Yargılayan Savunma

Siyasi polisin, devrimci hareketin MLKP bölüğüne yönelik Eylül 2006 "Gaye" saldırılarının üzerinden 2 yıl geçti. Dosyada, "gizlilik kararı"na bağlı savunma hakkı ihlalleri nedeniyle tutsaklar ancak 5 Haziran 2008'de yapılan davada savunmalarını verebildiler. Bu duruşmada MLKP dava tutsağı Seyfi Polat tarafından yapılan savunmayı, taşıdığı ideolojik-politik değer ve içerdiği burjuva ideolojisine hücum ruhu nedeniyle -hukuki-teknik kısımları hariç- tam metniyle yayımlıyoruz. Başlık bize aittir.

 

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığına: İddianameye Cevap

İstanbul Cumhuriyet Savcısı Ali Cengiz Hacıosmanoğlu’nun bütün ruhu itibariyle siyasi polisin zabıt kâtipliğine tekabül eden iddianamesi 292 sayfadır. Hiç şüphe yok ki, adı ve tarihi işkenceyle, tecavüzle, işkence ederek öldürmelerle, yargısız infazlarla, gözaltında kayıplarla, kısacası insanlığa karşı işlenmiş lanetli suçlarla özdeşleşmiş siyasi polisin zabıt kâtipliğini yapmak hiç kimseye onur kazandırmaz, tersine utanca batmasına yol açar.

Savcının 292 sayfalık iddianamesi yaşadığı topraklara, bu topraklarda tüketilen ne varsa onları üreten işçilere, köylülere, emekçilere, halklarımızın durumuna ve yaşadıkları acılara yabancılığın belgesidir. Bu yabancılık iddianame savcısını, partimizin faaliyet ve eylemlerini değerlendirirken, başta ABD olmak üzere emperyalistlerin boyunduruğunu, işbirlikçi sermaye oligarşisinin sömürü ve yağmasını, faşist rejimin adaletsizliklerini ve zulmünü savunmada kraldan fazla kralcı haline getiriyor.

292 sayfalık iddianamede, partimizin kuruluşuna, programına, nihai amaçlarına örgütsel yapısına topu topuna beş sayfa ayrılması ve bu beş sayfanın da yine ancak beş sayfada düzeltilebilecek maddi yanlışlarla dolu olması, ciddiyetsizliğin ve cehaletin göstergesi olduğu kadar, başta ifade ettiğimiz, siyasi polisin zabıt kâtipliğinin kanıtlarından biridir de. Oysa savcı Hacıosmanoğlu, partimizin internet sitesine girerek bile bu trajikomik durumdan kurtulabilirdi. Fakat hayır, O’nu gerçekler ilgilendirmiyor. O, biçimsel ve uydurmalarla dolu birkaç sözden sonra, sahte delil çarkına bağlı iddialar ve dizginlerinden boşanmış hapis hükmü talepleriyle ün ve kariyer elde etme peşinde koşuyor. Kariyer faslını bilemeyiz ama ün kazandığı kesindir. Adının hatırlanacağım varsayabiliriz!

Savcı, en yüksek hapis hükmü gayretkeşliğine dayanak yapmak istediği hukuki çerçeveyi de, 292 sayfalık iddianamesinin dört sayfasına sığdırmayı başarmıştır! “Anayasa ihlal suçu”, “terör örgütü kurmak ve yönetmek suçu” başlıkları altındaki bu dört sayfa incelendiğinde, savcının faşist 12 Eylül anayasasının ve yine faşist nitelikteki kimi yasaların zihniyetiyle özdeşleştiği, yorum ve tezlerinde çubuğu aşırı düzeyde bu zihniyet yönünde büktüğü görülmektedir. O’nun bir politik, ekonomik, toplumsal sorunu ortaya koymak için, resmi izne gerek duyulmayan türden pankart asmayı, yazılama yapmayı, gösteri düzenlemeyi “terör suçları”, “terörizm” delilleri tarzında sunması bunu gözler önüne sermeye yeter de artar bile.

Terörizm Demagojisi, Ezenlerin Ve Ezilenlerin Şiddeti

Kapitalist sömürü ve soygun düzeninin, faşist baskı ve zulüm rejiminin egemenleri ve onların emperyalist efendileri adına hazırlanmış iddianamede MLKP adını anmak gerektiği her durumda, savcı Hacıosmanoğlu’nun kurduğu ilk cümle “MLKP isimli silahlı terör örgütü” oluyor!

Emperyalist burjuvazinin ideologları ve önde gelen politik sözcüleri, özellikle 1990’lardan günümüze gelen süreçte, “terör” kavramıyla, “amaçsız şiddet”i, “şiddet için şiddet”i kastettiklerini öne sürüyorlar. Fakat ne hikmetse işçi sınıfı ve ezilenlerin kurtuluşunu esas alan bir politik-toplumsal program uğruna mücadelede zor araçlarına başvurmak mecburiyetinde kalan ya da emperyalist işgalcilere karşı elde silah savaşan tüm partileri, grupları, gerilla güçlerini “terörist örgüt” olarak karalamaya çalışıyorlar. Hatta bunlara göre, örneğin Küba gibi ABD emperyalizmine boyun eğmeyen devletler de “terörist”tir!

Bu burjuva demagoglara sorarsanız, ezilen, sömürülen, yoksulluk ve sefalete mahkûm edilen işçilerin, emekçilerin, emperyalist boyunduruk altındaki halkların, sömürgeci kölelik cenderesindeki ulusların bu duruma son verme hakları yoktur. En fazlasından düzen içinde izin verildiği ölçüde kısmi değişiklikler isteyebilirler. Bununla yetinmez de, politik veya ulusal özgürlük ya da toplumsal devrim için mücadeleye atılır ve bu savaşımda burjuva emperyalist şiddete karşı, devrimci şiddete başvurmak zorunda kalırlarsa, onlar “terörist”tir, yürüttükleri politik mücadele “terörizm”dir!

Şüphesiz bu gülünç ve aşağılık bir yalandır. Ucuz bir demagojidir.

Tarihten, toplumlardan, sınıflardan, sınıf mücadelesinden, ezen ve ezilenlerden, sömüren ve sömürülenden bağımsız bir şiddet ve terörden söz edilemez. Aksini iddia edenler, insanlığı dününden, bugününden geleceğinden kopararak günümüzü ve günümüzdeki siyasal egemenlik ilişkilerini meşrulaştırmak, hâkim ve güçlü olanın haklı ve mutlak olduğunu kabul ettirmek istiyorlar. Bir düşünelim, günümüz siyasal egemenlik ilişkilerini, somut olarak da değişen biçimleriyle burjuva devleti mutlak ve ebedi kılan nedir? Kapitalist sömürüyü, bu sömürünün dayandığı üretim ilişkilerini ve sermaye düzenini mutlak ve ebedi kılan nedir?

Özel mülkiyet ve toplumsal sınıflar, dolayısıyla da sınıf karşıtlıkları ortaya çıktığından beri bütün insanlık tarihi, sınıf savaşımı tarihidir. Tarihin akışına yön veren, ekonomik-toplumsal işleyiş yasalarıyla birlikte, sınıf savaşlarıdır. Sömürücü egemen sınıflar çıkarlarını ve hâkimiyetlerini korumak, sömürüyü ebedi kılmak için baskı ve teröre başvururlar. Bunun siyasal aygıtı olarak da devleti örgütlemişlerdir.

Sınıflı toplumlarda devlet, egemen sınıfın çıkarları için örgütlenmiş zor kullanımı demektir. Devleti oluşturan ordu, polis örgütü, yargı, mahkemeler, hapishaneler ve bürokrasi gibi kurumlar, egemen sınıfın örgütlenmiş zorunun araçlarıdır. Ki devlet denilen aygıt kendi başına bir varlık değil, bu kurumların toplamıdır.

Bütün sömürücü devletler şiddet veya zor tekelini, devlet olmanın, devlet egemenliğinin, otoritenin gereği olarak görür ve ellerinde bulundurmak isterler. Buna yasalarla resmi bir meşruiyet, hukuki bir kimlik kazandırırlar. Bu anlamda devlet, zor kullanma tekelidir. O nedenle de, egemen sınıfların devlet eliyle kullandıkları dışında, ezilenlerden gelen her türlü şiddet, devlet egemenliğine saldın, devletin varlığıyla bağdaşmaz günümüzdeki en yaygın ifadeyle “terör” ve terörizm” olarak görülür.

Buna göre köleciliğe başkaldıran Spartaküs önderliğindeki köleler “terörist”tir, buna karşın insanları köleleştiren ve boyunlarını kılıç altında tutarak köle kalmalarını sağlayan, eğlence için onları arenalarda birbirlerini öldürmeye mecbur eden egemenler yasa ve düzen adına hareket ettikleri için şiddet kullanmış sayılmazlar, “terörist” değillerdir!

Feodal egemenlere karşı başkaldıran Baba İshak ve binlerce alevi Türkmen köylüsü “terörist”, onları feodal boyunduruk altında tutan ve kılıçtan geçiren Anadolu Selçuklu Devleti egemenleri yasa ve düzen adına hareket ettikleri için “terörist” değildir!

Şeyh Bedrettin ve yoldaşları, Dadaloğlu ya da Köroğlu “terörist” buna karşın, kan dökücü, zalim Osmanlı feodal egemenleri ve yerel feodal beyler yasa ve düzen adına hareket ettikleri için “terörist” değildir!

Kapitalist sömürüye, toplumsal adaletsizliklere, insanın insana kulluğuna başkaldıran Paris Komünarları “terörist”, buna karşın, savaş halinde bulunduğu Alman ordularıyla Komün’e karşı birleşip oluk oluk işçi kanı akıtan Fransız burjuvazisi yasa ve düzen adına hareket ettiği için “terörist” değildir!

ABD emperyalizmi ve suç ortakları, Irak’ı işgal edip 1 milyon insanı katlederek, Irak’ın tarihsel-kültürel mirasını yok ederek, milyonlarca insanın mültecileşmesine yol açarak, Ebu Gureyb gibi tüm insanlığı aşağılayan ırkçı-faşist işkencehaneler kurarak, Irak’ın enerji kaynaklarını yağmalayarak, Bağdat’ı duvarlarla birbirinden ayırarak “özgürlük” ve “demokrasi” gücü oluyor, işgale ve tüm bu insanlık suçlarına karşı savaşanlar ise “terörist”!

Görülüyor ki, iddianame de aynı iğrenç zihniyetle hazırlanmıştır.

Ahlaksız Şiddet Ve Halka Zulüm, Devletin Gerçeğidir

İddianame, sözcülüğünü yaptığı sermaye düzeninin, burjuva devletin ve faşist MGK diktatörlüğünün terörü sistematik biçimde uygulamakla karakterize olduğunu gizlemekle kalmıyor, partimizin politik mücadelede yer yer şiddet araçlarına başvurmasını bu siyasal-toplumsal durumun koşulladığını da gözlerden saklamaya çalışıyor.

Fakat güneş balçıkla sıvanamaz.

İşte soruyoruz:

Aralarında TKP’nin kurucu önderleri Mustafa Suphi ve Ethem Nejat yoldaşların da bulunduğu onbeşleri Karadeniz’de kim yok etti? Halklarımızın emperyalizme karşı direnişini büyütmek ve toplumsal kurtuluşla birleştirmek için Anadolu’ya yürüyen bu komünist kadroların, sahip oldukları fikirler dışında katledilmelerinin bir gerekçesi var mı? Bu hayvani ve ahlaksız şiddet burjuvazinin siyasal temsilcilerine ait değil midir?

İşgalci İngiliz, Fransız, İtalyan emperyalistlerine ve onların kuyruğuna takılmış kralcı Yunan ordusuna karşı yürütülen birleşik antisömürgeci savaş öncesi kendilerine verilen özerklik sözü, zaferden sonra yeni Türk egemen sınıflarınca inkâr edildiği ve kardeşlik andı ihanete uğradığı için, Kürt halkımızın, Koçgiri isyanından Şeyh Sait ayaklanmasına, Ağrı başkaldırısından Dersim isyanına ulaşan özgürlük haykırışını, kitlesel katliamlarla, darağaçlarıyla, sürgünlerle boğmaya girişen Türk burjuvazisi ve büyük toprak sahiplerinin devleti değil midir?

Kürt halkımıza, “aslında senin kimliğin, dilin, kültürün, Kürdistan’da asırlara varan tarihin, her şey ama her şey yalan, sen 1071’den sonra başkalaşmış, karda yürürken çıkan kart-kurt sesi nedeniyle ‘Kürt’ diye anılmaya başlamış, öz be öz Orta Asya göçmeni Türksün, bunu böyle belleyecek, böyle söyleyeceksin” diyerek. Kürdün kendini ve haklarını inkâr etmesi için ırkçı, ahlaksız bir şiddet uygulayan Türk burjuvazisinin devleti değil midir?

İşçi sınıfı ve ezilenler uğruna mücadele edenleri susturmak, iradelerini kırmak, örgütlenmelerini önlemek için Sansaryan Han’da simgeleştiği üzere işkencehaneler kuran, bu toprakların halk sevgisiyle dolu kadın ve erkeklerini işkencelerden geçirip, hapishanelerde çürütmeye kalkan, sürgünlere gönderen burjuvazi ve devlet değil midir?

6-7 Eylül’de Rum, Ermeni ulusal topluluklarından insanlarımıza karşı “özel harp” provokasyonu ve saldırısı örgütleyen, korku içinde zorla göçertilenlerin taşınmazlarına ve değerli eşyalarına el konulmasına elebaşılık yapan burjuva devlet değil midir?   

60’lı yılların ortalarından 15-16 Haziran 1970 işçi ayaklanmasına değin yükselen işçi sınıfı mücadelesine, topraksız ve yoksul köylülerin toprak işgallerine, gençliğin özerk-demokratik üniversite ve antiemperyalist eylemlerine saldıranlar, işçilerin, köylülerin gençlerin kanını akıtanlar, burjuva devletin resim militarist güçleri ve antikomünist sivil aparatları değil midir?

Yükselen siyasal ve toplumsal mücadeleyi bastırmak, ezmek için, ABD’nin himayesi ve arzusuyla faşist 12 Mart darbesini yapıp, işçilerin ve ezilenlerin sahip oldukları anayasal ve yasal, kısmi demokratik haklarım silah zoruyla ortadan kaldıran, rejimi MGK eliyle ve “Milli Güvenlik Belgesi” adlı generaller anayasasıyla yönetmeyi kurumsallaştıran devletin yüksek askeri bürokrasisi değil midir? Burjuva egemenler onları bütün gücüyle desteklemedi mi?

Ziverbey Köşkü’nde  simgeleştiği üzere İstanbul’dan Diyarbakır’a işkence çarkları çevirenler, 1971-1973 sürecinde İstanbul sokaklarında, Nurhak’lar da Kızıldere’de, Ankara sokaklarında, darağaçlarında, Mirik mezrasında ve Diyarbakır işkencehanesinde halklarımızın yiğit devrimci evlatlarım katledenler; ABD emperyalizminin boyunduruğunu kırmak ve işbirlikçi sömürücülerin köhne düzenini yıkmak için akılları, yürekleri, iradeleri ve bedenleriyle en önde koşan Mahirleri, Denizleri, İboları yok eden o hayvani ahlaksız şiddetin sahibi, işbirlikçi burjuvazi ve onun yarı-askeri faşist rejimi değil midir?

Ezilenlerin hızla büyüyen mücadelesini ve güçlü devrimci yükselişi durdurmak için 1974-’80 sürecinde işçi sınıfından, gençlikten, emekçi memurlardan, köylülerden aydınlardan, sanatçılardan ve değişik mesleklerden binlerce insanımızın kanını akıtan, 77 1 Mayıs’ından Maraş’a, 1 Mayıs Mahallesi’nden Beyazıt Meydanı’na, Bahçelievler’den Balgat’a, en vahşi kıyımlara girişen, işbirlikçi sermaye devletinden, onun kontrgerillası ve sivil faşist aparatlarından başkası mıdır? Bütün bu dönemde, işkenceyi sistematik olarak sürdüren faşist rejim değil midir?

İşçi sınıfı ve ezilenlerin geniş yığınlarını kapsayan devrimci mücadeleyi ezip dağıtmak, yanı sıra işbirlikçileriyle birlikte İran’dan kovulmuş ABD emperyalizminin bölgedeki çıkarlarına daha iyi bekçilik yapmak, işçi sınıfı başta olmak üzere halklarımızın yoksullaştırmaya, daha kötü yaşam ve çalışma koşullarına mahkûm etmeye, buna karşın burjuvazinin ve emperyalistlerinin para kasalarını şişirmeye ayarlanmış ve o dönem adına “24 Ocak kararları” denen IMF programını uygulamak için yapılan faşist 12 Eylül darbesinin bazı sonuçlarını hatırlayalım:

650 bin gözaltı,

Onbinlerce işçinin gencin, köylünün, kadının, erkeğin, işkenceden geçirilmesi, 300’ünün işkenceyle katledilmesi,

Sokaklarda, kuşatılmış evlerde yargısız infazlar,

Yüzlerce idam hükmü verilmesi ve 50 darağacının kurulması,

Birer işkencehaneye çevrilmiş hapishanelerde 289 kişinin katledilmesi,

14 devrimci ve yurtseverlerin zulmü durdurmak için ölüm oruçlarında hayatını fedaya mecbur kılınması,

230 bin kişinin değişik iddialarla mahkemelere çıkarılması,

30 bin işçinin, 3 bin 854 öğretmenin, 120 öğretim üyesinin, 47 hâkimin sakıncalılık gerekçesiyle işten atılması, meslekten men edilmesi; yüzlerce subay, astsubay ve harp okulu öğrencisinin devrimci, yurtsever düşünceleri nedeniyle işlerine, öğrenciliklerine son verilmesi,

14 bin kişinin yurttaşlıktan çıkarılması, 30 bin insanın siyasi mülteci haline getirilmesi,

1 milyon 638 bin kişinin fişlenmesi,

39 ton gazete ve derginin imha edilmesi, on binlerce kitaba el konulması,

937 filmin sakıncalı diye yasaklanması,

Sendikaların, kooperatiflerin, kadınlara, gençlere, işçilere, köylülere, aydın ve sanatçılara ait derneklerin, ilerici partilerin kapatılması, yöneticilerinin tutuklanması...

Değişik açılardan bazı örnekleri yansıtılan bu dizginsiz faşist terörün sahibi, yürütücüsü sermaye ordusu generallerinin yönetimini açıktan üstlendiği devlet değil midir? Bu vahşi insanlık suçlarından sorumlu olan faşist generaller cuntası “yönetime el koyduğunu” ilan ettiğinde, ABD emperyalizminin Pentagon ve Beyaz Saray’daki elebaşları birbirlerini “bizim çocuklar başardı” diye kutlamamışlar mıdır?

80’li yıllar boyunca şiddetin türlü biçimlerine ve kan akıtmaya devam ettikten sonra 90’lı yıllarda yeni kıyımlara, vahşetlere, milyonlarca insanımızın etkileneceği faşist zorbalığa, teröre girişen burjuva devletten başkası mıdır?

91 Şubat’ından itibaren birkaç yıl içinde binlerce insanı işkenceden geçiren, işkenceyle öldürmeyi, yargısız infazları, gözaltında kaybetmeyi ve tecavüz işkencesini dört bir yana yayan, yüzlerce devrimci ve yurtseveri böylesi yöntemlerle katleden burjuvazinin faşist devleti değil midir?

Cizre’den Lice’ye ulusal kitle eylemlerine kitlesel katliamlarla cevap veren, köyleri ormanları yakan, yüz binlerce Kürt köylüsünü zorunlu göçe, sürgüne mecbur eden inkârcı sömürgecilik değil midir?

Kürdü ve ulusal haklarını inkâr gibi insanlık dışı, ırkçı politikalarla; Kürdistan’da en vahşi işkenceler ve baskılarla; hepsinin bir özeti olan Diyarbakır Hapishanesi’ndeki faşist canavarlıkla, silahlı Kürt ulusal mücadelesini zorunluluk haline getiren; giderek milyonlarca Kürt köylüsünün, işçisinin, emekçisinin destek verdiği bu en bilinçli ve en örgütlü Kürt isyanını bastırmak adına, on binlerce gerillanın, askerin, düşük rütbeli subayın ve sivilin yaşamını yitirdiği kirli bir savaş yürüten, kelle ve kulak avcılığı yapan, ABD emperyalizminin hizmetindeki faşist sömürgeci devletten başkası mıdır?

Halklarımızın Hizbulkontra dedikleri, vahşi cinayetler, işkenceler ve “mezar evleri”yle bilinen, “Hizbullah” adlı kontrgerilla aparatını örgütleyen, eğiten, silahlandıran, koruyan ordu, JİTEM, MİT ve öteki devlet kurumlan değil midir?

Sivas’ta Kanlı Pazar artığı cinsinden dinci gericileri seferber ederek, halk sanatçılarını ve halk aydınlarını diri diri yaktıran “özel harp dairesi” veya kontrgerilladan başkası mıdır?

Gazi Mahallesinde kahvehaneleri tarayıp yaşlı bir Alevi’yi katleden, halkımızı Alevi-Sünni biçiminde gerici bir saflaşma ve çatışmaya iterek, tüm ilerici devrimci kitleyi ezmek için provokasyona girişen, fakat saldırının hesabını sormak için ayağa kalkan Alevi emekçileri camiye değil de karakola yönelince oyunları bozulan ve kameraların gözü önünde bile kitle kıyımı yapanlar devletin kontrgerilla ve resmi polis güçleri değil midir?

İşçi sınıfı ve ezilenler arasındaki devrimci demokratik uyanışa set çekmek, devrimci hareket etrafındaki kitle birikimini tasfiye etmek, politik mücadele düzeyini yükseltmesini engellemek amaçlarıyla ve faşist 2. topyekûn saldırılarının bir parçası olarak, 1 Mayıs 1996’da, Kadıköy’deki mitinge katılmaya hazırlanan kitleye katliamcı ve provokatif saldırıda bulunan, üç devrimci işçi ve emekçinin kanını dökenler devletin resmi ve gizli kuvvetlerinden başkası mıdır?

Susurluk’ta ortalığa saçılan pislik veya Atabeyler, Sauna, Şemdinli ve Ergenekon biçiminde deşifre olan devlet çeteleri faşist diktatörlüğün röntgenindeki kimi görüntülerden başka bir şey midir?

1995 sonbaharından 1996 sonbaharına Buca, Ümraniye, Diyarbakır ve Ulucanlar hapishanelerinde 28 devrimci ve yurtsever tutsağı vahşi biçimde katleden, onlarcasını yaşam boyu sürecek bedensel sorunlara maruz bırakan yine aynı dönemde sürgün ve tecrit saldırısıyla, devrimci tutsakların 12 şehit ve onlarca gazi verdikleri ölüm orucunu zorunlu hale getiren devletin ta kendisi değil midir?

21. yüzyılı hapishane katliamlarıyla kutlayan, 19 Aralık 2000’de 20 hapishaneye saldırı düzenleyip yakarak, kurşunlayarak, boğucu gazlarla 28 devrimci tutsağı katleden, F tipi teröre karşı hayatları dışında bir silaha sahip olmadıkları için, bir insanlık suçu olan tecrit son bulsun diye 94 devrimciyi ölüm orucunda yaşamını feda etmeye mecbur bırakan faşist rejimden başkası mıdır?

Diyarbakır’da ulusal mücadelede yitirdikleri evlatlarını toprağa vermek isteyen kent halkına kurşun yağdırarak dört çocuğu katleden ve yine gözaltına aldığı yüzlerce çocuğu işkenceden geçiren; Kızıltepe’de 12 yaşındaki çocuğun bedenine 13 kurşun sıkarak babasıyla birlikte katleden inkârcı-sömürgeci devletin resmi güçleri değil midir?

Özelleştirme terörüne, işten atılmalara, sendikal hakların engellenmesine, iş cinayetlerine, düşük ücretlere, kötü çalışma ve yaşam koşullarına, 1 Mayıs yasağına, grev hakkının kullanılamaz durumda oluşuna, mezarda emekliliğe, öğrencilere, işsizlere, emekçi memurlara, kadınlara, ezilen ulus ve ulus topluluklara, ezilen mezhepten insanlarımıza, emekçi köylülüğe, küçük esnaf ve sanatkârlara yönelen saldın ve baskılara karşı söz, eylem, toplantı ve örgütlenme hakkını kullanan işçileri, şiddet araçları ve yöntemleriyle engellemek korkutmak, yıldırmak susturmak isteyen faşist diktatörlüğün resmi güçleri değil mi?

Grevli-toplu sözleşmeli sendika hakkı, ücretlerin yükseltilmesi, sürgünlerin ve öteki baskıların durdurulması talepleri veya ezilenlerle dayanışma ve birleşik mücadele ahlakıyla sokaklara çıkan emekçi memurlara,

Paralı eğitime, liselerdeki polis-idare işbirliğine, ezberci, gerici, şoven eğitime, ÖSS’ye, YÖK’e, üniversitelerdeki resmi militarist işgale, ÖGB terörüne, soruşturmalara, okuldan atma zulmüne, harçlara, paralı eğitime hayır diyerek ya da işçi sınıfı ve ezilenlerle dayanışmaya birleşik mücadeleye girişerek sesini yükselten öğrenci gençliğe,

İş ve insani bir yaşam isteyen kent yoksullarına, evlerinin yıkılmasına ve sosyal dayanışmalarının yok edilmek istemesine karşı duran emekçi semtlerin halkına,

Tarım girdilerindeki yüksek fiyatlara, IMF’nin istekleri doğrultusunda tütün, pancar, çay başta olmak üzere pek çok ürüne konulan sınırlamalara, tarım kredilerinin ağır yüküne, emperyalist tarım tekellerinin çıkarlan için emekçi köylü tarımının yıkımına, uluslararası maden tekellerinin çevreyi tahrip etmesine hayır diyerek öfkesini, taleplerini ortaya koyan köylülere,

Sınırlı bir bölümünü yansıttığımız ve her gün gazetelerden bir yenisi okunabilecek ekonomik, toplumsal, politik sorunlardan ötürü hak arayan, itirazlarını ortaya koyan işçi sınıfı ve ezilenlere karşı cop, sopa, gaz bombası, biber gazı, basınçlı su, plastik ve gerçek mermi, yıldırma amaçlı gözaltı gibi şiddet araç ve yöntemlerini sistematik tarzda kullanan devletten başkası mı?

Son bir yılda dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle araçlarının sürücü koltuğunda kaç erkek ve kadın öldürüldü? Karakollarda kaç kişi sözüm ona “polisin silahını almaya çalışırken” yaşamını kaybetti? Bir başka yer bulamamış gibi, kaç kişinin polis merkezinde intihar ettiği açıklandı? İnsan hakları örgütlerine, işkence ve eziyete uğradığı için kaç kişi başvurdu?

Bir avuç işbirlikçi büyük patronun, kaderini onlarla birleştirmiş silahlı ve silahsız yüksek bürokrasinin ve emperyalistlerin çıkarları için, işçi sınıfına ve ezilenlere karşı şiddeti her günkü yaşamın bir parçası haline getirmiş böylesi bir düzen ve politik rejim adına yazılan iddianamenin partimizi “terörizm’le suçlaması ne gülünç, ne aşağılık bir durumdur?

İddianamenin Faşist Burjuva Yargıları MLKP'nin Meşruiyetini Gölgeleyemez

MLKP’yi burjuva düzeni ve faşist rejimi reddeden, onu değiştirmek isteyen bir parti değil de, bir “silahlı terör örgütü” olarak tanımlayan iddianamenin bir hükmü yoktur.

Partimiz meşruiyetini işçi sınıfının ve ezilenlerin, sömürüden ve politik zorbalıktan kurtuluşu uğruna mücadele yürütmekten alıyor. Bu topraklarda üretilen tüm zenginliklerin yaratıcısı olan ve nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfının, kent emekçilerinin ve emekçi köylülüğün sınıfsal, toplumsal, ulusal, cinsel kimliğine ait özlemlerini, çıkarlarını taleplerini meşru görmemek, en fazlasından sömürücülüğün ve bir avuç asalağın halklarımız üzerindeki politik tahakkümünün ifadesi olabilir. Oysa emekçi insanlık önünde meşru olmayan tam da budur.

Kaldı ki yasal olanın her zaman meşru olduğu söylenebilir mi?

Genel grev, dayanışma grevi ve boykotun suç oluşu yasaldır!

Fabrika önünde grev çadırı kurma yasağı yasaldır!

Sendikalara yüzde on işkolu barajı ve üyelik için noter şartı yasaldır!

Grevlerin “milli güvenlik” gibi gerekçelerle ertelenmesi yasaldır!

Emekçi memurların grevli-toplu sözleşmeli sendika hakkından yoksunluğu yasaldır!

Paralı eğitim, paralı sağlık ve mezarda emeklilik yasaldır!

Gecekonduların yıkılıp barınma hakkının gasp edilmesi ve sosyal yaşamın tahrip edilmesi yasaldır!

IMF ve Dünya Bankası’nın isteklerine bağlı bütçeler, zam kararları, sosyal harcamaların asgariye indirilmesi, düşük ücret ve toplumsal yıkım politikaları yasaldır!

Adaletsiz gelir vergisi ve bin kez adaletsiz KDV gibi dolaylı vergiler yasaldır!

Sendikasız, sigortasız çalıştırdığı işçilerin üzerine gece kapıyı kilitleyen ve çıkan yangında biri doğmamış çocuğuyla birlikte beş kadının diri diri yanmasından sorumlu kapitalisttin para cezasıyla ödüllendirilmesi yasaldır!

301 ve düşünceyi suç sayan, sayılan hayli çok ceza maddeleri yasaldır!

Seçimlerde yüzde 10 barajı yasaldır!

Kürt halkımızın kolektif haklan reddedilerek inkâr edilmesi yasaldır!

12 Eylülün kana batmış, Pentagon-Beyaz Saray uşağı faşist cuntacıların işledikleri insanlık suçları nedeniyle yargılanamamaları yasaldır!

İşkencecilere, kelle ve kulak avcılarına, yargısız infazcılara, tecavüzcülere yetkili mülki amir izin vermeden dava açılamaması yasaldır!

ABD’nin İncirlik’i, Irak ve Afganistan işgalleri, Afgan ve Arap halklarının kanını akıtmak için kullanılması yasaldır!

F tipi tecrit terörü yasaldır!

Ormanların, tarım arazilerinin kıyıların uluslararası ve işbirlikçi maden ve turizm tekellerine peşkeş çekilmesi yasaldır!

ABD işbirlikçisi faşist generallerin rejim içindeki egemenlikleri yasaldır!

Besbelli ki bu liste çok uzayacak. Burada duralım ve soralım:

Yasal olsalar da tüm bunlar meşru mudur? Açık ki, hayır ve hayır!

Tıpkı bunun gibi yasadışı olan her şeye “meşru değil” damgası vurulamaz.

MLKP, yasadışı, fakat tamamen meşru bir devrimci partidir. Evet, o düzenin yasalarına göre kurulmamış, kendini bu gerici-faşist yasaların cenderesine ve kalıplarına hapsetmemiştir. Bu nedenle sömürü ve zulüm düzeninin savunucuları, egemenler adına onun hakkında kovuşturma yapabilirler, ne var ki partimizin meşruluğunu ortadan kaldırmak bir yana, ona en küçük bir gölge bile düşüremezler.

Bir parti yasal da, yasa dışı da olabilir. Parti olup olmamanın ölçütü yasallık değildir. Bunun objektif kriterleri vardır.

Her partinin bir programı, bir tüzüğü-iç hukuku, kadro ve örgütleri, üyeleri, üyeliğe kabul kriterleri-hukuku, stratejisi, temel taktik ve yönelimleri, güncel taktikleri vardır. Partiler irade ve eylem birliğine sahip örgütlenmelerdir.

MLKP bütün bu özelliklere sahiptir. Partimiz kesintisiz, istikrarlı ve etkin siyasal faaliyetiyle, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’a yayılan örgütlülüğüyle, düzenli işleyen kurum ve organlarıyla, hukukuyla, yayınlarıyla, kongre ve konferanslarıyla özgürlük ve sosyalizm mücadelesinin saygın partilerinden biridir.

MLKP’nin yasadışılığı, gizli örgütlenmesi herhangi bir fetişten değil, işçi sınıfının ücretli kölelikten, ezilenlerin politik boyunduruk ve adaletsizliklerden kurtulması için mücadele özgürlüğünü güvenceye almak ihtiyacından kaynaklanıyor.

Şayet yasadışı ve gizli örgütlenmese, sermaye ve faşizm, egemenliğe yönelen tüm etkin devrimci partilere yaptığı gibi, program, strateji ve politik çizgisinden vazgeçmezse MLKP’yi her türlü şiddeti, provokasyonu ve komployu kullanarak faaliyet yürütemez hale getirmede ve fiziken yok etmede güçlük çekmeyecektir. Onu bu kirli amacına ulaşmaktan alıkoyan, işte bu yasa dişilik ve gizliliktir. Ki buna rağmen Mustafa Suphilerden, önderlerinin şahsında 71 devrimci hareketine ve oradan da günümüze pek çok örnekte görüldüğü gibi partimize karşı da yıllardır zulmün ve zorbalığın tüm yöntemlerini seferber ediyor, ağır insanlık suçları işliyor. Fakat boşuna! MLKP ücretli kölelik düzenine, sömürüye, toplumsal, ulusal cinsel eşitsizliklere faşizme ve emperyalizme karşı mücadele özgürlüğünü korumak için yasa dışı ve gizli kalmaya devam edecektir.

MLKP Bu Toprakların Bir Gerçeğidir

Partimiz devrimci hareketin ‘74-‘80 dönemine damgasını vurmuş ve kötü gelenekleri arasında yer alan ilkesiz ayrılıkçılık ve politik mezhepçilik zihniyetiyle hesaplaşmanın ürünü olarak, öncellerinin kendileriyle mücadelesi temelinde, 1989’dan 1994’e beş yıllık bir emeğin, çabanın, yılmazlığın sonucu olarak doğdu. O, güçlü bir devrimci iradenin eseri olarak Birlik Devrimi’yle 10 Eylül 1994’te kuruldu.

TDKİH, TKİH, TKP/ML Hareketi ve TKP/ML(YİÖ)’nün kendilerini feshedip yarattıkları MLKP, öncellerinin aritmetik bir toplamı veya taşıdıktan zihniyetin daha geniş bir yapı içinde sürdürülmesi değil, organik bir birliğin ve özünde devrimci kendiliğindencilikten kopuşta ve devrimin hazırlanması sürecinde iradenin rolünü Marksist-Leninistçe özümseyişte ifade bulan köklü bir zihniyet devriminin eseridir.

Baba İshak’tan Dadaloğlu’na, Pir Sultan’dan Bedrettin’e ve Seyit Rızalara kadar Anadolu ve Mezopotamya’da boy veren bütün halk isyanlarından güç alan partimiz, Mustafa Suphi ve Ethem Nejat önderliğindeki TKP’nin tarihsel mirasçısıdır. MLKP’nin tarihsel kökleri ve devrimci ruhu ise Mahirlerin, İbrahimlerin, Denizlerin ’71 devrimci atılımına dayanır.

Türkiye ve Kuzey Kürdistan’ın ürünü olan MLKP, bu topraklarda yaşayan Türk ve Kürt uluslarından, Laz, Çerkes, Gürcü, Abhaz, Ermeni, Rum, Süryani, Arap, Boşnak ve Roman ulusal topluluklarından işçi sınıfının öncü partisidir.

Neden bir başka sınıfın değil de, işçi sınıfının öncü partisi?

Çünkü sömürünün, toplumsal, ulusal, cinsel eşitsizliklerin temelim oluşturan üretim araçlarının özel mülkiyeti sistemini ortadan kaldıracak ve kendisiyle birlikte emekçi insanlığın kurtuluş yolunu açabilecek tek toplumsal güç işçi sınıfıdır. Üretimin toplumsallaşmasının ifadesi olan işçi sınıfının, üretimin kolektif karakteriyle üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki çelişkinin çözümünde, fabrikaların, işletmelerin, toprağın, doğal zenginliklerin tüm topluma ait hale gelmesinde, üretim araçlarının sahibi sınıfların aksine kaybedeceği hiçbir şey yoktur; buna karşın ücretli köleliğe son verilmesi, toplumsal adalet, toplumsal eşitlik ve işçi sınıfı demokrasisi şahsında kazanacağı koskoca bir dünya vardır.

MLKP, marksizm-leninizmi temel alıyor. Marksizm-leninizm partimiz için bir dogma veya dönmüş ölü formüller yığını değil, bilimsel bir yol göstericidir. Bu yüzden de MLKP tarihsel ve diyalektik materyalist yönetimi her şeyin üstünde tutuyor. Başka türlü marksist olunamayacağı, dünyanın ve toplumun içinde yaşanılan dönemine ait soru ve sorunlara marksist-leninist yanıtlar verilemeyeceği bilinciyle hareket ediyor.

Partimiz bilimsel sosyalist öğretinin dünya işçilerinin birliği çağrısına sıkıca bağlı, enternasyonalist bir siyasal güçtür. Dünyanın herhangi bir köşesinde sömürüye, zulme, sömürgeci boyunduruğa, toplumsal ve cinsel eşitsizliğe karşı yürütülen mücadeleyi kendi mücadelesi saymakta, kendi çalışmalarını da uluslararası devrimci savaşımın bir parçası olarak görmektedir.

MLKP kendini amaçlaştıran her türlü sekterliğe ve yabancılaşmaya karşıdır. İşçi sınıfının ve ezilenlerin çektiği siyasal ve toplumsal acılara son verecek devrimci ve sosyalist amaçlar, işçi sınıfı ve halklarımızın özgürlük mücadelesinin geliştirilmesi görevlerine bağlılık, var oluşunun ve kendini üretişinin bunlarla özdeşliği, partimiz için bir ideolojik-ahlaki ilkedir. “Devrimin Zaferi İçin Yaşasın MLKP” şiarı partimizin amaçtan kopmamak görüş açısının yansıtıcılarından biridir.

MLKP, ne bir çevredir, ne şekilsiz bir örgüt, ne de iç hukuktan yoksun veya iç hukuku kâğıt üzerinde kalan bir gruptur.

MLKP, program ve tüzüğünü kabul eden, örgütlerinden birinde yer alan, düzenli biçimde aidatını ödeyen, 18 yaşını doldurmuş, işçi sınıfından ve işçi sınıfı davasını benimsemiş öteki sınıf ve tabakalardan gelen komünistlerin gönüllü birliğine dayanır. Seçilmiş delegelerle toplanan ve partiyi belirli bir süre yönetmek üzere Merkez Komitesini seçen Kongrelerimiz, program ve tüzük değişikliklerinin yegâne yetkili organıdır. Demokratik merkeziyetçilik ilkesine göre örgütlenen MLKP’nin temel yönetim ve kendini var ediş ilkesi ise kolektivizmdir. Görev ve sorumlulukları ne olursa olsun tüm üyeleri için aynı biçimde işleyen iç hukuku ve gizlilik koşullarının yarattığı tüm güçlük ve engellere karşın işlevsel iç demokrasisiyle MLKP, her renkten düzen partisinden bin kez daha adil işleyen bir demokratik yapıya sahiptir.

MLKP Kime Karşı Ve Ne Uğruna Savaşıyor?

Kapitalist düzenin ve faşist diktatörlüğün bekası adına hazırlanan iddianamenin kalemşoru, çarpıtma, iftira ve cehalet eseri cümleler kurup, “terör” ezberini tekrarlayıp duracağına, birazcık okuma, inceleme ve okuduklarını anlama gayreti sergileseydi, görecekti ki:

Marksizm-leninizmi, bir başka deyişle bilimsel sosyalizmi rehber alan MLKP,

İşbirlikçi tekelci burjuvazinin egemen sınıf, emek sermaye-çelişkisinin temel çelişki olduğu, emperyalizme bağımlı kapitalist sömürü düzenine, İşbirlikçi sermaye oligarşisi ile büyük toprak sahiplerinin bekçiliğini yapan ve ABD işbirlikçisi generallerin iktidar ayrıcalığına sahip bulunduğu faşist MGK diktatörlüğüne,

Kürt ulusu üzerindeki inkâra-sömürgeci cendereye,

Ve ABD’nin odağında durduğu emperyalist boyunduruğa karşı,

Özgürlük ve sosyalizm uğruna mücadele etmektedir.

Ne işbirlikçi burjuvazi ve bağlaşıkları, ne de emperyalizm, egemenlik, sömürü ve boyunduruklarından halkoyuyla vazgeçmeyi kabul etmeyecekleri için devrimden başka bir seçenek yoktur.

Halklarımızın faşist bir rejim altında tutulması, ulusal sorun, emperyalist pranga ve Kürdistan’da varlığını sürdüren toprak meselesinin koşulladığı ve bazı antikapitalist önlemleri de kapsayan bir antiemperyalist demokratik devrimle işçi sınıfı ve ezilenlerin politik özgürlüğe kavuşması,

Böyle bir devrimin sonucu olarak da,

İşbirlikçi tekelci burjuvazinin ve büyük toprak sahiplerinin faşist diktatörlüğünün yıkılıp, yerine, demokratik ayrılma hakkının saklı kalacağı iki cumhuriyetten oluşan İşçi-Emekçi Sovyet Cumhuriyetler Birliği’nin kurulması,

Egemen sınıfların zor aygıtlarının dağıtılarak yerine İşçi-Emekçi Sovyetleri’nde örgütlü kitlelerin denetiminde bir halk ordusu ve halk milisinin oluşturulması,

İşçi sınıfı ve ezilenlerin söz, basın, toplantı, örgütlenme ve eylem özgürlüğünün sağlanarak, bunların kullanımının güvenceye alınması, yurttaşlar arasına dil, milliyet, din, mezhep, bölge vb. temeldeki ayrımcılıkların önlenmesi, insan onuruyla bağdaşmayan her tür ceza ve işkencenin yasaklanması,

Kürt ulusu üzerindeki inkârın-sömürgeci boyunduruğun kırılması, Türk ve Kürt halkları arasında tam hak eşitliğinin sağlanması, Kürt halkımızın kendi ulusal devletini kurma ve Kürdistan’ın diğer güçleriyle birleşme hakkının güvencelenmesi; Laz, Çerkes, Gürcü, Abhaz, Ermeni, Rum, Süryani, Arap, Boşnak, Roman ulusal topluluklarımız üzerindeki baskıların ortadan kaldırılması, bütün dil ve kültürlerin gelişiminin teminat altına alınması,

Kadınlarla erkeklerin yasal eşitliğinin eksiksiz biçimde sağlanması, her tür cins ayrımcılığına son verilmesi, kadınların erkek egemen boyunduruğun tüm biçimlerinden kurtuluşu yolunda gerekli ilk temel adımların atılması, çocukları toplumsal bir değer olarak kabul eden ve ev emeğinin toplumsallaştırılmasını hedefleyen politikalarla hareket edilmesi,

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın lağvedilmesi, din işleri ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması, başta Aleviler olmak üzere kültür-inanç toplulukları ve dinsel azınlıklar üzerindeki baskılara, din ve mezhepler arasındaki ayrımcılık ve eşitsizliklere son verilmesi, dinin kişisel bir sorun olarak ilan edilmesi; dinsel inanç taşıyanların ve taşımayanların bu konudaki özgürlüklerinin garanti altına alınması,

Başta ABD olmak üzere, emperyalist devletlere, uluslararası tekellere, IMF, Dünya Bankası gibi emperyalist aygıtlara olan borç ve yükümlülüklerin iptal edilmesi,

NATO’dan çıkılması, ABD ve NATO’nun üs ve kuruluşlarına el konulması, bütün gizli anlaşmaların halklarımıza açıklanması, gizli ve açık yükümlülüklerin kaldırılması,

Emperyalistlerin, işbirlikçi tekelci burjuvazinin, devletin ve devrime karşı savaşacak kesimleriyle sınırlı olmak üzere orta burjuvazinin mülkiyetindeki işletmelere, fabrikalara, taşınmazlara ve diğer zenginliklere el konulması,

Büyük emlak sahipleri ve devletin mülkiyetindeki tüm yapıların, kentsel arazilerin ve büyük iç ve dış ticaretin ulusallaştırılması,

Büyük toprak sahipleri ve devletin mülkiyetindeki tüm toprakların, üretim araçlarının ve diğer zenginliklerin ulusallaştırılması, yarı-feodal ilişkilerin hüküm sürdüğü alanlarda topraksız ve yoksul köylünün toprak talebinin karşılanması,

Küçük ve orta köylülerin bankalara, ağalara, tefecilere ve devlete borçlarının iptal edilmesi, toprakları ve üretim araçları üzerindeki ipoteklerin kaldırılması,

Bütün işçiler için haftada otuz beş saat çalışma ve her yıl bir ay ücretsiz tatil hakkının güvencelenmesi, fazla mesainin tamamen, gece çalışmasının ise zorunlu haller dışında yasaklanması,

Sağlık hizmetlerinin tümüyle parasız hale getirilmesi, geniş çaplı halk sağlığı sisteminin uygulanması,

Tüm emekçileri kapsayan genel bir sigorta sisteminin kurulması, işsizlerin yaşlıların, hastaların korunması, engelli insanlarımızın bakımı, eğitimi, üretken yeteneklerinin geliştirmeleri ve toplumsal yaşama katılımları için gerekli önlemlerin alınması,

Dolaylı vergilerin kaldırılması, işçi ve emekçileri gözetecek tarzda artan oranlı bir verginin uygulanması,

Konut sorunun çözümüne girişilmesi, ulusallaştırılmış konutların öncelikle yoksul ve bakıma gereksinen emekçilerin kullanımına verilmesi,

Doğal ve tarihsel çevrenin korunması,

Bilim, sanat kültür alanlarındaki bürokratik sansürün ve her türlü antidemokratik kısıtlamanın kaldırılması, bilimsel ve ilerici düşünce üretiminin desteklenmesi,

Nükleer, biyolojik, kimyasal ve diğer silahların yok edilmesi, yasaklanması için dünya halkları ve devrimci demokratik barışsever güçleriyle birlikte savaşım verilmesi,

Bölgesel devrimci gelişme olanaklarının değerlendirilmesi, dünya işçi sınıfının ve ezilen halkların devrimci savaşımlarının desteklenmesi, Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslar’da yaşanacak devrimci gelişmelere bağlı olarak, bölgemiz işçi sınıfı ve halklarının birliği politikasının ifadesi olan demokratik ve sosyalist federasyonlar için çaba harcanması, her türlü yayılmacı, şoven siyasetin reddedilmesi, Kıbrıs’ta tüm işgalcilerin çekilmesi, Türk ve Rum halklarının demokratik eşitliğine ve kardeşçe birliğine dayalı bir federasyon kurulması politikası izlenmesi,

Ve burada vurgulamadığımız öteki politik ve toplumsal adımların atılması, partimizin asgari programının çerçevesini oluşturur.

MLKP, devrimin zaferiyle birlikte, işçi sınıfının bilinç, istek ve hazırlığına, yine işçi sınıfının kent ve kır yoksullarına öncülük etme kararlılık ve başarısına bağlı olarak, üretim araçlarının toplumsallaştırılması, insanın insan üzerindeki her tür sömürü ve tahakkümünün, burjuva ideolojinin süre giden etkilerinin ortadan kaldırılması sürecini, bir başka ifadeyle sosyalizmi başlatmayı amaçlamaktadır.

Partimizin sonal amacı ise, dünya ölçeğindeki sosyalist başarılara bağlı olarak, bilim ve teknolojinin bütünüyle toplum için kullanılmasıyla yaratılacak bolluk koşullarında, insanın işbölümüne kölece bağımlılığının sona erdiği, kafa emeğiyle kol emeği, kentle kır arasındaki karşıtlıkların yok olduğu, kültürün herkesin ortak malı haline geldiği, çalışmanın bir zevke ve yaşamın başlıca gereksinimine dönüştüğü, insanın insanı değil, eşyayı yönettiği, insanlık için sözcüğün eksiksiz anlamında özgürlüğün kazanıldığı, sınıfların, devletin, ulusal çitlerin ortadan kalktığı, sınırsız bir insan kardeşliği dünyası, bilimsel ifadesi ile komünist toplumdur.

MLKP İşçi Sınıfının Öncü Partisi, Ezilenlerin Sesi Ve Yumruğudur

Buraya değin ortaya konulan gerçeklerin açık biçimde gösterdiği gibi, MLKP, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’ın politik, toplumsal, iktisadi sorun ve çelişkilerinin devrimci bir program temelinde, işçi sınıfı ve ezilenlerin çıkarları doğrultusunda çözülmesi mücadelesi yürüten, tümüyle zorunluluğun koşulladığı nedenlerle yasa dışı ve gizli örgütlenen, içinde hareket ettiği politik şartların yarattığı sınırlamalar bir yana, sosyalist demokrasiyi, kolektivizmi kendini var ediş yöntemi olarak benimsemiş, tüm üyeleri için geçerli ve demokratik merkeziyetçiliği esas alan bir iç hukuka dayanan enternasyonalist bir devrimci partidir.

İddianamede sığ bir burjuva mantık ve kriminalize bir akılla MLKP’nin “silahlı terör örgütü” ilan edilmesi bütün bu gerçeklerin üzerini örtebilir mi? Şüphesiz örtemez.

Her şeyden önce partimizin “terör örgütü” olduğu iddiasını nefretle reddediyor ve onu iddianame savcısıyla, gayretkeş temsilciliğine giriştiği, ABD emperyalizminin işbirlikçisi faşist rejimin efendilerine iade ediyoruz.

Burada bir kez daha haykırıyoruz ki, MLKP yalnızca “amaçsız şiddet”i, “şiddet için şiddet”i değil, daha da önemlisi ahlaksız ve adaletsiz şiddeti de reddeder. Bu partimizin ideolojik görüşleriyle olduğu kadar, eylemleriyle de somuttur.

İşçi sınıfının bilimsel sosyalizmi rehber alan devrimci partisi olarak MLKP, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’ın mevcut toplumsal maddi gerçeği koşullarında, özgürlüğe, toplumsal adalete, insani ve onurlu bir yaşama susamış tüm ezilenlerin sesi ve yumruğudur. Partimizin çalışmalarında yer tutan şiddete dayalı eylemler, bütünün yalnızca bir parçasıdır. Ve bunlar süre giden faşist devlet terörünün, sivil faşist saldırganlığın, faşist yasa ve yasakların, ABD başta olmak üzere emperyalist terörün yarattığı politik şartların bir sonucudur. Birazcık dikkatle incelendiğinde bile kolayca görülebileceği gibi, MLKP’nin başvurduğu şiddet, gerek amaçları, gerek hedefleri gerekse de yöntemleriyle zorunlu, meşru ve ahlakidir.

Ne var ki, iddianame burjuva egemen sınıfın gözlükleriyle baktığı için, olaylar ona bambaşka gözükmektedir.

İddianamenin 48. sayfasında yer alan “örgütün silahlı mücadele anlayışı” başlıklı üç kısa paragraflık bölümün giriş cümlesi şöyledir:

“MLKP örgütü proletarya diktatörlüğünün kurulmasının ancak şiddet yoluyla gerçekleşebileceğini, bunun da temel amacının silahlı mücadele olduğunu savunmaktadır.”

Savcı Hacıosmanoğlu’nun kurduğu cümle Türkçe dersinden sınıf geçme yeteneğinde olmamak kadar, Partimizin konuyla ilgili düşüncesini yansıtma veya özetleme bakımında da olabilecek en kötü örneklerden biridir.

Çünkü her şeyden önce MLKP’nin stratejisi ve programı doğrudan bir işçi sınıfı diktatörlüğü öngörmüyor. Partimiz, bugün, işçi sınıfı öncülüğünde kentin emekçi, yoksul bölüklerinin, küçük mülk sahiplerinin, kınn küçük, orta ve topraksız köylüsünün, Kürt ulusunun, ezilen cins olarak kadınların, baskı altındaki mezhep ve ulusal toplulukların, faşist zulüm ve emperyalist boyunduruktan acı çeken tüm ezilenlerin değişik taleplerini de kapsayan bir programı uygulayacak işçi-emekçi iktidarı için mücadele ediyor.

İkincisi, partimizin güncel, dönemsel, politik sorunlara bağlı olarak devrimci şiddete başvurması ile halklarımızın silahlı ayaklanması arasında iddianame savcısının kurmaya çalıştığı türden, “devrim zora dayalı olarak gerçekleşir, öyleyse derhal silahlı mücadeleye girişelim” gibi kaba bir ilişki yoktur. Silahlı ayaklanma siyasi mücadelenin en üst biçimidir. Süre giden devrimci çalışmalar içinde zor araçlarına başvurmak ise politik faaliyetlerin biçimlerinden sadece biridir.

Partimizin bu görüşlerine, neden siyasi mücadelenin en üst biçimi olarak silahlı halk ayaklanması yerine barışçı bir seçenek tercih edilmiyor sorusu sorulabilir.

Peki neden?

İşbirlikçi tekelci burjuvazi, sömürücü egemenliğinden gönüllü vazgeçmeyeceği ve başta ABD olmak üzere emperyalist kan emiciler boyunduruklarının kaderini halklarımıza teslim etmeyecekleri, devrimi en yoğun karşıdevrimci şiddete dayanarak engellemek, ezmek isteyecekleri için, işçi sınıfı ve ezilenlere de bunu silahlı biçimde alt etmek dışında bir seçenek kalmıyor. Bu nedenle de partimiz, bir “silahlı halk ayaklanması”nı kaçınılmaz veya zorunlu görüyor. Şayet sömürücü azınlık ve emperyalistler egemenlikten ve boyunduruktan halkoyuyla vazgeçecek olsalardı, kuşkusuz ki, halklarımızın silahlı zoruna hiç mi hiç gerek kalmazdı. O koşullarda zorun meşruiyetinden bahsedemezdik.

Ne var ki, insanlık tarihi bugüne değin, sömürücü bir azınlığı oluşturan egemen sınıfların ekonomik-toplumsal ve siyasal ayrıcalıklarından gönüllü vazgeçişlerinin, bir başka sınıfın egemen olacağı yeni bir ekonomik-toplumsal düzen ve siyasal yapı kurulması için kenara çekilmesinin herhangi bir örneğini sunmadı. 20. yüzyılda “barışçıl değişim” strateji ve denemeleri, Şili’de Allende ve Unidad Popular örneğinde olduğu gibi, bırakınız toplumsallaştırmayı, ciddi bazı ulusallaştırmalara girişildiğinde bile, ABD tarafından teşvik edilen, sahiplenilen faşist devlet zoruyla ezildiler. Ülke, kan gölüne çevrildi.

Yeni bir ekonomik toplumsal düzen için, iktidar değişiklikleri bir yana, burjuva sınıfa karşı işçi sınıfının ciddi ekonomik-demokratik haklar elde etme mücadelesi bile burjuva terörle bastırıldı. İşte, 8 saatlik iş günü savaşımının militan öncüsü ABD işçi sınıfının, 18. yüzyılın son çeyreğinde 1 Mayıs’a ve 8 Mart’a esin kaynağı olan mücadeleleri. ABD burjuvazisinin bunlara yanıtı ne olmuştu? Silahlı zorla bastırmak, oluk oluk işçi kanı akıtmak, hareketin önderlerinin idamı..

Aynı ABD, taleplerin içeriğinin daha ileri bir muhtevaya kavuştuğu durumlarda, örneğin, öncesi bir yana, son altmış yılda, yeni sömürgeci boyunduruğuna karşı, ulusal özgürlük ve toplumsal kurtuluş için ayağa kalkan orta ve Güney Amerika ile Asya ve Afrika halklarına karşı en vahşi kıyıcılık örneklerini sergileyerek 12 milyondan fazla işçinin, köylünün, gencin, kadının, çocuğun katledilmesi pahasına egemenliğini devam ettirmek istedi.

Türkiye ve Kuzey Kürdistan gerçeğine baktığımızda da görüyoruz ki, bırakalım devrimi, işçilerin, ezilenlerin yeni bir ekonomik-toplumsal düzen isteklerini, mevcut kapitalist düzen çerçevesindeki bazı önemli siyasi iktisadi, toplumsal talepler bile, birçok durumda silahlı zorla engellenmiştir.

Her ulusun hakkı olan siyasi kaderini tayin hakkı şurada kalsın, Türk burjuvazisinin, özerklik gibi devlet sınırlan içinde gerçekleşecek bir ulusal demokratik talepte bulunduğunda dahi, Kürt halkımıza cevabı ne olmuştur? “Peki, tamam, tüm siyasal güçlerin özerklik talebi lehine ve aleyhine ajitasyon, propaganda serbestliği içinde çalışacaktan altı aylık sürenin sonunda Kürt kentlerinde referanduma gidilecek ve çoğunluğun isteği neyi gerektiriyorsa o yapılacaktır” mı denmiştir, yoksa bu istek derhal reddedilmiş ve talebin arkasında duran politik öncüler ve halk, askeri yöntemlerle ezilmesi lazım gelen asiler ilan edilmiş ve 1938’e değin, “olaylar” bu şekilde mi cereyan etmiştir? Biliniyor ki, ikinci şekilde davranılmıştır.

Keza ABD destekli ve ABD hizmetlisi 12 Mart ve 12 Eylül faşist cuntalarıyla devrimci hareketi zorun her biçimiyle ezmek bir yana, burjuva devlet, aynı dönemlerde, işçi sınıfının ve ezilenlerin kazanılmış demokratik hak ve özgürlüklerini de zor yöntemleriyle bastırmanın çıplak örneklerini sergilemiştir.

12 Mart cuntasının elebaşlarından Memduh Tağmaç, “sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı” diyerek işbirlikçi burjuvazinin görüşlerini özetleyivermişti. Yine aynı dönemde, burjuvazinin sözcüleri, 61 anayasasının kimi demokratik hak ve özgürlükler bakımından topluma bol geldiğini açıklıyorlardı. Her iki mesele de çözüldü. Peki nasıl? Faşist 12 Mart darbesiyle!

Faşist 12 Eylül generalleri cunta yönetimini ilan ettikten sonra, işbirlikçi kapitalistlerin sözcülerinden, Tekstil patronu Halit Narin “şimdiye kadar işçiler güldü biz ağladık, şimdi gülme sırası bizde” diyor, Vehbi Koç darbe şefi Evren’e yazdığı mektup sendika ve grev yasalarının nasıl olması gerektiğini bildiriyordu. Yönetime el koyduklarını açıklar açıklamaz ilk işlerinden biri olarak, süre giden grevlerin yasaklandığını, sendikal faaliyetlerin durdurulduğun açıklayan Amerikancı generaller, darbenin 35. günü kıdem tazminatını sınırlayan, ellili günlerinde ise emeklilik için gerekli çalışma süresini kadınlarda 20 yıldan 25 yıla, erkeklerde 25 yıldan 30 yıla yükselten kanunları çıkardılar! Ki onlar aynı zamanda 12 Mart darbecilerinin daralttığı anayasayı, hala geniş olduğu düşüncesiyle, baştanbaşa yeniden daralttılar! Ve tüm bunlar deyim yerindeyse tankın ve süngünün kudretiyle gerçekleşti!

Bir kısmını daha önce sıraladığımız ve düzinelerce örnekle çoğaltılabilecek böylesi gerçeklere karşın iddianamede “silahlı terör” üzerine laflar edilirken, burjuvazinin, emperyalistlerin dizginlerinden boşanmış ahlaksız ve adaletsiz şiddetinden, bir başka ifadeyle teröründen hiç söz edilmemesi, iddianame cephesinin genel olarak zor araçlarıyla ya da şiddetle değil, işçilerin, ezilenlerin şiddetiyle sorunlu olduğunu gösteriyor.

Şaşmıyoruz. Ne de olsa yeni bir durum sayılmaz.

Devam edelim.

İşçi sınıfı ve ezilenler politik özgürlük için veya yeni bir ekonomik-toplumsal düzen kurmak üzere iktidarı almaya giriştiklerinde, sömürücü bir azınlığı oluşturan egemen sınıfların ve emperyalist efendilerinin silahlı zoruyla karşılaşacakları deneylerle sabit ve sınıf mücadelesinin mantığında verili olduğundan, partimiz, o gün geldiğinde bir “silahlı halk ayaklanmasının kaçınılmaz olacağının bilincindedir ve görüşünü açıkça ortaya koymuştur. Bu tutum, gerek tarihsel, gerekse siyasal bakımdan meşrudur.

Ne var ki, MLKP’nin bugünkü politik çalışmalarında yer yer başvurduğu devrimci şiddetin, iktidarın alınması için girişilecek başkaldırı “gününün”, “anının” koşullarının “silahlı halk ayaklaması”yla izah edilmesi, iddianamenin saçmalığı veya yazıcılarının siyasal rejim adına gerçeklerden duyduğu korkunun ifadesidir.

Ki, partimizin fikir ve eylemleriyle birazcık temas edildiği durumlarda bile iddianame derhal iç tutarsızlık görüntüleri sergilemeye başlamaktadır. Örneğin 48. sayfada deniyor ki:

“MLKP örgütü ülkenin bir iç savaşa gittiği tespiti yaparak bu dönemde kitleleri ayaklandırmak, onlara önderlik edebilmek amacıyla silahlı mücadele hazırlıklarının bir an önce yapılmasını hedeflemektedir. Bununla birlikte MLKP örgütü silahlı eylemlerin sadece bir propaganda aracı olarak görülmesine, sadece duygusallık temelinde eylemlerin güvenlik güçlerine yönelik bir intikam hareketine dönüşmesine karşı çıkmaktadır."

Bunlar iddianame savcısının “terör örgütü” demagojilerinden sonraki kısmi itiraflarıdır. Düpedüz politik bir mücadeleye işaret etmektedir. Fakat sorunu içeriklendirme ve formüle etme tarzı yine de keyfilik, bilgisizlik ve çarpıtmayla karakterize olmaktadır.

Gerçekte MLKP’nin “silahlı halk ayaklanması” sorunundan ayrı biçimde, devrimin hazırlık dönemindeki politik çalışmalarının bir parçası olarak devrimci şiddete başvurmasını ve kitlelerin öncü bölüklerine, politikanın gerektiği hallerde zor araçlarıyla yürütülmesine hazır olma çağrısında bulunmasını koşullayan nedir?

Faşist bir rejim altında yaşıyor olmak, devletin emperyalistlerden destek alan yasal ve yasa dışı militarist güçlerinin sistematik şiddet uygulaması, sivil faşist çeteler eliyle yürütülen terör, faşist yasa ve yasaklar, en ağır insanlık suçlarını işleyen devlet görevlilerin korunması, ödüllendirilmesi ve devrimin ilerleyişini durdurmak için burjuvazinin iç savaş yöntemlerine başvurması, işçi sınıfı ve ezilenlerin grup ve kitle karakterli devrimci şiddetini koşullamaktadır. Bugün, “parlamenter demokrasi” etiketi taşıyan, oysa gerçekte anayasal, yasal, kurumsal, kadrosal yapısı ve ideolojisiyle faşist bir rejim hüküm sürüyor. Kürt halkının inkârı ve sömürgeci boyunduruk bu faşist rejimi daha da katılaştırıyor.

İşbirlikçi sermaye oligarşisinin ABD destekli bu faşist MGK diktatörlüğü, işçilerin ve ezilenlerin yalnızca söz, basın, örgütlenme, toplantı, eylem ve ulusal kaderini tayin özgürlüğünü engellemekle kalmıyor, aynı zamanda onların uyanışını ve mücadelesini engelleyebilmek için bir devlet politikası olarak provokasyonlara, katliamlara, işkenceye, gözaltında tecavüzlere, sokaklarda, evlerde yargısız infazlara, gözaltında kaybetmeye, hapishane katliamlarına başvuruyor. Gözaltı uygulamasını bir şiddet yöntemine dönüştürüyor. Yasal ve demokratik çalışma yürüten partileri, grupları, bireyleri, basın mensuplarını fiziki saldırılar, yasaklamalar, polis komploları, ideolojik hasımlığa dayanan tutuklamalar cenderesine alıyor. İşçilerin ve ezilenlerin mevcut demokratik haklan temelindeki grev, direniş ve gösterilerini, yeni haklar elde etme mücadelelerini dayanışma amaçlı veya adalet talepli eylemlerin; 1 Mayıs ya da Newroz gibi kutlamalarını gaz, tazyikli su, cop, süngü, kurşun, gözaltı ve öldürmelerle bastırma politikası izliyor.

İşkenceciler, tecavüzcüler, yargısız infazcılar, gözaltında kaybedenler, kelle ve kulak avcıları, kitle eylemlerini kana bulayanlar, işledikleri ağır insanlık suçlarına karşın, bırakalım görevden alınmayı, tutuklanmayı, hiç değilse, mevcut yasaların gerektirdiği hapis cezalarına çarptırılmayı, tersine korunuyor ve terfi ettiriliyorlar. Güncelliği nedeniyle iki örnek verelim. 16 Mart 1978’te Beyazıt Meydanında devrimci ilerici, öğrenci kitlesinin üzerine bomba atılması, 8 gencin katledilmesi ve onlarcasının yaralanmasındaki payı bilinen dönemin komiser yardımcısı Reşat Altay, işkenceci ve yargısız infazcı olarak ünlendiği sonraki on dokuz yılın ardından 19 Ocak 2007’de Hrant Dink’in öldürülmesinin yolunu açık tutan Trabzon “İl Emniyet Müdürü”dür! Aynı biçimde 26 Eylül 1999’da Ulucanlar hapishanesinde 10 devrimci tutsağın katledilmesine ve birçoğunda da kalıcı fiziki tahribatlara yol açan saldırının yönetiminden sorumlu Albay Ali Öz, bu kez Hrant Dink’in katlini teşvik eden ve kolaylaştıran Trabzon “il Jandarma Komutam” olarak karşımızdadır! Böylesi suçların ve suçluların listesi birkaç klasör olarak tutabilir! Ki, fotoğraflarından küçük bir kare Susurluk’ta deşifre olmuştur.

Resmi devlet güçleri eliyle yürütülenler dışında, gizli örgütlenen ve kuruluşu ABD emperyalizmi eliyle gerçekleştirilmiş kontrgerillaya bağlı birimlerin tertiplediği 1 Mayıs ‘77’den Sivas katliamına, Maraş katliamından Şemdinli’ye, Uğur Mumcu, Musa Anter, örneklerindeki faili meçhullerden Gündem gazetesinin bombalanması ve Gazi katliamını başlatan provokatif saldırıya değin pek çok katliam ve provokasyon, faşist rejimin politik mücadele tarzının bir parçasıdır.

İşbirlikçi burjuvazi ve devleti adına işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadelelerine, onların öncü güçlerine, yöneltilmiş şiddetin yürütücülerinden biri de sivil faşist parti ve örgütlerdir. 60’lı yıllarda komando kamplarından ve İsrail eğitimlerinden geçerek halkın kanını dökmeye başlayan, 70’li yıllarda Malatya, Maraş ve Çorum’da kontrgerilla güdümünde katliamlara girişen, binlerce cinayet işleyen, bugün MHP ve BBP’de teşkilatlı sivil faşist çeteler, ‘90’lı yıllar boyunca olduğu gibi, günümüzde de, okullarda, mahallelerde, işçi havzalarında, kent merkezlerinde halklarımızın devrimci, antifaşist, yurtsever kadın ve erkeklerine, devrimci demokratik mücadeleye, işçi grev ve direnişlerine, devrimci aydınlatma çalışmalarına karşı silahlı, satırlı, saldırılar, linç provokasyonları ve değişik şiddet araçları ve yöntemleriyle seferber edilmektedir. Hrant Dink’in ve Hristiyan dininden insanların uğradıkları vahşi katliamlara değin çeşitli tipten saldırılarda tetikçiler bu sivil faşist güruh içinden seçilmektedirler. Ki, Abdullah Çatlı ve M. Ali Ağca bu fotoğrafın tanınmış iki kanlı yüzüdür.

Burjuva devletin resmi militarist güçleri, kontrgerillası ve sivil faşist kesimleri eliyle yürüttüğü sistematik şiddete, 90’lı yıllarda mafya çeteleri biçiminde yeni bir aparat daha eklenmiştir. Çoğunu, 70’li yıllarda faşist örgütlenmelerde yer almış kişilerin yönettiği bu mafya çetelerinin MİT ve JİTEM’le bağı ise Alaattin Çakıcı ve Sedat Peker örneklerinde gizlenemez durumdadır. Sözü edilen tipten çeteler, diğer faaliyetleriyle birlikte emekçi semtlerde uyuşturucu, kumar, kadın bedeninin satılması ve haraç işlerini yürüterek bir yandan yozlaştırma ve çürütme politikasının gereklerini yerine getirirken, aynı anda özellikle işçi ve lümpen gençliği bu çeteler içinde teşkilatlayarak devrimci ve yurtsever güçlerin üzerine salmakta, kontrgerillanın uzantısı haline getirmektedir.

Bütün bunların dışında, sermaye ve faşizm, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’daki kimi ulusal, mezhepsel farklılıkları, gerici saflaşmaların ve bu içerikteki gerici iç savaşların aracı haline getirme, böylelikle de işçi sınıfı ve ezilenlerin bir bölümünü yedekleyerek devrimin önünü kesme, devrimci mücadeleyi bastırma taktikleri izliyor.

Faşist diktatörlük, burjuvazi-işçi sınıfı, faşizm-halk, ezen-ezilen gibi açık sınıfsal ve siyasal karşıtlıklara dayalı toplumsal saflaşmaları geri plana itmek için, ihtiyaç duydukça, Türk-Kürt, Alevi-Sünni, laik-şeriatçı biçiminde gerici saflaştırmalarla işçi sınıfının ve halklarımızın birliğini parçalamaya, Türk işçi ve emekçilerini yedeği hale getirmeye, Kürde, Aleviye saldırı adı altında, genel olarak ilerici, antifaşist ve devrimci hareketi ezmeye çalışıyor. Türk işçi ve emekçileri, sömüren-sömürülen, halk-faşizm, ezen-ezilen saflaşmalarıyla ayağa kalktıklarında Kürt işçi ve emekçi kardeşleriyle omuz omuza olacakken, egemenlerin Türk-Kürt saflaştırması tuzağına düştüklerinde, faşizmin ırkçı-şoven cephesinin bir eklentisine dönüşüyorlar.

Son 40 yılın deneylerinin ortaya koyduğu gibi devrimimiz ilerleyebilmek için sermaye ve faşizmin politikayı silahlarla sürdürdüğü bu türden gerici iç savaşlar engelini aşmak sorunuyla yüz yüze gelecektir.

Bütün bu konularda ABD emperyalizminin ve Siyonist İsrail devletinin sunduğu işkence, suikast, kitle katliamı, yalana dayalı psikolojik savaş eğitimleri, kontrgerilla örgütlenmesi yöntemleri ve öteki destekler de unutulmamalıdır.

Ortaya konulan politik koşullar altında, faşist yasa ve yasaklarla ellerinin kollarının bağlandığı yetmiyormuş gibi, devletin resmi ve yasa dışı güçlerinin, sivil faşist ve çete aparatlarının dolaysız baskı ve şiddetine maruz kalan işçi ve ezilenlerin, onların devrimci öncülerinin zor araç ve yöntemlerine başvurması hem meşru bir savunma hali, hem de siyasi mücadele haklarını kullanmaları için bir zorunluluktur.

Bunun düzeyi ve yoğunluğu faşist rejimin ve aparatlarının uyguladıkları şiddete, faşist yasa ve yasakların çapma, işkence, yargısız infaz, tecavüz gözaltında kayıp, kitle katliamı ve halklarımıza zulümden sorumlu olanlara ne yapılıp yapılmadığına bağlıdır.

Partimizin ufukta bir ayaklanma yokken veya bir ayaklanma başlatma amacı taşımaksızın, henüz devrimin hazırlık döneminde şiddet araçlarına başvurmasının nedenleri, içeriği ve çerçevesi budur.

MLKP’yi “terör örgütü” olarak suçlayan gülünç iddianamenin eylemler bölümü incelendiğinde bile bu durum kolayca anlaşılabilir.

45 ve 45. sayfalar arasında partimizin sözüm ona “seksiyonlarını” anlatan uydurmalarla dolu bölümde “Kızıl Müfrezeler” başlığı altında şöyle denmektedir.

“Kızıl Müfrezelerin ilk önemli eylemi İstanbul ilinde 16.03.1995 tarihinde Bağcılar Polis karakoluna yönelik roketatarlı saldırı eylemidir.”

İddianamede eylem tarihini doğru yazma becerisi gösterilememiş ama bunun herhangi bir önemi yok. Asıl problem, eylemin halklarımıza açıklanan gerekçeleri üzerinden hiçbir tartışma yapılmamış oluşudur. Oysa bu, eğer haklıysa, iddianame savcısı Ali Cengiz Hacıosmanoğlu’na partimizin “terör örgütü” olduğunu kanıtlama şansı verirdi. Elbette aynı şey diğer eylemler içinde geçerli. Acaba neden böyle bir yöntem kullanılamıyor? Gerçeğin gücünden neden korku duyuluyor?

İddianame savcısının sözleriyle, “Kızıl Müfrezelerin bu ilk önemli eylemi’ne biraz yakından bakalım.

MLKP 19 Mart 1995 tarihli bir bildiriyle, 18 Mart akşamı Bağcılar 100. Yıl Kemalpaşa Karakolu’nun, Gazi ve Ümraniye katliamlarını planlanıp yöneten işkenceci polis şeflerinin ve katillerinin görevden alınıp yargılanması talebini ortaya koymak için lav atılarak tahrip edildiğini, şayet görevden alma ve yargılama olmazsa katil sürülerine yönelik eylemlerin süreceğini duyurmuştur.

Burada şu soruya da cevap gerekiyor: Neden bir başka hedef değil de, Bağcılar 100. Yıl Karakolu?

Partimizin bildirisi okunduğunda görüleceği gibi, bu karakol, o dönem bölgenin işkenceleriyle ünlenmiş polis merkezidir!

MLKP lavı, herhangi bir resmi kurum değil, işkence yapıldığı ayyuka çıkmış bir binaya atmış; bunu lav atmak veya askeri bir eylem yapmak gibi kendinde amaçlar için değil, ilk olarak Gazi ve Ümraniye katliamlarının yürütücüleri karşısında, halklarımızın, ezilenlerin kendilerini savunma haklarının bir gereği, İkincisi on binlerin taleplerine kulaklarını tıkayan, işkence ve katliam politikasını sürdüren, kontrgerillanın provokatörlerini, Gazi-Ümraniye katliamlarının faillerini koruyan hükümete devrimci adaleti etkili biçimde hatırlatmak için gerçekleştirmiştir. O nedenle de partimizin bildirisinde 18 Mart eylemi ve aynı çerçevede gelişebilecek, politik tutumlar, “tamamen meşru, ahlaki ve zorunlu” olarak nitelenmiştir.

Eğer devletin kontrgerilla çetelerinin 12 Mart gecesi Gazi Mahallesi’nde Alevi halkımızdan insanların gidip geldiği kahvehaneleri tarayıp provokatif bir katliama girişmeleri, devletin resmi güçlerinin bu durumun üzerine gitmek yerine, saldın ve katliamı protesto için sokaklara dökülen ve 13 Mart’ta on binlere ulaşan işçilerin, kadınların, gençlerin, emekçilerin üzerine kurşun yağdırıp Gazi ve Ümraniye’de 18 insanımızı katletmesi, onlarcasını yaralaması meşruysa, kan dökücülüğe dur demek, faşist katillerin görevden alınmasını ve yargılanmasını istemek için devrimci şiddet kullanılması bin kez meşrudur. Üstelik de faşist rejim ahlaksız ve adaletsiz bir şiddet kullandığı için “terörcü” sıfatını fazlasıyla hak etmektedir.

Şimdi soruyoruz: Halklarımızın değişik yaşlardan on sekiz kadın ve erkek evladının, on sekiz işçi ve ezilenin katledildiği bu saldırıların sorumluları ve failleri açık seçik ortadayken mahkeme süreçlerinden bir kaçının tutuksuz yargılanması ve cezasız bırakılması dışında bir sonuç çıkmış mıdır? Ve bu durum salt Gazi-Ümraniye katliamına has değil de, devletin resmi güçlerince politik ve sosyal nedenlerle işlenen tüm ağır insanlık suçları için geçerliyse işçilerin ve ezilenlerin adaleti devrimci şiddetle aramaya başlamalarında şaşırtıcı bir şey olabilir mi?

Burada yeri gelmişken şu sorunu da ortaya koyalım:

1995 Mart’ından sonra, İstanbul’un valileri ve faşist polis şefleri, partimizin 12 Mart gecesinden başlayarak Gazi provokasyonunun boşa çıkarılmasındaki, günlerce süren Gazi ayaklanmasındaki, keza bu faşist tertip ve cinayete karşı İstanbul’da ve öteki kentlerde kitle eylemleri geliştirmesindeki payını, işkence merkezlerinden Bağcılar 100. Yıl Karakolu’na lavlı saldırısını bir türlü hazmedemediler. Suçüstü yakalanmalarının, halk düşmanı planlarının bozulmasının intikamını almak için ellerinden ne geliyorsa yaptılar. Bunlardan biri iddianamede partimizin içinde “aktif bir biçimde yer aldığını ve polise silahlı saldırıda bulunduğu” söylenen Gazi ayaklanmasının ardından 21 Mart 1995’de Haşan Ocak yoldaşın kaçırılıp işkenceyle katledildikten sonra gözaltında kaybedilmesi oldu. İkincisi aynı dönemdeki yoğun gözaltılar ve ağır işkencelerdi. Üçüncüsü ise aşağılık bir psikolojik savaş yöntemi olarak, bu dosyadaki belgelerde de görüldüğü gibi, partimize ait olduğu iddia edilen kalaşnikof marka silahların “12 Mart 1995 gecesi kahvehanelerin taranmasıyla ilgisinin olup olmadığının anlaşılması için balistik incelemeye gönderilmesi” gibi sözler, uygulamalardır. 1995’ten başlayarak, işkencehanelerde bu rezil yöntemleri yüzlerine çarpıldığı halde, görülüyor ki aynı kontrgerilla taktiklerini sürdürmeye devam ediyorlar. Şüphe yok ki, Gazi provokasyonunun boşa çıkartılıp faşizmi vuran bir silaha çevrilmesini, yine aynı biçimde gözaltında kaybetme politikasının, hem de suçüstü biçiminde deşifre edilip diktatörlüğün kanlı yüzünün gözler önüne serilmesini hazmedemeyecek ve unutamayacaklardır. Bundan kontrgerillanın faşist ve alçak psikolojik savaş yöntemleriyle kurtulamayacaklardır. Burada provokatif yalanlarını bir kez daha yüzlerine çarpıyoruz. Partimize bu tarzda dil uzatanlar bunun hesabını vereceklerini unutmamalıdırlar.

Bu parantezden sonra konumuza devam ediyoruz.

Partimiz Hasan Ocak yoldaşın kaçırılması üzerine değişik mücadele yöntemlerine her tür protesto biçimine başvurarak, bu yiğit komünistin gözaltında olduğunun halklarımıza açıklamasını istemiş, faşist polis şefleri, vali, İçişleri Bakam ve hükümet önce kulaklarını tıkamış, sonra Hasan’ın devletin elinde olmadığını iddia etmişlerdir. Bu koşullarda partimiz bir yandan silahsız mücadele biçimleriyle Hasan Ocak yoldaş şahsında faşist rejimin gözaltında kaybetme politikalarına karşı sesini yükseltmeye devam ederken, bir yandan da bazı şiddete dayalı biçimlere başvurmaya girişmiştir. Sözü edilen devrimci şiddet yöntemleri “terörizm” olarak nitelendirilemez. Tersine, eğer bir insan devlet güçleri tarafından kaçırılıyor, devlet binalarında işkenceden geçiriliyor, katledilip ormanlık bir alana atılıyor, polisteki parmak izi kaydına rağmen sözüm ona kimliği saptanamayıp kimsesizler mezarlığına gömülüyor ve tüm bunlar inkâr ediliyorsa, gözaltında kaybetmelere karşı yürütülen politik mücadelenin devrimci şiddeti kapsaması meşrudur, ahlakidir ve zorunludur. Eğer gözaltındaki oğlunun katledilmesini önlemek için çığlık çığlığa derdini anlatmaya çalıştı diye ak saçlı bir ana ve devrimciler tutuklanırken, o sırada Hasan’ın katledilmesinden sorumlu olanlar, ağır bir insanlık suçu işleyenler hakkında soruşturma bile açılmıyorsa, orada devrimci şiddet bir hak haline gelmiştir. Partimizin eylemlerinin içeriği de bundan ibarettir. Ve her birinin de ahlak ve adalet gücü yüksektir. Örneğin Hasan Ocak yoldaşın cansız bedenine henüz ulaşılmamışken, “sağ aldınız sağ istiyoruz” haykırışının bir parçası olarak İstanbul Karaköy’de çok katlı otopark ve yine İstanbul’da Star televizyonu otoparkının araçlar içinde yerleştirilen bombalarla gerçekleştirilen eylemlerde, mekân özelliklerine rağmen tek bir insanın burnu kanamamışsa, bunun biricik nedeni, yeterli süre öncesi bu alanların yetkililerine bomba konulduğu için otoparkların boşaltılmasının telefonla bildirilmiş olmasındandır. Bu haklı eylemlerde ahlak ve adalet böyle cisimleşmiştir. Tüm bunlar MLKP’nin 1995’ten itibaren işçi sınıfı ve ezilenlere yaptığı açıklamalarda ve yayınladığı belgelerde açık olduğu halde, işkenceci katilleri, gözaltında kaybedenleri ve böyle bir çarkı döndüren devleti değil de, partimizi “terör eylemleri yapmak”la itham eden iddianame savcısı faşist rejimin adalet anlayışını da gözler önüne seriyor.

Durum, MLKP’nin 2005 sonrası üstlendiği ve iddianameye konu olan 37 devrimci şiddet eyleminde de test edilebilir.

Bu eylemlerin politik-ahlaki içeriği nedir? Adalet titizliği nedir? Meşruiyetleri, haklılıkları nasıldır?

Savcı Hacıosmanoğlu’nun 6 Haziran 2005’ten başlayarak 8 Eylül 2006’ya kayıtlara geçtiği 7 yazılama, bazıları bombalı 41 pankart asma, 14 gösteri, 4 molotoflama ve 37 bombalama eylemi mevcut. Bunların dışında, Fakirlerin ve Ezilenlerin Silahlı Kuvvetleri, kısa adıyla FESK tarafından, üstlenilmiş 24 bombalama da listeye dahil edilmiş. (Ayrıca üstleneni olmayan, fakat nedense iddianame yazıcısının MLKP’nin hanesine eklemek istediği biri pankart asma olmak üzere, 4 itham var.)

FESK’i şimdilik tartışma dışı tutarak, Partimizin üstlendiği belirtilen söz konusu eylemlere baktığımızda görüyoruz ki, bunların tümü işçi sınıfı ve ezilenlerin politik ve toplumsal gündemleriyle sıkı sıkıya bağlıdırlar, iddianamedeki verilere göre, eylemlerin konulan şöyledir:

Özelleştirmeler, gecekondu yıkımları, genel sağlık sigortasına dair yeni yasa tasarısı, işten atmalar, iş cinayetleri, sivil faşist güruhların saldırıları, linç provokasyonları, Şemdinli’de bir kontrgerilla biriminin bombalı suikastte suçüstü yakalanmasının ardından yapılan adalet talepli halk gösterilerine vahşi saldırılar, öldürmeler, bir grup yurtsever gerillanın savaş hukukunun bile suç saydığı kirli savaş yöntemleriyle katledilmesi, Diyarbakır halkının kitlesel gösterisine saldırı ve bu esnada dört çocuğun katledilmesi, F tiplerindeki hücre-tecrit terörü, ölüm orucu gönüllülerin şehit düşmesi, Dersim Mercan Vadisi’nde aralarında parti genel sekreteri devrimci yoldaşımız Cafer Cangöz’ün de bulunduğu 17 MKP yöneticisi ve militanının vahşice katledilmesi, Ankara’da devrimci yoldaşımız Eyüp Beyaz’ın elleri kelepçeliyken katledilmesi, 19 Aralık hapishaneler katliamı ve 1996 ölüm orucu şehitlerinin anılması, Fransa varoşlarında ayaklanan göçmen gençliğin haklı taleplerinin desteklenmesi, Irak işgalcilerinin, süren emperyalist vahşeti ve Filistin halkına yönelik Siyonist İsrail saldırı ve katliamları.

İddianamenin verileri tam bir tablo oluşturmaya yetmese de gerçeği anlamamız bakımından ortaya bir fotoğraf çıkıyor.

Görüldüğü gibi partimizin eylem konularını o süreçte işçi sınıfının ve ezilenlerin sorun, talep ve özlemlerini yansıtan gündemler oluşturuyor. MLKP’nin politik nefes alışveriş biçimi veya politik mücadele anlayışı bu fotoğraftan bile çok iyi anlaşılabilir. Nitekim savcı Hacıosmanoğlu çarpıtarak da olsa iddianamenin 47. sayfasında bu gerçeği şöyle ifade ediyor:

“Son yıllarda gerçekleştirilen eylemlerde kamuoyunun gündemini meşgul eden konulan seçen MLKP terör örgütü”!

İddianameye imza koyan Ali Cengiz Hacıosmanoğlu’na hatırlatmak isteriz ki, MLKP, yalnızca “son yıllarda” değil, tüm varlık dönemi boyunca “kamuoyunun gündemini meşgul eden konular” hattında politik faaliyet yürütmüş ve eylemler gerçekleştirmiştir. Çünkü partimizin işçi sınıfı ve ezilenlerin talepleri ve özlemlerinden, onların, sömürüden zulümden, yoksulluktan, işsizlikten emperyalist boyunduruktan inkâr ve sömürgecilikten kurtuluşu uğruna mücadeleden başka bir varlık sebebi yoktur.

Şu halde MLKP’nin siyasal faaliyetlerinin, eylemlerinin konusu olan sorun ve taleplere dair, savcının “bunları istismar ediyorlar” demeye çalışan, bir başka ifadeyle, sanki işçi sınıfının ve ezilenlerin sorun ve talepleri eylemleri koşullamıyor da, eylem yapmak isteyen MLKP buna bahane arıyor tarzındaki gülünçlükleri ve kapitalist düzen adına duyduğu sınıfsal korku dışında bir sözü yoktur. Partimizi azgınca suçlayanların düştüğü bu durum olsa olsa, MLKP’nin devrimci çalışmalarının meşruiyetini kanıtlar.

Peki, iddianamede bir yıllık dönem kapsamında sıralanan eylemler içindeki MLKP’nin üstlendiği 37 bombalama içeriği bakımından haklılık kadar, hedefleri ve zarar görenler vb. bakımından da ahlak ve adalet ölçülerini gözeten bir nitelikte midir? Bu açıdan meşruiyetlerine gölge düşürecek bir durum mevcut mudur?

Esası itibarıyla, faşist rejimin, sivil faşist güruhların ve tek tek patronların işçi sınıfına ve halklarımıza saldırıları, katliamları, işten atma gibi sosyal zulmü, demokratik hakların kullanımının zorbalıkla engellenmesi nedeniyle gündeme gelen, işçilerin, ezilenlerin savunma hakkı ve adalet istemi kapsamındaki ve de hedef alınmayan tek bir insanın bile burnunun kanamadığı bu 37 eylem, içeriğindeki haklılık kadar, ahlaklı ve adaletli oluşlarıyla da meşru bir politik mücadelenin yansıtıcısıdır. Bırakın içerikte haklı oluşu, sonuçlan itibarıyla ahlak ve adaletin dikkatle gözetilmesini, işçi sınıfı ve ezilenlerden özür dilemeyi gerektirecek, istem dışı, insan kusuruna veya teknik sorunlara bağlı tek bir hata bile söz konusu değildir. Bütün bunlar iddianamede gizlenemez durumdadır.

Görüldüğü gibi silahlı halk ayaklanması veya iç savaşın gerektireceği ihtiyaçlarla iddianame savcısının kurduğu türden bir ilişkisi bulunmayan, partimizin devrimin hazırlık dönemindeki siyasi çalışmalarının bileşenlerinden biri olan devrimci şiddet eylemleri tümüyle politik-askeri niteliktedir. Ve bu politik-askeri eylemler haklılık, ahlak ve adalet gibi güçlü bir mayayla yoğrulmuşlardır.

Bu karartılamaz gerçeklik karşısında, iddianamede partimiz ve devrimci şiddet eylemleri için kullanılan ve burjuva ikiyüzlülüğün ifadesi olan “terör eylemleri”, “terör örgütü” gibi kavramlar gerçeğin karşısında öylesine gülünç ve zavallıdır ki fazla söze gerek bırakmıyorlar.

Ve daha önemlisi bilinmelidir ki, işçi sınıfı ve ezilenlerin öncü kesimleri MLKP’yi bu eylemlerinden ötürü değil, devrimci şiddet biçimlerini daha etkin, daha yoğun ve daha zengin tarzda kullanma düzeyi sergilemediği için eleştirmiştir. Onların böyle düşünmesine, böyle hissetmelerine yol açan şey, tanık oldukları, maruz kaldıkları veya herkes gibi her gün yeni bir örneğini izledikleri devlete, sivil faşistlere ve burjuvalara ait faşist-gerici şiddetin ve sonu gelmez adaletsizliklerin çapından, yoğunluğundan başka ne olabilir ki?

Faşist Rejim MLKP'ye Neden Saldırıyor?

İşçi sınıfının öncüsü, ezilenlerin sesi ve yumruğu olarak, daha güçlü bir ideolojik kavrayış, yeni bir politik zihniyet ve kadrosal nitelikle kuruluşunu ilan ettiği günden itibaren MLKP, faşist rejimin sistematik saldırılarına maruz kaldı. Genç işçi yoldaşımız, partimizin onur üyesi Erdal Balcı 4 Kasım 1994’te Birlik mücadelesinin zaferini ve partimizin kuruluşunu duyuran bir pankartı asarken polis tarafından katledildi. Rejim bu açık yargısız infaza karşın katilleri korudu. Böylelikle ne tutuklandılar, ne de haklarında dava açılıp bir hapis hükmü verildi.

Partimizin kuruluşunun henüz ikinci ayı dolmamışken yaşanan bu katliamdan itibaren işkence, kaçırma, gözaltında kaybetme, taciz ve tecavüz, sokaklarda kurşunlama başta olmak üzere siyasi rejimin faşist terörü on dört yıldır hiç durmadı.

Gözaltında kayıptan işkenceye, polisin tek yanlı saldırısından polisle çatışmalara, trafik kazası görünümlü suikasttan devletin yol açtığı ölüm oruçlarına, Gazi ve Ümraniye katliamlarından hapishane katliamlarına, 1 Mayıs ’96 katliamından savaş hazırlıklarına değin pek çok biçimde, Partimiz, kurucu kongremiz delegeleri, kurucu Merkez Komite üyeleri ve kurucu üyeleri de içinde olmak üzere onlarca üyesini, taraftarını, sempatizanını şehit verdi. MLKP’nin ilk ölümsüzü Erdal Balcı ve ilk kadın ölümsüzü Şengül Boran şahsında şehit yoldaşları ve tüm devrim şehitlerini saygıyla anıyoruz. Anılarına ve ideallerine bağlı kalmaktan ve bağlı kalacak oluştan onur duyuyoruz.

Söylememe bile gerek yok ki, yüzlerce yoldaşımızın maruz kaldığı işkencelerden ve işkenceyle katletme dâhil, vurguladığımız devlet cinayetlerinden tek bir kişi tutuklanmadı. Bir tek kişi hüküm giymedi.

Faşist rejim geride kalan on dört yıl içinde birçok kez “büyük, daha büyük ve en büyük operasyonlarla!” merkez komitemizi “ele geçirdiğini”, partimizi “çökerttiğini”, MLKP’nin “bir daha doğrulamayacağını” ilan etti!

8 Eylül 2006’dan sonra da aynı nakarat yinelendi!

Besbelli ki, partimizin işbirlikçi tekelci burjuvazi ve faşizme, inkâra, sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı mücadelede işçi sınıfı ve ezilenlerle kurduğu bağların, onları seferber etme yeteneğinin gelişimi, politik savaşım kapasite ve gücünün büyümesi, mücadelenin değişik biçimlerini kaynaştırma başarısının artması ve bunların içinde devrimci şiddetin ayırt edici bir özellik olarak kendini göstermesi diktatörlüğü telaşlandırmış, ürkütmüştür.

İddianameden ve İstanbul Valisi Muammer Güler’in sözlerinden anlaşılacağı gibi, son saldırı planı ve hazırlığı 2004 yazında, NATO toplantısının ardından yapılmıştır.

İddianameye göre:

“MLKP terör örgütü, 2002 yılında gerçekleştirdiği 3. Kongre ile illegal alan faaliyetlerine ağırlık vermiş ve son yıllarda diğer sol terör örgütlerine göre daha aktif bir eylem grafiği çizmeye devam etmiştir.

Son yıllarda gerçekleştirilen eylemlerde kamuoyunun gündemini meşgul eden konuları seçmiştir.”

Bu değerlendirme, rejimin saldırısının, iddianamedeki keyfilik ve kinin nedenini ve mahkeme sürecinin hedefini, amacını da ortaya koymaktadır.

Sermaye ve faşizm adına konuşanlara, iddialarda bulunanlara söyleyeceğimiz şudur:

MLKP’nin devrimci çalışmalarından ve gelişiminden duyduğunuz endişe ile partimize duyduğunuz derin sınıf kini isabetlidir!

MLKP komünist hareketin rönesansıdır. Bu, kendini en somut haliyle, politika yapış tarzında gösterir. Partimiz kendiliğindencilikle hesaplaşma yolundan devrimci iradeyi, idare-i maslahatçılık karşısında devrimci atılım ruhunu, kendine dönüklük ve partinin amaçlaştırılması yerine partinin araçsallaştırılmasını, yılmaksızın tekrar tekrar kitlelere gidişi ve nihayet kitlelerle birlikte mücadeleyi esas alarak ilerlemiştir. Politik önderlik anlayışında ve politik mücadele tarzındaki bu zihniyet değişimi, MLKP’nin öncü partiden önder partiye yürüyüşünün ve önderlik iddiasının temel dayanağıdır.

Evet, doğru, 2002-2006 döneminde MLKP çarpıcı biçimde öne çıktı. Hızlı bir gelişim gösterdi. Politikanın egemen sınıflar arasında bir orta oyununa dönüşmesine müdahale ederek, işçi sınıfı ve ezilenlerin siyasal pratiğini geliştirmeye çalıştı. Siyasal toplumsal, iktisadi bütün sorun ve gündemlere komünist bir perspektiften müdahale etti, işçi sınıfı ve ezilenlerin sorunlarını gündem haline getirmek için kampanyalar, etkinlikler düzenledi. Bütün mücadele araç ve biçimlerini kullanarak, ezilenlerin savaşının içinde ve ön saflarında konumlandı. Kitle mücadelesinin yolunu açmak, potansiyel enerjinin harekete geçmesini sağlamak için öncü çıkışlara girişti. Politik refleks yeteneğinin gelişmesi ve müdahale düzeyinin niteliksel yükselişi için arayış ve çabalarını süreklileştirdi. Politik kitle çalışmasından, onlar arasında derin kökler salma ısrarından ve yorulmaksızın tekrar tekrar kitlelere gitmekten, kitlelerle birlikte politikaya doğru ilerlemeye yöneldi.

SEKA, Seydişehir ve TEKEL işgal ve direnişlerinden iş cinayetlerine ve işten atılmalara değin işçi mücadelesinin bir parçası oldu. 4857 sayılı kölelik yasasından GSS’ye, sendikasız sigortasız çalışmadan faşist sendikalar ve grev yasalarına kadar bir dizi sorunda sınıfsal kazanımlar için işçileri aydınlatmaya ve harekete geçirmeye dönük kampanyalar düzenledi. Omuz verdiği, parçası olduğu veya önderlik ettiği tekil işçi direniş ve mücadelelerini genel grev genel direniş yönünde ilerletmeye çalıştı.

Emekçi semtlerdeki konut yıkımı saldırılarına karşı halkın seferber edilmesinde, mücadeleye atılmasında öne çıktı. Devrimci kitle şiddetine öncülük etti, barikat başlarından eksik olmadı. Yıkım saldırısı tehdidi altındaki ayrı ayrı emekçi semtlerin birleşik mücadelesi için çaba harcadı. Faşist rejimin emekçi semtlerinde geliştirdiği çürütme ve yozlaştırma uygulamalarına, uyuşturucuya, çeteciliğe karşı eylemler ve kampanyalar örgütledi. Sivil faşistler ve polisin hizmetindeki çeteler eliyle yürütülmek istenen provokasyon ve saldırıların karşısına dikildi.

Paralı eğitime, YÖK’e, harçlara, soruşturmalara, ÖSS’ye, yozlaştırmaya ve çeteleştirmeye, üniversite ve liselerdeki polis terörüne, sivil faşist saldırılara, barınma sorununa ve anadil yasağına karşı mücadelede öğrenci gençliğin mücadelesinin öncü dinamiklerinden biri oldu.

Kadınların demokratik mücadelesinin büyümesi, kadın kurtuluş hareketinin gelişmesi için inatçı çalışmalar sürdürdü. Kadınlara uygulanan şiddete, yasalardaki ve sosyal yaşamdaki eşitsizliklere, toplumsal baskılara, sınıfsal ve ulusal nedenlerle bu baskı ve eşitsizliklerin bir kat daha ağırlaşmasına, kreş ve barınma evleri sorunlarının çözümüne değin bir dizi konu etrafında mücadeleler yürüttü.

Kürt halkının ulusal kaderini tayin hakkı için ajitasyon ve propagandayı aksatmayan partimiz, Kürt ulusal demokratik hareketinin inkarcı ve faşist sömürgeci saldırılara karşı direniş ve mücadelesine omuz vermekten bir an bile geri durmadı. İnkâr ve imhaya, ırkçı-şoven linç saldırılarına, Şemdinli ve Amed örneğindeki katliamlara karşı mücadelenin tüm biçimleriyle sokaklarda yerini aldı. Türk halkımızın şovenizmle zehirlenmiş kesimlerini gerçeklerle yüzleştirmek için aydınlatma çalışmaları ve kampanyalar örgütledi. Emekçi çözüm düşüncesinin gelişmesi için mücadele etti.

Halklarımızın adalet talebi, işçi sınıfı ve ezilenlerin demokratik hak ve özgürlük, istemleri için değişik biçimlerde politik pratikler sergileyen partimiz, faşist içeriklerinin muhafazası temelinde yenilenen “terörle mücadele yasası” ve “ceza infaz kanunu” taslaklarına kaşı etkin mücadeleler yürüttü. Söz ve düşünce hakkına vurulan, basın yasası, 301 ve öteki prangaların kırılması için siyasi aktiviteler düzenledi.

1 Mayıslarda, Newrozlarda, 8 Martlarda Irak’ın işgaline karşı eylemlerde, Filistin ve Lübnan halklarıyla dayanışma gösterilerinde, Afganistan ve Lübnan’a asker gönderilmesi karşısında militan kitle gücüyle işçi sınıfı ve ezilenlerin komünist sesi ve haykırışı oldu. Dünya halklarının değişik mücadeleleriyle dayanışma eylemleri örgütledi.

Emperyalizmin askeri örgütü NATO’ya ve İstanbul’daki toplantısına karşı mücadelenin sürükleyici gücüydü. Faşizmin aldığı bütün önlemlere ve koyduğu yasaklara karşın NATO’culara, en başta da Bush ve ABD emperyalizminin öteki elebaşlarına devrimci bir karşılama hazırladı. Türkiye’nin işbirlikçilerden ve savaş çığırtkanı alçaklardan ibaret olmadığını göstermede öncü bir pratik sergiledi. Emperyalistleri ve işbirlikçi faşist rejimi çaresiz bırakan bu mücadele süreci, dünya halklarının nezdinde halklarımızın itibar ve saygınlığını yükseltti.

Tüm bunlardan ötürüdür ki, partimize karşı sistematik saldırılarına hiç ara vermeyen diktatörlük, NATO toplantısının ardından saldırılarının çapını genişletti ve düzeyini yükseltti.

Şaşmıyoruz ama yine de vurgulamak gerekiyor ki, Bush’u karşılama kuyruğunda avuçlarını C1A ajanlarına kontrol ettirmeyi normal görenler, uşaklıkta ve onursuzlukta sınır tanımayanlar, dünya halklarının düşmanı NATO’ya karşı yürütülen mücadeleyi ve bu nedenle efendileri karşısında düştükleri aczi sindiremediler. Emperyalistlerin direktifleri ve teknik desteğiyle partimize karşı saldırıya geçtiler.

Biz buna aldırmıyoruz. MLKP faaliyetlerinin bütününde olduğu gibi NATO toplantısı sürecinde de, devrimci hareketin en iyi geleneklerinin öğrencisi ve kararlı sürdürücüsü olarak, Denizlerin, Mahirlerin, İbrahimlerin emperyalizme karşı yükselttikleri mücadele bayrağının güvenli ellerde dalgalandığını göstermekten onur duydu. Emperyalizmin işbirlikçisi sömürü düzeni ve faşist rejim tarih önünde Denizlerin, Mahirlerin, İbrahimlerin yoldaşlarını yargılama hakkına sahip değildir. Partimizin tarihsel ve siyasal haklılığını hiçbir güç, hiçbir yasa gölgeleyemez.

Partimize karşı saldırılara girişerek, örgütsel olarak onu bilmem kaçıncı kez çökerttiğini ilan ederek, yalana dayalı psikolojik savaşla işçi sınıfını ve halklarımızı aldatmaya kalkarak, MLKP’nin devrimci örgütlenme çalışmalarının gelişiminden, elde ettiği başarılardan öğrenme, özeleştiri ve pratik etkinlik temelinde kendini yenilemesinden intikam almaya, partimizin önderlik yönelimini boğmaya kalkanlar hüsrana uğrayacaklarını bilmelidirler.

MLKP militanlarını katledebilir, tutsak edebilir, çalışmalarını bir dönem için şu veya bu nedenle bir ölçüde zayıflatabilirsiniz, fakat işçi sınıfının ve ezilenlerin taleplerinin, özlemlerinin ve düşlerinin; kapitalist sömürüye, faşizme, inkârcı sömürgeci cendereye, kadınlara vurulan erkek egemen prangalara, toplumsal adaletsizliklere ve emperyalist boyunduruğa karşı özgürlük ve sosyalizm bayrağı olan MLKP’yi durduramazsınız.

Nitekim 8 Eylül 2006’dan sonraki faşist psikolojik savaş propagandalarının aksine, işçi sınıfı ve halklarımız, Türkiye ve Kuzey Kürdistan ve dünyanın değişik ülkelerinden devrimciler, antifaşistler gördüler ki, MLKP sınıfsal ve toplumsal mücadelenin ön saflarında çarpışmayı sürdürmektedir.

İşçi direnişlerinden emekçi semtlerdeki barikatlara, işsizliğe, yoksulluğa, paralı sağlığa, mezarda emekliliğe karşı mücadeleden demokratik hak ve özgürlükler için savaşıma, emekçi kadınların yükselttiği protestolardan gençlik eylemlerine, sivil faşist saldırılara karşı barikat ve yumruk olmaktan devlet terörünün karşısına dikilmeye, Kürt halkımızın ulusal demokratik talepler uğruna mücadelesinden kirli savaşa karşı eylemlere, Irak ve Filistin halkıyla omuz omuza durmaktan değişik enternasyonalist mücadelelere değin partimizin iradesi, sesi ve gücü kendini 8 Eylül 2006’dan sonra da ortaya koydu ve böyle devam ediyor.

İddianamenin arkasında duran sömürü düzeninin ve faşist rejimin egemenleri ve onların emperyalist efendileri MLKP kâbusu görmekten kurtulamayacaklardır.

Sınıf mücadelesinin yasaları işlemeye devam ediyor. Savaşım sürüyor. Zafer özgürlük, adalet, halklara eşitlik bayrağını yükseltenlerin olacak, işçi sınıfı ve ezilenler kazanacaktır.

Yaşasın İşçilerin ve Ezilenlerin Özgürlük Mücadelesi!

Yaşasın Türk ve Kürt Halklarının Eşitliği ve Kardeşliği!

Kahrolsun Kapitalist Sömürücüler ve Faşist Zalimler! Kahrolsun Emperyalistler!

Yaşasın Devrim!

Devrimin Zaferi İçin Yaşasın MLKP!

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn