Alternatif Tarih Okumaları VII - Çerkez Ethem Ve Devrimci Köylü Müfrezeleri

“Kemalist hareket, özünde işçilere ve köylülere, bir toprak devrimi imkânına karşı gelişmiştir.” (İbrahim Kaypakkaya)

Kartacalılar Romalılara karşı kazandıkları onca zaferden ve hatta Roma İmparatorluğu’nu yıkma noktasına gelmişken iç çekişmelerin de etkisiyle son savaşlarım kaybeder ve tarih sayfalarından silinirler. Liderleri Annibal aylarca saklandığı sığınağında yakalandığında anılarını yazmaktadır. Kendisini yakalayan Romalı Generalden son isteği bu kitabının korunmasıdır. General ise bu kitabı orada yaktırır ve “insanlar ileride bugünlerin tarihini okuyacaksa bizim yazdığımız şekilde okuyacaklar” der. Bu galiplerin değişmez kuralıdır.

Türk kurtuluş savaşı tarihinde de bu kural değişmez. Ulusal burjuvazinin temsilcisi olarak savaşta yer alan M. Kemal iktidarı aldıktan sonra sınıf egemenliğini pekiştirmeye ve devletini kurmaya girişir. Tabi yaşananlarının tarihini de yeniden yazarak.

Resmi tarihin dışında yazılanlara tahammülü yoktur egemenlerin. Öyle ki savaşta Doğu Orduları komutanı olan Kazım Karabekir’in, M. Kemal’in Türk ulusal Kurtuluş Savaşını kendisiyle başlatıp kendisiyle bitirdiği, resmi tarih yazıcılarının başucu kitabı olan “Nutuk” isimli kitabındaki çarpıtmaları kendince cevap olarak 1933 yılında yazdığı “İstiklal Savaşımızın Esasları” isimli kitabı matbaada basım aşamasındayken M. Kemal’in emriyle toplatılır ve Yeşilköy’deki kireç ocaklarında yakılır. Karabekir’in kaldığı köşk bir gece basılır ve bulunabilen kopyalarına da el konur. Karabekir’in saklamayı başardığı kopyaları, 1950 yılında Halk Partisi’nin seçimleri kaybetmesi sonrası 1951 yılında basılıp yayımlanabilir.

Birçok tarihçi özellikle 1920-1921 arası yaşananların, Türkiye tarihinin en karışık, en karanlık dönemi olduğu konusunda birleşiyor. Mete Tuncay şöyle diyor: “1920 yakın tarihimizin en az aydınlatılabilmiş yılı sayılabilir. Bunun nedeni dış politikadaki Sovyetlere yakınlaşma girişimlerine koşut olarak, içeride de (özellikle TBMM içinde) sola yaktın bir hava estirilmiş olmasıdır. Sonradan bunların hatırlanması pek istenmemiştir.”

1920 yılı işgalci güçlere karşı savaştan çok bir iç savaş sürecidir. İngilizlerle işbirliği içerisindeki Padişahın Anadolu’da örgütlediği isyanların bastırılması Türk ulusal kurtuluş savaşı için önemli dönüm noktalarından birisidir. Bu isyanların bastırılmasında, Ankara’da Meclisin açılabilmesi ve varlığını devam ettirmesinde oynadığı rolle sahneye çıkan Çerkez Ethem’in Ekim Devrimi ve Bolşeviklerden etkilenmesi ve başka bir takım komünist hareketlerin ortaya çıkmasından korkuya kapılan Kemalist burjuvazinin bu hareketleri tasfiyeye yönelmesi de pek hatırlanması istenmeyen olaylardandır.

Resmi tarihte “Çerkez Ethem’in ihaneti” çekimde işlenen bu sürecin gerçekte ne olduğunu o dönemin toplumsal-sınıfsal çelişkilerini ve dünya olaylarının etkilerini göz ardı ederek anlamak, açıklamak olanaklı değildir. Materyalist tarih anlayışı tarihin bir sınıflar savaşı olduğu gerçeğinden hareket eder. Kişisel kahramanlıklar üzerinden değil onları öne çıkaran toplumsal sınıfsal çelişkilerin, arkalarındaki kitlelerin konumlanışları, hareketleri üzerinden tarihe bakar.

Çerkez Ethem

Ethem, 1886’da Bandırma’ya bağlı bir köyde doğar. Ailesi Kafkas göçmenidir. Ethem, kendi ifadesiyle, emlak ve arazi sahibi, mesut ve müreffeh yaşayan bir ailenin evladıdır.

1. Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında ağabeyi, emekli Yüzbaşı Reşit ile birlikte Teşkilat-ı Mahsusa’da çalışır. Azerbaycan’da, İran’da gerilla faaliyetinde bulunur. Savaşın sonlarında Bandırma’ya döner. O bölgede eşkıyalık yaptığına dair şikâyetler yapılır. Bu “eşkıya”lıklardan en büyüğü İttihatçıların ileri gelenlerinden İzmir Valisi Rahmi’nin oğlunun kaçırılması ve 50 bin lira fidye istenmesidir. Rahmi o sırada hükümet tarafından Rumlara karşı davranışlarından dolayı tutuklanmıştır ve Ethem bu eylemi İttihat Terakki’nin kullanacağı paranın azaltılması amacıyla yaptıklarını açıklamıştır.

Yunanlılara İzmir’i işgal etmesinden sonra işgalcilere karşı mücadeleye girişir. Kısa zamanda büyük kuvvetlere hükmeder. Çerkez Ethem tasfiye edildiğinde onun eşkıya geçmişine de vurgu yapılarak “halkı zulüm ve soygun”dan beslendiği iftirası atılır. Oysa Türk ulusal kurtuluş savaşının başlangıcından birliklerinin tasfiye edilmesine kadar direnişin esas dayanağını, temel gücünü oluşturan yoksul köylü gerilla birliklerinin bütünüyle gönüllü katılımlara dayandığı herkesçe bilinmektedir. Toprak ağaları ve zengin eşrafa dayanan Kemalist hareketin söylemek isteyip de dile getirmeyerek çarpıttığı gerçek, bu partizan güçlerinin zenginlerden bağış adı altında gönüllü olmasa da zor yoluyla fidye ile para toplamalarıdır. Ki bu da son derece sıkı bir kontrol altında yapılmakta, başıbozuk aksi davranışlar ağır bir şekilde cezalandırılmaktadır. Örneğin Yozgat isyanının bastırılması sırasında içinde Yozgat Kadısı, bir savcı, Mutasarrıf ile birlikte Ethem’in birliklerinin 5 savaşçısı olduğu 12 kişi Harp Divanı’nda yargılanarak asılır. Ethem’in savaşçılarının suçu isyanı bastırmak için şehre girildiğinde bazı evlerden birkaç yüz lira çalmalarıdır.

Köylü devrimci birlikleri böyleyken Ankara Hükümeti ne durumdaydı? Halkın gelirinin çok üstünde vergi toplamak bir yana 1920 sonlarında esas olarak asker toplamak ve asker kaçaklarını cezalandırmak üzere İstiklal Mahkemeleri kurar. Bunların kararlan kesindir. Bu zulüm mahkemelerinin kararıyla belirlenen sürede teslim olmayan asker kaçaklarının evleri yıkılıyor, mal ve hayvanlarına el konuyor ve kaçanlar yakalandıklarında idam ediliyordu. Kendileri bedel-i nakdi ödeyerek askerlikten muaf tutulurken, yoksul köylülerin canlarının peşine düşmüşlerdi.

Çerkez Ethem, Yunan güçlerine teslim olduktan sonra 3 ay Atina’da tedavi için kalmış, odadan Almanya’ya ve en son olarak da Ürdün’e geçmiş, 1949’da burada ölmüştür. 1938’de kendisinin de içinde olduğu “150’likler affı”nı kabul etmeyerek geri dönmemiştir.

Ethem savaşı sürdürdüğü süre içinde siyasi bir programdan, hedeften yoksundur. Bolşevizm’e sempatisinin yanında İslami ve yer yer milletçi bir duruşa da sahipti. Başka bazı faktörlerin yanı sıra bu eklektik çizgisi onu karşıtlarıyla karşı karşıya kaldığı çelişkilerde uzlaşmaya götürüyordu. Karşısında ise belli bir andan itibaren amacı, hedefi belli bir programa sahip olan ve devraldığı kadro ve kumullarıyla daha örgütlü bir yapı vardı. Ethem’in Bolşevizm’den etkilenmesi bu durumunda köklü değişikler yaratmasa da etkisi altındaki kitlenin belli bir hedefe yönelmesinde, siyasi bir bilinç edinmesinde rol oynayabildi.

Türk ulusal burjuva güçleri bu yoksul emekçi kitlelerin gelecekte iç sömürücülere yönelebileceğini gördü ve bu kitlenin Ekim Devriminden güç alan proletaryanın temsilcileri komünistlerle birleşme tehlikesi Türk burjuvazisini her iki hareket birleşmeden tasfiye için harekete geçmeye yöneltti. Çerkez Ethem gerçeğinin özeti budur.

Savaşın Yıkıntıları Arasında

1. Emperyalist Paylaşım Savaşma Almanya’nın yanında giren ve bu savaştan yenilgiyle çıkan Osmanlı imparatorluğu ile İtilaf Devletleri (İngiltere-Fransa-İtalya) arasında 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi (bırakışma) imzalanmış; Boğazların açılması ve İtilafın güvenliği için Osmanlı devletinin istediği bölgeleri işgal edebilme hakkı (md. 7) mütarekenin en önemli maddesini oluşturuyordu. Bu maddeye dayanılarak Doğu Trakya, Boğazlar, Musul, Çukurova bölgesi ve çevresi, Hatay, Antalya gibi yerler işgal edilmiş; bazı önemli noktalara küçük birlikler ve denetimle görevli subaylar yerleştirilmişti. Mütarekenin diğer önemli maddesi savaş suçlularının yargılanmasıydı ki, bu esasen Ermeni soykırımına ilişkindi. Hürriyet ve İtilafçılardan kurulu yeni Osmanlı Hükümeti soykırımı kabul etmiş, dahası katledilen Ermenilerin sayısını Ermenilerin iddialarına uygun hatta onu aşan düzeyde yansıtmıştı (Paris Konferansı). Soykırım suçlaması ile yargılanacakları açık olan İttihat ve Terakki liderleri ise yurtdışına kaçmışlardı.

Açıktır ki; Osmanlı İmparatorluğu’nun feodal sömürgeci egemenliğini sürdürmek isteyen egemen sınıfların padişah cephesi kendi varlığını ve çıkarlarını korumak adına emperyalizme tam teslim olmuştu. Henüz yeni gelişmekte olan buna karşın tepeden burjuva devrimle iktidarda yer edinen ve Osmanlı toprakları üzerinde “Türkleştirme” yoluyla imparatorluğu burjuva ulusalcılığı yolundan elde tutmaya çalışan İttihatçılar Alman emperyalizminin uşakları olarak arkalarında büyük bir yıkım bırakmışlardı.

İttihatçı liderler kaçmıştı fakat burjuva ulusçuluk Osmanlı’dan arta kalanı Türkleştirerek elde tutma gayreti şeklinde sürüyordu. Egemen feodal sınıf tam bir düşkünlük içindeyken geriye kalan İttihatçılar tam bir burjuva oportünizmi ve kaypaklığı içindeydiler, örneğin M. Kemal, Padişahın atadığı hükümette bakan olmak, aynı zamanda padişahın damadı olmak için yanıp tutuşmuş ama bu isteği kabul edilmemişti. 9. Ordu Müfettişi olarak onu Samsun’a gönderen padişahtı ve M. Kemal Karadeniz’de çeteleşmekten kaynaklı kargaşayı gidermek için görevlendirilmişti. Keza ismet İnönü, M. Kemal Anadolu’ya geçerken onu da yanında götürmek isteyince “yeni evlendim beni rahat bırak” demiş ve ancak 1920’de İngilizler İstanbul’da İttihatçılar tutuklamaya başlayınca “ya Malta ya Ankara” ikilemiyle Anadolu’ya götürülmüştür. Refet Bele’ye dair ise Selahattin Selek şu değerlendirmeyi yapacaktır, “Milli mücadeleye, isteksiz bir şekilde, zorlanarak itilmiştir. Tam anlamıyla oportünist bir tiptir ama şef onu nerede ve nasıl kullanacağını iyi biliyordu. Sivas Kongresinin ateşli manda taraftarlarındandır. Milli mücadeleyi uzun süre beyhude bir çaba olarak görmüştür.” (Sebahattin Selek, Milli Mücadele, s. 30)

Bu oportünizm Refet Bele’ye özgü değildi, mandacılığın ona özgü olmaması gibi. Örneğin İnönü, Amerikan Mandası olma fikrini ABD reddedene kadar sürdürmüştür. M. Kemal Samsun’a çıktığı ilk günlerde de şunları söyleyecekti. “Kurtuluş yolu ararken iki şey söz konusu olmayacaktı. İlkin itilaf devletlerine karşı düşmanlık durumuna gelinmeyecekti, sonra da Padişah ve Halife’ye canla başla bağlı kalmak temel koşul olacaktı.” Türk kurtuluş savaşının bir başka lideri Rauf Orbay da Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonra Lord Curzon’a “Türkiye’nin İngiltere için pek sadık bir müttefik olabileceği” mesajını iletmiştir. (D. Avcıoğlu, Cilt 1, s. 16)

Türk ulusal burjuvazisinin yeterince zayıf olan sosyal temeli savaş yenilgisi ile birlikte iyice sarsılmış, elde avuçta ne kaldığıysa onu korumak için umudunu mandacılığa bağlamıştı. Onun her şeye rağmen daha ileriye gitmesinin bir nedeni emperyalist işgalcilerin sınırsız iştahları ve yoksul köylülere dayanan partizan mücadelesi olmuştur. Ve elbette başarıya ulaşmasının en büyük nedeni Çarlığın yıkılmasıyla Rusya’nın düşman devlet olmaktan çıkması ve sosyalist SSCB’nin büyük desteğidir.

M. Kemal Samsun’a gitmeden hemen önce Yunan Kraliyet Ordusu, İngilizlerin önceden çizdiği sınırlar çerçevesinde İzmir’i işgal etmişti (15 Mayıs 1919). İşgalcilerin İzmir’e ayak bastıkları ilk gün Hasan Tahsin’in attığı söylenen ilk kurşun dışında önemli bir direniş yaşanmaması bir yana, Akhisar’da olduğu gibi kimi yerlerde işgalciler Yunan bayraklarıyla karışlanmıştı. İlk direniş Bergama’da yaşandı. Türk yerel zenginleri (eşraf) işgalcilere direnmeye çok daha hevesli değildi fakat işgalcilerin artan baskıları ve mülkiyetlerin elden gitme korkusu onları bazı adımlar atmaya itti. Alaşehir ve Balıkesir’de kongreleri yapılan Redd-i İlhak Cemiyeti ve şubeleri böyle ortaya çıktı. Bunlar eşrafın maddi desteği ile Kuvva-i Milliye (ulusal güçler) birlikleri oluşturmaya çalışmıştı. Ne var ki bu yönlü ciddiye alınır bir başarı sergilenememiş ve Kuvva-i Milliye güçleri esasen Yörük Ali, Çerkez Ethem gibi yoksul köylülere dayanan partizan birliklerince oluşturulmuştu.

İzmir’in işgali şehrin küçük burjuvazisinin kimi kesimleri ile birlikte ulusal burjuva güçleri biraz daha hareketlendirmiş, tutum almaya zorlamıştı. En büyüğü İstanbul’da olmak üzere mitingler tertiplenmiş, Müdafa-i Hukuk (hakları savunma) örgütleri kurulmuştu. Ama bunlar da genel olarak emperyalist işgale değil, Yunan işgaline karşı mücadeleyi esas alıyordu.

Ulusal burjuvazinin gerek üniformalı, gerek devlet bürokrasisi içindeki temsilcileri gerekse şehir ve kırdaki sosyal tabanı emperyalizme karşı tutarlı, emperyalist işgalin son bulmasını merkeze alan bir pozisyondan çok uzak, ezici çoğunluğu emperyalist işgalcilerle “iyi” bir uzlaşmaya ya da ABD mandasına bel bağlamıştı. Mandacılığın egemen olmamasının başlıca nedeni ABD’nin bunu reddetmesiydi.

Köylü Partizan Birliklerinin Mücadeledeki Yeri

Peki, nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan köylülerin tutumu neydi? Ermeni ulusundan köylülerin çok büyük bölümü ya katledilmiş ya da sürgün edilmişti. Rumların Karadeniz’de yaşayan kesimleri katliam ve sürgünlerle sindirilmiş ve onlar da tıpkı geriye kalan bir avuç Ermeni’nin yaptığı gibi varlıklarını silahlı birlikler kurarak savunmaya çalışıyorlardı. Kürt köylüleri Erzurum Kongresinde Kürt feodal beylerinin M. Kemal’le kendi ulusal varlıklarını ve haklarını tanıma temelinde işgalcilere karşı birlikte hareket etme anlaşmasına bağlı biçimde konumlandırılıyorlardı. Ama bundan öte Antep, Urfa, Maraş’ta olduğu gibi emperyalist işgalcilere halk başkaldırısının başlıca öğelerinden biri oluyorlardı.

İşgalin etkisi esasen Batı’da hissediliyordu ve Batı cephesi bu nedenle belirleyici konumdaydı. Halk korkunç bir perişanlık ve yoksulluk içindeydi. Emperyalist paylaşım savaşının bitiminden hemen önce M. Kemal’in kaleme aldığı bir rapor durumu yeterince çarpıcı yansıtmaktadır, “Hükümetle halk arasındaki bağlar tamamıyla çözülmüştür. Halk dediğimiz şey, bugün kadınlardan, sakat erkeklerden ve çocuklardan ibarettir. Bunların hepsinin gözünde hükümet, kendi açlığa ve ölüme sevk eden kuvvettir. İdari mekanizma otoritesini kaybetmiştir. Umumi hayat anarşi içindedir. Hükümetin attığı her adım halkın kendisine karşı olan nefretini artıracak yolda tesirleri yaratmaktadır. Bütün memurlar rüşvet kabul ediyor ve her türlü yolsuzluğa alet olmaya hazır bulunuyor, adalet mekanizması tamamen durmuştur. Emniyet kuvveti işlemez haldedir, iktisadi hayat korkunç bir süratle çöküntüye doğru gidiyor.” (Emrah Celasun, Baki İlk Selam, s. 29)

Gerçekten de çok geniş bir cephede 4 yıl süren bu kanlı savaş sonucu nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan fakir köylülerin çocukları yitip gitmişti. Cephe gerisinde yokluk ve yoksulluk, rüşvetçilik ve savaş zenginleri almış başını yürümüştü. 1917 baharında dağlarda 300 bin asker firarisi dolaşmaktaydı. Devlete ve onun başlıca görünümlerinden biri olarak subaylara karşı halkta, yoksul köylülerde büyük bir öfke vardı. Cepheye gitmeyip geride kalanlar bile evlerinden yurtlarından olmuşlardı. İşte bu koşullar altında mütareke gereği Osmanlı ordusu 40 bin sınırında tutulacaktı. Ne var ki ordu istese bile bu sayıya ulaşamıyordu. Her şeye rağmen işgalcilere karşı mücadeleye katılanlar ne subayların ne yerli zenginlerin oluşturmaya çalıştığı birliklerin emri altına girmek yerine Demirci Mehmet Efe, Yörük Ali Efe, Çerkez Ethem’e bağlı gerilla birliklerine katılıyorlardı. Batı Anadolu’da çetecilik (efeler) eskiye dayanan bir olguydu. Anadolu’da tarım ve ticaretin en fazla geliştiği yer Ege’dir. Dolayısıyla toplumsal eşitsizliklerin en fazla belirginleştiği yerdir. Kısa zamanda Çerkez Ethem’in etrafında 5000’den fazla savaşçı birikmiştir. Bunlar artık eskinin küçük çete birlikleri olmaktan çıkmış, giderek büyüyen partizan birlikleri haline dönüşmüştü.

I. İç Savaş: Padişah Yanlısı İşbirlikçi Gericilikle Partizan Birlikleri Arasında

Buraya kadar anlatılanlardan da anlaşılacağı gibi gerçekte iki temel güç politika arenasının savaş mevzisinde karşı karşıya gelmiştir. Bir yanda emperyalizmin boyunduruğunda feodal egemen güçler diğer yanda ana gövdesini yoksul köylülerin oluşturduğu partizan birlikleri. Ulusal burjuva güçler ne emperyalizme karşı tutarlı bir duruşa ne de sosyal bir tabana ve savaş gücüne sahipti. O nedenle işbirlikçi gericiliğin başlıca hedefi partizan birlikleriydi. Osmanlı (Hilafet) ordusu 25 Haziran 1920’de Kuvva-i Milliye birliklerine saldırdı. Bu saldırı partizan birliklerince Geyve’de durduruldu ve Hilafet ordusu bozguna uğratıldı. Biga, Gönen, Karacabey çevresini kaplayan Anzavur; Düzce-Bolu-Adapazarı ve Çapanoğlu ayaklanmaları da Çerkez Ethem komutasındaki partizan birlikleri tarafından bastırıldı. Ne Ankara’nın ne de onun denetimindeki ordu birliklerinin (bir ayaklanmayı bastırmaya yardım etmek hariç) herhangi bir rolünden söz edilemez. 1920’de Konya’da patlak veren Delibaş Mahmut isyanı düzenli ordu ile partizan birliklerinin ortak çabasıyla durdurulmuştu.

Yozgat’ta gerici ayaklanma patlak verdiğinde Ankara Çerkez Ethem’i acil yardıma çağırmıştı; ama Çerkez gelmek istemiyordu, çünkü bu Batı cephesinin zayıflaması anlamına gelecekti. Sonuçta gelmeye karar verdi. Ankara’da M. Kemal, İsmet ve Fevzi paşalarla yaptığı toplantıda söylediği şu sözler o günkü güçler dengesini çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır: “Bizleri düşman cephesinden gerilere ayrılma ve sırf gerilerde size düşen görevlerle uğraşma zorunda bıraktınız... Şimdi görüyor ve siz de itiraf buyuruyorsunuz ki orta Anadolu’da ve bir köşede hiçbir yabancı ve İstanbul Hükümeti ile bağlantısı kalmayan Yozgat isyanını söndürmekten acizsiniz. Anladığım şudur ki, başlangıçtan beri hala durumu kavrayamadınız ve yahut kişisel ve daha önemsiz şeylerle uğraşıyorsunuz ve belki de Heyeti Temsiliye ve Ankara Hükümeti namına yaptığınız tamimlerle, tebliğlerle, konferanslarla her şey olup bitiverecek sandınız ve aldandınız.”

Batı’da Yunan taarruzunun başlaması üzerine İsmet İnönü’nün 3 Temmuz 1920’de Ethem’e çektiği telgraf da manzarayı gözler önüne sermektedir: “Genelkurmay’a gelen son savaş raporlarına göre hiçbir tarafta ciddi bir direnme göstermeyen oldu birlikleri ve milis kuvvetlerimiz düşman ilerledikçe dağılmakta ve erimektedir. Böyle bir direnişi önemli bir görevi üzerine alıp başarabilecek olan kuvvet ancak sizin mecali kırılmamış müfrezelerinizdir.”

Nihayet bu iç savaş 1 yıl sürer ve partizan birlikleri bu süreçten güçlerini büyüterek çıkar. Genel olarak köylü gerilla birlikleri bu komutanlarına özelde de Çerkez Ethem’e sevgi ve sempati artar. Öyle ki M. Kemal çektiği bir telgrafta Ethem için “Başarıları ve hizmetleri kurtuluş tarihimizde en parlak satırları işgal edecektir” diye yazmak gereğini duyar.

Anadolu Semalarında Komünizm Heyulası

Saygınlığı en yüksek askeri güç başta Çerkez Ethem’in Kuvva-i Seyyaresi olmak üzere köylü gerilla birlikleri iken Anadolu’da saygınlığı en yüksek siyasal akım da komünizmdi.

1917 Ekim Devrimi ile İtilaf devletleri içerisinde yer alan Çarlık Rusyası’nın Anadolu’yu işgali son bulmuş, Bolşevikler Osmanlı’nın paylaşılması anlaşmalarını yırtmış ve toprak ilhakı olmadan barış çağrısında bulunmuşlardı.

Ekim Devrimi’nin yarattığı fırtına ile 21 Mart 1919’da Macaristan Sovyet Cumhuriyeti ilan edilmiş, yine aynı yıl içinde köylü partisinin iktidara geldiği seçimlerde Bulgar komünistleri de oyların yarıya yakınını kazanmıştı. Nisan ayında Münih’te Sovyet Cumhuriyeti kurulmuş ve birçok Avrupa ülkesinde devrimci başkaldırılar baş göstermişti. Ekim Devriminin kızıl fırtınası Avrupa’yı sarsarken Bolşevik kızıl ordular iç savaştan zaferle çıkmış Kafkasların güneyine doğru ilerleyişini sürdürmekteydi.

Aynı süreçte işgalci güçler çekilmek bir yana yeni talepler ileri sürüyor, Yunan işgali genişliyor ulusal burjuva güçlerin büyük beklentisi Amerikan mandası ABD’nin reddetmesi nedeniyle suya düşüyordu.

Bu gelişmelerin sonucudur ki 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılışıyla meclisin aldığı ilk karar Sovyet Hükümeti ile ittifak yapılması olmuş, 25 Nisan’da M. Kemal, Lenin’e bir telgraf çekerek emperyalist devletlere karşı işbirliği yapmak istediklerini bildirmiş ve Bolşeviklerden silah ve para yardımı istemiştir. Bu resmi yazışmaların ötesinde daha Temmuz 1919’dan itibaren silah ve para yardımım içeren bir dizi görüşmeler yapılmaktaydı.

Ulusal burjuvazi Sovyetlerle ilişkisinde de tam bir burjuva ikiyüzlülük ve hesapçılık içindeydi. M. Kemal’in 23 Haziran 1919’da Kazım Karabekir’e çektiği bir telgrafta belirttiği gibi; Sovyetlerle anlaşmak, bunu “İtilaf devletlerinin Türkiye’yi terk etmeleri için silah olarak kullanmak pek yerinde olur.” Böylece İtilaf devletleri uzaklaşmadıkları takdirde “vatanımızın Bolşevik istilası altında kalma tehlikesine yol açacakları” iddia edilecekti. (K. Karabekir, İstiklal Harbimiz, s. 57)

M. Kemal etrafında kümelenmiş kaypak burjuvaların hesapları ne olursa olsun, komünizme sempati giderek yayılıyordu. Azerbaycan’da Bolşevik Hükümet kurulunca, M. Galoğlu “O günlerde Bolşevik orduları ile sınır ayrılığını bile ortadan kaldıracak bir işbirliği için Meclis kararı alınabilirdi” diye yazmaktadır. (Üçüncü Meşrutiyet, aktaran D. Avcıoğlu Cilt 2, s. 433) Öyle ki, meclisteki tutucu milletvekilleri bile Azerbaycan’daki Bolşevik birliklerin kurtarıcı olarak çağrılmaması istemekteydiler.

Kızıl fırtınanın etkileri düzenli ordu saflarına da uzanmıştır. Doğu cephesi komutanı K, Karabekir, kızıl orduda yok diye kendi birliklerindeki subayların rütbe işaretlerini söktürür. Çünkü askerlerin bir isyanından çekinmektedir. Edirne’de 11. tümende subaylar arasında “Bolşevik alametler” belirir ve erler de Bolşevikler gibi yıldız takmaya başlar. (K. Karabekir, İstiklal Harbimiz, s. 808) Batı cephesi komutanı A. Fuat Cebesoy, subaylarla erlerin birlikte yemek yemelerini kararlaştırır, er-subay farkı ortadan kaldırılır kendisi de ordu üniforması yerine köylü gerilla kıyafetleri giymeyi tercih eder. (Aktaran D. Avcıoğlu, Cilt 2, s. 450)

Komünizmin Ege köylülerince nasıl algılandığı o günlerde Ege’de örgütlenme çalışmaları yapan Celal Bayar tarafından şöyle anlatılır: “Bana Bolşevikliğin ne olduğunu sordular. Toprak devrimi hakkında bildiklerimi anlattım. Sözlerimden gözlerinin kamaştığını fark ettim. Hemen köy ölçüsüne göre kimin ne kazanacağını hesaplamaya koyuldular.”

Ulusal Burjuvazinin Önderliği Ele Geçirme Çabası

Gerilla kuvvetlerinin ve komünist fikirlerin artan etkisi M. Kemal etrafında kümelenmiş burjuva güçleri telaşlandırıyordu. Ne var ki, ne askeri olarak ne siyasal hedefleri bakımından hareketi kontrol altına alacak kuvvet ve programdan yoksundular. Buna karşın gerilla birlikleri de merkezi bir karargâhtan ve komünist fikirleri savunanlar temel talepleri formüle edecek bir programdan ve bu programı uygulayacak partiden yoksundu. M. Kemal ve çevresinin başlıca avantajı İttihat ve Terakki’nin parti ve örgütlenme deneyimine sahip olmasıydı. Burjuva güçler bu avantajlarını kullanarak işgale karşı kurtuluş mücadelesinde denetimi ele almak istiyorlardı.

Yeşil Ordu Derneğinden Resmi TKP'ye

1920 Mayıs’ında bir kısmı M. Kemal’e de yakın olan bir grup milletvekili tarafından Yeşil Ordu Demeği kurulur. 1. İnönü hatıralarında bu derneğin kuruluşundan ne kendisinin ne de M. Kemal’in haberi olduğunu yazar. Oysa M. Kemal Nutuk’ta demekle ilgili bilgisi olduğunu ve olumlu karşıladığını açıklar. Türk kurtuluş savaşındaki her olumlu ve ileri gelişmeyi kendine mal etmekte pek mahir olan M. Kemal’in kuruluşuna dair bilgisi olsun ya da olmasın bu demeği kullanarak gerilla birliklerini kendi denetimine almaya çalıştığı açıktır. Ve aynı zamanda Mete Tuncay’ın belirttiği gibi Yeşil Ordu “Bolşevikliğin İslamiyet’in uygulanmasından başka bir şey olmadığını söyleyerek Sovyetlerle yapılması zorunlu işbirliğine elverişli zemin hazırlamak maksadıyla” değerlendirilmiştir. Yeşil Ordu tüzüğünde “İslamın bütün toplumsal ilkelerine dayanarak Asr-ı Saadet’in (Muhammed peygamber dönemi) ortak içtenliğini yeniden kurmaya çalışmakla yolunu hak yolu, Allah yolu bilir” demekte ve aynı zamanda “Türkiye içinde dahi her çeşit emperyalizm akımlarını ve sermayenin haksız zorbalığını kaldırmakla yükümlüdür.” diye belirtmektedir.

Yeşil Ordunun kurulması ve M. Kemal’in bunu desteklediğini belirtmesi Nutuk’ta da ifade ettiği gibi düzenli ordu birlikleri ile mücadeleyi sürdürmenin olanaklarının tükendiği ve gerilla birliklerini merkezileştirerek bunun sürdürülebileceğinin itirafıdır. Böylece Ethem de kolayca denetim altına alınacaktır.

Ama süreç tersine işler. D. Avcıoğlu’nun deyimiyle Yeşil Ordu “Ethemist” olur.

Bu arada Sovyetlerin, ilk gayriresmi temsilcisi Şerif Manatov Ankara’dadır ve meclis bahçesinde milletvekillerine sosyalizm üzerine konferanslar vermektedir. Yine onun ön ayak olmasıyla Yeşil Ordu’nun radikal üyelerinin öncülüğünde Temmuz 1920’de Gizli Türkiye Komünist Partisi kurulur.

Gizli TKP programında ilk kez proleter anlamında Azerbaycan dilinden ödünç alman “Fukara-i Kasibe” kavramı kullanılır. Proletarya diktatörlüğünü savunur ve sosyalist ülkelerle siyasi hudutların kaldırılmasını ister. Ankara Hükümetine bakışını ise şu biçimde ifade eder: “İngiliz politikasının aleti olan Hürriyet ve İtilafçıların onursuz İstanbul Hükümetine karşılık, eski İttihatçıların maskeli olarak kurdukları Kuvva-i Milliye Hükümeti de komünizmden yana görünmeye çalışmakla birlikte gerçekte aldatıcı bir milliyetperverliği temsil” etmektedir. “TKP’nin her iki hükümetle de hiçbir ilgisi” yoktur. (M. Tuncay, Türkiye’de Sol Akımlar, s. 97)

Denetimin elden gittiği telaşıyla M. Kemal Yeşil Ordu Derneğinin kapatılarak faaliyetine son verilmesini ister. M. Kemal’e yakın kurucu üyeler bu çağrıya uyarlar fakat Yeşil Orduyu kapatmak mümkün olmaz. Ankara ve Eskişehir örgütleri faaliyetlerine devam ettikleri gibi artık gizli TKP’nin birer şubesine dönüşürler.

Bu zaman zarfında Ethem, Bolşeviklerden giderek daha çok etkilenmiş ve şöyle konuşmaya başlamıştır: “Bolşeviklik bütün dünyayı hakim olacak... Şimdi Bolşeviklik memleketi kurtarıyor, gelecekte halkımızın hayat ve saadetlerini de koruyacaktır.” (M. Tuncay, T. Sol Akımlar, s. 81)

Eskişehir’de Müdafaa-i Milliye örgütü, 700 kişilik bir tabur oluşturarak Çerkez Ethem’in emrine verir. Taburun adı “Bolşevik”, komutanı Yüzbaşı İsmail Hakkı bir komünisttir.

Ethem 1920 Ağustosunda “Seyyare Yeni Dünya” isimli ve “İslam Bolşevik Gazetesi” alt başlığını taşıyan günlük bir gazete çıkarmaya başlamıştır. Üst başlığında ise, “Dünyanın Fukara-i Kasibesi Birleşiniz” yazılıdır. Bir Sovyet yazan, gazetede yer alan makaleler için “Komünizmin, ona bir Müslüman ahlakı atfeden, ilkel ve bilisiz, fakat nispeten dürüst yorumlan” değerlendirmesini yapmaktadır. (M. Tuncay, age, s. 82)

Mecliste Yeşil Ordu ve Gizli TKP’yi destekleyen elliye yakın milletvekili bulunmaktaydı ve bunlar kendilerini “Halk zümresi” olarak tanımlıyordu. Bu grup öyle etkiliydi ki örneğin İçişleri Bakanlığı için yapılan seçimi gizli TKP’li Dr. Nazım, M. Kemal’in adayına karşı 89’a 98 oyla kazanmıştı. M. Kemal, fiilen Dr. Nazım’ın bakanlığını veto etmiştir. Çerkez Ethem’i devreye sokmasıyla Nazım istifa etmiş ve ancak bu yolla onun adayı R. Bele seçilebilmişti.

Halk Zümresi 8 Eylül 1920’de kısmi toplumsal devrimci talepler içeren bir program yayınlar ve hükümet tarafından kabul edilmesini ister. M. Kemal onları reddedecek güçten yoksundur. Fakat programı kabul etmek yerine onun sulandırılmış versiyonunu “Halkçılık Programı” adı altında bir hükümet bildirisi haline getirerek durumu geçiştirmeyi başarır.

Eylül 1920’de TBMM hükümeti M. Kemal başkanlığında yaptığı toplantıda ulaştığı sonuç sonraki dönemin politik hattını belirlemede önem kazanmıştır: “Bolşevikler Türkiye’de komünist devrimi vücuda getirmeyi ivedi ve çözümü gerekli bir çare sayacaklar. Fakat bunda başarılı olmadıkları takdirde bizim isteklerimizle yetinerek hakiki bir ittifak esasını temin ve tetkike girişeceklerdir.” (D. Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, Cilt 2, s. 727)

Türk ulusal kurtuluş mücadelesinin temel gücü yoksul köylülüktü ve onu hangi kuvvetin kazanacağı stratejinin başlıca sorunuydu. Bir yanda ulusal burjuvazi diğer yanda proletaryanın temsilcileri… Ulusal burjuvazi örgütlüydü ve komünistler daha yeni örgütleniyordu. Yoksul köylüler ve onların gerilla birlikleri, ilerici aydınlar komünizmden ciddi şekilde etkileniyor ama henüz bir küçük burjuva sosyalizmin, küçük burjuva eklektizminin ötesine geçememişlerdi. Ne var ki, süreç komünistlerin lehine işliyordu. Bu nedenle burjuvazi için komünizmin ideolojik-politik etkisini en aza indirmek başlıca hedef haline gelmişti ve bunu yaparak Sovyetler’i içerde devrimci girişimlerden alıkoyarken aynı zamanda bir ittifak gücü olarak onu elde tutma politikası güdülecekti.

Tam da bu dönemde, M. Suphi TKP’sinin 10 Eylül’de kurulması ve Türkiye’ye gelme istekleri burjuvaziyi iyice ürküttü. Çünkü bu TKP bir programa, merkezi yönetime ve disiplinli bir örgüte dayanıyordu. Bu örgütün Anadolu’da çalışması ulusal kurtuluş mücadelesinde inisiyatif alması ya da en azından ulusal burjuvaziyle inisiyatifi paylaşması anlamına gelecekti. Komünistler mutlaka tasfiye edilmeliydi.

Bu tasfiye iki biçimde gerçekleştirilecekti. Birincisi resmi TKP’nin kurulmasıydı. M. Kemal en güvendiği, komünizmle uzaktan yakından ilgisi olmayan arkadaşlarına (Fevzi Çakmak, R. Bele, İ. İnönü, M. Esat Bozkurt, Y. Nadi, Kılıç Ali vb.) komünist parti kurdurdu. Resmi TKP’nin kuruluş amacını Genel Sekreter H. Behiç sonradan şu sözlerle itiraf eder. “Rus elçiliğinin el altından yönettiği zümreler vardı, Yeşil Ordunun faaliyetine son vermek kararım kabul etmeyen üyeleri vardı. Çerkez Ethem’in milli kuvvetleri etrafında dönen bilir bilmez Bolşevik akımları vardı. Bunların hepsini toplamak akla uygun ve sağlıklı yollara sokmak önemli bir iş olacaktı.” (D. Avcıoğlu, s. 727)

Resmi TKP’nin yayını Yeni Gün’ün tüm çabası Türkiye’de komünizmin olanaksızlığını ispatlamaya dönüktü. Bu partinin kuruluşuyla gerek M. Suphi’ye gerekse Çerkez Ethem’e bu partiye katılmaları için çağrıda bulunulur. Çerkez Ethem tutarsız, küçük burjuva pragmatizmiyle bu çağrıya uyar. Gazetesi Ankara’ya taşınır ve “Yeni Dünya” adını alarak üst başlığına “Türkiye Komünist Gazetesi” yazılır.

Bu günlerde gayri resmi Sovyet temsilcisi Şerif Manatov zararlı faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle sınırdışı edilir.

Tasfiyenin ikinci biçimi, M. Suphi ve arkadaşlarının hunharca katledilmesi daha sonra gerçekleşecekti.

Resmi TKP’nin kurulması, Anadolu’daki gizli TKP’yi legalleşme arayışlarına iter ve böylece Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (THİF) doğar. Ne var ki bu partinin ömrü uzun olmadığı gibi etkisi de zayıftır. Rusya Komünist Partisi’nin yayınladığı bir kitapta yapılan değerlendirme yerindedir: “Anadolu’daki milli kurtuluş hareketinin başlangıcında Komünist Parti henüz mevcut değildi. Daha sonra kurulan ve itilaf kuvvetlerinin işgali altındaki proletarya merkezlerinden tecrit edilmiş küçük burjuva aydınların bir örgütü olan ‘Halk İştirakiyun Fırkası’, bir küçük burjuva köylü partisi karakterini almıştır. Partinin Kemalistlere muhalif yoksul köylülerin devrimci bir teşkilatı olan ‘Yeşil Ordu’ ile uzlaşması bundandır. (T. Sol Akımlar, s. 97) Elbette burada Yeşil Ordu’nun devrimci bir teşkilat olarak tanımlanması ancak onun ikinci dönemi, yani M. Kemal yanlılarının çekilerek derneği kapatmak istemesinden sonraya gelen dönemi için geçerlidir.

II. İç Savaş: Köylü Gerilla Birlikleri İle Düzenli Ordu, Yoksul Köylülerle Ulusal Burjuvazi Arasında Savaş

M. Kemal komünistleri etkisizleştirdiği aynı süreçte yoksul köylü gerilla birliklerini düzenli ordu komutası altına almak için çabalarını hızlandırır. Demirci Efe, Sarı Edip Efe gibi müfreze komutanlarını Refet Bele’nin, Çerkez Ethem’i de İsmet İnönü’nün denetimine sokmak ister. Hiçbiri buna yanaşmaz. M. Kemal’in Bilecik’te Ethem’e yönelik hazırladığı pusunun boşa çıkarılması ilişkileri bütünüyle gerer. Meclis duruma müdahale eder ve sorunu uzlaşmayla sonuçlandırmaya çalışır. Meclis heyeti ile Ethem arasında yapılan görüşme olumlu geçer. M. Kemal heyete zorla imzalatıldığı gerekçesiyle bu anlaşmayı reddeder. Oysa heyet hiçbir zorlamayla karşılaşılmadığını bildirmiştir. M. Kemal’in derdi gerilla birliklerini tasfiye etmektir ve bunun için her şeyi yapmaya hazırdır.

M. Kemal meclis heyetinin görevine Bakanlar Kurulu karan ile son verir. Ve çektiği gizli telgrafla Refet Bele ve 1. İnönü’ye Ethem’in üzerine yürüme emri verir. Meclisin bu karardan haberi yoktur.

İsmet İnönü Kütahya’ya girerken Ethem işgalci Yunan güçleri ile çarpışmaktadır. Durumu öğrenen meclis M. Kemal’i sorguya çeker. M. Kemal hesap verme güçlüğü çekerken Ethem’den geldiği iddia edilen bir telgraf M. Kemal’i kurtarır. Ethem’den gelip gelmediğine dair rivayetler dolaşan bu telgrafta Ethem Ankara hükümetinin halktan para toplayıp dalkavukluk yapmaktan başka bir şey yapmadığını belirtir ve o sırada Ankara’ya görüşmek için gelen ve hükümetçe alıkonan İstanbul heyetinin serbest bırakılmasını ister. M. Kemal bu telgrafı kullanarak meclisteki dengeleri kendi lehine değiştirir ve gerilla kuvvetlerinin tasfiyesini yasal kılıfa büründürme olanağı bulur. Ethem daha şimdiden “hain” ilan edilmiştir.

Kütahya tarafından İsmet İnönü, Güneyden ise Refet Bele, Yunan güçlerine karşı savaşan kuvva-i seyyare gerilla birliklerini iki ateş arasında bırakır. Bu ana kadar Ethem bir çatışmaya girmemek için sürekli geri çekilir. En sonunda iki ateş arasında kalan Ethem, Yunan güçlerine belli bir süre için ateşkes çağrısında bulunur. Yunan güçleri bunu kabul eder. Gerilla birlikleri üzerine gelen burjuva ordu birlikleriyle bundan sonra çatışmaya girer. Fakat bu da sadece kendini savunmaya dönük bir çarpışmadır.

Nitekim Ethem, bir süre sonra birliklerini dağıtma kararı alır. 21 Ocak 1921’de Akhisar taraflarında bulunan Yunan birlikleri ile temasa geçilir. Buna göre Yunan tarafına geçenlere dokunulmayacak isteyenlerin evlerine dönmelerine izin verilecekti. Ethem kendi birliklerini serbest bırakır isteyen hükümet kuvvetlerine katılabilecektir. Her iki tarafa da razı olmayanların dağlara çekilmesini önerir. Kendisi de küçük bir güçle Manyas’a çekilir. 28 Ocak’ta kaldığı köyün Yunan güçlerince haber alınmasının ardından iltica hakkı talep ederek teslim olur. Bu bir ihanet değil düşman kuşatması altında teslim olmayı, çatışarak ölmeye tercih etmesidir. Örneğin yine dağlara sığınan Ethem’in birlik komutanlarından Parti Pehlivan öldürülünceye kadar müfrezesiyle çatışmaya devam etmiştir. Kaldı ki teslim olduktan sonra Ethem’in Yunan birlikleriyle işbirliği yaptığına dair en küçük bir kanıt yoktur. Gerisi Türk burjuvazinin bugüne kadar biline gelen karaçalmaları ve alçakça yalanlarıdır. Örneğin M. Kemal, Ethem’in teslim oluşundan 20 gün önce, 8 Ocak’ta Meclis’te “Yunan ordusu bütün Batı cephesinin her noktasında kendi safları arasında Ethem dahil olduğu halde taarruza geçmişlerdir” diyebilmiştir. (Aktaran E. Cilasun, Baki İlk Selam, s. 74) Yine aynı tarihlerde (9 Ocak’ta) İ. İnönü, Yunan uçaklarından Ethem imzalı bildiriler atıldığını duyurur: İşte Türk burjuvazisinin alçaklık ve yalancılığının tarihsel köklerinden tipik örnekler.

Böylece iç savaş gerilla birliklerinin işgalci güçlere karşı mücadeleyi sekteye uğratmamak adına ulusal burjuva güçlerle çatışmaya girmekten çekinmesi nedeniyle bir bastırma hareketine, devrimci yoksul köylü birliklerini dağıtma hareketine dönüşmüştür. Ortada bir ihanet varsa; bu ulusal burjuvazinin yoksul köylülere karşı ihanetidir. Bilindiği gibi ulusal burjuvazinin ikinci ihaneti Kürtlere karşıdır.

Yeni Dünya gazetesi bu süreçte Ethem’in yanında yer alır. Eskişehir proletaryasına ayaklanma çağrısı yapılır. Bunun üzerine matbaa basılır ve gazeteyi çıkaranlar Arif Oruç ve arkadaşları tutuklanır. Bolşevik taburunu terhis ederek Ankara Hükümetine teslim olan Yüzbaşı İsmail Hakkı, Ankara İstiklal Mahkemesi’nce idam edilir. Ethem’le birlikte Yunanlılarca gözaltında tutulan Ethem’in kurmay başkanı Binbaşı Halil Bey Ankara’dan güvence aldığını söyleyerek, Ethem’in uyarısına aldırış etmeden kaçar ve Ankara’ya gelir. Halil Bey, Ethem’in Yunanlılarla işbirliği yaptığına dair ifade vermeye zorlanır, bunu yapmayınca o da idam edilir.

28 Ocak 192l’de Mustafa Suphiler katledilir. Böylece ideolojik-politik önderlik fizik tasfiyeye uğratılırken onunla birleşmeye aday yoksul köylü devrimci gerilla birlikleri de dağıtılarak ulusal burjuvazi önderliği ele geçirir.

Kaynakça

Emrah Cilasun, “Baki İlk Selam” Çerkez Ethem, Belge Yayınları

Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi 1, 2, 3

Selahattin Selek Anadolu İhtilali 1, 2

Mete Tuncay, Türkiye’de Sol Akımlar, Bilgi Yayınları

Çerkez Ethem, Anılarım, Berlin Yayınlan

Cemal Şener, Çerkez Ethem Olayı, Okan Yayınları

Zeki Sarıhan, Çerkez Ethem’in İhaneti, Kaynak Yayınları

İsmet İnönü, Hatıralarım

Kazım Karabekir, İstiklal Harbimizin Esasları

Sina Akşin, Yakınçağ Türkiye Tarihi, Milliyet Kitaplığı

Mustafa Kemal, Nutuk

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn