Sayı 35 / Ocak-Şubat 2019

Ulusal demokratik ve devrimci hareket, faşist saray cuntası altında geçen üç buçuk yılda, fiili meşru mücadele cephesinde yaşadığı örgütsel nitelik zayıflamasına rağmen, bu karmaşık ve ağır siyasi koşullara cevap olmanın, faşist şeflik rejimine ve sömürgeciliğe karşı savaşımı büyütmenin imkanlarını zorluyor. Kitle hareketi ise savunmadan aktif savunmaya geçiş sürecinin sancısı içinde.

Hem burjuva liberaller, hem reformist sol kesimler, hem de devrimci sosyalist güçler, birkaç yıldır ve farklı kavramlaştırmalarla, neofaşizmin gelişimini tartışıyorlar. Son on yıla baktığımızda, gerçekten de, faşist partilerin ve faşist liderlerin, art arda birçok ülkede, devlet başkanlığı, başbakanlık, koalisyon ortaklığı gibi pozisyonları ele geçirdiklerini veya en azından ciddi oy artışları gerçekleştirdiklerini görüyoruz.

 Neofaşist hareketlerin yükselişi faşizme ilişkin analiz ve teorik tartışmaları doğal olarak yoğunlaştırdı.

Aslolan, faşizme karşı pratik mücadele geliştirebilmek, işçi sınıfı ve ezilen kitleleri seferber edebilmektir. Böyle olsa da, faşizme ilişkin analizler, teorik önermeler, dahası faşizmin hangi yol ve yöntemlerle kitleleri öz çıkarlarına düşman bir sistemin militanları haline getirebildiğini açığa çıkarabilmek, antifaşist pratiğin yolunu aydınlatmak açısından önemlidir.

Gerçek şu ki, bir kadın olarak benim ülkem yok. Bir kadın olarak bütün evren benim.” Virginia Woolf

Aydınlanma döneminin yazarlarından Thomas Hobbes, insan doğasının sürekli savaş halinde olduğunu, bunun için güçlü bir yapının onu yönetmesi gerektiğini söylemişti. Esasında Hobbes, kapitalizmin bir sonucu olan ve burjuvazinin kendi pazarını çevreleyip güvenceye almasının kurumsal yapısını ifade eden ulus-devlet olgusunu teorize etmişti. Onun “Leviathan - Bir Din ve Dünya Devletinin İçeriği, Biçimi ve Kudreti” adlı eserinde sistematikleşen bu teorinin, faşizmin temel ideolojik kaynaklarından biri olduğu tespit edilebilir.

Politik ve ideolojik genel krizin kökleri Amerikan tarihinin derinlerine kadar uzanmaktadır ve Donald Trump’ın her politik kararı ve tweet’i Birleşik Devletler’i tam teşekküllü faşist bir devlet olmaya doğru götürmektedir. Sözleri batıyor, ama politikaları insanları öldürebilir. Trump’ın bitmek bilmeyen ırkçı iğnelemeleri, muhatabını canavarlaştırmak için söylenen kadın düşmanı ifadeleri, sosyal devletin tüm birikimlerine karşı yılmak bilmez saldırıları ve hukukun üstünlüğünü sürekli aşağılaması, ürkütücü faşist politikalarını normalleştirmesine hizmet ediyor. Dahası, var olan her türlü medeni ve ahlaki sorumluluk anlayışına karşı suçlayıcı hor görme hali, terör değilse de cinnet geçirten zulüm kültürü ve bencillik “ethos”una yeni anlamlar yüklüyor. Bütün bunlara karşılık, ana akım medya ve uzmanlar açısından, ABD’de giderek büyüyen bir tehdit olmasına rağmen Michelle Goldberg’in[1] gözlemlediği gibi bazı gruplar için, mesela “kayıtsız göçmenler için zaten burada” olan faşizm hakkında konuşmak giderek daha zor hale geliyor.

17 Kasım’dan 2018’in son gününe kadar sarı yelek giymiş yüz binlerce Fransız, her gün otobanlarda, dönel kavşaklarda blokaj eylemleriyle, her Cumartesi büyük kent merkezlerinde protesto gösterileriyle, kendilerini ezenlere, hiçleştirenlere öfkelerini haykırdı. Lise ve üniversite öğrencileri dersleri boykot ederek, köylüler traktörlerle yolları kapatarak eylemlere katıldı. Eyleme aktif olarak katılmasalar da, Fransızların büyük bölümü eylemi ya meşru gördüğünü ya da desteklediğini belirtti. Öyle ki, bu sempati yüzde 70’ler düzeyinde oldu. 17 Kasım’dan sonra katılımcıların sayısı giderek azalsa da, destekçilerin oranı fazla eksilmedi. Eylemler için yeni çağrılar gelmeye devam ediyor.

Tam 40 yıl önce, İran toprakları, “Kahrolsun Şah Rejimi” ve “Diktatöre Ölüm” sloganlarının haykırıldığı zamanlarda, 1979 devrimine akıyordu. 39 yıl sonra İran halkları, “Diktatöre Ölüm” sloganlarıyla ayaklanmanın ateşini yeniden yaktılar. Günümüz İran'ını incelerken tarihsel ve konjonktürel ‘an’ların analizi de geçmişin aynasından günümüze bakmayı gerektirir. 2500 yıllık Pers imparatorluğundan 1979 İran devrimine, monarşi altüst olurken, Ortadoğu ve İslam dünyasında da statükolar sarsılmış, dengeler değişmiştir.

‘70'li yıllar dünyada devrim ve karşıdevrim savaşımının sertleştiği bir dönemdir. Devrimci örgütlerin silahlı mücadele ve gerilla savaşı konusunda düşünüşlerini eyleme dönüştürdükleri yıllardır. Baştan belirtmek gerekir ki, tüm bu sürecin inşasında Filistin özel bir rol ve misyon üstlenmiştir. RAF'tan PKK'ye, THKO'dan Halkın Fedaileri'ne kadar birçok örgüt FKÖ'den aldıkları eğitim ve destekle kendi savaşımlarını büyütmüşlerdir.