerine ya da daha ileri politik içerikli olanlarına ihtiyaç büyüktür. Şu bir gerçek ki, kitle katliamları yoluyla geniş halk güçlerinin mücadeleden geri çekilmesini sağlamaya dönük stratejiyle bağlı saldırıların bir etkisi olmuştur. Örneğin bu, 1977 1 Mayıs katliamından sonra kitle hareketinde devrimci yükselişin zayıflaması biçiminde yaşanmıştır. Ya da Maraş'ta gördük bu kırılmanın değişik bir biçimini. Bunların bütünü kitle mücadelesini daraltma, zayıflatma, onun büyümesini engelleme gibi amaçlar taşıyordu. Günümüzde de DAİŞ eliyle gerçekleştirilen katliamlar aynı hedefi taşıyor ve bunun belirli bir etkisi oldu. Can güvenliği kaygısı coşkuyla sokaklara çıkan insanlarda doğal bir tereddüt yarattı. İkincisi, devletin sistematik terörü, gözaltı, tutuklama, hapishane politikası yine belirli ölçülerde sınırlandırıcı bir etki yarattı. Bunda partimizin ve öteki devrimci partilerin saldırgan güçlere karşı halkın kendisini savunacak bir askeri mücadele ortaya çıkaramayışının da günahı var. Çünkü kitlelerin bir sezgi gücü, bir görüş açısı var ve o sezgi gücü, o görüş açısı düşmanın mevcut metotlarına karşı barışçıl sokak gösterileri dışında, hatta fiili meşru mücadeleye dayalı sokak gösterileri dışında biçimler kullanılması ihtiyacını algılamalarına yol açıyor. Bu konudaki yetersizliklerin kitlelerin duraksamasındaki payını görmezden gelemeyiz. Keza kitleleri en geri savunmaya iten, can güvenliği kaygısını daha derinden yaşamaya, kendini ortaya koyuşunda tutukluk yaşamaya yol açan söylemlerin, politikaların, taktiklerin etkisini de düşünmeliyiz.

Bu söylem, politika ve taktikleri geliştiren özneler bakımından durum ne oldu? Savunmaya çekilen, can güvenliği kaygısını yaşamaya başlayan kitlelere ne söylüyorsunuz?

Mücadelenin yalnızca yasal, barışçıl biçimlerine dayanan politik mücadele anlayışına sahip partilerin, örgütlerin önemli ölçüde politika dışında kaldığı bir yıl oldu 2016. Ve kitlelere öncülük etmek, kitlelere öncülük edecek taktikler önermek yerine, kitlelerin kaygı ve korkularını çizgileştiren, öncü, geliştirici, durumu değiştirici değil de, biraz korkuyu, kaygıyı, kötümserliği, umutsuzluğu yayan bir hatta girdiler. Bunun bir yönü, vara vara CHP'yle ittifakta bir çıkış aramaya vardı. Her şeye rağmen mücadeleci bir dinamik olarak kendini ortaya koymaya devam eden, öncü sorumluluk ve görevlerini layıkıyla yerine getiremese de bağrındaki mücadeleci kitle dinamiğiyle etkileşim içinde ileriye doğru yürüyen HDP-HDK gibi birleşik cephelerden, birleşik cephenin siyasal odaklarından kopmaları onları biraz daha mücadelenin kıyısına doğru itti. Yeni dönemde bu durumu değiştirip değiştiremeyecekleri henüz net değil.

Bugün kitlelere, bedel ödeme pahasına da olsa, özgürlüğü, adaleti, halkların eşitliğini savunmak ve kazanmak için sokaklarda olma zorunluluğunu anlatmalı, alınabilecek önlemleri alarak en küçüğünden en büyüğüne, barışçıl, kitle şiddetine dayalı, yasal ya da yasadışı biçimlerde kitlelerin sorunlarını, taleplerini, özlemlerini sokakta ortaya koymaları için çaba harcamalıyız. Birleşik demokratik cephe bunun en büyük olanağı. Türkiye ve Kürdistan işçileri ve ezilenleri birleşik cephe etrafında sokaklara çıkabilirler. Burada önemli olan, birleşik cephe yönetiminin kararlı olması, kitlelere güvenmesi, savunma çizgisinde kalarak ve bedel ödemeden ilerlenemeyeceğini anlamasıdır. Söylemlerini, politikalarını, taktiklerini bu temelde inşa etmesidir. Hitler'e karşı yeterli direniş sergilenmediğinde, bedeller ödenmediğinde ortaya neyin çıktığını biliyoruz. Ya da işte 20 Temmuz'dan sonra Tayyip Erdoğan karşısında, faşist politik islamcı diktatörlük karşısında kararlı davranılmadığında, savunmada kalındığında, bedel ödememe çizgisinde hareket edildiğinde, gelinen nokta daha büyük bedel ödemek zorunda kalmaktır, daha büyük tehlikeleri göze almaktır. Yüz kişi, ikiyüz kişi, bin kişi, onbin kişi, yüzbin kişi, milyonlarca insan, hangi büyüklükte olursa olsun, belirli sorunlar etrafında kitlelerin sokağa çıkışı örgütlenmelidir.

Saflarınızda işçilerin yeri nedir? Emekçi mahallelerindeki varlığınız sınıfla buluşmanın yeterli kanallarını oluşturuyor mu? Yine sendikal ve işyeri bazlı çalışmalar bakımından öngörüleriniz ve pratiğiniz nasıl değerlendirilmeli?

İşçi sınıfının, devrimin önderi ve sosyalizmin gerçekleştirilmesinin temel dayanağı olduğu konusundaki düşüncelerimiz parti tarihimiz boyunca canlılığını korudu. Fakat biz işçi sınıfının mücadelesinin sendikal mücadeleye indirgenmesi anlayışıyla da aramıza net bir sınır koyduk, bunu ekonomist bir anlayış olarak gördük. İşçi sınıfının kendi kurtuluşunu eline almasının ancak sınıf bilinci temelinde gerçekleşebileceğini söyledik. Bu, marksizm-leninizmin, gerçekleşmiş devrimlerin öğretisidir ve bu öğreti yaşam tarafından doğrulanmıştır. İşçi sınıfıyla bağımızı güçlü tutabilmek için -partinin bütün zayıf dönemleri dahil- belli başlı sanayi kentlerinde örgütlülüğümüzü geliştirmeyi ve siyasal faaliyeti yürütmeyi temel aldık. Sanayi proletaryasının bulunduğu bu kentlerde değişik dönemlerde eşit olmayan biçimlerde ve değişik düzeylerde bir gelişimden söz edebiliriz. İşçi sınıfı fabrikalardan, yaşam alanlarından ve sendikalardan kazanma görüş açısıyla hareket ettik. İşçi sınıfına, kendi dışındaki sınıf ve tabakaların, özgürlük talebine sahip kesimlerin, örneğin kadınların, örneğin Kürt halkının, örneğin Alevilerin, köylülerin sorunlarına ve mücadelesine sahip çıkma, bunları eylemiyle savunma, böylece devrimin önderi olarak özneleşme bilinci taşımaya gayret ettik. Zira devrimimizin özü olan politik özgürlüğün kazanılması mücadelesinde işçi sınıfı ancak böyle önderleşebilir. Fabrikalardaki çalışmalarımız değişik dönemlerde etki gücü bakımından farklılaştı. Oldukça yaygın ve başarılı olduğumuz dönemlerimiz de var, zayıflayıp geriye düştüğümüz dönemlerimiz de. Keza sendikalardaki çalışmalarımız için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Değişik yıllarda, anlarda ve dönemlerde eşit olmayan bir etki düzeyi sergiledik. Yaşam alanlarındaysa çok daha kesintisiz biçimde işçilerle ilişki içinde olduk. Bu konuda yetersiz kaldığımız ve başarısızlığa uğradığımız bütün dönemlerde kendimize devrimci eleştiri yönelttik, durumu değiştirecek yollar aradık.

Partinize yöneltilen, işçi sınıfı içerisindeki çalışmalarınızın zayıf olduğu eleştirilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bugün fabrika merkezli mücadeleler zayıf. Bu, emperyalist küreselleşmeyle bağlı bir dizi gelişmenin sendikalara yansımasından, keza kronik kitlesel işsizliğin işçi sınıfını fabrika temelli mücadelelerde alabildiğine sınırlayan bir terör biçimine dönüşmesinden ileri gelen bir süreç oldu. Görüyoruz işte, sendikaların işçiler içindeki örgütlülüğü son derece zayıf ve işçi kitlesini sokağa çıkarmakta son derece başarısızlar, bu anlaşılır bir durumdur. İşçi sınıfının mücadeleyi yalnızca fabrikalarda sürdürmesi, onun dışında gerçekte herhangi bir mücadele yürütememesi görüş açısı yanlıştır, çünkü işçi sınıfı Haziran ayaklanması içerisinde de pekala etkin bir rol oynayabildi, yine devrimci ve ilerici bilinç taşıyan işçiler 6-8 Ekim serhıldanında da bir rol oynayabildiler. Dönemin gerçeği bu. İşçi sınıfı içindeki çalışmalarımızın eleştirisi daha büyük işçi kitlelerine sınıf bilinci kazandırma, bunları daha büyük ölçekte mücadelelere yöneltme arzusuna dayandığı ölçüde bizim için yalnızca ileri itici olur. Ama bunun yerine, partimizin ideolojisi, teorik görüşleri, siyasal mücadele alanları bu kadar netken, çalışmamızın zayıflığına ya da yeterince etki gücü ortaya çıkaramayışımıza bağlı olarak partimize işçi sınıfından kopmak gibi suçlamalar yöneltenleriyse tabii ki ciddiye alamayız.

Biz Erdal Balcı'dan Ali Haydar Göçer'e, Süleyman Yeter'den Özkan Tekin'e, Yılmaz Selçuk'tan Serkan Tosun'a, Hüseyin Kayacı'dan Oğuz Saruhan'a, Şirin Öter'den Veli Görgün'e kadar, işçi sınıfı saflarından adanmış devrimciler, feda ruhuna sahip komünistler yetiştirmiş, onların partimizde çok değişik tipte yönetici sorumluluklar almasını hazırlamış bir partiyiz. Emekçi semtlerdeki gövdemizde işçi ya da işsiz gençlik önemli bir yer tutar, kortejlerimizde yürüyen güçler içinde işçiler önemli bir yer tutar. Fakat şunu kabul etmek gerekir ki, belirli politik mücadeleler içerisinde öncülük, pratik bir meseledir, yani teorik-ideolojik bir mesele değildir. Belirli bir anda öncülüğü işçi sınıfı yapamaz, öğrenciler yapabilir, kadınlar yapabilir, ezilen bir ulus yapabilir, ezilen bir mezhep de yapabilir. Yani siyasal çıkışın önünü değişik toplumsal kuvvetler açabilir. Bu ne kadar gerçekse, işçi sınıfının tarihsel ve siyasal rolü de o kadar gerçektir. Partimiz işçi sınıfının siyasal rolünü oynaması ve siyasal sorumluluklarını yerine getirmesi için çabalarını devam ettirecek, işçi sınıfının mevcut koşullar altındaki mücadelesini örgütleyebilecek özgün yol ve yöntemleri bulma uğraşını sürdürecektir.

Emekçi sol hareketin durumu size nasıl görünüyor? Özgürlük ve sosyalizm mücadelesinin 1960-1990 döneminde doğup şekillenen yapıları yeni dönemi ne kadar anlayabildiler, devrimci önderlik beklentisine ne kadar yanıt verebildiler? Devrime öncülük iddiası olanlar devrimci gelişmenin beklentilerini, ihtiyaçlarını yanıtlayacak yönde dönüşebiliyorlar mı?

Bu soru meselenin ancak bir yönünü aydınlatmayı sağlayabilir. Çünkü 1960-90 parantezi uluslararası komünist hareketteki bölünme, modern revizyonizmin iktidarlaşması, AEP-ÇKP bloklaşması ve keza hiç değilse ayrı bir siyasal odak olarak Küba Komünist Partisi, özel olarak da Che Guevara çizgisi ve bütün bu zeminler üzerinde derinleşen, içe kapanan yaklaşımları ve zihniyetleri koşulladı. Türkiye ve Kürdistan emekçi solu açısından -PKK'yi dışta tutarsak- yeniden yapılanma ya da yeni durumu anlama meselesini '74-90 sürecinde düşünmemiz gerekir. Yani devrimci kendiliğindencilik içinde alınabilecek yolun sonuna gelinmesi, her bakımdan devrimci iradenin yeni bir anlam kazanması, büyüyen kitle mücadelesi içinde kendiliğinden büyümenin değil, tersine öncünün iradesi, çabaları, eylemi, özverisi, kahramanlığıyla aynı zamanda kitle mücadelesinin büyütülmesi gibi bir dönem ortaya çıktı, 1990'larda Türkiye ve Kuzey Kürdistan özgülünde. Yani 74'te başlayan devrimci kendiliğindecilik döneminin ardından, onun örgüt biçiminin ve tüm zihniyetinin aşılması zorunluluğu doğdu. Buradan da bakmamız gerekiyor.

Her iki açıdan düşündüğümüzde, emekçi solda dünyanın yeni koşullarını anlamaya çalışan eğilimler de ortaya çıktı, bunlara kayıtsızlığı tutarlılık olarak gören eğilimler de. Şöyle somutlayabiliriz: artık dünyada sosyalizm adına, sosyalizm iddialı bir iktidar kalmamış, Küba yönetiminin kendini koruma çabası dışında. Birincisi bu.

İkincisi, belirli ülkeler ve partiler etrafındaki saflaşmanın koşulları ortadan kalkmış. Durum dünyanın değişik köşelerinde yeni sonuçlar yaratmış. Dünün devrimci partileri içinde tasfiyeciliğe sürüklenenler, dünün modern revizyonist kesimleri içinde yeni bir yol arayanlar, keza sosyalizmin kuruluşu-gelişimi-yıkılışı süreçlerine açıklama getirme çabaları içinde teorik bakımdan yenilenenler, derinleşenler ya da umutlarını tamamen tüketip burjuvazinin eklentisi haline gelenler oldu dünyada. Türkiye'de, Kuzey Kürdistan'da da bunun örneklerini gördük. Bu açıdan, emekçi solda dünyanın yeni koşullarını, yeni durumunu teorik bakımdan açıklamaya çalışan ve emperyalist küreselleşme gerçeğiyle de bağlı biçimde politikalarında, örgütlenmesinde, ideolojik görüşlerinin geliştirilmesinde bunu dikkate alan kesimler yazık ki sınırlı kaldı.

Belki bunda 12 Eylül yenilgisinin henüz geniş ölçüde atlatılamadığı, birçok eski güçlü devrimci yapıyı yasal ve barışçıl örgüt ve mücadele biçimlerine hapsettiği, devrim iddiasını kırdığı koşulların oluşmasının da payı vardı. Özellikle de bu koşullar altında, biraz devrimden uzaklaşmanın, devrimin zor yoluyla gerçekleşeceği temel görüşünden uzaklaşmanın yarattığı baskılar altında, devrimci bir kararlılık sergilemek ve devrimci bir çizgide ilerlemek isteyen parti ve örgütler de eski görüşlerine sorgusuz sualsiz sarılmayı adeta devrimciliklerinin bir ölçüsü gibi gördüler. Bunun da frenleyici bir etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Kuşkusuz bunda tarihsel geçmişin de bir payı vardır. Günü gelmiş sorunları teorik bakımdan açıklamak, onlara ideolojik, örgütsel, siyasal cevaplar vermek yerine, belli kalıplar içinde kalmanın, aynı zamanda kendini yalnızca 71'in THKP-C'siyle, TKP-ML'siyle, THKO'suyla tarif etmenin, aradan geçen onlarca yıla rağmen yalnızca böyle tariflerin içinde kendine bir yol aramanın da payı vardır.

Emekçi solda ileriye doğru yürüyenler bakımından politik mücadele anlayışı, kadın özgürlük mücadelesiyle ilişki, Kürt ulusal özgürlük mücadelesiyle ilişki, bölge devrimi ve dünya devrimi gibi meselelerle ilişki, cepheleşme siyasetiyle ilişki, hatta daha da özgünleştirerek söylersek örgüt ve mücadele biçimlerine yaklaşım gibi açılardan düşünürsek, evrimci bir gelişmenin egemen olduğunu, adeta ite kaka ve gerçeklerin kendini açıkça ortaya koymasıyla değişimler yaşandığını, kopuşlarla ilerleme kararlılığının ve pratiğinin zayıf ve sınırlı kaldığını söyleyebiliriz. Partimiz bütün bunların eleştirisi temelinde kurulan bir parti, zihniyet devriminin ürünü olarak kurulan bir parti olduğu için bütün bu konularda gözle görülebilir değişimler sağladı, perspektifler geliştirdi ve pratikler inşa etti. Fakat gerek Türkiye ve Kuzey Kürdistan'da, gerek bölgede, gerekse dünyada olup biten her şey, günü gelmiş sorunların teorik açıklamalarını yapamayan, ideolojik görüşlerini ve siyasal çizgilerini geliştiremeyen parti ve örgütlerin varlık haklarını her geçen gün daha fazla kaybettiğinin de açık yansımalarını sergiliyor, böyle yapıları krizlere itiyor.

Tam da burada, partinizin emekçi sol içerisindeki konumu ve rolünü biraz daha açabilir misiniz?

'90'lı yıllarda oluşan gerçekleri ve onların ihtiyaçlarını devrimci hareketin geçmiş birikimi ve kazanımlarını özümseyerek cevaplayabildiği için, Birlik Devrimine ve partimize, devrimci hareketin rönesansı demiştik. Bu nitelememizin yanlış, sorumsuzca, keyfi olmadığını aradan geçen 20 yıl ortaya koydu. Devrimci hareket içinde, her şeyden önce, kongre ve konferans gibi araçlarla kendini yöneten ve kendi geleceğini oluşturan bir parti olarak ayırt edici bir yanımız var. Ve bu, bütün sınırlılıklarına karşın neredeyse tek örneğe dönüşen bağımsız gençlik örgütümüz bakımından da görülebilir. Fakat doğaldır ki, bunlar kendi başına bir anlam ifade etmez. Bunların anlam kazandığı zemin, partimizin politik mücadele anlayışı ve tarzıdır. Mücadelenin bütün araç ve biçimlerini kullanma, hiçbirini küçümsememe, siyasal koşullar ve ihtiyaçlar hangi mücadele ve örgüt biçimini gerektiriyorsa onu harekete geçirme ve onunla donanma görüş açısı ve pratiği partimizin devrimci hareket içindeki olumlu devrimci baskılarından birini oluşturuyor. Partimizin yasal ve silahsız eylemlere, barışçıl ve kitle şiddetine dayalı eylemlere, silahlı eylemlere, seçim mücadelelerine bakışının, bunların bütününü devrimin örgütlenmesinin kanalları olarak görüşünün, bunları birleştirerek büyük bir devrimci gelişim sağlayabileceğinin bilinciyle hareket etmesinin yarattığı bir etki var. Devrimci hareket içinde etkisi görülebilir bunun. Partimizin kuruluşundan hemen sonra gündemleştirdiği cepheleşmenin özgün yolunu bulma arayışlarının, 1996'da o günkü ihtiyaçlardan hareketle ortaya koyduğu devrimci parti ve örgütler cephesinden günümüzde ulaşılan biçimlere değin, birleşik devrimci önderlik kavramımıza değin, cepheleşme konusunda '74-90 dönemi zihniyetini aşmaya yönelişimizin etkileri görülebilir emekçi sol içerisinde. Kürt ulusal özgürlük mücadelesiyle ve onun öncüsüyle ilişkileniş, hakeza kadın özgürlük mücadelesiyle ilişkileniş gibi konularda da emekçi sol üzerinde devrimci bir basınç yarattığımızı söyleyebiliriz.

Cepheleşme konusuna değindiniz. Geçmişten günümüze cephe sorununda emekçi sol hareketin durumuna dair eleştirel analizlerinizin çerçevesi nedir? Cepheleşme çaba ve yöneliminin devamı bakımından neler öngörüyorsunuz, neler söyleyebilirsiniz?

71 devrimci kopuşu, cepheleşme zihniyetini geliştirmesi bakımından, devrimci yoldaşlığın en ileri örneklerini sergileyerek tohum atmıştı toprağa. THKP-C önderlerinin ve THKO'nun önder kadrolarının hapishaneden birlikte kaçışları, THKP-C önderinin, THKO önderlerinin idamını önlemek için hayatını tereddütsüzce ortaya koyuşu, Kızıldere'de THKP-C ve THKO önderlerinin kanlarının birbirine karışması, daha sonra Kaypakkaya'nın Sinan Cemgil'lerin katillerini cezalandırmayı devrimci yoldaşlığın doğal bir görevi olarak algılayıp pratikleştirmesi o kısıtlı zaman dilimi içinde ortaya çıkan örnekler oldu. 74'ten sonra ortaya çıkan örgütlenmeler bunlarla içeriksel tarzda ilişkilenmediler. Tersine, kendiliğinden büyüyen bir kitle hareketi içinde serpilip geliştiler ve kitlelerini büyütmek için korkunç bir grupçu rekabete tutuştular. Bu grupçu rekabet içinde ne faşizme, emperyalizme ve burjuvaziye karşı cepheleşme adımları atılabildi, ne de bir devrimci yoldaşlık kültürü, ruhu, bilinci oluşturulabildi. Bir bakıma her grup Türkiye ve Kürdistan'ın tek Bolşevik grubuydu, geriye kalanları tasfiye ederek kendi başına iktidar olacaktı, ama devrime kadar bile küçük burjuva devrimcisi olarak gördüğü gruplarla ittifakı aklından geçirmedi. 74-80 döneminin grupçu kültürü ve ideolojik şekillenmesi nedeniyle 12 Eylül faşist cuntası karşısında da cepheleşme yoluna gidilemedi ve herhangi bir başarılı adım atılamadı. Bu konuda devrimci harekete, devrimci geçmişimize açık bir eleştiri yöneltilmeksizin, meselenin özü doğru kavranmaksızın tabii ki bir kopuş da yaratılamaz.

Peki, nereden ilerlemek gerekiyor?

Cepheleşme daha büyük bir mücadele ihtiyacının ürünüdür. Daha büyük bir mücadele yürütmek, halkların güçlerini birleştirmek ihtiyacı ortaya çıktığında, bu ihtiyaca yanıt olacak bir yol aramak yerine, dogmatik, yani canlı hayatın dışında, formüller dünyasında oluşturulmuş görüşlere saplanıp kalmak devrimci hareket içinde kimi bölüklerin süregiden zayıflığını oluşturuyor. Cepheleşmenin değişik ülkelerde ve yine onların değişik siyasal dönemlerinde özgün biçimler alabileceğini anlamamak, cepheleşmenin amacından hareket etmek yerine biçimle uğraşmak, herhangi bir zamanda ortaya çıkmış koşulların aynısını beklemek tabii ki teorik kavrayışsızlığı ve ideolojik darlığı yansıtıyor. Örgüt ve mücadele biçimlerine, örgüt biçimlerinden biri olarak da cepheye yaklaşımda hayattan kopukluğu, bu yönüyle dogmatikliği aşamamaya yol açıyor. Çok değişik deneylerden geçerek Türkiye ve Kuzey Kürdistan emekçi solunun mücadeleci bölükleri cepheleşmenin özgün biçimlerine ulaştılar. Yasal ve fiili meşru mücadele zemininde geniş kitleleri bağrında toplayan cepheleşme ya da yeraltında mücadelenin daha çok yasadışı ve askeri biçimlerini önüne çeken cepheleşme, bunların fiilen birbirini tamamlaması gibi bir düzeye ulaşıldı.

Mücadelenin ilerlemesi için, her şeyden önce, cepheleşme siyasetinin pratiğini gerçekleştiren partilerin ve örgütlerin önderliklerinin kararlılığı, onların kadro iskeletlerinin kararlılığı, bu mücadeleye öncülüğü gerekiyor. İkincisi, emekçi sol kitleler arasında cepheleşme kültürünün, ruhunun, görüş açısının geliştirilmesi gerekiyor. Bu bir yönüyle, geriliklerle mücadelede kararlı olmak ve tüm eğitsel çalışmalarda bunu dikkate almakla karşılık görecekse, daha da önemlisi, cephelerin mücadele başarılarıyla karşılık görecektir. Nitekim yasal ve fiili meşru mücadele alanında oluşturulan cepheleşmenin 7 Haziran başarısının cepheleşme kültürü, isteği ve duygusu bakımından geniş yığınlarda yarattığı değişimi gördük. Gerek yerüstünde gerekse yeraltında ortaya çıkan cepheleşmelerin pratik başarıları, hem saflaşmayı, hem de dönüşümü hızlandıracaktır.

Cepheleşmenin bir kanalı olarak tarif ettiğiniz HBDH'den beklentileriniz neler? HBDH'nin olası gelişim yönü, gelişme olanakları ve aşılması gereken sorunları neler? Her örgüt, kitlelerin mücadelesinin çözülmesi gereken bazı sorunlarını çözerek kendi varlık hakkını elde edip geliştiğine göre, HBDH Türkiye ve Kürdistan'da işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadelesinin hangi sorunlarına yanıt vererek ilerleyecek?

Halkların Birleşik Devrim Hareketi, politik islamcı faşist diktatörlük ve inkarcı sömürgecilikle halklarımız arasındaki mücadelede, özgür araçlarla, yasalarla sınırlanmamış araçlarla ezilenlerin savunulmasında ve atılımında sorumluluk taşıyan, görevler üstlenmesi gereken bir örgütlenme. Diktatörlüğün ordusu, polisi, yarı-askeri sivil güçleri, muhbirleri var ve bunlar ellerindeki araçlarla burjuvazinin egemenliğini koruyup sürdürmek için halklarımızla mücadele ediyorlar. Halkların Birleşik Devrim Hareketi bu güçlere karşı halklarımızın mücadelesinin önünü açmak, halklarımızın birliğini güçlendirmek, moralini yükseltmek ve çaresizlik duygusu yaşamasını önlemek için var. Bunu başardığı oranda siyasal bakımdan yaşama hakkı kazanacaktır. Ve bu yüzden de önünde geniş bir mücadele cephesi var. Kentlerde ve kırlarda, halklarımızın faşist sömürgeci düşmanlarının askeri araçlarla ve zulmün değişik biçimleriyle kitleleri susturmaya, öncülerini yok etmeye çalıştığı her yerde, buna dur diyebilecek bir güç olarak ihtiyaç var Halkların Birleşik Devrim Hareketi'ne. Bu yüzden, ondan yasal, barışçıl, silahsız mücadelenin ya da fiili meşru mücadelenin öncülüğünü yürütmesi gereken bir örgütlenme gibi söz edilirse ya da çubuk bu tarafa doğru bükülmeye çalışılırsa, kuşkusuz ki çok ciddi bir hata yapılmış olur.

HBDH'nin saflarında da çok büyük bir kitle mücadele edebilir. HBDH milisler yoluyla binlerce, onbinlerce insanı siyasal mücadeleye seferber edebilir. Kent gerillası yoluyla, kır gerillası yoluyla yüzlerce ve binlerce insanı mücadeleye seferber edebilir. Bunun önünde hiçbir engel yok. Bu başarılamıyorsa, cephe içinde yer alan güçlerin durumlarıyla bağlı, onların güç sınırlılıklarıyla bağlı. Yoksa sorun o örgüt formunun, bir yeraltı cephesi formunun kucaklayabileceği, seferber edebileceği kitlelerle ilişkili değil, yani bu konudaki uygunsuzluğu değil. Tersine çok uygun.

HBDH'nin bu kitlelerle buluşmak için nasıl bir çizgide, hangi anlayışlarla ya da hangi biçimlerde ilerlemesi gerektiğini düşünüyorsunuz?

HBDH'nin yüzünün kitlelere dönük olması, eyleminin geniş kitlelerde yankı bulmasının temel koşuludur. İşçi sınıfının, Kürt halkının, kadınların, gençlerin, yoksulların, Alevilerin, ulusal toplulukların, işsizlerin sorunlarından, özlemlerinden, taleplerinden kopmuş bir mücadele HBDH'yi kitleler içinde bir çekim gücüne dönüştüremez. Tersine, eğer işçi sınıfı ve ezilenlerin taleplerini, sorunlarını, özlemlerini esas alan bir politik önderlik tarzıyla hareket ederse, onun mücadelenin askeri biçimlerini, devrimci şiddete dayanan biçimlerini kullanması büyük bir etki yaratacaktır. Kitle katliamlarına girişenler ya da iş cinayetlerinin failleri ve yasal koruyucuları, kadına karşı şiddetin ya da çocukların cinsel istismarının suçluları, barış isteyen akademisyenlerimizi ve ilerici-demokrat öğretmenlerimizi işten atanlar, yasal, barışçıl, silahsız, fiili meşru mücadele yürüten işçilerin, köylülerin, kadınların, gençlerin kanını dökenler, hapishanelerde zulüm uygulayanlar, mahkemelerde sayısız faşist karara imza atanlar, muhbirlik yapanlar, halklarımıza karşı faşist diktatörlüğün sivil faşist örgütlenmesi olarak hareket edenler, mevcut siyasi iktidar ve onun halk düşmanı güçleri, bütün bunlar HBDH'nin mücadelesinin hedefleridir. Sınıf mücadelesinin bütün sorunlarında HBDH'nin kendi çizgisinde, kendi zemininde söyleyeceği bir söz vardır ve olmalıdır. Bir yeraltı cephesi bu biçimiyle ilk kez deneniyor. Yoğun bir faşist devlet terörü ve sömürgeci savaş koşullarında, yeni illegalite koşulları altında yol alınmaya çalışılıyor. Bunların getirdiği zorlanmalar, ilerleyiş temposunda zayıflıklar var, fakat günümüz siyasal mücadelesinin ihtiyacı böyle bir yeraltı cephesi ve onun eylemi. Onu kuran belli başlı partiler de bu ihtiyaca yanıt verme isteği ve yönelimi içindeler. Bu nedenle Halkların Birleşik Devrim Hareketi'nin büyüyeceğini, özgürlük mücadelesine kendi zemininde ciddi katkılarda bulunacağını bekleyebiliriz.

Siyasal stratejiniz açısından dikkat çeken “Türkiye'yi antiemperyalist demokratik devrime ve bu devrimin zaferine götürecek olan yolun burjuvazi-proletarya, devlet-halk vb. açık sınıfsal ve siyasal karşıtlıkların yanı sıra faşist diktatörlüğün kışkırtıp örgütleyeceği Türk-Kürt, Sünni-Alevi, laik-şeriatçı gibi somut biçimler üzerinde yükselen gerici bir iç savaş ya da iç savaşlar serisinden geçerek gelişeceği” tespitiniz, 15 Temmuz ve sonrası gelişmelerle birlikte düşünüldüğünde ne ifade ediyor?

Türkiye ve Kürdistan'da bir devrim stratejisi oluştururken, devrimin özgün yolunu ararken, doğal olarak proletarya-burjuvazi ya da büyük toprak sahipleri-yoksul köylüler gibi çelişkilerin dışında, bütün ülkelerde rastlayabileceğimiz bir devlet-halk çelişkisi dışında, politik özgürlük mücadelesinin doğrudan içinde olan devrimci ve demokratik dinamikler vardı. Kürt halkı örneğin, Aleviler örneğin, ulusal topluluklar örneğin. Kendi koşullarında ve özgün döneminde emekçi memurlar örneğin. Ya da bir ana damar olarak, bunların dışında, kadınlar. Bu gerçekler vardı. Bu dinamiklerin taleplerini bastıran bir devletle karşı karşıyaydık. Türk olduğunu, Sünni olduğunu söyleyen, başka dil, başka inanış, başka ulusal kimlik tanımayacağını söyleyen ve erkek egemen bir devlet yapılanması vardı. Devrimci mücadelenin ve yığınların demokratik mücadelesinin onyıllara dayalı pratiği, bütün bu konularda bu güçlerin birer dinamik olarak tarih sahnesine çıkmasına, taleplerini ve kimliğini daha güçlü biçimde dayatmasına yol açtı. Bu dinamikler kadar karşı-dinamikler de vardı ve devlet bu karşı-dinamikleri kendi gücüne, yığınların mücadelesini yenilgiye uğratacak bir imkana dönüştürmeye çalıştı. Bunları biz işte Alevi-Sünni, Türk-Kürt, laik-şeriatçı gibi toplumun ana gövdesini içine alan bazı karşıtlıklar biçiminde ortaya koymuştuk.

Esas olan, burada karşıdevrimin kendisi için sağladığı avantajlar, bu çatışkıları ve karşıtlıkları gerici temelde yöneterek sağladığı avantajlardı. Partimizin bütün önerisi şuydu: demokratik muhteva öne çıkarılarak, bu, tersine devrimin kuvveti haline getirilebilir. Yani çatışkıları değil de, bu çatışkıların, karşıtlıkların demokratik dinamiklerinin kendini ortaya koyuşunu örgütlemek, dolayısıyla devlet tarafından kendi gücüne dönüştürülen dinamiklerinse, Sünni dinamiğin örneğin, laik dinamiğin örneğin, Türk dinamiğin örneğin, demokratlaştırılması, devrimcileştirilmesi çerçevesinde diktatörlüğün planlarını bütünüyle bozguna uğratmak. Görüş açısı buydu. Ama devlet her zaman karşıdevrimci temelde, halkların ve emekçilerin birbirini boğazladığı, Sünni olarak, Türk olarak, laik olarak egemen olanın efendi olduğu yanılgısına kapıldığı, böylece gerçek efendiyi, faşist diktatörlüğü, inkarcı sömürgeciliği desteklediği bir zemin yaratıyordu. Partimiz buna dikkat çekiyordu. Ve devletin bu temelde iç savaşlar örgütleyeceğini, bu iç savaşlara hazır olmak gerektiğini, bu iç savaşlarda demokratik dinamikleri harekete geçirmek kadar, aynı zamanda egemen dinamiğin etrafında toplanmış işçi ve emekçileri doğru bir tavra yöneltmek, Türk-Kürt çelişkisi değil egemenlerle halklar arasındaki mücadeleyi, Alevi-Sünni çatışması değil faşistlerle antifaşistler arasında mücadeleyi, laik-şeriatçı saflaşması ve kavgası değil devletle halk, yoksulla zengin arasındaki saflaşmayı örgütlemek gerektiğini söylüyordu.

O halde Türkiye'de faşist rejimin restorasyon süreci, 15 Temmuz ve sonrasındaki gelişmelerle de birlikte, siyasal stratejiniz bakımından neleri doğruladı, neler söyledi?

Toplum yerli yerinde, toplumun bu dinamikleri yerli yerinde, devrim ve karşıdevrimin güçleri yerli yerinde, dolayısıyla bu çelişkiler sürüyor. Ama sınıf mücadelesinin sonucunda bugün olan şu: dün egemen olan, kendini laik olarak tanımlayan, kemalist ideolojinin etrafında toplanmış anlayıştı ve politik islamcı, güçlü bir dinsellik etkisi altında olan, laikliği dinsellikle uyumlu görmeyen ya da laiklik adına yapılan sayısız biçimsel baskıya tepki duyan geniş halk yığınları vardı. Politik islamcılar bu geniş halk yığınlarının eğilimlerini, duygularını, arayışlarını kendi etraflarında toplamayı başardılar ve gelinen aşamada bu kez politik islamcı ideoloji, onun dinselleştirilmiş yaşam tarzı, bu yolla egemen olma siyasal stratejisi duruma hakim oldu. Şimdi kendi pozisyonlarını korumak isteyenler, laik yaşam tarzını, dinselliğin ve politik islamın günlük yaşama egemen olmamasını savunanlar. Bu kez taraflar bu hale geldi. Ve ama diğer bütün karşıtlıklar devam ediyor. Dolayısıyla Kürdistan ve Türkiye toplumunu analizimizin, temel sınıf karşıtlıkları dışında Türkiye ve Kürdistan özgülüne dayalı karşıtlıkların da saptanmasına dayalı stratejimizin ve buna bağlı taktiklerimizin isabetli olduğunu gördük. Faşist diktatörlüğe, tekçi devlet yapısına dair sorunların, bunun yarattığı sonuçların uzlaşmalarla, anlaşmalarla ortadan kalkabileceğini varsayan siyasal strateji ve taktikler başarısızlığa uğradı.

Alevilerin, laiklik duyarlılığı olan kesimlerin, politik islamcıların etkisi altında olan işçi ve emekçi kitlelerin bu yeni dengeler içerisinde olası saflaşma biçimleri ne olabilir ve partiniz buna hangi biçimlerde müdahale edecek?

Bugün yapılması gereken şu: yenilgiye uğramış kemalist ideoloji eksenindeki güçlerin ve kurumların politik islamcılara ve yaşamın dinselleştirilmesine karşı olanları, ya da onların söylemiyle ifade edersek, “dinciler ve laikler” karşıtlığını yine gerici temelde kullanma yönelimlerine karşı dikkatli olmak gerekir. Muhakkak ki, yaşamın politik islamcı düzenlenişine geniş kitleler itiraz edecektir. Bunlar kendilerini laik olarak gören kitlelerdir. Bunların mücadelesi faşizme karşı, politik islamcı faşist diktatörlüğe, saray cuntasına karşı mücadeleye dönüştürülebilir. Fakat bu, laikçilerle ittifak, CHP veya daha dışındaki laikçilerle ittifak hevesleriyle yapılırsa, egemen kavrayış yeniden üretilmiş olur. İşçi sınıfı ve ezilenler zemininden, halklar zemininden bakmak gerekir bu meseleye. Bir yönü, evet, din kalpsiz dünyanın kalbidir, bu gerçek göz önüne alınacak, burjuva laikçilerle buradan bir ayrım konulacak. Buna karşılık egemenler, ister Kemalist laikçiler olsun, isterse politik islamcılar olsun, dini halkın afyonu haline getirmeye çalışmışlardır ve aynı politikayı devam ettiriyorlar. Bunlara karşı da elbette etkin bir mücadele yürütülecektir. Bu ancak ezen-ezilen, sömüren-sömürülen, yoksul-zengin, devlet-halk karşıtlıkları etrafında saflaşmayı geliştirerek, derinleştirerek başarılacak bir şeydir. Ayrımı, “doğal çevrenin yıkımından yana mısın, karşı mısın” biçiminde koymak lazım. “Grev ve direnişten, haklarını elde etmekten yana mısın, karşı mısın” biçiminde koymak lazım. “Öğrenci haklarından, özerk-demokratik üniversiteden, bilimsel, anadilde, parasız eğitimden yana mısın, değil misin” biçiminde, “adaletsizliklerden yana mısın, karşı mısın” biçiminde, “ezenden yana mısın, ezilenden yana mısın, yoksuldan yana mısın, zenginden yana mısın” biçiminde koymak lazım. Politik islamcı faşist diktatörlüğe, işbirlikçi tekelci kapitalizme, emperyalist küreselleşmenin bütün sonuçlarına karşı halklarımızı, işçi sınıfı ve ezilenleri buradan saflaştırmamız gerekir.

Son olarak, önümüzdeki yılda mücadelenin gelişim yönüne dair umutlu olmak için hangi nedenler bulunduğunu soralım.

Politik islamcı faşist diktatörlük Türkiye-Kürdistan zemininde ve bölgesel düzeyde kuşatılacağı yeni çelişkilerle yüz yüze. Eskisi gibi yönetemediğini şu son aylardaki gelişmelerle de görebiliriz. Artık parlamenter sistem adını verdikleri sistemle de yönetemediklerini, mevcut burjuva parlamentoyu devre dışı bırakarak, bir anayasal değişikliğe bile gitme gereği duymadan fiilen devre dışı bırakarak, kanun hükmünde kararnameler adı altında Tayyip Erdoğan'ın, faşist saray cuntasının emirleriyle yönetmeye kalkışarak gösteriyorlar. Belki Türk burjuvazisinin tarihinde yalnızca ulusal topluluklara uygulanmış sermaye gaspı şimdi iç mücadelede yaygınca ve açık açık uygulanıyor. Karşıdevrimin iç mücadelesinde şiddet, şöyle diyebiliriz ki, hiç değilse son 50-60 yılın en yüksek düzeyinde. Ve asıl önemlisi, “ez ve çöz” planı başarısızlığa uğradı. Belirli bir dönem içinde sonuç almaya endeksli bu plan, yeni altüst oluşları mayalamaktan öteye geçemedi, olayların akışı iki taraf arasında, halklarımızla faşist diktatörlük ve inkarcı sömürgecilik arasında şiddetli bir savaş hattına doğru girmeye başladı. Bekledikleri sonucu alamadılar ve kaybetme etkenleri giderek daha fazla birikiyor.

Bir geçiş dönemi. Bu geçiş döneminde, egemen güçlerin yeni iç çatışmalara sürüklenmeleri olasılığı büyüktür, fakat daha önemlisi, yönetememe krizi yapısal krizle kaynaşarak şiddetleneceğinden, dizginleri bütünüyle elden kaçıracakları, büyük toplumsal depremlerin ortasında çaresizlikle izlemek zorunda kalacakları türden toplumsal altüst oluşlarla kuşatılmaları için koşullar daha hızlı birikecektir. Halkı ikna edip inandırma, halkın sorunlarına, özlemlerine, taleplerine onu yatıştıracak cevaplar verme yolunda ilerleyen, dolayısıyla kendisine karşı birikmiş enerjiyi sönümlendirip dağıtan bir gerçekliği yok egemen güçlerin. Tersine, her an nereden başkaldıracağı konusunda kaygı içinde oldukları, kendilerine karşı geniş bir dinamik var. Bir çeşit mayınlı tarlada yürüyorlar. Bütün avantajlarına rağmen gerçek budur. Patlayıcı maddeler çok yaygın bir biçimde birikmektedir toplumun bağrında ve bunlar çok sıradan görünen bir nedenle bile harekete geçebilir. İşte örneğin Gezi Parkı'ndaki ağaçların kesilmesi gibi bir örnek de olabilir ya da Tunus'ta gördüğümüz gibi bir genç adamın protesto için bedenini ateşe vermesi de olabilir, nasıl buralardan çok büyük ayağa kalkışlar gerçekleşmişse ve bu esasen toplumun bağrında biriken patlayıcı maddelerin birden alev alması anlamına geliyorsa, durum Türkiye ve Kürdistan'da tam tamına budur. Askeri güç üstünlüğüne rağmen, Türkiye'de, Kuzey Kürdistan'da, Rojava'da ve Güney Kürdistan'da daha güçlü değildir faşist diktatörlük, inkarcı sömürgecilik. Gerçeğin bir yönü bu, umutlu olmak için.

İkincisi, bütün bu darbe koşullarına rağmen, hem yasal, barışçıl, fiili meşru mücadele zeminindeki birleşik cephe varlığını korumaktadır ve daha büyük atılımlar için gerekli zemine sahiptir, hem de yasadışı ve askeri mücadele biçimleriyle, devrimci kitle şiddetiyle kendini ortaya koyacak birleşik cephe kendini örgütleyip geliştirecek bir zemine sahiptir. Keza işçi sınıfı ve ezilenler içinde mücadele eğilimi duyan kesimler enerjilerini belki daha az dağıtacaklardır, enerjilerini gerçekten sonuç alacak tarzda seferber etmeye eğilim duyacaklardır. Gerçekten mücadele eden, mücadelenin değişik araç ve biçimleriyle politika yapan güçlerin etrafında daha fazla toplanacaklardır ve yine bu güçlerin ana gövdesini oluşturduğu birleşik cephelerin etrafında mücadeleyi yeğleyeceklerdir. Faşist cunta irade kıramadı. Politik kitle talepleri uğruna mücadele arzusunu yıkamadı. Yenilgi psikolojisini ve umutsuzluğu örgütleyebileceği tarzda bir egemenlik kuramadı. Emekçi sol saflarda yer alan milyonlar harekete geçmek, hesap sormak, özgürlüğü kazanmak isteklerini kaybetmediler. Bir adım geriye çekildiler. Sahneye çıkacakları koşulları kollayan bir pozisyon aldılar. Diktatörlük geriye doğru adımın bir sıçramaya zemin olmaması, çözülme zeminine dönüştürülmesi hedefiyle hareket ediyor. Bunun için, faşist devlet terörünü sonsuzca sürdürebileceği, askeri güç üstünlüğünün yenilgiye uğratılamayacağı düşünce ve duygusunu örgütlemeye, salgın halinde yaymaya çalışıyor. Bu doğrultuda dizginsiz bir faşist psikolojik savaş yürütüyor. Ne var ki, halklarımızın öncü partileri ve birleşik cepheleri koşullarında 12 Eylül türünden bir sonuç alma imkanına sahip değiller. Çok değişik iktisadi, mali ve bölgesel gelişmelerin de, diktatörü ve faşist saray cuntasını yepyeni sorunlarla yüz yüze getirmesi, yığınlarla çelişkilerine yeni etkenler eklemesi dönemin dinamikleri arasında düşünülmelidir.

2017'ye bütün bu gerçeklikler altında giriyoruz ve güçlü, dirençli, canlı hayatın beslediği bir umut taşıyoruz. Elbette, siyasal mücadelede dinamiklerin kendiliğinden hareketlenmesini, kendiliğinden sonuç almasını beklemek de, düşmanın çaresizlik ve çıkmazlarını seyrederek onların aleyhine sonuçlar üretmesini beklemek de tam bir akılsızlık olur. Başarının koşulu, toplumun devrimci ve demokratik dinamiklerini örgütlemekle, cepheleşmeyi yaygınlaştırıp pratikleştirmekle ve öncülerin devrimci, antifaşist, antisömürgeci, antikapitalist görevlerini kararlılıkla yerine getirmeleriyle sağlanabilir.

Son söz olarak vurgulamak isterim ki, umut bizimledir. İşte, devrimci iradenin öncü kararlılığı, işçi sınıfı ve ezilenlere sevgisi, inancı, güveni, adanmışlığı ve feda ruhu. İşte, halklarımızın kendini türlü biçimlerde ortaya koyan özgürlük, adalet, onurlu bir yaşam arzusu, talebi. İşte, emekçi solun yaşama yeteneğini kanıtlayan cepheleşme atılımı. İşte, bölgesel devrimci gelişmeler. Ve işte, egemen güçleri silahlı iç iktidar kavgasına sürükleyen yönetememe kriziyle bağlı koşullar, faşist politik islamcı saray cuntasının tehdidi altında olduğu, yığınlarla kurduğu köprüleri dinamitleme potansiyeli taşıyan ekonomik ve mali kriz belirtileri. Devrimci iyimserliğimiz bu toprağın, bu gerçeklerin ürünüdür. Başaracağız. Bu, ölümsüzlerimize, özgürlük ve onurlu bir yaşam hakkı yasaklanan, zulme, yoksulluğa, acılarla örülü, çileli bir hayata mahkum edilen işçi sınıfına ve ezilenlere sözümüzdür.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn