İşçi Sınıfı Ve Emekçi Köylülük: Kader Birliği

Gelişmiş kapitalist ülkeler tarımı, daha ileri düzeyde sermaye yoğun, üretkenliği yüksek ve büyük, küçük kapitalist işletmelere dayanan tarım yapısına geçişi yüzyılın ikinci yarısında tamamladı.(1)

İleri düzeyde sermaye yoğun tarım, ürün birim maliyetini düşürerek, uluslararası tarım tekellerinin gelişmiş ülkelerden de dünya pazarına tarım ürünleri ihraç edebilmelerine giderek artan imkan yarattı. Gelişmiş kapitalist devletlerin yüksek miktarlardaki tarım destekleri, uluslararası tarım ürünleri ticareti tekellerinin dünya pazarına hakimiyetini teşvik etti. Gelişmiş kapitalist ülke kökenli dünya tarım tekelleri (girdi, ticaret ve gıda sanayi tekelleri) dünya kapitalist tarımının sermaye yoğun tarzda yeniden yapılanmasını ve entegrasyonunu zorluyorlar.

Tarıma dayalı devlet işletmelerinin özelleştirilmesi, gümrük duvarlarının indirilmesi, genetiği değiştirilmiş (GD) tohumların, tarım kimyasallarının kullanımı ve serbest dolaşımı önündeki engellerin kaldırılması vb. gibi politikaları, hükümetler, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), emperyalist bölgesel birlikler, Dünya Bankası eliyle uygulatarak bu süreci hızlandırmaya çalışıyorlar. Bitkilerden etanol ve biyodizel üretilmeye başlanması da bu süreci hızlandırıcı rol oynadı. Dünya tarım pazarının yeniden yapılandırma temelinde bütünleşmesi süreci sermayenin egemenliğine bağımlılıkla yatay bütünleşmeye yol açmakla kalmıyor. Ülkeler içinde ve uluslararası planda büyük sermayenin tarım işletmeciliğine doğrudan yatırımı sonucu dikey bütünleşmeye de yol açıyor. Tarıma doğrudan uluslararası sermaye yatırımı “Tarım emperyalizmi” kavramıyla ifade ediliyor.

Bu süreç yeni sömürge ülkelerde de son yıllarda, uluslararası ve yerli tekellerin egemenliğinde yatay ve dikey biçimlerde hızlanıyor.

Tarım oligarşisinin tarıma egemen olduğu yeni sömürge Latin Amerika ülkelerinde süreç hızlı yaşandı.(2) Bu ülkelerde toprak oligarşisi, sermaye yoğun kapitalist tarım yapıyor, aynı zamanda tarım ürünleri ihracatçısı konumunda ve gıda sanayiinde faaliyet gösteriyor. Yoksul ve küçük köylülerin toprak işletmelerini önlüyor, ülke dışında tarıma doğrudan yatırım yapan şirketleri geliştiriyor. Ayrıca bu ülkelerin tarımı, uluslararası tarım tekellerinin doğrudan tarım işletmeciliğine yatırımını, yerli tarım şirketlerine ortaklığı hızla çekiyor. Küçük, orta ve zengin köylülerin sözleşmeli çiftçilik yoluyla bağlanmaları da (yatay bütünleşme) yer almasına rağmen dikey bütünleşme egemen biçim. Bu ülkelerde yoksullaşma ve toplumsal yıkım yaşayan az topraklı ve küçük üretici köylüler, bazı ülkelerde kent varoşlarında işsizliğe mahkum oldu ve ABD’ye ucuz ve güvencesiz tarım (ve diğer) işçiliğine aktılar (Meksika ve Orta Amerika ülkelerinde). Bazı ülkelerde işsizliğe mahkum olmanın yanı sıra topraksız köylüler hareketi yarattılar. Toprak işgallerine başvurup kolektif biçimde işlediler (Brezilya MST). Bazılarında yerli halk olmaktan kaynaklanan talepleriyle birleştirerek, güçlü köylü sendikaları kurarak siyasi ayaklanmalara giriştiler (Bolivya, Ekvator). Paraguay’da ise toprağa doğrudan yatırım yapan Brezilya kökenli şirketlerle mücadele ederlerken Paraguay oligarşisinin devlet güçleriyle şiddetli çatışmalara girdiler.

Sermaye yoğun kapitalist tarımın gelişmesi ve dünya tarımının bütünleşmesi süreci eşitsiz gelişiyor. Büyük toprak sahipliği ile küçük, orta ve zengin köylülüğün değişik oranlarda yan yana yer aldıkları kapitalizmin tarıma geç girdiği yeni sömürgelerde (Güneydoğu Asya ve Afrika ülkeleri) bu süreç hızı ve sermayeyle yatay-dikey bütünleşme oranları açısından değişik düzeylerde seyrediyor. Bazılarında (Güney Kore, Tayland, Endonezya, Malezya) hızlı kapitalist gelişme yaşanıyor. Bazılarından (Pakistan, Hindistan gibi) bu süreç daha yavaş yaşanıyor.

Fakat tümünde de köylülerin yoksullaşması, toplumsal yıkımı ve bunun sonuçları yaşanıyor. Güney Kore’de, çiftçilerin ithal ürünleri protesto eden militan kitle gösterileriyle, onlarca çiftçinin harakiriyle yaşamına son vermesi, aynı süreçte gerçekleşiyor. Hindistan’da, büyük tekellerin yer altı maden rezervlerini işletmeleri için yerlerinden edilen köylüler ve köylü yerel halklar militan mücadelelere giriyor, bir bölümünde Maocu gerilla hareketini destekliyorlar. Sermayeye bağımlı küçük üretici köylüler, borçlarını ödeyemedikleri için yüksek sayıya varan ölçüde intihar ediyorlar.(3) Çin, Doğu Avrupa ve eski SB ülkeleri gibi ülkelerde devrim sonrası kolektifleştirilmiş toprak mülkiyetinin uluslararası ve yerli özel sermayeye satışı ve kiralanması hızlanıyor. İleri kapitalist ülkelerde de küçük ve orta köylüler “eski güzel günler”de değiller artık. Tekelci sermayenin egemenliği onları da zorluyor. Fransa’da, Yunanistan’da olduğu gibi emekçi köylüler büyük sermayenin saldırılarına kaşı sokaklara dökülüyorlar.

Feodal, yarı feodal toprak sahipliğinin kısmen sürdüğü yerlerde mücadele henüz kısmen anti-feodal nitelik taşısa da, yeni sömürgelerin bütününde küçük ve orta köylülerin mücadelesi giderek daha çok uluslararası ve yerli sermaye tekellerin egemenliğine karşı mücadele sorunu haline geliyor.

Elbette yeni sömürgelerin bazılarında küçük ve orta köylülerin kitlesel sayısı daralmış ama diğer bazılarında hala geniş. Toplumsal yıkım ve yoksullaşmaya karşı, kimi ülkelerde milyonları, kimi ülkelerde on milyonları oluşturan bu tabakalar nesnel koşulları açısından “zenginleşebilme” umudunu yitirmekle kalmayıp, içlerinden azınlık bir kesimin de bu olanağı yitirmiş olması nedeniyle sosyalizm mücadelesinin etrafına çekilebilecek, işçi sınıfına yakınlaşan ezilen kesimleri oluşturuyorlar. Sosyalizm mücadelesinin bu kesimler için önerdiği deneyim, ikna yoluyla ve proletarya devletinin teknik maddi yardımıyla kolektif üretimi kabullenme eğilimine her zamankinden elverişli hale geliyorlar.

Türkiye Tarımında Kapita­lizmin Yoksullaştırıcı Etkisi

Toprak mülkiyetinde değişim 1991’den 2001’e(4) toprak mülkiyeti verilerinin gösterdiği değişiminde önem taşıyan bir nokta, 100-500 dekar (de) arası toprağa sahip olan zengin köylü grubunun, topraklarının toplam bitkisel üretim kültürü arazisine oranının %40,8’den %46’ya çıkmış olmasıdır. Bu grubun işletme sayısının tüm işletmelere oranında %1,8 gibi küçük bir artışa karşın sahip olunan toprak oranında yaklaşık %6’lık artış, sermayeye bağımlılık altında ve neoliberal politikaların uygulanması sürecinde kapitalist işletmelerin bu grupta toplanmakta olduğunu gösteriyor.

Aynı dönemde kullanılan kimyasal gübre miktarı da 1992-94 arası düşme dışında 2000 yılına kadar artmış, ancak 2001’den itibaren yeniden düşmeye başlamıştır. En yaygın kullanılan traktör dahil başlıca tarım makineleri sayısı düzenli artmış, biçerdöverde bir miktar düşüş ancak 2002’de gerçekleşmiştir.(5) Bu veriler de toprak mülkiyetinin, işletmelerinin zengin köylülerde toplandığını ve bunların nispeten sermaye yoğun tarıma giriştiklerini gösteriyor.

Büyük sermaye şirketlerinin doğrudan tarım işletmelerine yatırımın yol açtığı toprak mülkiyeti temerküzünün verileri yok. Ama toplam toprak mülkiyeti temerküzünden çıkarılabilecek sonuca göre, bu etkenin toprak mülkiyeti temerküzünde henüz yavaş bir artışa yol açmış olduğunu varsayarak gerekir.

1991-2001 Genel Tarım Sayımı verilerine göre topraksız ve az topraklı (0-20 de arası) yoksul, yarı proleter köylü işletmeleri sayısal oranı (%34,8’den %33,35’e çok az düşmüş) ve işledikleri toprakların işlenen tüm tarım arazisine oranı (%5,6’dan %5,26’ya çok az oranda düşmüş) önemli bir değişim göstermemiştir. Yoksul, yarı proleter köylü ailelerinin hala en geniş kitleyi meydana getiriyor olmaları gerçeği sürüyor.

Küçük köylüler grubu (20-50 de arası) işletmelerinin sayısal oranı (%32,1’den %31,46’ya çok az düşüş) ve toprak alanı açısından oranı (%16,49’dan %16,02’ye düşüş) pek değişmemiştir. Köylü aileleri içinde geniş ikinci grubu oluşturmaya devam ediyorlar.

Orta köylüler grubunun da sayısal oranı (%18’den %18,54’e) ve toprak alanı bakımından oranı (%20’den % 20,68’e) pek değişmemiş.

Topraksız 108 bin ve az topraklı 320 bin aile başkalarına ait topraklarda kiracı, yarıcı, ortakçı olarak faaliyet göstermektedir.(6)

Tarım işçilerinin sayısına ilişkin 2001 sayımında yeterli veri yok.

2001 verileri devamlı ücretli çalışanları 115 bin ve toplam sigortalı işçi sayısının 161 bin olarak vermektedir.(7) Yine 2005 yılına ait bir başka veri, toplam 5.920.000 olan tarım istihdamının %1,1’ni ücretli %5,1’ni yevmiyeli olarak veriyor.(8) Bu, sayı olarak 360 bine yakındır.

Tarım işçilerinin ezici çoğunluğu geçici/gezici işçilerden oluşturmaktadır. Bu kesimi yansıtmayan hiçbir veri gerçekte tarım işçilerin sayısını yansıtmaktan uzak kalır. GAP bölgesinde “kırda yaşayan %30-40 oranındaki topraksızlar halen topraksız konumda ve işçi konumlarını devam ettirmektedir.(9) Yalnızca bu bölgeden tarım işçiliğine bu topraksız ailelerin sayısı bile düzenli ücretli ve yevmiyeli tarım işçisi olarak verilen rakamın çok üzerindedir.

Kırdan Kente Göçte Hızlanma

Küçük ve orta köylülerdeki yoksullaşma ve mülksüzleşmenin asıl göstergesi, bu yıllarda tarımdan kentlere ve kırda tarım dışına geçen işgücünün artışıdır.

1985’ten itibaren mutlak olarak da azalmaya başlayan tarımda çalışanların sayısı 1990-2000 arası dönemde azalmaya devam etmiş, 750 bin kişilik azalma gerçekleştirmiştir.(10)

Fakat tarım dışına işgücü kayması sonrası çok daha hızlanmıştır. 1998-2006 dönemine tarım dışına çıkan işgücü sayısı 2,8 milyon olmuştur.(11) Yalnızca 2004-2005 arası 1 yılda tarım dışına düşen işgücü sayısı 1.281.000’dir.(12) Bu sayılar, 2000 sonrası tarımdan iş gücünün tarım dışına düşüşünün ve yoksullaşmanın çok hızlandığını gösteriyor. Bu yoksul ve küçük köylülerde yaşanmaktadır.

Bu durum, 2000’den itibaren tarımsal KİT’lerin özelleştirilmesinin hızlandırıldığı, desteklerin azaltıldığı Tarım Satış Kredi Kooperatifleri’nin sermaye şirketlerine dönüştürülüp destekleyici niteliğinin tasfiye edildiği ve sermaye yoğun kapitalist tarıma geçiş sürecinin hızlandırıldığı bir zaman olmasıyla uyumludur. Bunun sonucudur. Diğer bir sonuç, işletilmekten vazgeçilen topraklardaki hızlı artıştır. 1999-2002 arası yalnızca 3 yıllık kısa bir sürede 450 bin ha (4.5 milyon de) tarım alanında, tarım yapılmaktan vazgeçilmiştir.(13) Bu yüzbinleri bulan yoksul ve küçük köylünün toprağı işlemekten vazgeçtiği anlamına geliyor.

2000-2005 arası dönemde yoksul ve küçük köylülerin üretiminde genişçe yer aldıkları tütün tarımında köylü ailesi sayısı, Tütün Yasası çıkarıldıktan sonra ve uygulanmasıyla 477 binden 114 bine geriledi.(14) Tütün üretimi %30 oranında düştü.(15)

Orta ve küçük köylülerin üretiminde görece genişçe yer aldıkları ve nispeten gelir getirici olan şeker pancarı üretiminde de 2000-2005 aralığında düşüş %22 olmuştur.(16) Bu, ABD kökenli dünya tarım tekeli CARGILL yararına şeker dışı tatlandırıcı kotasının artırılmasının, şeker pancarı ekiminin daraltılmasının doğurduğu bir sonuçtur. Ve 117 bin aile şeker pancarı üretimini terk etmek zorunda kalmıştır.(17)

Hayvancılıkta, küçük ve büyükbaş hayvan sayısı 1980’de tepe noktasına vardıktan sonraki dönem boyunca 2003’e değin düştü. Sığırda %38, koyunda yaklaşık %48 düşüş oldu.(18) Bu düşüşte öncelikle Kürt illerindeki savaşın dayattığı zorla sürgün, temel etken oldu.

Danone, Nestle gibi dünya tekelleriyle; SÜTAŞ, Ülker, Pınar (Yaşar Holding), SEK (Koç Holding) gibi yerli tekelleri, egemen oldukları süt piyasasında, çiğ üreticilerini sözleşme yoluyla bağımlılık altında tutmakta, bu yolla düşük alın fiyatı dayatmaktadırlar. Nisan ayının ilk yarısında ‘süt satmama grevi’ yapan üreticilerin örgütü Türkiye Merkezi Süt Üreticileri Birliği yöneticilerinin yaptıkları açıklamaya göre; üreticilerin yaklaşık %70’i 1-5 arası inek besleyen yoksul ve küçük üreticilerdir. Kendi mülkiyetlerinde adeta “bağımlı-işçi”lerdir.

Şirketleşmeyi Teşvik İçin Destek

Dünya tarım tekelleri egemenliğinde dünya kapitalist tarımını bütünleştirme süreci yaşanırken, bu tekeller tarım girdileri pazarında, ürün satışında ve giderek doğrudan tarım işletmeciliğine yatırımda engellerin kaldırılmasını hedeflediler.

Bu süreci emperyalist ve yeni sömürge devletler, DTÖ, AB ve NAFTA gibi bölgesel emperyalist birlikler, Dünya Bankası, aldıkları kararlar ve yapılan anlaşmalarla yönetiyorlar.

Türkiye tarımı da bu politikaya ve kararlar doğrultusunda, uluslararası ve yerli tekellerin egemenliğinde yeniden yapılandırılıyor. Bu durum, sermaye yoğun tarıma geçişe ve küçük-orta köylü kitlelerinin yoksullaşmasına ve yıkımına yol açıyor.

Kârlı tarımsal KİT’lerin özelleştirilmesi, diğerlerinin tasfiyesi, tarıma ilişkin karar yetkisinin bürokratlar ve sermaye temsilcilerinden oluşan bağımsız kurullara verilmesi tarım ürünleri ithalatın da gümrüklerin indirilmesi; AB Ortak Tarım Politikasına geçiş sürecindeki hazırlanma kararları; ürün desteğinden doğrudan gelir desteğine geçiş ve destek miktarlarının düşürülmesi; tohum patent mülkiyeti yasasının çıkarılması ve denetim yetkisinin sermaye sahiplerinden oluşan Tohumcular Birliği’ne verilmesi, genetiği değiştirmiş (GD) tohum ve ürünlere önce fiili izin verilmesi, sonra zayıf bir kısıtlamayla belirli düzeylerde yasayla da serbest bırakılması; tarım sigortasının sermaye ve bürokratlardan oluşan TARSİN denetiminde devletin sigorta tekellerine yüzde 50 mali desteğiyle teşvik edilmesi; Tarım Satış Kredi Kooperatifi Birlikleri’nin sermaye şirketlerine dönüştürülerek hisse sahipliği payına göre yönetimlerinin oluşturulması vb... Bunlar, dünyasal ve yerli tekellerin tarım üzerindeki egemenliklerini güçlendirme, sermaye yoğun tarıma geçiş politikaları, kararları ve fiili uygulamalarıdır. Önceki hükümetler bunları kotarıp uygulamaya başladılar. AKP hükümetleri ise süreci tamamlamak için seleflerinden daha hızlı hareket ediyorlar. Önceki bölümde vurguladığımız küçük ve orta köylülerin hızlanan yoksullaşması ve yıkımı verileri bu sürecin sonuçlarıdırlar. Süreç hızlanacak ve daha ağır sonuçlara yol açacaktır.

AKP hükümeti kalan tarımsal KİT’lerin özelleştirilmesini tamamlamaya, tarımsal sulama dağıtımını, akarsu ve göletlerin sermaye şirketlerine satışını gündemleştirmeye çalışıyor. Uluslararası mali fonların Türkiye’de tarıma yatırım yapmaları için yoğun mesai harcıyor. Tarım parsellerinin mirasla bölünmesini önleyen yasa hazırlıyor. Sermaye yoğun tarımı geliştirmek için son çabalarını engel tanımaz bir pervasızlıkla yoğunlaştırıyor.

Toplumsal Yıkım Ve Sonuçları

Küçük ve orta köylü üreticiler, kendi mülklerinde, özel kapitalist tekeller için adeta bir işçi gibi çalışmaya ve aile işgücünün yağmalanmasına boyun eğmek zorunda bırakılıyorlar.

Sermaye sahibi olmayan bu küçük üreticilerin mülksüzleşerek tasfiyesi, ayrıca sermaye yoğun tarım sürecine ayak uyduramayan çiftliklerin de tarım işletmeciliğinden tasfiyesi hızlanarak sürecek.

Öte yandan güncel koşullardaki dünya tarım üretkenliği düzeyinde sermaye yoğun tarıma uyum sağlayan büyük mülkiyet işletme sahipleri, zengin köylüler ile doğrudan tarıma yatırım yapan büyük sermaye şirketleri elinde tarım işletmeleri ve toprak hayvan mülkiyeti toplanacak.

Sermayenin egemenliği, Türkiye tarımını uluslararası pazarla bütünleşme sürecine sokmuş durumda. Bütünleşme sürecinde, Türkiye tarımı yerli ve uluslararası tekellerin egemenliğine yatay (sözleşmeli çiftçilik yoluyla sermaye tekellerine bağımlılığın güçlenmesi) ve dikey (tarım işletmelerinin daha büyüklerde toplanmaları, büyük ve orta çaplı sermayenin doğrudan tarım işletmeciliğine yatırımları) biçimlerde bağlanması güçlenecektir. Bugün yaygın ve baskın olan; sermayenin egemenliğiyle yatay birleşmedir. Ayrıca ABD ve gelişmiş Avrupa ülkeleri devletlerinin kapitalist çiftçilerine desteklerinin yüksekliği, dünya tarım ticareti tekellerinin buralarda uluslararası pazarda da Türkiye pazarına tarım ürünleri sürebilmelerine yol açıyor. Bu etken de Türkiye küçük ve orta köylülerini iflasa sürüklemede rol oynuyor.

Artan yoksullaşma ve hızlanmakta olan mülksüzleşme sürecinde, yoksul ve küçük köylüler, kentlere göç ediyor, tarım işçiliği ile kentlerdeki güvencesiz işçiliğe geçiyorlar, dahası kent varoşlarında işsizliğe mahkum oluyorlar. İşçi sınıfının en alt tabakaları ile işsizlik, sermaye yoğun tarımın bu kesimlere getirdiği sonuçtur.

Süreç devam ederken, küçük ve orta köylüler, banka ve tefeci borçlarını ödeyememekten hapse düşme, mülkiyetleri terk etmek veya satmak zorunda kalma, aile emek gücünü aşırı yıpratma, sulama-elektrik borçları nedeniyle elektriklerinin kesilmesiyle cezalandırılma, hatta çok az sayıda olsa da ve yeni başlasa da intihar etme(19) gibi ağır sonuçları yaşamaktalar.

Kapitalist ilişkilerin uzun yıllardır egemen olduğu, tarım girdilerinin daha kapsamlı kullanıldığı zeytin, pamuk, çay, fındık, şeker pancarı vb. gibi ürünlerin üreticisi olan, geçmişte KİT’ler ve TSKB’nce desteklenen orta köylüler, geçmişten farklı olarak bu yeni durumda kısmen de olsa sermaye biriktirme olanağını yitirdiler. Küçük köylülerin önceki süreçteki konumuna, bugün daha çok düşüyorlar, işletmelerini ve yaşamlarını sürdürme çabası içendi bulunuyorlar. Giderek daha çok seslerini ve eylemlerini yükseltmelerinin nedeni budur. Önümüzdeki süreçte durumlarının mücadeleye daha çok yansıyacağını öngörmek gerekir. Orta köylüler de sözleşmeli çiftçilikle kendi mülklerinde sermayenin adeta “bağımlı-işçi”si gibi çalışıyorlar. Uzak gelecekte değil bugünkü koşular altında mülksüzleşme sürecine giriyorlar.

Yoksul köylüler gibi, bugüne kadar geçimlerini küçük köylü mülkiyetinden sağlayan küçük ve giderek orta köylülük içinde, çelişki sermayenin şu ya da bu düzeydeki egemenliğinden değil sermayenin kendisinden doğmaktadır. Özellikle orta köylülerin eski yıllarda kapitalist tarımın geliştiği bölgelerde, ürün fiyatları iyi olduğu dönemlerde bir miktar sermaye biriktirme, aile dışı iş gücü çalıştırma ve küçük bir bölümünün zengin köylü saflarına atlama imkanı vardı.

Şimdi bu olanak sermaye yoğun kapitalist tarıma geçiş koşullarında tükeniyor, tekellere ve tarımsal sanayi sermayesine karşı ayakta kalma sorunu yaşanıyor. Bunun küçük ve orta köylüler arasında birleşmek için nesnel koşulları güçlendirdiği söylenebilir.

Bunların bireysel mülk tutkunluğu sürse de, birleşme zorunluluğu bu kesimleri kendilerini zengin köylülerden (ve büyük toprak/ işletme sahiplerinden) ayırmaya zorluyor.

Yalnızca sermayenin tekelci egemenliği ile değil onun devleti ile emekçi köylülük arasındaki çelişkiler de antagonist bir niteliğe bürünmüştür. Bu bir bilinç değil, nesnel durum konusudur. Emekçi köylülük tekelci egemenliğin kendi lehlerine sınırlanmasını, ya da tekelci sanayinin ve bankaların gemlenmesini istiyor. Bütün isteği bu. Ne var ki bu istekler ne denli az köktenci görünseler de onların yerine getirilmesinin sonuçları o kadar radikal olacaktır. Çünkü bunları gerçekleştirmek, bugünkü kapitalist emperyalist tekelci egemenliğin var oluş yasalarını hiçe saymak anlamına gelir. Nasıl ki geldiği durumda dünya pazarı eski günlerine döndürülemezse, sermaye yoğunlaşması/tekelleşme de döndürülemez. Köylülerle devlet arasındaki ilişkilerde böyledir. Ucuz kredi imkanlarından çeşit çeşit sübvansiyonlara kadar devletten alınan destekler artık eski günlerde kaldı. Emekçi köylüler yıkıma uğradıkça eski günlerdeki gibi o “destekleme” korunaklarını daha çok talep edeceklerdir. Hiç de radikal bir talep değil. Ne var ki devlet eski devlet değil. Kapitalist tekelci hakimiyet, yalnızca ekonomide değil, politika o alanda emperyalist küreselleşmeye uygun yeni biçimler alıyor. Emekçi köylülerin talepleri az radikal olsa da, onların gerçekleşmesi büyük radikal dönüşümler gerektiriyor. Bu sebepledir ki; emekçi köylülük ekonomik düzen ve politik sisteme dair talepleri ile nesnel olarak proletaryaya çok daha yakındır. Çünkü bugün tekelci kapitalizmin yıkılması, sermaye egemenliğinin ortadan kaldırılması ile aynılaşmaktadır. Doğaldır ki; ezilen bir sınıfsal kategori olarak emekçi köylülerin çıkarları her zamankinden daha fazla iç içe geçmiştir.

Dipnotlar

1- ABD tarımında 1,8 milyon toplam tarım işletmelerinin %6’sını oluşturan yaklaşık 100 bin işletme hakimdir ve üretim değerinin %60’ını sağlamaktadırlar. (M. Review, İngilizce, Temmuz-Ağustos 1998 tarihli sayısından aktaran, Ş. Artan, Biyoteknoloji: On bin Yıllık Hesaplaşma, Özgür Üniversite Forumu, sayı: 28)

2- Meksika’da 200 bin endüstrileşmiş tarım işletmesi sahibi, tarımda egemendir. Hükümetlerce teşvik edilmektedir. NAFTA’nın imzalanmasından 2007 yılına gelen 14 yıl içinde 6 milyon köylü toprağı terk etti. (Gustavo Esteva, Köylülüğe Elveda Mı, Köylülüğün Dönüşümü, 2007, sendika.org) Brezilya’da her biri 10 bin dekar (de) üzeri toprağa sahip 40 bin latifundia işletmesi toprakların %39’unu mülkiyetinde bulunduruyor. (Z. Yavuz, Kızılcık dergisi, sayı: 31)

3-"Son birkaç yıl içinde 137 bin çiftçi kendini öldürdü." (Arundhati Roy'un Hayat TV için Metin Yeğin'le röportaj metni) Link: www.ekolojistler.org/arundhati-roy-la-soylesi-metin-yegin.html

4- 1991-2001 Genel Tarım Sayım verilerini aktaran Yücel Çağlar, Türkiye’de Tarımı Tartışmak Üzerine..., Özgür Üniversite Forumu, sayı: 28, Ekim-Aralık 2004

5- TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu) yıllıklarından aktaran Hüseyin Şahin, Türkiye Ekonomisi, Ezgi Kitabevi

6- TÜİK 2001 verilerinden aktaran Hüseyin Şahin, agk.

7- Akt. Hüseyin Şahin, agk.

8- Gökhan Günaydın, AB Sürecinde Kırsal Kalkınma, Tarım ve Mühendislik dergisi, sayı: 80

9- Çetin Yiğenoğlu, Tarımda Çıkış Yolu Aramak, Cumhuriyet Gazetesi, Ulusal Tarım Kurultayı eki, 15 Kasım 2006

10- TÜİK 2001 verilerinden akt. H. Şahin, agk.

11- TÜİK verilerinden aktaran Korkut Boratav, Köylülüğün Kaderi, Tarım ve Mühendislik, sayı: 81

12- DİE verilerinden akt. G. Günaydın, Türkiye Tarım Sektörü. Link: www.zmo.org.tr/resimler/ekler/46e3ece1fc8b24b_ek.pdf?dergi=139

Dünya Bankası’nın Türkiye’ye ilişkin 2004 yılında hazırladığı belgeden aktaran Gökhan Günaydın, AB Sürecinde Kırsal Kalkınma, Tarım ve Mühendislik, sayı: 80

13- Dünya Bankası’nın Türkiye’ye ilişkin 2004 yılında hazırladığı belgeden aktaran Gökhan Günaydın, AB Sürecinde Kırsal Kalkınma, Tarım ve Mühendislik, sayı: 80

14 Çetin Yiğenoğlu, Tarımda Çıkış Yolu Aramak, Cumhuriyet Gazetesi, Ulusal Tarım Kurultayı eki, 15 Kasım 2006

15- DİE verilerinden aktaran G. Günaydın, Türkiye Tarım Sektörü, agm.

16- agm.

17- Çetin Yiğenoğlu, agm.

18- DİE verilerinden akt. Gökhan Günaydın “Neoliberal Dünya Piyasası...” yazısı, Özgür Üniversite Forumu, sayı: 28

19- “2009’un Kasım ayından Şubat ayına kadar geçen sürede mülakat yaptığım Söke ova bölgesinde iflas eden çiftçilerden sekizi intihar etmişti”, Batılı Çiftçiler Doğulu İşçiler, Deniz Duruiz, Birikim Dergisi, sayı: 247, Kasım 2009

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn