Sağ Popülizm: Faşizmi Ilımlı Gösteren Teori

 Neofaşist hareketlerin yükselişi faşizme ilişkin analiz ve teorik tartışmaları doğal olarak yoğunlaştırdı.

Aslolan, faşizme karşı pratik mücadele geliştirebilmek, işçi sınıfı ve ezilen kitleleri seferber edebilmektir. Böyle olsa da, faşizme ilişkin analizler, teorik önermeler, dahası faşizmin hangi yol ve yöntemlerle kitleleri öz çıkarlarına düşman bir sistemin militanları haline getirebildiğini açığa çıkarabilmek, antifaşist pratiğin yolunu aydınlatmak açısından önemlidir.

Bu analiz ve önermelerin bir bölümü de faşizmin sınıfsal, siyasal içeriği ve tanımlanması üzerine teorik tartışmalardır.

Otoriterizm/otokratizm mi faşizm mi, tartışmasının devamı, sağ popülizm mi faşizm mi tartışmasıdır.

“Popülizm”, kelime anlamı halkçılık olmasına rağmen, devrimci-demokratik halkçı hareketlerden reformist halkçılara, demagog parlamentarist liderlerin çizgilerine ve faşizme kadar uzanan ve uzlaşmaz çelişki içindeki hareketlerin tümünü nitelemede kullanılarak, karmakarışık bir kavrama dönüştürülmüştür.

“Sol Ve Sağ Popülizm”: İşçiye-Ezilene Gereksiz Taviz Mi? 

Popülizm teorisi, liberal yazarlar tarafından 2. Dünya Savaşı sonrası, 1950’li ve ‘60’lı yıllarda geliştirildi. Öncekilerin devamı olarak Libsed, 1960 yılında yazdığı Siyasi İnsan adlı kitabında, liberal burjuva parlamenter rejime risk ve tehlike teşkil eden sol ve sağ hareketler için halkçı aşırılıkçılık anlamında popülizm kavramını kullandı ve eleştirdi. Halkçı aşırılık anlamında da, halkçı söylemle kitle hareketi yaratmak anlamında da popülizm nitelemesi yaptı.

Bu kavramı yeniden yükseltme ihtiyacı, neoliberal ekonomik politikalar döneminde dünya tekellerinin çıkarlarından kaynaklandı.

Neoliberal ekonomik saldırganlığın başlatıldığı dönemeç olan 1980’lerin başlarında, “sol ve sağ popülizm” teorisinin yeniden yaygınlaştırılmaya başlanması tesadüf değil.[1]

Üretimin ve artıdeğerin ulusal olmaktan çıkarak dünya çapında gerçekleştirilebildiği bugün, özellikle dünya tekellerinin işgücü maliyetini düşürmek yoluyla karı azamileştirmelerinin yöntemi, üretimi ucuz işgücü alanlarına taşımak ve dünya üretimini denetim altına almaktır. Bu nedenle de, dünya tekellerinin ulusal sınırlar içinde işçi sınıfının mücadelesine tavizler verme zorunlulukları büyük oranda ortadan kalktı. Bu, benzer biçimde, köy küçük burjuvazisine de tavizsiz davranmayı, şirket tarımını geliştirmede acımasızlığı getirdi.

Bunların ideolojik karşılığı “popülizme gerek yok” oldu.

Reagan ve Thatcher’ın politika alanında öncülük ettikleri bu ideolojik saldırganlık, 1990’lar boyunca dalga dalga dünyaya yayıldı ve muhafazakar partilerle sınırlı kalmayarak sosyal demokrat politikacıları da kapsadı. Blair’in “üçüncü yol”u, işçiye ve halka tavizsizliğin, “popülizm yapmama”nın çizgisi olarak, dünya sosyal demokrasisinin de hakim politikası haline geldi.

Dünya tekellerinin kazanacakları devasa azami kardan bahşedecekleri yardımlar ve yardım kuruluşlarına katkıları, dünya burjuvazisinin başlıca “taviz” politikası olarak yeterliydi. Üstelik bu politika, yansımasını dini örgütlenmelere değin uzatıyor, işçi sınıfının yoksul kesimleri ile diğer yoksullar arasında “bahşeden burjuvazi ve burjuva kurumları”na ideolojik bağımlılık da üretiyordu.

İşte “sol ve sağ popülizm” fikri, işçi sınıfının mücadelesini önlemenin ideolojik aracı olarak kullanıldı.

Liberal demokrasiyi kutsayan Hannah Arendt’in totalitarizm teorisi nasıl ki faşizm ile proletarya diktatörlüğünü kötülüğün iki aşırı ikiz kardeşi ilan ettiyse, aynı kalıp üzerine “sol ve sağ popülizm”i oturtan, “Hitler, Roosevelt, Mao Zedong, Putin, Chávez, Le Pen, Bernie Sanders, Trump”ı[2] aynı torbaya koyan bu yeni teori de aynı amaca hizmet ediyor: kapitalizm tarihin sonudur, ideal siyasi rejim liberal burjuva demokrasisidir, “sol ve sağ popülizm” tehlikelidir!

Faşizme De, Faşizm Yerine De: “Sağ Popülizm”

Burjuva liberal ideologlar ve tekelci medya, neofaşist hareketler için, faşizm kavramı yerine, onun halk düşmanı niteliğini hafifseten kavramları ikame etti: “Post-truth dönemi”, “illiberalizm”, “otoriterizm”, “otokratizm”, “alternatif sağ”, “sağ popülizm”. 

Bu kavramlar, gerek hükümette olan, gerekse henüz hükümet olmaktan uzak olan faşist hareketleri, tarihsel antifaşist bilincin hücumundan koruma karakteristik özelliğine sahip. Antifaşistler kullandıklarında bile bu kavramlar aynı rolü oynuyor.

Liberal demokratik ve hatta devrimci demokratik akımlar bile, “sağ popülizm” kavramını, faşizm için de, yeni dönemde faşizm yerine de, her iki kategoride de kullanıyorlar.

Liberal kalemler, günümüzde neofaşist hareketleri ve hükümetleri sağ popülizmle niteliyorlar.

Trump’ın başkan olması üzerine, ABD’de tarihçi Federico Finchelstein ve Pablo Piccato, Washington Post’un yorum sayfasında şunları yazdılar: “Irkçılık ve karizmatik liderlik Trump’ı faşist denkleme yaklaştırmıştır, ama popülist diye tabir edilen post-faşist tanımlaması daha uygundur. … Modern popülizm, faşizmin yenilmesiyle, faşist deneyimleri demokratik yörüngeye geri getiren, sonrasında demokrasinin otoriter bir biçimini yaratan post-faşist bir girişim olarak ortaya çıktı.”[3]

Liberal demokrat akımlar için Roger Griffin’in görüşleri de örnek verilebilir: “Faşizmin incelenmesinde ... ‘popülist ultra-milliyetçilik’ terimini kullanmayı öneriyorum.”[4] Hatta yazar, Rus Narodnikleri için, geniş kitleleri harekete katamadıklarından, popülist kavramını kullanmayı tercih etmiyor, ama ultra-milliyetçilik temelinde halkı harekete geçirebilmiş olması nedeniyle popülist kavramını faşizm için kullanmayı öneriyor.

Sol liberal demokratlardan Birikimci A.İnsel ise, Laclau’nun popülizm, Poulantzas’ın faşizmi Nazizm ve İtalyan tipiyle sınırlama, Arendt’in totalitarizm teorilerinin temeli üzerinde, popülizm teorisini benimsiyor: “Elit olarak tanımladıklarına karşı halk ya da millet adına konuşan ve halk veya milletin temsil tekelini elinde tuttuğunu iddia eden siyasal söylemler genel olarak popülist siyasal girişimlerin özelliğidir. Hatta alameti farikasıdır.”[5] “Halkın desteklediği popülist bir otoriterizm oluyor.”[6]

Marksistler arasında da sağ popülizm kavramını kullananlar var.

Cenk Saraçoğlu ise marksizm iddiasındaki bir yazar olarak, sağ popülizmi teori düzeyine yükseltiyor: “Bu hareketler bugün bu iddiaların sembolik olarak bile sergilenememesinin sorumlusu olarak hem merkez burjuva siyasal elitlerini, uluslararası finans tekellerini ve başta Avrupa Birliği olmak üzere uluslararası örgütleri işaret ediyorlardı. ‘Halkı’ bunlara karşıtlık üzerinden inşa ve temsil etmeye soyunan bu sağ popülist hareketler…” Saraçoğlu, sağ popülizm içinde, Trump’a, Erdoğan’a, Modi’ye ve yükselen neofaşist hareketlere yer veriyor. Gelişmiş kapitalist ülkelerde bu hareketlerin mevcut burjuva kurumları yıkabilme kapasitelerinin zayıf olduğunu, ama geri ülkelerde bu ihtimalin güçlü olduğunu belirtiyor. Toscano’nın görüşüyle hemfikir olarak, “faşizmin geçmiş, bugün ve gelecek zaman arasında kurduğu özel bağlantı ve onun karşıdevrimci yıkıcılığı” bakımından, sağ popülist hareketlerden ayrıldığını belirtiyor. Bu iki özelliği gösteremeyen faşist parti, hükümet ve iktidarları sağ popülizm olarak niteleyip teorileştiriyor.[7]

Ümit Akçay, “sağ popülizm ile sol popülizmi eşitleyen analizlere şüpheyle yaklaşmak gerek”tiğini vurgularken, faşist hareketleri aynı zamanda “yükselen sağ popülizm”in “aşırı sağ”ı olarak nitelemekte mahzur görmüyor.[8]

Neoliberal saldırganlığın “popülizme gerek yok”, “sol ve sağ popülizm” söyleminden sonra yükseltildikleri için, bütün bunlar, faşist hareketleri hafifsetme rolü oynuyor. Antifaşist tarihsel bilinç ve öfkenin neofaşist hareketlere ve hükümetlere yöneltilmesinin önüne ideolojik ağ örmüş oluyor.

Popülizm/Halkçılık, “Halk Yanlısı” Faşist Demagojiye İndirgenemez

Popülizm halkçılıktır. Popülizm/halkçılık, değişik tarihsel koşullarda, ezilen ve sömürülen sınıfların ortak çıkarlarını bağdaştıran, en geniş emekçi sınıfların çıkarlarının sözcüsü olarak ortaya çıkan akımların niteliğidir. Bu akımlar, özellikle köylülerin ağır bastığı toplumlarda yarı-serf veya küçük mülk sahibi köylülerin sınıfsal çıkarlarını, kapitalizmin görece geliştiği ülkelerdeyse işçi sınıfıyla köylü-kentli küçük burjuva kesimlerin ortak çıkarlarını, ikincisinin çıkarlarına tabi olacak biçimde bağdaştırarak savunan akımların ideolojisidir.

Popülizm kavramının kökeni, 1870-1890 döneminde ABD'deki "Grangers" ve "Greenbackers" diye bilinen çiftçi hareketine uzanır.

Rusya’da Narodnikler ve onların devamı olan Sosyalist Devrimciler halkçılığın en kararlı ve istikrarlı temsilcileri oldular. Proletaryanın sosyalizm için mücadelesinin etkisiyle yarı-proleter köylülerin temsilcileri Sol Sosyalist Devrimciler bu akımın içinde sol kanadı oluştururlarken, Şubat devrimi sonrası burjuvaziyle uzlaşan Sağ Sosyalist Devrimciler de bu akımın içindeydiler. Narodnikler ve devamcıları Sosyalist Devrimciler, köylülerin yalnızca iktisadi değil, “toplumsal” ve çarlıktan siyasal kurtuluşlarının da temsilcileri ve siyasi öncüleriydiler. Bu akımın siyasal rejimi, küçük burjuva demokrasisi ve burjuva demokrasisidir.

Siyaseten gerici köylü kesiminden ve hatta lümpen proletaryadan demagojiyle aldığı destek, III. Bonapart’ı halkçı yapmadı. Bu destek üzerinde yükselerek, önce devlet başkanı ve sonra imparator olan Bonapart, yönetimi altındaki 20 yılı aşan sürenin de gösterdiği gibi, burjuvazinin iktisadi çıkarlarını en kararlıca gerçekleştiren devlet yöneticisi oldu. Dahası, kent ve köy küçük burjuvazisinin sınıfsal çıkarlarının karşısındaydı. Rejimi ise diktatörlüktü, bu bakımdan da halkçı değil, halka düşmandı.

Nazi faşizmi, adından başlayarak toplumculuğun ajitasyonunu yapıyor, bunu üstün ırk ve ulus saydığı Almanları yükseltme amacına tabi kılıyordu. Alman ulusu ve ırkı, elbette o dönemde hakim olan burjuvazi demekti; Alman ulusunun yükseltilmesi ve dünyaya egemen kılınması amacı ise, gelişen Alman kapitalizmini ve tekellerini dünya kapitalizmine hakim kılmak demekti. Onun toplumculuk/sosyalizm, büyük mağazalara karşı küçük esnafın çıkarını savunma, ulusal birlik içinde korporatizm ve sınıf işbirliği yoluyla işçilerin yaşam koşullarını iyileştirme vb. tüm demagojik söylemleri bu hedefe tabiydi. Nazizm, bu hedef doğrultusunda, kitleleri devrimci arayıştan alıkoymak ve dahası devrimci yolda ilerleyen işçi hareketini ve komünist öncüleri yok etmek, demagojiyle harekete geçirdiği kitleleri de bu yok etme işinde seferber etmek istiyordu.

Bu gerçek, Nazizmin ve İtalyan faşizminin, yalnızca iktidardayken değil, daha öncesinde de şiddet saldırılarını birinci planda komünistlere yöneltmelerinde yansıdı. Programatik ve stratejik amaçlarının başına, “Bolşevizmi dünyada yok edecek tek güç biziz” şiarını koymaları da bu amaçla bağlantılıydı.

Üstelik geleneksel muhafazakarların ve dini akımların tersine, Nazizm ve İtalyan faşizmi, “devrim” ve “yeni düzen” amacını vurguluyordu. Yalnız başına bu demagojik amaç, diğer temel amaçlarından soyutlanırsa, faşizmin komünist hareketle hegemonya mücadelesine girmesini, ama onu yok edilecek baş düşman almamasını gerektirirdi. Oysa dünyada ve ülkede komünist tehlikeyi yok etmeyi merkezi görev olarak önüne koyması, faşizmin tamamen, kapitalizmin ve tekellerin önündeki engelleri ezmeyi, böylece onları siyasal bunalımdan kurtarmayı amaçladığını acı biçimde kanıtladı.

Faşizmin halktan yana demagojik ajitasyonu, bazen İtalya’da olduğu gibi güncel işçi-ezilen mücadelelerine destek açıklamaları, kapitalist sınıfın açık terörcü diktatörlüğünü kurma amacı için halk kitlelerini aldatma işleviyle bağlı arsızca bir hiledir. Faşizm bu hileye, aynı zamanda parlamentarist burjuva siyasetten farklı olduğunu göstermek, parlamentoyu ve faşist olmayan burjuva kurumları tasfiye etmek için de başvurur.

Faşizm, elbette küçük burjuvazinin desteğini almak, onları iktidara taşıyacağını/taşıdığını hissettirmek için de bu demagojiye yönelir. Zaman zaman onların bazı talep ve eylemlerini destekleyebilir. Sosyal demokrasinin sınıf işbirliğini korporatizm olarak uygulayabilir. Ama bunları kapitalist sınıfın egemenliğini güçlendirmeye tabi kıldığı için, söz konusu hile ve yönelim onu halkçı kılmaz.

Halktan yana demagojisinden dolayı “ideolojik olarak sağ ama halkçı anlamında popülist” demek, şu ya da bu ölçüde, örneğin reformcu halkçı hareketlerle ortak özellikler taşıyan ama sağ ideolojiye sahip olan demektir. Bu, faşizmin burjuvazinin işçi sınıfı ve halka karşı vurucu terörist gücü, açık terörist diktatörlüğü olduğu gerçeğini, tarihsel bir olgu olarak yaşanan bu gerçeği reddeden, burjuva demokrasisi savunucusu liberallerin uydurduğu bir teoriden başka bir şey değildir. Faşizmin tarihsel deneylerinin gösterdiklerinin yanı sıra, güncelde neofaşist hareketler ve liderlerin çok sınırlı halkçı demagojisi de, bu hareketlere sağ popülist gibi ödüllendirici bir nitelemeyle yaklaşmayı hiçbir şekilde doğru kılmıyor.

Bugünkü faşist hareketlerin halkçı demagojisi, kendilerini halktan göstermekle, halkta bu duyguyu yaratmakla, mücadeleyle korunamayan işçi haklarını, emperyalist küreselleşme karşıtı ulusalcı ekonomi politikasıyla ve göçmen düşmanlığıyla koruyacakları hissi vermeleriyle sınırlıdır.

Ama burjuvazinin ana akım sağ muhafazakar ve sosyal demokrat partileri, neoliberalizmin tavizsiz savunucuları olarak mali sermayeyle o denli kaynaşmışlar ki, neofaşizmin basitçe halkçı resim vermesi, birkaç güncel talebi dile getirmesi veya arsızca kullanma çabası, halk tarafından rahatça kabul görmesine, işçilerden oy ve katılım sağlamasına ve sağdan sola uzanan çeşitlilikteki ideolojik ve siyasi akımlardan “sağ popülizm” payesi edinmesine yetiyor.

Kitle Hareketi Yaratabilmesi Faşizmi Popülist/Halkçı Kılmaz

Küçük burjuva liberal demokratları, ideolojik olarak gözlerini kamaştırarak sağ popülizm teorisine vardıran asıl şey, dün olduğu gibi bugün de, neofaşist hareketler, partiler ve hükümetlerin kitleselleşme başarısıdır. Onların halktan aldıkları desteğin hızla yeniden yükselmekte oluşudur.

Faşizm, iki savaş arasındakine benzer biçimde yeniden kitleselleşirken, gerçekte halkçı olmayan, antikomünist, milliyetçi, bazen dini değerleri kullanan, göçmen işçi düşmanı saldırganlığıyla siyasal niteliğini ortaya koyuyor. Kitleleri etkilemek için emperyalist küreselleşmeden yoksul düşenlerin bazen taleplerini savunuyor, bazen de milliyetçi içe kapanma ve güçlü ulus-devlet yoluyla, göçmenlere şovenist saldırganlıkla, onların eski yüksek ücretli işlerini elde edebilecekleri hayalini yayıyor. Küçük burjuvazi, işsiz işçiler, işçilerin geri bilinçli kesimi ve lümpen proletarya arasında gerici kitle hareketi yaratıyor veya hızla kitle desteği sağlıyor. Avrupa’daki neofaşist hareketlerin ya da hükümetteyken faşistleşen partilerin güncel pratiği bunu gösteriyor.

Bu kitle desteğini görüp gözleri kamaşanlar, bu hareketleri siyasal nitelik ve amaçlarına göre değerlendirmek yerine, onları popülist/halkçı olarak nitelemeye gidiyorlar.

Togliatti’nin İtalyan faşizminin gelişme sürecinde yaptığı bir tespiti var: “faşist diktatörlük burjuvaziyi ve küçük burjuvaziyi örgütleyerek bir kitle hareketine sahip olmaya çalışmaktadır.”[9] “Küçük burjuvazi arasındaki bu hareket ne zaman birleşik bir eyleme dönüştü? Başlangıçta değil, 1920 sonlarında. Yeni bir faktör, burjuvazinin en gerici güçleri örgütleyici olarak işin içine girdikleri zaman, gelişme birleşik bir eyleme dönüşür. Faşizm o güne kadar gelişmiştir, ama temel bir unsur haline gelmemiştir.”[10]

İtalya ve Almanya örneklerinde faşizm, olağanüstü koşullarda, burjuvazinin bu kez geçmişten farklı olarak, halkın bir kesiminin kendi devletinden yana pasif desteğini alarak devrimci sınıfların ve öncülerinin hareketini bastırma işini yapmakla yetinemez durumda kaldığı, sınıf diktatörlüğünü yeni bir biçimde uygulamaya koyduğu hareketidir. Halkın bir kesimini devrimci güçleri ezme hareketine seferber ettiği, rejim biçimini ve saldırı araçlarıyla örgütlenmesini buna göre değiştirdiği, burjuvazinin açık terörcü nitelikteki hareketi ve diktatörlüğüdür faşizm. Ve söz konusu hareketlerin, burjuvaziyle veya onun en gerici kesimleriyle birleşerek büyüdükleri zaman, faşist nitelikleri daha kolayca tespit edilip görülebilir.

Laclau’nun Popülizm Teorisi Temelinde Faşizm Yerine Sağ Popülizm

Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe, post-marksistler olarak, radikal demokrasi ve popülizm teorisyenleridir. Dünya sol hareketinde bu teorinin etkisinin 1990’lı yıllarda yükselişe geçtiğini, 2000’li yıllarda da Türkiye sol kesiminde, özellikle de sol aydınlarda ve akademik çevrelerde yayıldığını belirtelim.

Laclau, siyasal mücadelede, egemen sınıfa ve devletine karşı halk üzerinde hegemonya kurmanın, güçlü hareketler yaratmada ve iktidara yürümede tayin edici önemde olduğunu vurgular. Solun da, halkın eşdeğer olan taleplerini savunarak, ama hangileriyle olursa olsun, halkı seferber etmesi gerektiğini önerir. Bunun politik mücadelenin mantığı, hatta politikanın kendisi olduğunu belirterek, teorisinin temeli yapar. Böylece, politik olarak halkı inşa anlayışını ileri sürer.

Aslında Laclau, halk sınıflarını eşdeğer görerek, halk içindeki sınıf ayrımını önemsizleştirir ve işçi sınıfını sömürüden kurtuluş mücadelesinin temel sınıfı olmaktan çıkarıp diğer halk sınıflarıyla eşdeğer dereceye indirger. Bu sayede popülizm teorisinin halkçı bakış açısını oluşturur ve dünya çapında radikal demokrasi mücadelesi önerir.

Öte yandan, popülizmin politik mücadelenin mantığı ve hatta kendisi olması bakış açısından hareketle, söylemiyle halkı etkileye ve iktidardakilere/elitlere karşı halkı arkasında örgütleyen sağ hareketleri de popülist hareketler olarak görür. Dolayısıyla, faşist hareket ile komünist hareketi, halkçı devrimci hareketler ile kitlesel temeli olan faşizan partileri popülizm kategorisi içinde değerlendirir. Sınıfsal maddi çıkarları ve temelleri arasındaki, siyasal işlevleri ve amaçları arasındaki temel farkı da bir yana iterek, onları popülizm kategorisi içinde birleştirir. Hatta popülizmi, sınıfsal maddi temelinden de kopararak, politik söylemle halkı kazanmaya indirger. Örneğin, Erdoğan ve AKP’yi, Latin Amerika’daki halkçı sol hareketlerle popülizm kategorisinde buluşturur.

Laclau’nun hakim sınıf ile ezilen sınıf popülizmi arasındaki farkı tümden silmek istemediğini belirtelim, ama bu düzeltme, teorisinin siyasal ve sınıfsal ayırımları esasen kararttığı gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Türkiye’de Laclau’nun bu teorisine dayanan çevrelerden biri Birikim. Birikim editörlerinden Ahmet İnsel de sağ popülizmi faşizmin yerine ikame ediyor. Sağ popülizm teorisinin en öndeki kalemi İnsel. Laclau’nun popülizm teorisine dayandığı için, AKP’yi demokratik devrim yapmakla onurlandırdıktan ve uzun yıllar destekledikten sonra, şimdi de AKP ve benzeri faşist hükümet partilerini, neofaşist hareketleri, otoriterizm, otokratizm ve sağ popülizm kavramlarıyla niteliyor, bunların neden faşist olmadıklarının teorisini yapıyor.

Neofaşist hareketler ve hükümetteyken faşistleşen partiler, burjuvazinin geleneksel iki partili siyasetine, neoliberal acımasızlığına, yolsuzluklarına ve çürümelerine karşı, söylemleriyle halktan yana görünseler de, “refah devleti” özlemine seslenseler de, sonuçta milliyetçi, saldırgan, homofobik, erkek egemen oldukları gibi, krizin derinleştiği koşullarda sermaye oligarşisiyle bütünleşme fırsatı elde ediyor ve yalnızca ideolojik-örgütsel alanla sınırlanmayan biçimde burjuvazinin açık terörcü örgütleri ve bazı yerlerde iktidarları haline geliyorlar.

Mesela, Macaristan’da Orban’ın Fidezs’i ve Avusturya’nın koalisyon partileri ÖVP ve FPÖ, kölelik yasası çıkararak işçi sınıfına saldırmaktan, neoliberal saldırganlığı bu düzeye yükseltmekten geri durmadılar. Almanya’da AfD, milliyetçilik, güçlü ulus-devlet, göçmen düşmanlığı politikalarıyla hızla kitleselleşiyor. Koalisyona girer veya hükümet olursa, eski kurumları hızla değiştirip değiştiremeyeceği tartışılır, ama Alman tekellerinin ekonomik politikasını izleyeceği tüm tartışmaların üzerindedir. Benzeri Fransa’da Le Pen’in NF’si için de geçerlidir.

 Fidezs’den Jobbik’e, Lega Nord’dan Avrupa’nın diğer neofaşist parti ve hareketlerine uzanan bu akımları faşist değil de sağ popülist olarak nitelemek, onları siyasal işlev ve niteliklerine göre değil de, yalnızca halkı etkileme ve örgütleme özelliklerine göre değerlendirmektir.

Erdoğan ve partisi, Erbakan çizgisinden ayrılmalarını takip eden ilk dönemde de, orta çaplı burjuvazinin politik islamcı kesimleriyle örgütsel birlik içindeydi, onun bir parçası ve politik temsilcisiydi. ABD ve AB’nin, sermaye oligarşisinin gücünü arkalayıp generallerin siyasi iktidardaki ağırlığını tasfiye ettikten sonra, kendi iktidarını süreklileştirmek için ve büyüyen burjuvazinin bölgesel hakimiyet hedefli mücadele iddiasının temsilcisi olarak, Kürdistan devrimini ezme, Gezi-Haziran ayaklanmasıyla somutlaşan olası halk ayaklanmalarını önleme, yayılmacı savaşı tırmandırma ve bölgede bağımlı iktidarlar oluşturma politikasıyla faşizmde karar kıldı. Burjuvazinin neoliberal saldırganlığını en gözü dönük yöntemlerle uygulamanın mükafatı olarak sermaye oligarşisi tarafından kimi zaman hararetle desteklenen, kimi zaman da değişik sermaye kliklerine tehditle boyun eğdiren Erdoğan, geleneksel burjuva partilerinin halkı etkileyemediği koşullarda, sermaye oligarşisinin de kabul edip onayladığı veya şimdilik desteklediği tekçi faşist iktidarını, faşist şeflik rejimini inşa ediyor.

Böylesi bir akım, sırf generallerin iktidar terkibindeki ağırlığı yerine kendi kliğinin süreklileşen ağırlığını yerleştirdi diye, halkı elitistlere karşı kendi etrafında harekete geçiren söylemlerle başarılı oldu diye veya halka ekonomik yardım örgütledi diye, ne popülist/halkçı olabilir, ne de söylemi ve tarzından dolayı popülist olarak nitelenebilir. Neofaşist hareket ve partileri söylem ve tarzlarından dolayı popülist/halkçı olarak nitelemek, üstelik ayrı bir ödüllendirme ve tehlikedir.

Günümüzde neofaşist hareketler, halkın gerek reaksiyoner eğilimlerine (milliyetçilik, göçmen düşmanlığı, homofobi, erkek egemen kültür, liberal demokrasinin ikiyüzlülüğüne ve yozlaşmasına antidemokratik tepki), gerekse ulusalcılık kalkanıyla eski güzel “refah devleti” günlerine dönülebileceği yanılgısına dayanıyorlar. Bu sayede kitleselleşiyorlar. Bu arada, söylemde ve duyguda halka hitap eder görünmeyi başarabiliyorlar.

Reaksiyoner sağ çizgide duran ama aynı zamanda neoliberal saldırılar altında emekçilerin yoksullaşmasına karşı bazı taleplere de sahip çıkarak gelişen bu hareketler ve partiler, halkçı, ilerici, devrimci, komünist güçlere karşı açık terörcü saldırganlığı esas alıyorlar. Bu siyasal nitelik ve işlevleri gereği faşisttirler.

Geçmişte veya bugün, faşizmin halk üzerinde hegemonya sağlamasında, onun halk taleplerini savunur görünmesi ve hatta bu yöndeki bazı pratikleri rol oynasa da, esasen milliyetçi demagoji, ülkeyi krizden çıkarma iddiası, parlamenter çürümeye şiddetli tepki vb. tayin edici olmuştur. Laclau’nun iddia ettiği gibi faşizmin gerçekten de eşdeğer taleplerin bazılarını savunma yoluyla politik olarak halkı inşa etmesi değil.

Laclau’ların, İnsel’lerin, hatta daha solda olup da sağ popülizm teorisine varanların bakış açısı, bu siyasal ve sınıfsal nitelik ve işlevi gizlediği için, hem temelsiz hem de çürüktür. Sözü edilen hareketlerin halkı kazanma ve kitle hareketi yaratma başarılarını esas alan, siyasal nitelik ve işlevini ise buna tabi kılan liberal bakış açısıdır. Ve bu, faşizmi ilk tarihsel çıkış biçimiyle sınırlayan görüşten de beslenerek oluşturulan bir teoridir. Bu bakımdan da statiktir, faşizmi değişik siyasal, toplumsal, kültürel, ulusal, tarihsel koşullar altında analiz etme yeteneğinden yoksundur.

Faşizmi Statik Kavramayla Popülizmi Birleştiren Teori

Burjuvazinin, Hitler ve Mussolini faşizmiyle sınırlayıp neofaşizmi ılımlı gösterme ihtiyacını vurgulamıştık.

Uluslararası devrimci, marksizan ve antifaşist akımlar arasında, faşizmi en ileri biçimleri olan Alman ve İtalyan faşizmiyle sınırlama görüş açısı da az yaygın değil. Poulantzas’tan sol hareketteki değişik yazarlara uzanan bu görüş günümüzde de yaygın ve etkili. Bu, değişik tarihsel ve somut siyasi koşullarda, her bir ülkenin verili ulusal ve kültürel değişik özellikleri temeli üzerinde, burjuvazinin faşist rejimlerinin değişik biçimler alacağını kavramaktan uzak bir görüş.

Bu statik analize sahip olanlar, geçmişteki ve bugünkü faşist hareketleri, İtalyan ve Alman faşist rejimlerinin özelliklerinden birinin veya birkaçının eksik olmasından hareketle, “askeri”, “otoriter”, “otokratik” nitelemelerinin yanı sıra, sağ popülizm kavramıyla niteliyorlar.

Liberal demokrat görüş açısıyla konuya yaklaştığı belli olan ve faşizm üzerine çok sayıda kitabı yayınlanan İngiliz akademisyen R. Griffin, faşizmi Nazizm ve İtalyan faşizmiyle sınırlayan ve ulusun yeniden doğuşu (palingenesis) paradigmasına sahip olmayı faşizmin tayin edici özelliği gösteren teorisinin yan ürünü olarak, sağ popülizm teorisini üretiyor. Böylece tarihsel faşizmi ve neofaşizmi sağ popülizmle ödüllendirmiş ve kitleler içinde ılımlılaştırmış oluyor.

 Marksizm iddiasındaki akımlardaysa, Poulantzas, sağ popülizm teorisini savunmamasına rağmen, faşizmi Nazizm ve İtalyan faşizmiyle sınırlayan analiziyle ‘70’li yıllarda bu çizgiye öncülük yaptı.

Albert Toscano’ya gönderme yapan Cenk Saraçoğlu da bu anlayışla, Griffin’in teorisinin başka bir versiyonu olan sağ popülizm teorisiyle ortaya çıkıyor.

Saraçoğlu, faşizmi ayırt edici iki özelliğiyle açıklıyor: geçmiş imparatorluk mirasına atıfla hayali gelecek miti yaratmak ve bugünkü burjuva kurumlarını yıkmak. Bu yolla faşizmi, Nazizm ve İtalyan faşizmi tipleriyle sınırlıyor. Ve Avrupalı neofaşistlerden Erdoğan’a (gerçi Erdoğan’ı faşistleşmeye başlamış olarak değerlendirmek zorunda kalıyor) bu faşizm analizine uymayanları, sağ popülizm sepeti içinde toplayan bir teori ileri sürüyor. Bunların ancak protofaşist (faşizmin öncel biçimi) olabileceklerini söylüyor. Böylece neofaşizmi –ve geçmişte Alman ve İtalyan faşist hareketleri dışında kalan faşizmleri de– ılımlı gösteren bir teorik vargıya ve nitelemeye gidiyor.

Saraçoğlu, sağ popülizm teorisinin ana unsuru olarak, faşizmi ilk iki tarihsel çıkış biçimiyle sınırlamakla, o dönemdeki siyasal deneylere de aykırı davranmış oluyor.

İki dünya savaşı arası faşizmin yükselişi döneminde de, değişik derecelerde kitle hareketi yaratma kapasitesine sahip faşist parti ve hükümetler var oldu. Avusturya’da Dollfuss hükümetteyken faşistleşti. Emekli mareşal Horty, Macaristan’da siyasi kriz koşullarında, burjuva partilerin birleşik davetiyle başa geçti. Dollfuss, kitle desteği olmasına rağmen, paramiliter çeteleri örgütlemede yetersizdi ve Nazi yanlısı faşist güçlerden çok gerideydi. İspanya’da Franco ise, askeri darbeci yönü daha önde olan bir faşist hareketi iktidara ulaştırmıştı.

Faşizmin çeşitli biçimlerine karşı mücadelenin gerekleri açısından farklılıkları incelemek gerekli, ama farklı biçimlerdeki faşist hareketleri sağ popülizmle niteleyen ve bunu da teori düzeyine yükselten görüş o dönemin faşizm deneylerine de aykırı.

Geçen on yıllarda faşizm, ABD’ci faşist cuntalardan parlamenter ve paramiliter faşist hareketlere, bugün de yeni cuntalardan parlamenter, paramiliter ve hatta ekolojist faşist küçük gruplara kadar uzanan bir çeşitlilik arz etti ve arz ediyor. 

 Soldaki bu yanılgının faşizme karşı mücadeleye vereceği zararı görmemek için, mevcut kriz koşullarında burjuvazinin faşist hareketi geliştirme ihtiyacını anlamamak gerekir. Kapitalizmin varoluşsal krizi, ana akım burjuva partileri ideolojik ve siyasi iflasa götürürken, etkilerindeki kitleleri onlardan kopararak sağ ve sol kutuplara doğru itiyor. Bu koşullarda burjuvazi, neofaşistleri muhalefet hareketleri olarak yedekte tutmakla yetinmiyor, kimi ülkelerde faşizmi yükseltmeye yöneliyor. Geleneksel burjuva siyasi partilerden kopan kitlelerin devrimci alternatife kaymamaları için, onları barajlayacak neofaşist hareketlere ve partilere gereksinim duyuyor.

Örneğin, devletin yukarıdan faşist yasalarla tahkim edilmesine kitle desteği sağlamak için, hükümet koalisyonlarında neofaşist partilere ihtiyaç var. İtalya’da, çizgisi belirsiz ve istikrarsız Beş Yıldız Hareketi’nin koalisyona aldığı Lega Nord’un, şimdi kendi kitle desteğinden çok daha kuvvetli bir yürütme işlevi görmesi, bunun güncel ve çarpıcı bir örneğidir.

Ekonomik krizin ve geleneksel burjuva temsilcilerin erimesinin bir diğer sonucu da, yeni burjuva partilerin kitle desteklerini kuvvetlendirmek için faşist demagojiye daha fazla sarılmaları ve rejimi faşistleştirme yönünde ilerlemeleridir. Kriz koşullarında, özellikle ekonomik tavizlerle rıza üretme imkanı neredeyse tümden tükenmişken, burjuvazinin ihtiyaç duyduğu biçimlerden biri de böyle yansıyor. Orban’ın Fidezs’inin gelişmesi veya Brezilya sermaye oligarşisinin faşist Bolsonaro’yu iktidara getirmesi buna örnektir. Erdoğan hükümetlerinin koyu bir faşizm çizgisinde demir atmaları da diğer bir örnektir.

Emperyalist savaş ve saldırganlık yöneliminin daha da merkezileşen ve faşist özellikler alan iktidarlara ihtiyacı da bir başka boyuttur. ABD’de Trump yönetimi, Çin’de Şi Jinping’in süreklileştirilmiş başkanlık yönetimi, Rusya’nın emperyalist potansiyelini realize etme işlevini gören Putin yönetimi, emperyalist saldırganlıkla nüfuz, pazar, kaynak koruma ve kazanma emperyalist ihtiyacının doğurduğu faşizan yönetimlerdir.

Biçimde çeşitlilik arz eden bu faşistleşme sürecini, söz konusu hareketlerin sırf kitle destekleri veya Nazi ve İtalyan tiplerinden farklılıkları nedeniyle sağ popülizm diye nitelemek, yalnızca siyasi ve sınıfsal içeriksizlik itibarıyla yanlış olmakla kalmamakta, burjuvazinin geliştirdiği faşizm karşısında mücadeleci kitleleri, demokratik ve devrimci güçleri silahsızlandırmaya da yol açmaktadır.

Faşizm, burjuvazinin, derin sistemik kriz ve devrim tehlikesi gibi olağanüstü durumlarda, eskisi gibi yönetememe koşullarında, değişik tarihsel ve toplumsal şartların değişik biçimlerini alan, ama ortak temel özelliği açık terörcülük olan hareketi ve diktatörlüğüdür.

Dipnotlar

[1] Bkz. Populism, Margaret Canovan, Junction Books, 1981

[2] Bu Popülizm Değil, John Bellamy Foster, ozguruniversite.org, 03.03.17

[3] Akt. J.B. Foster, Bu Popülizm Değil, ags

[4] Faşizmin Doğası, Roger Griffin, İletişim Yayınları, 2014, s. 75

[5] Popülizmler Dünyası, Ahmet İnsel, Radikal, 19.08.14

[6] Türkiye: Rastlantısal Demokrasi, Keyfi Otoriterizm, Mağdurlar Manzumesi, Ahmet İnsel röportajı, bianet.org, 02.07.18

[7] Sağ Popülizm ve Faşizm Üzerine Yöntemsel Bir Tartışma: Küresel Örüntüler ve Ulusal Özgüllükleri Birlikte Anlamak, Cenk Saraçoğlu, ankara.akademia.edu

[8] Popülizm, Faşist Sağ ve Liberaller, Ümit Akçay, Gazete Duvar, 27.09.17

[9] Faşizm Üzerine Dersler, Palmiro Togliatti, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 2008, s. 27

[10] Age, s. 35

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn