Sayı 9 / Kasım-Aralık 2002

Bu sayımızda seçimlerin politik analizi, marksist leninistlerin seçim politikaları ve seçim kampanyasının pratik-örgütsel sonuçları bütünlüklü olarak yer alıyor. Her biri kendi başlığı altında konusuna yoğunlaşan üç ayrı yazı olarak hazırlanan bütünlüğün, okurun ihtiyaçlarını sıcağı sıcağına karşılayacağına inanıyoruz. Dergimizi geciktirmemizin temel nedeni olan bu amaç elimizde biriken yazıların yüküyle de birleşince bu kez sayfa sayısı kabarık bir sayıyla karşınıza çıkmış olduk. Yine aynı gerekçeyle dergiyi Eylül-Ekim olarak değil, Kasım- Aralık sayısı olarak yayınlamayı uygun bulduk.

3 Kasım parlamento seçimlerinin yönetememe krizini çözmek bir yana krize yeni öğeler ekleyerek daha da derinleştireceği ortaya çıkan sonuçlardan da anlaşılıyor. Seçmenlerin yüzde 22’si sandık başına gitmedi. Yüzde 46’sınm iradesi meclise yansımadı. Kürt illerinde DEHAP ezici bir üstünlük sağlasa da yüzde 10 barajını aşamadığı için Kürt halkı bir kez daha mecliste temsil hakkından yoksun kaldı ya da bu hakkı alenen gasp edildi. Bunlar daha baştan yeni parlamentonun bir temsil ve meşruiyet krizi ile karşı karşıya olduğunu gösterir.

Marksist Leninistler devrim yürüyüşlerinde hiçbir mücadele araç ve yöntemini reddetmezler. Zaman zaman şu ya da bu mücadele yöntemi öne çıksa da birçok mücadele yöntemini aynı anda ve koordineli olarak kullanırlar. Barışçıl-silahlı, legal-illegal mücadele biçimlerini ustalıkla birleştirirler. Bu nedenle ne herhangi bir mücadele yöntemini fetişleştirir ne de küçümserler. Nihayet, bütün mücadele araç ve yöntemleri kitlelerle buluşma, onları örgütleme ve seferber etmeye hizmet ettiği müddetçe anlamlıdır. Belirli bir yöntem üzerinde taktik yoğunlaşma da bu yöntemin o süreçte kitlelerle buluşmaya en çok hizmet etmesi nedeniyle tercih edilir.

Bir seçim dönemi geride kaldı. Siyasal sonuçlarından bağımsız olarak, çalışma tarzı, örgütlenişi, araçları ve kadroları bakımından değerlendirildiğinde herkesin haklı övgülerini alan bir başarı elde edildi. Sınırlı sayıda insan, kısıtlı olanaklar ve başka bir dizi dezavantajla başlayan çalışma her bakımdan yenilenmeyle ve kazanımla sonuçlandı. Çalışmanın dersleri, gösterdikleri ve beklentileri üzerine sıcağı sıcağına durmak, ulaşılan kolektif başarıyı genele mal etmek önemli. Bu yazıda kısaca yapılmak istenen bu olacak...

Emperyalist sömürgeciliğin dünyasında Ortadoğu petrol demektir. Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’ya “demokrasi” ve “hürriyet” getirmek adına yürüttüğü propaganda, ne Amerikan emekçileri, ne bölge halkları, ne de dünya halkları nezdinde destek buluyor. Tam tersine, bir yanda petrol üzerinde dönen dolaplar, diğer yandan “uygarlık-demokrasi” ekseninde geliştirilen demagoji, emperyalizmin iki yüzlülüğünün somut gerçeği olarak dünya ezilenlerinin belleğine kaydediliyor ve mücadele bilincine dönüşüyor.

Emperyalist burjuvazi, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı (1945) sonrasında oluşan uluslararası yeni siyasal koşullar altında sosyalist ülkelere, işçi sınıfı ve ezilen halklara kapsamlı siyasi ve ekonomik tavizler vermek zorunda kaldı. ‘70’lere kadar uzanan ara dönemin “barışçıl” koşulları altında daha önce yöneldiği tekelci devlet kapitalizmini sistemleştirerek “Keynesci Refah Devleti Modeli” temeline oturtan emperyalist burjuvazi sermaye birikiminde önemli gelişmeler kaydetti.

Yıllardır çalıştıkları fabrikanın kapatılması tehdidiyle yaşayan Paşabahçe Şişecam işçileri, sendika bürokrasisinin uzlaşmacı tutumunu bir kenara iterek 22 Temmuz 2002 tarihinde fabrikalarını işgal etti. Patronun 15 günlük ücretli izin adı altında fabrikayı kapatmasına, işlerini savunmak için başlattıkları işgal eylemiyle yanıt veren işçilerin en büyük destekçisi aileleri ve fabrikanın hemen yanı başında tepelere doğru sıralanan gecekondularda oturan Beykoz halkıydı.

İşçi sınıfının canı, kanı pahasına, emeği ve büyük bedeller ödeyerek elde ettiği tarihsel kazanımlar yok ediliyor.

İşçi sınıfına 150 yıl önceki vahşi, kölece ve kuralsız çalışma koşulları dayatılıyor.

1475 Sayılı İş Kanunu Ön Yasa Tasarısı işçi sınıfının kölelik koşullarında nasıl çalıştırılacağının çok somut bir belgesidir. Bu tasarı bir saldırı yasası niteliğindedir.

“İnsan hakları” mücadelesi son çeyrek yüzyıllık dönemde “coğrafyamızda” önemli bir yere ve ağırlığa sahip olmuştur. Bu durum bir yandan 12 Eylül faşist askeri darbesinin yüzbinlerce insanımızı işkencelerden geçirmesinin ve on binlerce insanımızı zindanlara tıkmasının, ama aynı zamanda 60 Anayasası’nı ilga edip, tüm hak ve özgürlüklerin tasfiyesiyle uyguladığı vahşi askeri faşist diktatörlüğün, diğer yandan Kuzey Kürdistan’da 1984’te başlayan gerilla savaşının 90’larda tutuşturduğu ulusal kurtuluşçu devrim karşında sömürgeci diktatörlüğün geliştirdiği kirli sömürgeci savaş gerçeğinin sonucudur. Diktatörlüğün ve kirli savaşın saflarında mevzilenen başlıca güçlerin İHD’ye karşı küstah ve saldırgan, gaddar tavrı, “insan hakları” başlıklı “sorunlar” ve “talepler” tarafından belirlenen özgül mücadele alanının Türkiye ve Kuzey Kürdistan’daki özel örgütlenmesi İHD’nin faşist MGK diktatörlüğüne karşı mücadelede tuttuğu yerin önem ve ağırlığının çarpıcı göstergesidir.

"Komünizm, tarihin çözülmüş bilmecesidir ve kendisinin bu çözüm olduğunu bilir."

(K. Marks, 1844 El Yazmaları)

Aydın “sınıfı” ve düşünürler, tarihsel-toplumsal yapının ve gelişmenin sismografları gibidirler. Toplumsal düzenin derinindeki devrimci enerji birikimlerinin, kaynamaların, fay kırılmalarının ve deprem dalgalarının ilk sinyalleri bu “istasyonlar”da yansımasını bulur. Bu özellikleriyle aydınlar ve düşünürler, tarihsel dönem değişikliklerinin ilk haberlerini verirler. Yansıtma biçimleri birbirinden farklı, kasıtlı ve amaçlı olsa da, aydınlar ve düşünürlerin esaslı pozisyon değişiklikleri her zaman toplumsal çözümlemelerin bir verisidir ya da öyle kabul edilmelidir.

Lenin, Devlet ve Devrim’e, tarihte her büyük devrimcinin yaşadığı şu ikili durumdan bahsederek başlar: “Tarihte, kurtuluşları için mücadele eden köleleştirilmiş sınıfların devrimci düşünür ve önderlerinin öğretilerinin başına birçok kez gelen şey, bugün de Marks’ın öğretisinin başına geliyor. Ezen sınıfların, sağlıklarında büyük devrimcilere ardı arkası gelmez takibatlardan başka verecekleri hiçbir şey yoktu; onların öğretilerini, en vahşi düşmanlık, en koyu kin, en taşkın yalan ve karalama kampanyalarıyla karşıladılar. Ölümlerinden sonra ise, devrimci öğretilerinin içeriğini boşaltarak, devrimci ucunu koparıp atarak ve bayağılaştırarak, onları zararsız ikonlar haline getirmeye, deyim yerindeyse azizleştirmeye, ezilen sınıflan ‘teselli etmek’ ve onları aldatmak için adlarına belli bir şan vermeye çalışırlar.”

Yaşadı*

Ahmet Metin Koyuncu yoldaşın yaşamının son dönem inceleme çalışmalarını, "Buluşma Notları" başlığı altında yayınlıyoruz. Yoldaş girişte amacını netlikle açıkladığı için ek izah ya da yorumlara yer bırakmıyor.

Fakat şunun altını muhakkak çizmeliyiz. Yoldaş, her zaman olduğu gibi yaşamının son döneminde de sınıf mücadelesinin en yaşamsal sorunlarına kafa yoruyor. Dikkatlerinin merkezinde duran ise parti sorunudur.

Giriş

21. yy’ın açılışı sınıf mücadeleleri tarihi bakımından görkemli oldu. Dünya finans ve ticaret merkezi ile dünya jandarması ABD’nin genelkurmay karargahı Pentagon’a yönelen feda saldırıları ezilenlerin tarafındaki tüm siyasi akım, grup, parti ve topluluk üzerinde sarsıcı etkide bulundu; psikolojik ve siyasal etkileri, askeri taktik, hedef büyütme, cüretkarlık, yaratıcılık ve yetenek sınırlarını zorlamak, yenilmez düşman mitinin yıkılması vb. bakımlardan ufukları genişledi. Bu pozitif saptamaların yanı sıra durulan yere göre tam karşı saflarda ise zıt bir hava oluşmuştu. Bush, söz konusu eylemleri “Amerikan yaşam tarzına yönelik bir saldırı” biçiminde tanımlayarak ve aynı anlamı gelmek üzere Blair “yaşam tarzımızı değiştirmek istiyorlar, buna izin veremeyiz” diyerek eylemin sınıfsal ve ideolojik karakterini kavramış olduklarını gösteriyorlardı.