Emperyalist Savaş Gerçeği Ve Ortadoğu Sorununun Çözümü: Demokratik Ortadoğu Federasyonu

Emperyalist sömürgeciliğin dünyasında Ortadoğu petrol demektir. Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’ya “demokrasi” ve “hürriyet” getirmek adına yürüttüğü propaganda, ne Amerikan emekçileri, ne bölge halkları, ne de dünya halkları nezdinde destek buluyor. Tam tersine, bir yanda petrol üzerinde dönen dolaplar, diğer yandan “uygarlık-demokrasi” ekseninde geliştirilen demagoji, emperyalizmin iki yüzlülüğünün somut gerçeği olarak dünya ezilenlerinin belleğine kaydediliyor ve mücadele bilincine dönüşüyor.

Meselenin Irak’ın kitle imha silahlarından arındırılması olmadığını bilmeyen yok. ABD askeri gücüne dayanarak yeni bir emperyalist sömürge tekeli oluşturmayı amaçlıyor. Bu sömürgecilik tekelinin SSCB’den boşalan alanlara ve özellikle de enerji kaynaklarının yoğunlaştığı bölgelere yönelmesi emperyalist kapitalizmin mantığına uygun.

SSCB’nin yıkılmasıyla “soğuk savaş” bitti. ABD, “yeni dünya düzeni” ilanı ile savaşın galibi olduğunu ve dünyayı kendi çıkarlarına uygun dizayn edeceğini duyurdu. Bunun anlamı belliydi: savaşın galibi ganimetin sahibidir! Rakibini yenen ordunun fethettiği kente girdiği andan itibaren yaptığı ilk iş kentin yağmasıdır. ABD’de SSCB’den arta kalan yerlerde “yağma tekeli”ne sahip olmak istiyordu.

ABD, 11 Eylül’ü emperyalist yağma siyasetinde sıçrama tahtası olarak değerlendirdi. “Ya bizdensiniz ya değilsiniz” demagojisiyle ezilen halkların köleliğe mecbur olduklarını ilan etti. Müslüman halklara “haçlı seferi” başlattı.

Daha önce Yugoslavya’nın parçalanmasıyla başlayan yeniden paylaşım Afganistan’da himayeci sömürgeci bir rejim oluşturularak devam etti. Irak paylaşımın yeni durağı. Bunun da son durak olmayacağı şimdiden belli. Amerika açlıktan gözü dönmüş bir kış kurdu gibi önüne gelen ağıla dalmak istiyor. Bu nedenle elinde değnekle ağıl bekçiliği yapanları ya da kendisini köyünün efendisi olarak ilan edenleri saf dışı ederek herkesi “imparator”a boyun eğmeye zorluyor. Liste şimdiden hazır: “şer devletler”, yani İran, Kuzey Kore, Küba... Latin Amerika’da Venezüella da listede. Kim bilir, Lula’nın seçilmesinden sonra Brezilya da listedeki yerini alır.

ABD ganimetten aslan payını almak, diğer emperyalistleri de kırıntılara razı etmek için tehdit ve şantaj politikası güdüyor. ABD ekonomisi durgunluktan krize doğru ilerleme sinyalleri verirken saldırganlığı artıyor. Petrol ve silah tekelleri yeni egemenlik alanları, yeni imtiyazlar, yeni savaşlar istiyor. Elbette ki bu, petrol ve silah tekelleri ile sınırlı bir olgu değildir, emperyalist tekellerin bugünkü genel eğilimidir. Paylaşımın enerji kaynaklarının yoğunlaştığı bölgelerde kızışması yalnızca bugünkü kârlarını artırma, garanti altına alma amacından kaynaklanmıyor, belki bundan daha çok, gelecekteki kârlarını güvence altına almak, rakiplerine karşı avantaj elde etmek arzusundan doğuyor. “Tıpkı tröstlerin gelecekte ‘olası’ (ama bugün mevcut olmayan) kârları ve tekelin ilerideki gelirlerini hesaba katarak, varlıklarını iki ya da üç katı tahminlerle sermayeye çevirdikleri gibi, mali sermaye de genelde olası hammadde kaynaklarını amaçlayarak, henüz paylaşılmamış dünya köşelerinin paylaşılması mücadelesinde ya da paylaşılmış olup da yeniden paylaşılması söz konusu olan toprakların paylaşılmasında geride kalmaktan korkarak nasıl olursa olsun, nerede olursa olsun, hangi araçlarla olursa olsun olabildiğince çok toprağa el koyma eğilimindedir.”(Lenin, Emperyalizm, s. 97, İnter Yayınları)

Irak’a yönelik ABD’nin işgal planına İngiltere dışındaki diğer emperyalistler karşı çıkıyorlardı. Bunda anlaşılmayacak bir yan yok. ABD’nin Ortadoğu petrolleri üzerindeki tekelci hakimiyeti, özellikle AB emperyalistleri için büyük bir tehlike: hem bugünkü sanayilerinin Ortadoğu petrollerine bağımlılık düzeyinin yüksekliği, hem de petrol rezervleri üzerinde söz haklarının ortadan kalkması olasılığı nedeniyle. Kaldı ki Ortadoğu’yu tek başına denetleyen Amerika’nın petrol vanalarını elde tutma ayrıcalığını bir şantaja dönüştüreceği ve sınır tanımaz saldırganlığını doruğa çıkaracağı açık. Bu nedenlerledir ki İngiltere dışındaki diğer emperyalistler ABD’yi engelleme stratejisi izlediler. Ne var ki ABD Irak’ı işgal etmeye kararlı olduğunu her vesilede dile getirdi. ABD’yi engelleyemeyeceklerini anlayan diğer emperyalistler onu pazarlığa zorlama stratejisine yöneldiler. Irak’ta Amerikancı yeni yönetim kurulduğunda eski ayrıcalıklarının korunmasını talep ettiler.

ABD Afganistan işgalinde olduğu gibi “uluslararası koalisyon” oluşturarak Irak’ı “fethe çıkma”nın dünya halklarının savaş aleyhtarı gösterilerini dizginleme ve “yasal” kılıf giydirerek işgali meşrulaştırmanın yolunu açacağı hesabıyla BM Güvenlik Konseyi’ne bir taslak sundu.

İlk ve hemen tespit edilmesi gereken olgu, uluslararası ilişkiler bakımından ABD lehine bir dengesizliğin bütün ağırlığıyla sürmekte olduğudur. Irak’ın işgali kapsamında Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’ne sunduğu yeni plan ve karar taslağı konusunda hayli ilerleme kaydeden ABD emperyalistleri, işgal hazırlıklarının son aşamasına dayanmış bulunuyor. Rusya ve Fransa’nın koşullu direnişiyle karşılaşan, işgal kararı doğrultusunda ikna edici tam sonuca ulaşamamış da olsa, direniş odaklarını en geri, pasif tutuma sürükleyen ABD, bununla da yetinmeyeceğini açıkça ortaya koydu. ABD haydutluğunun başı G.W. Bush’un geçenlerde sıkça beyan ettiği gibi Güvenlik Konsey’i yeni karar tasarısını onaylamadığı durumda ABD ‘kendi koalisyonunu oluşturarak’ Irak’a müdahale edecek.

Bu açıklama ABD emperyalizminin davranış tarzını göstermesi bakımından anlamlı olmakla birlikte, Irak’la sınırlı olmayan, ABD’nin emperyalist küresel hegemonya stratejisinin genel mantığını ortaya koymaktadır. Nitekim bu emperyalist strateji belgesinde “önleyici saldırı” kavramıyla ifadelendirilen vuruş gücü yine G. W. Bush tarafından daha önce ilan edilmişti. ABD’nin ‘ulusal güvenlik doktrini’nin bu yeni dönem stratejisi 11 Eylül sonrasında Afganistan işgaliyle laboratuvar testinden geçirildi. Sonuçları ortada: Afganistan, ABD emperyalizminin Kafkasya’daki enerji kaynakları ve boru hatları üzerindeki denetiminde merkezi kontrol üssü rolünü oynayacak bir siyasal rejim olarak örgütlenmiş bulunuyor. Buna emperyalist himayeci sömürgeciliğin (21. yüzyıl mandacılığı) Amerikan tipi rejimleri serisi de diyebiliriz. Bu seri, Balkanlar’da ön etütten geçirildi, Afganistan’da de facto uygulamaya sokuldu. Şimdi Irak-Ortadoğu’da, ‘yeni düzen’ biçiminde kalıcılaştırılmak isteniyor.

ABD emperyalizminin BM üzerinden ‘uluslararası yasallık’ kazandırmaya çalıştığı bu himayeci sömürgecilik ‘yeni düzeni’, diğer emperyalist devletleri işgale ortak etme arayışının ifadesi oluyor. Böylece ABD’nin hem özel anlamda hegemonyacı üstünlüğü rakiplerine kabul ettirilmiş, hem de genel anlamda emperyalist sömürgeciliğin üstü örtülmüş olacak.

AB, Rusya, Japonya, Çin gibi diğer emperyalist güç merkezlerinin ABD-İngiltere stratejik bağlaşmasının askeri ve politik gücüne karşı şimdilik, stratejik çaresizlik içinde kalmış oldukları açıkça görülebilen bir diğer olgudur. ABD’nin Irak’ı işgali somut olarak gündeme aldığı andan itibaren yaşanan bütün uluslararası gelişmelere yansıyan bu durum da gösteriyor ki; AB, Rusya vb. rakip emperyalist güçler “uluslararası yasallık” adı altında yürütülecek ganimet paylaşımından daha fazla pay kapmanın hesabıyla yetinmek zorunda kalacaklar. ABD’nin Irak’ı işgal için hazırladığı yeni karar tasarısı konusunda “uzlaşma” noktasına doğru adım adım yaklaşmaları ve en nihayetinde uzlaşmaları tam da bu anlama gelmektedir.

Bu gelişmeler tabi ki emperyalistler arasındaki çelişkilerin bitmiş olduğu anlamına gelmiyor. Tersine, çelişkiler genel kapsam ve içerik olarak genişlemekte ve derinleşmekte, doğrudan karşı karşıya gelişin keskinleştirici sonuçları daha sık yaşanmaktadır. ABD emperyalizminin hegemonyacı üstünlüğünün emperyalistler arası çelişkiler bakımından ‘çözüme kavuşturduğu’ bir şey yoktur; reel olan, bu çelişkilerin, ABD’nin gücü nedeniyle ve sayesinde çatışmalı patlamalara dönüşmeden şimdilik bastırıla- bildiğidir. Ne zamana kadar? Bastırılmanın altında biriken emperyalist rekabet dinamiğinin zincirlerini kırma gücüne ya da kendi doğasında var olan ‘özgür’ yayılma hırsına yeniden eriştiği zamana kadar. O zaman küresel emperyalist bir savaşın borusu çalmış olacak zaten.

GK’da kabul edilen karar metni Irak’ın ulusal egemenlik haklarını alenen ortadan kaldırmaya yöneliktir. Emperyalist devletler elbirliğiyle Irak’ı diz çökmeye zorlamaktadır. Bir kez daha anlaşılıyor ki, “uluslararası yasallık” emperyalist zorbalığın “yasal” örtüsüdür. Karar metni ile Irak’a; sömürgeci uygulamalara boyun eğ, aksi takdirde “askeri zor”la sömürgeleştireceğiz, denmektedir.

Irak devlet yönetimini elinde bulunduran gerici, halk düşmanı egemen sınıfların bu niteliği emperyalistlerin işgal ve talanını haklı çıkarmaz. Emperyalist saldırı Irak egemenlerine olduğu kadar Irak halklarına da yöneliktir. “Emperyalist demokrasi” emperyalist boyunduruktur. Bir demokrasiden söz edilecekse bu, Irak halklarının gerici egemenlere ve emperyalistlere karşı mücadelesiyle elde edilecektir. Emperyalist himayeye dayalı “demokrasi” gerçekte emperyalist sömürgecilikten başka bir anlama gelmemektedir. Bunlar nedeniyledir ki, emperyalist saldırıya karşı Irak halklarının yanında olmak enternasyonalist bir görevdir.

Ama yalnızca bu nedenle değil dünya çapında hücuma geçen emperyalizme karşı işçi sınıfı ve ezilen dünya halklarının birleşik karşı koyuşunu örgütlemek ve bu genel saldırıyı bertaraf etmek için de mücadeleyi büyütmek, uluslararası dayanışmayı örmek çözülmesi gereken ertelenemez güncel sorunların başında geliyor.

Türk sömürgeciliğine gelince. Şimdiye kadar egemen yönetici güçlerin bölgedeki emellerini ortaya koyan pek çok veri açığa çıkmış bulunuyor. İştah kabarık! Ne var ki, Ortadoğu bir kurtlar sofrası aynı zamanda; yırtıcı mücadelede yaralanıp kan kaybetmemek ve hatta kös kös geri dönüp, aç kalmak bile var. Türk sömürgeciliği Güney Kürdistan ve Kerkük için iştahlı ama değindiğimiz nedenlerle de bir o kadar ihtiyatlı ve tedirgin. Ekonomik krizin ağırlaştırdığı siyasal bunalım ve istikrarsızlık bir yandan, ABD ve AB emperyalistlerinin politik stratejilerinin baskısı arasında kalmış ve sıkışmış olmak diğer yandan.

‘Ne yardan, ne serden’ vazgeçen Türk sömürgeciliği, içinde bulunduğu mevcut koşullar altında bir yandan ABD’nin emperyalist işgaline meşruluk zemini kazandırmaya çalışıyor, diğer yandan da içinde yer alacağı böylesi bir saldırıda kendi çıkarları doğrultusunda manevra alanını genişletme hesabı yapıyor. “Savaşı istemedik ama dışında da kalamayız” fikrini yığınlara empoze etmeyi amaçlıyor. Böyle davranıyor çünkü, Türk egemen sınıflarının Irak ve Güney Kürdistan’da paylaşılacak ganimet konusundaki çıkarları, ABD’yle üst üste örtüşmese de MGK,

ABD’nin sözünden dışarı çıkamaz. ‘Bağımsız’ bir politika isteme “çılgınlığına kalkıştığı durumda ise -buna ne niyeti var, ne de gücü yeter- son zamanlarda Güney Kürdis- tan’da iyice güncelleşen ve kurumlaşan Kürt siyasal iradesinin gelişim yönü üzerindeki baskı gücünü önemli ölçüde riske etmiş ya da yitirmiş olacaktır. Çünkü bu gelişmenin yönü, Irak’a yönelik saldırı hangi biçimde sonuçlanırsa sonuçlansın koşullar bir biçimde Kürt devletleşmesinin zeminini güçlendirmiş olacaktır.

Bu ise Türk sömürgeciliğinin adeta kabusu haline gelmiştir.

O zaman, Türk egemen yönetici güçleri mevcut koşullar altında yapabilecekleri ve yapmak zorunda oldukları tek şeyi yapıyorlar ve kendilerini “uluslararası yasallık” konsensüsüne uyduruyorlar. Zaten MGK da son toplantısında, Irak’a “ABD’nin isteklerini yerine getir”, ABD’ye de, “Uluslararası yasallık ara” diyerek bu pozisyonuna resmiyet de kazandırmış oldu.

Seçimleri kazanan AKP’de seçimden önce, “bir komşu ülkede müslüman halkın bir diktatör tarafından yönetilmesine razı olmayız” açıklamasıyla emperyalizme uşaklığını ve savaş yanlısı tutumunu ifade etmişti. Seçimlerin akabinde bu kez, “komşu bir ülkede kitle imha silahları bulunmasını hazmedemeyiz” dediler ve BM kararları doğrultusunda hareket edeceklerini belirttiler. Belli ki, egemen sınıfların çeşitli bölükleri Irak’a emperyalist saldırıya ve zorbaca dayatmalara ortaklık etme konusunda hemfikirdirler.

Çokça söz edildiği gibi, coğrafyamız ve bölge halkları için emperyalist savaşa karşı çıkmak, Irak halklarıyla dayanışmanın ötesinde kendilerini doğrudan ilgilendiren bir sorun olması nedeniyle de elzemdir.

Ortadoğu Sorunu Nedir Ve Nasıl Çözülür?

“Ortadoğu sorunu” nedir? Hatta bir Ortadoğu sorunundan bahsedilebilir mi? Eğer bir Ortadoğu sorunu varsa kimler tarafından yaratılmıştır vb?

Emperyalist ve sömürgeci bakış açısından Ortadoğu, her şeyden önce, halen emperyalist dünya sisteminin başlıca enerji kaynağı olmaya devam eden petrol demek. Bu nedenle emperyalist sistemin paylaşılmaz patronu rolünü üstlenmek isteyen bir gücün, petrolün üretim ve sevkiyatının istikrarını; taşıma yollarının kontrol ve güvenliğini sağlaması gerekiyor ki, sistem için üstleneceği bu rolün meşruiyetini sağlayabilsin. ABD, hazırlandığı yeni kanlı Ortadoğu saldırısıyla bunu da gerçekleştirmek istiyor.

Eğer bir Ortadoğu sorunundan bahsedilebilirse emperyalistlerin bakışından bu, petrol rezervlerinin mülkiyeti, üretimi, sevki- yatı, taşıma yollarının kontrolü, fiyatların istikrarı, keza rakip emperyalistlerin bölgede önlerinin kesilmesi ve emperyalizmin Ortadoğu’daki en güvenilir üssü siyonist İsrail devletinin güvenliği vb. konularını kapsar. Bölge halkları bakımından ise Ortadoğu sorunu, gerçekte demokrasi sorunudur ve bölgede tüm yakıcılığıyla kendini dayatmaktadır. Fakat Ortadoğu’da demokrasi sorunu ile petrol sorunu iç içe geçmiş ve demokrasi sorunu da adeta petrol sorununun bir başka görünümü haline gelmiştir.

Ortadoğu’nun muazzam petrol zenginlikleri şeyhler, emirler, krallar vb. bir avuç işbirlikçi sömürücü, ayrıcalıklı azınlığa mı, yoksa bölge halklarına mı ait olacaktır?

Ortadoğu’da demokrasi şeyhler, emirler, krallar vb. bir avuç işbirlikçi azınlık için mi yoksa halk için mi olacaktır?

Emperyalistler ve şeyh, emir, kral vb. işbirlikçileri yerel egemenler, Ortadoğu’da demokratik gelişmenin baş engelleri olagelmişlerdir. Petrolü aralarında paylaşan haramiler, bu ayrıcalıklarını koruyabilmek için bölge halklarını boyundurukları altında tutuyorlar. Bölge, yüzyılı aşkındır dolaysız biçimde emperyalist haydutların kontrolündedir. Emperyalistler bölge üzerindeki denetimlerini şeyhler, emirler, krallar vb. yerli işbirlikçileri aracılığı ile sağlarken, karşılığında bu yerel egemenlerin ayrıcalıklarını ve iktidarlarını koruyup ayakta tutmaktadır.

Ortadoğu’da demokrasi, emperyalistler ve bölgedeki işbirlikçilerinin egemenlik ve ayrıcalıklarına karşı halkların başkaldırısı demektir. Ortadoğu halklarının özgürlüğü ile bölgenin doğal petrol zenginliğinin mülkiyet ve yönetimi iç içe geçmiştir.

Demokrasi çoğunluk yönetimi, diğer bir anlatımla azınlığın çoğunluğa boyun eğmesini kabul eden, tanıyan bir devlet biçimidir. Ulusal sorunlar bakımından bundan çıkan sonuç, yönetme hakkının her ulusun kendisine ait olduğu, ulusların kendi kaderlerini kendilerinin belirlemeleri hakkına sahip oldukları ilkesidir. Eğer istiyorlarsa kendi ayrı ulusal devletlerini kurma hakkına sahiptirler.

Ulusal sorunlardan bakıldığında Ortadoğu sorunu, öncelikle bir Filistin sorunudur. Filistin’de, Filistin ulusunun kendi devletini kurma, kendi kendini yönetme hakkı emperyalizmin Ortadoğu’daki tabancası siyonist İsrail tarafından tepelenmektedir.

Ulusal sorunlardan bakıldığında Ortadoğu sorunu bir Kürt ulusal sorunudur. Tabi bir Arap ulusal sorunu olduğu da tamamen doğrudur. Bütün bunlar ve benzer sorunlar, emperyalizmin bölgedeki tahakkümünün, sömürü ve talanının sonuçlarıdır. Emperyalizm gittiği bütün alanlara olduğu gibi, Ortadoğu’ya da kendi egemenliğini dayatmış, yerli halkları köleleştirmiş, bölerek parçalamış, değerlerini ve zenginliklerini yağmalamış ve birbirine düşman etmiştir.

İster Filistin, ister Kürt ya da Arap ulusal sorunlarının çözümünden, isterseniz bölge ülkelerinin her birinde halkın politik özgürlüğü bakımından ya da “petrol sorunu” açısından ele alın, isterseniz de emperyalizmin bölgedeki egemenliği ve yerel işbirlikçileriyle kurduğu karmaşık ilişkiler sisteminin tasfiyesi açısından ele alın. Tam bir yumak haline gelmiş bu devasa sorunların her birinin tecrit halde, mevcut devlet sınırlarının sınırlandırdığı bir bakışla bölge halklarının lehine çözümü imkansız denecek şekilde zordur.

Örneğin Kürt ulusal sorunundan bakan herkes Ortadoğu’da halkların geleceklerinin ve yazgılarının ne denli iç içe geçtiğini, nasıl koparılamaz biçimde birbirine bağlandığını, ne denli çetrefil bir sorunlar yumağının oluştuğunu çok çarpıcı biçimde görebilir. Dört parçaya bölünmüş Kürdistan, şimdi Türkiye, İran, Irak, Suriye sınırlarının ve tabi aynı zamanda emperyalizmin kurduğu yüzyıllık Ortadoğu düzeninin temellerine yerleştirilmiş muazzam bir patlayıcıdır. Kürt ulusal sorunu, ulusal devrim tehlikesi ya da Kürdistan’ın egemen oldukları parçasını kaybetme korkusu, bu dört ülkenin egemen sınıfları arasında gerici ittifakların temeli olduğu gibi, her birinin politik özgürlüğe tahammülsüzlüğünün başlıca kaynaklarından birisidir de. Bu ülkelerin egemen sınıfları Kürdistan üzerindeki egemenliklerini sürdürebilmek için kendi halklarını da boyunduruk altında tutma zorluluğunu duyuyorlar. Bu ülkelerin egemen sınıflarının kaderi ve egemenlikleri sıkı sıkıya bağlı olduğu gibi bölge halklarının gelecekleri ve yazgıları da sıkı sıkıya bağlıdır.

Halkların kaderinin böylesine iç içe geçtiği ve ilerlemelerinin böylesine sıkı sıkıya, karşılıklı herbirinin hareketine bağlı hale geldiği koşullarda işçi sınıfı ve emekçilerin, halkların temsilcilerinin devrimci bakış açılarının devlet sınırlarıyla sınırlılığı kabul edilemez. Bu devrimci teori ve program için olduğu gibi devrimci strateji bakımından da tümüyle geçerlidir. Programatik ve stratejik temelleri olan, ekonomik, toplumsal ve politik gerçeklerin koşullandırdığı “destek” ve “dayanışma”nın ötesinde bir enternasyonalizm. Devrimci gelişmenin en acil temel ihtiyaçlarından birisidir bu. Tam olarak Marks ve Engels’in, Lenin’in formüle ettikleri gibi bir enternasyonalizm: “Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz”, “Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar birleşiniz”.

Marksist leninist komünistler; Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu halklarıyla demokratik ya da sosyalist federasyon talebini programlarına alarak “Ortadoğu sorunu”nun devrimci çözümünü III. Kongre Belgeleri’nde şu biçimde formüle etmiş bulunuyorlar: “Partimiz, ‘Balkan, Kafkas ve Ortadoğu halklarıyla demokratik ya da sosyalist federasyonlar oluşturma anlayışını’ karar altına almıştır.”

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn