Sayı 2 / Mayıs-Haziran 2010

Yeni Anayasaların, yeni sınıfsal iktidarların ya da yeni sınıfsal güç ilişkilerinin ürünü olduğu bilinen bir gerçektir. Devrimler ve karşı devrimler programlarını, ilan ettikleri anayasada resmileştirirler. Verili bir devlet biçimi altında egemen sınıfın yönetme koşullarındaki köklü değişiklikler de yeni anayasa sorununu gündemleştirebilir. Bu, günümüzdeki tipten bir yönetememe krizinin sonucunda da ortaya çıkabilir, SSCB’de ‘36 anayasasında olduğu gibi toplumsal sınıfların yeni durumu tarafından da koşullanabilir. Belirli bir sınıf iktidarı altında egemen sınıf diktatörlüğünün biçiminden bağımsız olarak, ekonomik düzen ve devletin sınıfsal karakteri anayasanın değişmez özü olarak kalır. Uzağa gitmeye gerek yok; 1921, 1924, 1960, (1971), 1982 anayasalarının hangi koşullarda ve nasıl ortaya çıktıkları ve 1921 sonrası anayasalarda değişmez özün ne olduğu gözler önündedir. Uzun yıllardır, başta TÜSİAD olmak üzere, burjuvazinin çeşitli kesimlerine ait örgütlerin ve değişik burjuva partilerin çekmecelerinde hazır tutulan yeni anayasa taslakları, egemen sınıf ve güçlerin yönetme koşullarındaki köklü değişikliklerin; devlet krizi biçiminde derinleşmiş yönetememe krizinin dışavurumudur.

Ezilenleri üç başlık altında toplayabiliriz: Sınıfsal, cinsel ve toplumsal ezilmişlik.

Sınıfsal Ezilmişlik

Kaynağını doğrudan doğruya toplumsal artığın hak­sız bölüşümünden alır. Bu “haksızlık” bir grup insa­nın diğerlerinin aleyhine üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetinden köklenir. “Haksızlık” ancak üre­tim araçları üzerinde ortaklaşa, toplumsal mülkiye­tin gerçekleşmesi ile ortadan kaldırılabilir.

Tarihin belli bir an’ında sosyal sınıf olarak proletaryanın genişlemesi ile proletaryanın politik varlığının (politik varoluş, örgütlülük ve bilinç düzeyi vb.) yaşadığı dağılma hali, üst üste çakışabilir. Toplumsal yapı içindeki varlığı giderek genişleyen bir sınıf, politikada görünmez hale gelebilir. 20. yüzyılın sonu, 21. yüzyılın başı böyle bir tarihsel an’a karşılık gelir.

Başbakan ve hükümet kendinden pek emin görünüyordu. Direnişin kısa sürede çözüleceğini, olmadı ilk polis saldırısıyla kırılacağını öngörüyor ve planlıyor olmalıydı... Bütün bunlar TEKEL direnişçilerinin sert kayasına çarptı. Hükümetin iktidar fiyakasını çizen, direniş kadar, ondan ayrı düşünülemeyecek dayanışmanın ve toplumsal meşruiyetin büyük gücü oldu. 77-78 günlük Ankara- Sakarya direnişi, hükümetle geçici bir denge durumu yaratarak, 4/C saldırısını yalnızca şimdilik püskürttü. Bunun dikkate değer bir kazanım olduğundan şüphe yoktur.

Diyalektik materyalizm bize dünyayı statik değil, dinamik bir varlık olarak kavramamız gerektiğini söyler. Engels’in ifade ettiği üzere:

“Doğayı, insanlık tarihini ya da kendi entelektüel faaliyetlerimizi derinlemesine düşündüğümüzde, gördüğümüz ilk manzara, sonu gelmez bir ilişkiler ve etkinlikler labirentidir, burada hiçbir şey, olduğu yerde ve olduğu şekliyle kalmaz, her şey hareket eder, değişir, var olur ve varlığı sona erer... Dünyanın bu ilkel, naif, ama yine de özünde doğru kavranışı antik Yunan felsefesinin kavrayışıydı ve ilk olarak Herakleitos tarafından açıkça formüle edilmişti: Her şey hem kendisidir hem de değildir, çünkü sürekli oluş ve yok oluş halindedir.”(1)

Gelişmiş kapitalist ülkeler tarımı, daha ileri düzeyde sermaye yoğun, üretkenliği yüksek ve büyük, küçük kapitalist işletmelere dayanan tarım yapısına geçişi yüzyılın ikinci yarısında tamamladı.(1)

İleri düzeyde sermaye yoğun tarım, ürün birim maliyetini düşürerek, uluslararası tarım tekellerinin gelişmiş ülkelerden de dünya pazarına tarım ürünleri ihraç edebilmelerine giderek artan imkan yarattı. Gelişmiş kapitalist devletlerin yüksek miktarlardaki tarım destekleri, uluslararası tarım ürünleri ticareti tekellerinin dünya pazarına hakimiyetini teşvik etti. Gelişmiş kapitalist ülke kökenli dünya tarım tekelleri (girdi, ticaret ve gıda sanayi tekelleri) dünya kapitalist tarımının sermaye yoğun tarzda yeniden yapılanmasını ve entegrasyonunu zorluyorlar.

TEKEL işçileri çokta beklenmeyen bir anda özelleştirmenin son saldırılarından birine karşı 2009 yılı sonunda direnişe geçtiler. 73 gün Ankara'da çadırlardan bir direniş kenti yarattılar. Direnişleri başka işçi bölüklerini de harekete geçirmekten başka tüm toplumun gündemine girdi. Halen değişik biçimlerle süren TEKEL direnişinin ilk döneminde geçmiş özelleştirme karşıtı direnişler yanında en çok 89 Bahar Eylemleri konuşuldu. Biz de, 2003 yılında SEKA direnişi günlerinde Bahar Eylemlerinin örgütleyicisi ve yapıcısı arkadaşlarla yapılmış bir röportajı yayınlayarak işçi kuşakları arasında deney aktarımına aracı olmayı uygun bulduk.

Türkiye işçi sınıfı ve ezilen milyonların özellikle TEKEL direnişiyle birlikte gündemine giren 4/C karşıtı mücadelesi, TEKEL’in Ankara Kızılay’da yaktığı ateş, ördüğü dayanışma ağları, kendisiyle birlikte başlayan ve TEKEL direnişine paralel yürüyen işçi eylemleri komünistler bakımından da öncelikli gündem ve mücadele konusu oldu. TEKEL direnişi; yeni bir eylem tarzı olarak da değerlendirilebilir. İşçilerin alttan yukarıya doğru dayattığı irade; Türk-İş binasının etrafına kurulan direniş çadırları, 78 gün dişe diş yürütülen bir pratik... Burjuvazinin başkenti Ankara’nın orta yerine kurduğu karargahın hiç bu kadar kök salacağı, AKP hükümeti başta olmak üzere sermayeyi bu kadar tedirgin edeceği kimse tarafından öngörülmemişti. TEKEL direnişi işçi sınıfına iyice kötürümleşen sendikal anlayışı tartıştırma zeminini de hazırladı. Kendisiyle birlikte onlarca irili ufaklı direnişi tetikledi. Direnişlere militan bir soluk, devrimci nitelik kazandırdı.

Türkiye ve dünyada sürekli, insanların ezildikleri, haksızlığa uğradıkları ve öldürüldükleri olaylar yaşandıkça muhalif güçler çoğunlukla bu tarz konulara tepki gösterir ve ‘kamuoyu’ yaratmaya çalışır, olayın ‘gündemde’ daha çok yer edinmesi için çaba gösterir. Ancak, topyekûn bir toplumsal kurtuluşu hedefleyenler açısından kimi sorunlar hemen ortaya çıkar. Bir yandan insanların sıradan hayatı gündelik kapitalist ilişkiler altında devam ederken, bir yerde alışagelmiş ezilme ilişkilerinin en uç noktaları yaşanıyor ve ‘sıradan’ insanlara bu konuda pozisyon almaları için çağrılar yapılıyor. En nihayetinde sistem dahilinde hiçbir şey birbirinden bağımsız işlemiyor ya! Ancak, devrimci/demokrat güçlerin yaptığı çağrılar çoğu zaman sadece vicdana seslenebiliyor ve gündelik kapitalist zor ile mevzu bahis ‘uç’ olay arasında, en azından seslenilen kitlenin algısı nezdinde bir bağ kurulamıyor.

Giriş

16. yüzyıl, Osmanlı iktisadi yapısında çok önemli gelişmelerin yaşandığı yüzyıldır. Yüzyıla damgasını vuran Kanuni devrinin Osmanlı Devletinin en parlak dönemi olduğunu savunan burjuva tarih tezi, milliyetçilik maksadı güden ucuz bir kahramanlık övgüsünün dışında fazlaca bir şey anlatmaz. Üst üste kazanılmış savaşlar ve yeni fetihlerle sınırlarını varabildiği en geniş ölçeğe çıkarmış olmasını Osmanlı İmparatorluğunun yükseliş devrinin zirvesi olarak saptamakla tarih çalışması tamamlanmış sayılıyor.