Sayı 23 / Kasım-Aralık 2016

MLKP Genel Sekreteri Kerim Gökdeniz’in, partisinin politik askeri cepheden kır gerillasına, Rojava’dan kitle hareketine, emekçi solun durumundan cepheleşme çabalarına değin geniş bir yelpazedeki çalışma ve anlayışlarını değerlendirdiği röportajını yayınlıyoruz.

Haziran ayaklanması, Rojava devrimi, 6-8 Ekim Kobanê serhıldanı, özyönetim direnişleri başta olmak üzere geniş bir mücadele cephesi üzerinde partinizin politik varlığı belirgin biçimde göze çarpıyor. Partinize yönelik bir ilgi artışı da görülüyor. MLKP'nin bu son yıllardaki gelişmesinin dinamikleri neler? Bu itici güçler nasıl harekete geçti?

Partimizin devrimin özgün gelişim yolu konusundaki görüşleri, politik önderlik ve politik mücadele tarzı, birleşik devrim anlayışı gelişimin üzerine oturduğu zemindir. Böyle bir zeminde parti çizgisini uygulama kararlılığı, dolayısıyla politik önderlik ve örgütsel önderlik, bu gelişimi hazırlamış ve şekillendirmiştir. Partimizin politik önderlik anlayışında yüzü kitlelere, onların sorunlarına, taleplerine, özlemlerine dönük olmak ve politik mücadele anlayışında, tarzında mücadelenin tüm araç ve biçimlerini kullanmak vardır. Partinin kolektivizm temelindeki işleyişi, bu işleyişin düzgün parti yaşamında karşılığını buluşu ve parti çizgisini uygulama kararlılığı açığa çıkan dinamikleri harekete geçirmiştir. Bütün bunların içinde özellikle Kobanê devrimiyle ilişkileniş ve emekçi sol hareketin cepheleşmesi konusundaki yönelim ve iradeleşme partimizin konumunu, devrimle ilişkisini ve politik kararlılığını ortaya koydu. Bu da doğal olarak, dikkate alınmazlık edilemeyecek bir pratik ortaya çıkardı.

15 Temmuz askeri faşist darbe girişiminin akamete uğramasıyla birlikte, faşist politik islamcı saray cuntasının halklarımıza dönük saldırganlığının alabildiğine artmakta olduğu yeni bir döneme girildi. Faşist saray diktatörlüğünün, hedeflediği başkanlık rejimine giden yolda, toplumsal hayatı dinselleştirme zorlamalarını da artıracağını tahmin etmek güç değil.

Faşist politik islamcılığın, dini, karşıdevrimin başlıca ideolojik dayanağı olarak kullanması, tıpkı Türk şovenizmi gibi, işçi sınıfı ve ezilenlerin devrimci-demokratik mücadelesinin gelişimi önünde ciddi bir engel teşkil ediyor. Bu sayede Sünni inançtan emekçilerin küçümsenemeyecek bir bölümü karşıdevrimin politik tabanı haline getiriliyor. Rejimin faşist politik islamcı restorasyonunda yol alındıkça, resmi ideoloji de islamcılığın Türkçülükle harmanlandığı bir dönüşüme uğratılıyor.

15 Temmuz darbe girişimi karşısında saray cuntasının başarısı, sokağa çıkardığı yığınların eyleminde sembolleşti. Bu yığınsal karşı koyuş, darbenin askeri yenilgisinde, polisin ana gövdesiyle, ordunun sınırlı bir bölümünün yanında belli bir rol aldı. Darbenin siyasi yenilgisi ve saray cuntasının sonraki süreçteki toplumsal meşruiyet arayışlarında ise belirleyici rol oynadı.

15 Temmuz’dan Yenikapı’ya giden süreçte, AKP tabanı içerisinde örgütlenmiş politik islamcı faşist güruhlarla, saray cuntasını destekleyen daha geniş kesimlerin birlikte harekete geçişi, saray cuntasının kitle gücünü etkin bir sokak savaşı kuvveti olarak hazırlama ve konumlandırmada sıçramalı bir gelişim zemini elde etmesini, önemli eşikleri aşmasını sağladı. Kitlesinin özgüven, kazanma duygusu ve yaptıklarının meşruiyetine güvenme eşiğini aşması, zor araçlarının öne çıktığı siyasal mücadele koşulları altında kendi doğal tabanını siyaseten yönetme ve yönlendirme yeteneğini geliştirmesi ve haftalar süren eylemlilikler sürecinde örgütlenme düzeyini ve kapasitesini artırması, önümüzdeki dönemin siyasal saflaşmalarını yönlendirmede ve siyasal taktiklerini belirlemede hesaba katılması gereken bir durum değişikliğinin unsurları içerisindedir. Zira bu kuvvetin, politik islamcı faşist diktatör Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği siyasal kesimlerin ve çizginin, tüm burjuva hasımlarına karşı savunulmasında olduğu kadar ve ondan daha çok, demokratik güçlerin, dinamiklerin bastırılmasında rol oynayacağı bugünden çok açıktır.

“İktidar hayatı hedef aldığında, hayat iktidara direniş olur.”

Fransız filozof Gilles Deleuze

15 Temmuz askeri faşist darbe girişiminin akamete uğratılmasının hemen ardından devreye sokulan bir olağanüstü hal ve khk cenderesi, rejimin yeni dayanağı ve saldırı hamlesi oldu. Erdoğan OHAL'i, 1980 ve 90'lardaki OHAL'lerle, devrimci ve demokratik öncüleri ezmek, halklarımızın özgürlük ve eşitlik mücadelesini engellemek, bastırmak gibi ortak amaçlara sahip olmakla birlikte, parlamenter rejimin yerine, odağında Erdoğan'ın durduğu başkanlık rejimini geçirmek ve faşist diktatörlüğün politik islamcı resterasyonunu tamamlamak gibi özgün amaçlar taşıyor.

Örgüt, eğer gerçek bir işlevsellik gösteriyorsa, somuttur.

Örgütçünün başarısı, onun kitabi, şabloncu, soyut ve genel geçer olmamasına, canlı, somut, pratik, özgün biçimleri ve tarzı yakalamasına bağlıdır. “Somut” olmak, her şeyden önce, farklılaşan koşulların gerektirdiği ve mücadelenin belirli bir anında ihtiyaç duyulan örgüt ve mücadele biçimlerini bulma, hayatın içinde tohum halinde beliren biçimleri alıp geliştirme ve yaygınlaştırma, geçmiş dönemin eski biçimlerini yeni duruma uyarlama becerisi göstermektir.

15 Kasım tarihli duruşmada, SGDF Eşbaşkanı Özgen Sadet'in SGDF adına savcılık iddianamesine verdiği cevabı yayınlıyoruz.

Bizler, yargılanmak istenen sosyalist gençler, Suruç katliamının üzerinden henüz 4 ay geçmişken şafak operasyonları ile gözaltına alındık. Suruç katliamından sağ olarak kurtulanlar, bu katliamın tanıkları ve katliamda kardeşlerini, ailelerinden birisini kaybedenler olarak, 4 Aralık 2015 günü gerçekleştirilen polis operasyonu ile evlerimiz basılarak gözaltına alındık ve şu an içerisinde bulunduğumuz süreç, hukuki ifade ile “yargılama” süreci başlamış bulundu.

Kısa Tarihçe

HDK-Avrupa'nın kuruluşuna götürecek siyasetin inşası ve örgütlenmesi çalışmaları ancak 2016 yılının girişinde belirginleşebildi. Oysa bilindiği gibi, HDK Türkiye'de 2011 Ekim'inde kuruldu. Orası Türkiye ve Kuzey Kürdistan, burası Avrupa denebilir tabii! Öyle ya, somut koşulların somut tahlili diyen bir marksist siyaset diyalektiği de var zaten! Ama Avrupa'daki yapıların ve etkinliklerinin yelkenlerini Türkiye ve Kürdistan'dan esen rüzgarların şişirdiği gerçekliğini bilenler için tuhaf bir seyircilik durumudur bu. Kurucu örgütsel öznelerinin Avrupa'daki izdüşümleri bağlamında HDK'nin doğal olarak yankısını bulması beklenirdi. Neden öyle olmadığı üzerinde ayrıca durulmalıdır.

Devlet başkanı Juan Manuel Santos ile FARC-EP temsilcileri arasında 2012’de başlayan barış görüşmeleri, 26 Eylül 2016'da imzalanan anlaşmayla sonuçlandı.

Anlaşma metni 279 sayfa. Fakat müzakereler 6 ana başlık üzerine odaklandı:

“1) Kırsal kalkınma ve toprak politikası 2) FARC-EP’in siyasal katılımı 3) Çatışmalara son verilerek isyancı güçlerin toplumsal yaşama katılması 4) Yasadışı koka ekimi ve uyuşturucu kaçakçılığı 5) Kurbanların tazmin edilmesi 6) Nihai anlaşmanın yürürlük mekanizmalarının güvence altına alınması.”[1]

2012’de taraflar arasında mutabık kalınan bu 6 nokta üzerine ortak taslak 29 Ağustos 2016’da nihai olarak kabul edildi ve 26 Eylül’de Cartagena’da yapılan törenle resmi hale getirildi.

Alman Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF), Avrupa’nın en tanınmış kent gerilla örgütlerinden. Ayrıca, üstelik de en ağır baskı ve yok etme saldırıları altında, en uzun süre varlığını sürdüren kent gerilla gruplarından biri. 1970 yılında kuruluşundan 1998’de resmen kendini feshettiğini açıklamasına kadar, kapitalist Almanya devletine ve ABD emperyalizmine karşı silahlı mücadele yürüttü. RAF, kendisini “Üçüncü Dünya”nın kurtuluş hareketleriyle birlikte, bir uluslararası devrimci cephenin parçası olarak görüyordu.

Kent gerillasının inşasını, örgütsel yapısını ve işleyişini ele alacağımız bu yazıda ideolojik esin kaynağı olarak maoizmden etkilenen RAF’ın siyasi hedefleri tartışılmayacak.