AKP İktidarına Karşı İşçi Sınıfı Hareketi

Sermaye Hükümetlerinin Neoliberal Politikaları

'90'ların başında işçi sınıfının bahar eylemliliği, Zonguldak maden işçilerinin büyük direnişi, bölgesel ve lokal düzeyde grevler ve iş bırakma eylemleri işçi sınıfı hareketinin dalgaları anlamına geliyordu.

2002'den sonra AKP'nin 15 yıllık iktidarında, neoliberal politikalar ve saldırılar istikrarlı, sistematik, kesintisiz biçimde sürdürüldü. Bu saldırılar bazen fiili sendikal hak ve özgürlükler yasaklanarak, bazen dini hayırseverlik söylemleri ve kırıntılarla “rıza” alınarak, bazen de işbirlikçi sendikalar üzerinden siyasi ve ideolojik hegemonya ve etki kurularak yürütüldü.

2002 sonundan başlayarak AKP hükümetleri, emperyalist sermaye ve işbirlikçi tekelci sermaye sınıfının ihtiyaçları ve istemleri doğrultusunda hükümet etmeye başladı. Tabii ki, bu ihtiyaçlar esasen neoliberal saldırılardı: özelleştirme, taşeronluk sistemi, çalışma yaşamında esneklik, kuralsız çalışmanın yerleştirilmesi, güvencesiz ve geçici çalışma biçimleri, sendikasızlaştırma, iş saatlerinin uzatılması, emeklilik yaşının yükseltilmesi, ücretlerin düşük tutulması, sosyal güvenlik kapsamının daraltılması, yeni vergi ve zamlar, işsizliğin kronik bir halde yürütülmesi vs.

2003 yılında çıkartılan yeni “İş Kanunu”yla “alt işveren” (taşeron) sistemi yasallaştırıldı. Taşeron sistemi sendikasızlaştırmayı kışkırttı, işçilerin sendikal örgütlenmesini zorlaştırdı, iş cinayetlerini artırdı.

Bu yasayla özelleştirilen işyerlerinde sendikalar büyük oranda tasfiye edildi ya da işçilerin hükümet yanlısı sendikalara geçmeleri sağlandı. Özelleştirme kapsamına girmeyen kamu işyerlerinde ise, kadrolu işçiliğin yerini 4-B/C tipi güvencesiz, geçici, süreli çalışma biçimleri almaya başladı. Öyle ki, okullar, hastaneler, belediyeler, bakanlıklar ve hizmet sektörünün başka alanlarında bu uygulamaya geçildi. Buralarda taşeron şirketler çalışmaya başladı.

AKP bu gerici saldırıları “reform” adı altında yaptı. 2008 yılında SSK dahil tüm kamu hastanelerini tek bir çatı altında topladı. Güya sağlık hizmetlerine erişilir bir durum ya da “rahatlık” yarattı! İşçi ve emekçilerin istediği hastanelere gitmesini sağladığını, SSK hastaneleri ve ilaç kuyruklarına son verdiğini propaganda etti.

Örgütsüz ve bilinçsiz işçi ve emekçiler, burjuva propagandanın etkisinde kalarak, sağlıktaki bu saldırı paketinin bir “reform” ve “iyileşme” getirdiğini sandılar. Hatta bu yasa bazı “sol” çevreleri bile etkiledi.

Oysa aynı yasada, emeklilik yaşı 65’e çıkarıldı. Bu yasayla en başta kamusal sağlık hizmeti büyük bir ticari sektör haline getirildi. İşbirlikçi tekelci sermaye sağlık hizmetlerine yatırımlarla birikim sağladı. Ve bu alan, ilaç ve tıbbi malzeme için geniş bir pazar ve karlı bir yatırım dalına dönüştürüldü.

Başka bir yasal düzenleme ise, “Ulusal İstihdam Stratejisi” oldu. Bu yasa ile işçilerin kıdem tazminatı ortadan kaldırıldı. İşten atma kolaylaştırıldı. “Özel İstihdam Büroları”yla çalışma yaşamının esnekleştirilmesi, güvencesizleştirilmesi ve ücretlerin aşağılara çekilmesi hedeflendi.

“Yeni Sendikalar Yasası”yla sendikalaşma zorlaştırıldı. Sendikal hak ve özgürlükler sınırlandırıldı. Bu yasayı doğrudan burjuvazi istedi. Ve yasa, halen eksikleri bulunan esnek ve güvencesiz çalışma düzenini yasal güvenceye kavuşturdu. 30'dan az işçi çalıştıran taşeron işyerlerinde sendikalaşmanın yolu kapatıldı. İşten atılan işçilerin sendikal tazminat davası açmasının önü kesildi.

Politik islamcı faşist rejim “Arabuluculuk Yasası” ile mahkemelerdeki iş davalarına son verdi. “Özel İstihdam Büroları” ile işçilerin “esnek ve kuralsız” sömürüsünü ağırlaştırdı, modern ve özel kölelik pazarlarını yaygınlaştırdı. Böylece “işgücü pazarlığı” kavramı iyice biçimsel bir hal aldı.

Bu yıllarda, doğrudan sınıf çelişkileri ve çıkarları ekseninde işçi yığınları arasında büyüyen bir cepheleşme, siyasallaşma, hareketlenme ve birimlerde örgütsel derinleşmenin olmaması, sendikaların işçilerin ekonomik ve demokratik hakları için yeterince mücadele yürütmemesi AKP hükümetlerinin işini kolaylaştırdı.

Oysa Kocaeli SEKA ve Ankara TEKEL direnişleri, aslında grev ve iş bırakmaların yaygınlaşması durumunda sermayeye ve faşist rejime geri adım attırmanın pekala mümkün olacağını göstermişti.

AKP hükümetleri, politik islamcı ve milliyetçi argümanları saldırı politikalarında kullanarak, Türk-Sünni paradigmasıyla işçilerde “biat” üretmeyi başardı. Kamusal haklar yerine hayırseverlik yöntemini öne geçirdi. İşçileri dini, siyasi ve ideolojik yönelimlerine göre istihdam etmeyi dayattı. İşe almada AKP'lilik ve tarikat üyeliğini koşul haline getirdi. Ağır işsizlik koşullarında, dinsel hayırseverlik yöntemiyle birleşen bu saldırı işçiler üzerinde etkili de oldu.

Erdoğan Sermayenin Diktatörlük Ve Savaşını Yürütüyor

Erdoğan ve AKP hükümetlerinin OHAL ve KHK'larla ülkeyi yönetmesinden, Türk burjuvazisi yararlanmaktadır. TÜSİAD ve MÜSİAD, içte faşist devlet terörünü, dışta Efrîn işgalini destekliyor.

Erdoğan ayan beyan ilan etti: “Biz OHAL'i iş dünyasının daha rahat çalışması için getirdik. İş dünyasında herhangi bir sıkıntınız, aksamanız var mı? Şimdi grev tehdidi olan yere OHAL'den istifade izin vermiyoruz. Bunun için kullanıyoruz OHAL'i.”

Sermaye karşılığı ödenmemiş artı-emektir. Kapitalizm sadece sömürü ve ücretli kölelik düzeni değildir. Sermaye azami kar sağlamak ve rakipleri karşısında üstünlük elde emek için mümkün olan her yola başvurur. Savaş, şiddet, işgal ve sömürgeciliğin de üreticisi, kaynağıdır. Yağma, talan ve siyasi gericilik onun karakteridir. Rojava ve Efrîn işgali, işbirlikçi tekelci Türk burjuvazisinin, aynı zamanda bu sömürgeci ve yayılmacı politikasıdır.

Coğrafyamızda bugün yaşanan da odur. Bu kirli savaşın faturası en başta işçi sınıfı ve emekçilere çıkarılır. Savaş koşullarında yasaklar çoğalır. Hak, adalet ve özgürlük tümden yok edilir. Grev ve sokak yasaklanır. Çünkü haksız ve kirli bir savaş ancak koyu karanlık ortamında yürütülebilir. “Devletin bekası”nın söz konusu olduğu yerde, işçi ve emekçilerin talep ve çıkarları “teferruat” kalır. İşte savaş seferberliğiyle çocuklar dahil bütün toplum savaş talimine sokuluyor. OHAL ve KHK ile, kentlere, beldelere, hatta köylere yasaklar getiriliyor.

Sadece AKP hükümeti değil, sermaye sınıfı ve düzen partilerinin tümü, bugün de kirli savaşı bir “milli mesele” gibi propaganda etmekte yarışıyorlar. AKP, paralı askerleri ve faşist politik islamcı çeteleri savaşa sürüyor, CHP hiç geri kalmayacak biçimde Suriyeli mültecileri eğiterek savaşa göndermeyi istiyor.

AKP ve saray hükümeti, askeri darbe girişimi bahanesiyle ve Efrîn’de yürüttüğü kirli savaş vesilesiyle bütün burjuva muhalefeti yedeklemiştir. Demokratik kurumlara ve sömürgeci işgale karşı çıkanlara savaş açmıştır. Burjuva sınıfın düzen partileri, diyanet, üniversite yönetimleri ve burjuva medya sömürgeci kirli savaş seferberliğinde yarışıyorlar.

Diyanet İşleri Başkanlığı camilerde savaş hutbeleri ve fetih sureleri okutmakla ırkçı saldırganlığı derinleştiriyor. Kürt halkına karşı kirli savaşta, Efrîn'e yönelik sömürgeci işgalde emekçi çocuklarını “şehit” ajitasyonuyla ölüme sürüyorlar. Savaşın mali yükünü, örgütlenme, eylem ve grev yasağı, vergi ve zam soygunu, işsizlik, yoksulluk ve sefalet biçiminde emekçilere yıkıyorlar. Türk işçisini savaş şovenizmiyle zehirleyerek Kürt halkına düşman yapıyorlar.

İşçilerin Ağırlaşan Çalışma Ve Yaşam Koşulları

AKP hükümetleri, işçi ve emekçilerin yaşam ve çalışma koşullarını ağırlaştırdı. Ücretlerin alım gücü düşerken, güvencesiz ve esnek çalışmayla yoksullaşma ve kronik işsizlik büyüyor.

AKP, buna karşı işçi sınıfında içten içe mayalanan ve biriken tepki ve öfkeyi, dinsel hayırseverlik ve demagojiyle, şoven savaş histerisiyle, işbirlikçi sendika patronları eliyle sönümlendirmeye oynuyor. Politik islamcılık, neo-osmanlıcı yayılmacılık ve ırkçılıkla, iktidarına faşist kitle dayanağı örgütlemeye çalışıyor.

Taşeronluk Öldürüyor, İşsizleştiriyor, Örgütsüzleştiriyor

Taşeronluk sistemiyle işçi ve emekçilere kuralsız ve kölece çalışma koşulları, sendikasızlaşma ve örgütsüzleşme dayatıldı. AKP iktidarı öncesinde -2002 yılında- kayıtlı taşeron işçi sayısı 387 bin iken, bu rakam 14 yılda -2016 yılında- 6 milyona yükseldi.

Taşeron çalışma sistemi, sendikasızlaştırma ve örgütsüzleştirmenin yanı sıra, iş cinayetlerinin de yolunu açıp teşvik ediyor.

İnşaat ve gemi sektörü iş cinayetlerinde en öndedir. Sermaye büyümesi böyle kanlı bir birikimle hızlanıyor. İnşaat işkolunda iş cinayetlerinin ilk nedeni taşeronlaştırmadır ve en çok iş cinayeti de bu işkolunda yaşanıyor. Kuralsız, güvencesiz ve sigortasız çalışma koşulları iş cinayetlerini kaçınılmaz kılıyor. İnşaat sektöründe 2 milyon işçi çalışıyor. Bunun yarısı, yani 1 milyonu kayıtsızdır.

Madencilik, iş cinayetlerinde önde gelen bir diğer işkoludur. AKP hükümetleri döneminde, 14 yıl içinde, bin 571 maden işçisi göçüklerde, güvenliksiz çalışma koşulları nedeniyle yaşamını yitirdi. Tersane ise bir diğer sektördür. Tersanelerde çalışan 35 bin işçinin 25 bini taşeron şirketlere bağlı. İş cinayetlerinin yüzde 94’ü taşeron işçi çalıştıran işyerlerinde gerçekleşiyor.

İşçi sınıfı düşmanı faşist Erdoğan, ekonomik büyüklükte Türkiye'nin dünyada 17. sırada yer aldığını sürekli tekrarlıyor. Ancak iş cinayetlerinde Avrupa'da birinci sırada yer aldığının lafını bile etmiyor. Hatta iş cinayetlerini işçiliğin fıtratına bağlıyor. Türkiye'de ayda 150 işçi iş cinayetine kurban gidiyor. Sadece İstanbul'da 3. Boğaz Köprüsü inşaatında 400 işçi can verdi.

AKP hükümetleri döneminde, toplam 17 bin işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Soma faciası bu katil sermaye iktidarının başlı başına işçi düşmanı politikasını göstermeye yetti.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG), yakın zamanda bir iş cinayetleri raporu yayınladı. Sadece Ocak 2018’de 141 işçi, iş cinayetleri sonucu hayatını kaybetti. Rapora göre, ikisi 14 yaş ve altında olmak üzere 5 çocuk işçi de can verdi. Ayrıca işçilerin 10'u mülteci; Suriye, Pakistan ve Afganistanlıydı. Yaşamına yitiren işçilerin yüzde 11, yani 8’i sendikalı, yüzde 92'si ise sendikasız.

Sadece Ocak 2018’de 6 işçi intihar etti. Tabii ki bu intiharlar, kendini yakmalar, işçilerin duydukları öfkenin çaresizlik ve çözümsüzlük zemininde bireysel protestolarla dışavurumudur. Örgütsüz ve bilinçsiz işçi, kolektif örgütlü mücadele yolunu tutmadıkça, çözümü bireysel öfke patlamasında ve kendine zarar vermede buluyor, kurtuluşu intihar etmekte görüyor.

Sermaye ve faşizm için emekçi insanın yaşamını yitirmesi çok ucuz ve kolaydır: Efrîn işgali savaşında yüzlerce genç ölebilir ve yaralanabilir. Soma'da olduğu gibi iş cinayetlerinde yüzlerce işçi yaşamını yitirebilir. Şubat 2018'de, sadece bir ayda 47 kadın öldürülebilir. Yüzlerce çocuk cinsel istismara uğrayabilir. Tümü “devletin bekası” ve “kamu güvenliği” ile burjuvazinin semirmesi ve hızlı sermaye birikimi içindir!

“Türkiye İşçi Sınıfı Gerçeği” başlıklı DİSK araştırma raporuna göre, sorunlara işaret eden işçilerin yüzde 77'si düşük ücreti, yüzde 46’sı sigortasızlığı, yüzde 75’i işsizliği, yüzde 43’ü ise iş güvenliğini ilk sırada önemli görmektedir.

Çalışma Saatleri Uzun

DİSK saha araştırması verilerine göre, Türkiye'de çalışma süreleri OECD ve AB ortalamasına kıyasla hayli yüksek. OECD ülkelerinde haftalık ortalama çalışma süresi 40,4 saat, Türkiye'de ise 49,3 saat. İşçilerin yüzde 55'i en az bir gün fazla mesai yapmak durumunda.

Bu durum, sadece nispi artıdeğerin değil, mutlak artıdeğerin de artışı anlamına geliyor. Oysa biliniyor ki, bugünkü teknik düzeyle bile dünyada çalışabilir durumdaki nüfusun birkaç saat çalışmasıyla, dünya nüfusunun bütün ihtiyaçlarını karşılayacak kadar üretim yapılabilir.

Düşük Ücretler Bir Diğer Sorun

DİSK-AR anketine göre, işçilerin yüzde 77'si düşük ücretleri birinci sorun olarak görüyor. Bu araştırmada, 2017 sonu itibarıyla ortalama giydirilmiş net gelir bin 894 TL. Aynı yıl asgari ücret ise bin 404 TL. İşçilerin yüzde 66'sı 2 bin TL’den düşük ücret alıyor. Bu araştırmaya göre, işçilerin yüzde 54’ü kiracı, konut sahibi işçilerin oranı ise yüzde 44.

Sendikalar Çekici Değil Ve İşlevsiz, Sendikalı İşçi Sayısı Dibe Vurmuş Durumda

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın Ocak 2018 verilerine göre, sendikalaşma oranı yüzde 12,38. Resmi verilere göre, toplam 13 milyon 844 bin işçi -gerçek rakam 20 milyona yakın- bulunurken, sendikalı işçi sayısı 1 milyon 714 bindir. Sendikalı işçilerin 925 bin 39'u Türk-İş'e, 615 bin 30'u Hak-İş'e, 148 bini ise DİSK'e üyedir.

Yeni yasaya göre, Türkiye'de 163 sendikadan yalnızca 54'ü yüzde 1 barajını geçerek TİS hakkı elde etti. Bu sendikaların 31'i Türk-İş, 17'si Hak-İş, 5'i DİSK üyesi sendikalardır.

DİSK araştırma verilerine göre ise, sendikalaşma oranı yüzde 12,8. İki veri de birbirine yakın. Her halükarda işçi sınıfı, kitle örgütü sendikalarda örgütlü değil. Örgütlü olamadığı için de ücret ve çalışma koşullarına ilişkin sınıf çıkarları ve ihtiyaçlarının çok gerisinde bir durum içinde yaşıyor. DİSK araştırmasında sendikalı işçi oranı, genel ortalama olarak yüzde 12,8 iken, erkeklerde yüzde 14,10, kadınlarda yüzde 12,20.

Sendikasızlaşmanın başlıca nedenleri AKP hükümetinin gerici politikaları ve işçi düşmanı yeni yasaları, sermayenin saldırıları ve sendikal bürokrasinin eylemsizliği ya da sınıf işbirlikçi niteliğidir.

AKP hükümet olunca ilk işi, 4857 sayılı İş Kanunu ile, işçi sınıfının kazanılmış haklarını gasp etmek oldu. Bu yasa ile birçok sendika hükümetin koyduğu yüzde 1 barajının altında kaldı ve toplu iş sözleşmesi hakkını kaybetti.

İşçilerin sadece yüzde 6,5’i toplu iş sözleşmesi kapsamında bulunuyor. Bu oran özel sektörde yüzde 4,5’e kadar düşüyor. Ticaret, büro, eğitim ve güzel sanatlar işkollarında 3 milyon 74 bin işçi çalışıyor, bunun yüzde 5,1'i, yani sadece 158 bini sendikalı. Bugün Türkiye'de 1 milyon 546 bin sendikalı işçiden 500 bini toplu iş sözleşmesi kapsamında değil.

Araştırmaya katılan işçilerin yüzde 66’sı işsizlik korkusu nedeniyle sendikalı olmak istemediğini söylüyor. Ancak bu işçilerin yüzde 44’ü sendikalara olumlu bakıyor. Yüzde 16'sının yaklaşımı ise olumsuz. Sendikalı işçiler sendikasızlara göre yüzde 21 daha fazla ücret alıyor. Sendikalı işçilerin yıllık izinleri de daha iyi. Sendikalı işçilerin yaşam ve çalışma koşulları sendikasızlara göre daha iyi seyrediyor.

1970’li yılların sonunda, işçi sayısı bugüne kıyasla çok daha düşük olmasına rağmen, sendikalı işçi sayısı bugünkü rakamın biraz daha üzerinde, yaklaşık 1,5 milyonu buluyordu. DİSK’in üye sayısı o tarihte 500 bine dayanmıştı.

Sendikalı işçi oranının bu kadar düşük seyretmesi, işçilerin siyasal örgütsüzlüğü yanında, işçi kitle örgütsüzlüğü gibi ciddi bir duruma da işaret ediyor. Demek ki, işçi sınıfının siyasi öncülerinin karşısında, yeni sendikal anlayış ya da yeni işçi kitle örgütü araçları ihtiyacı gibi başlı başına bir tartışma konusunun durduğunu söyleyebiliriz.

En Büyük Korku İşsizlik

DİSK-AR araştırmasına katılan işçilerin yüzde 75 gibi yüksek bir oranı işsiz kalmaktan korktuğunu ifade ediyor.

TÜİK'in işsizlik rakamı yüzde 12,7. 2016'dan 2017'ye işsizlik 1,9 oranında artış kaydetti. DİSK-AR’a göreyse, 2017’de işsiz sayısı 5 milyon 948 bindir. Bu, yüzde 17,73 gibi bir orana tekabül ediyor. Ayrıca DİSK-AR’da, geniş tanımlı işsizlik 7 milyona, yani yüzde 21,7'e ulaşıyor.

Hükümet İstihdamda Ayrımcı Politika İzliyor

Araştırmaya katılan işçilerin yüzde 14'ü siyasi görüş ve düşünceleri nedeniyle ayrımcılığa uğradığını belirtiyor. Kadın işçilerin yüzde 23,2'si işe alım aşamasında ayrımcılığa uğradığını söylüyor. Kadın işçilerin ancak yüzde 7'si işyerlerinde kreş desteği alabildiğini anlatıyor.

Ne yazık ki, faşizm ve sermaye, işçilerin büyük mücadelelerle kazandıkları 8 saatlik işgünü, kıdem tazminatı, sendikalı ve insanca çalışma haklarını, koyu gericilik yıllarında tek tek gasp etmiş durumda. İşçi sınıfı, bırakalım örgütlenme ve gösteri özgürlüğünü, ekonomik ve sendikal haklarını, mevzilerini koruyamaz bir duruma düştü. Bu mevzi yitimleri ya da hak gaspları, en başta, işçi sınıfının siyasal gelişmelere müdahalesizliği ya da müdahale zayıflığı ile açıklanabilir.

Kürtlere, Alevilere ve kadınlara kırım uygulayan sömürgeci, politik islamcı, erkek egemen faşist rejime ses çıkarmayan işçi sınıfı, kendi haklarını da koruyamaz.

AKP Hükümetleri Ve Sermaye Saldırılarına Karşı İşçi Direnişleri

AKP hükümetleri, 2002'den 2017’ye kadar 15 grevi “milli güvenlik” gerekçesiyle yasakladı. Sadece 2007 Ocak-Haziran aylarında metal, bankacılık, cam ve ilaç sektöründe 5 grev yasaklandı.

Fakat bu baskılara rağmen işçi mücadeleleri durmadı.

27-28 Şubat 2008’de Limter-İş öncülüğünde Tuzla tersane işçilerinin havza çapında iki günlük politik grevi, 2010’da TEKEL direnişi, 2010’dan sonra metal işçilerinin grev ve sendikal eylemlerinin açtığı yolda hareketlenme işaretleri görüldü. Greif işçilerinin direnişi ve dönemin başka lokal direnişleri bu sürecin sonraki halkalarıydı. Gezi-Haziran ayaklanması ise, ana gövdesini işçi kitlelerinin meydana getirdiği bir hareket olarak, politik mücadelenin kitlesel tepe noktası oldu.

15 Aralık 2009'dan itibaren Ankara'da 78 gün boyunca süren TEKEL direnişi, işçi sınıfı hareketinde önemli bir tarihsel uğraktı. Direniş üç ay sürdü. Çeşitli uluslar ve ulusal topluluklardan, inançlardan ve politik eğilimlerden işçileri, sınıf çıkarları ekseninde birleştirdi. Direniş içinde sınıf refleksi ve sınıf bilinci doğrultusunda değişim ve dönüşümlerin yaşandığı görüldü. “Her yer TEKEL her yer direniş” sloganı yaygınlaştı. Bu direnişin ruhu, yıllar sonra, Gezi-Haziran ayaklanmasının ruhuyla buluştu ve yayıldı. TEKEL direnişi ve Haziran ayaklanması, işçi, emekçi ve ezilenlerin cepheleşmesi doğrultusunda önemli yakınlaşma, kapsayıcılık ve birleştiricilik pratikleri açığa çıkardı.

Bu, HDP'nin 7 Haziran seçim zaferini hazırladı. Ne var ki, faşist rejim devrimci ve ilerici ateşin büyüdüğünü gördü ve korktu. Karşıdevrimci taktikler ve faşist katliamlarla bu büyük dalgayı söndürmenin yol ve yöntemlerini devreye soktu.

2015'te “metal fırtına” dalgası, yeni bir işçi mücadelesi eğilimine işaret etti. Metal işçileri, estirdikleri eylem rüzgarıyla, çalışma şartlarına, düşük ücretlere “hayır” dediler. Sektörde hakim olan sendikal anlayışa ve yönetim zihniyetine, yani Türk-Metal'a baş kaldırdılar. İşçilerin bir kısmı DİSK'e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası'nı tercih etti.

Aynı zamanda bu eylemlerde, işçi sınıfının mücadelede deneyimsiz olduğu, sınıf bilinçli ve deneyimli öncü kuşaktan yoksun kaldığı da görüldü.

2016-2017 yıllarında işçilere sınıfsal saldırı, sendikalaşma kıyımı biçiminde somutlandı. DHL, Diam, Posco Assan ve Na-De direnişleri, tamamen sendikalaşma mücadeleleriydi.

Bu yıllarda çok sayıda eylem, grev ve direniş yaşandı. Direniş ve eylemler, sendikalaştıkları için işten atılanların geri alınması, ücret artışı ve sosyal hak talepleriyle yürütüldü. Bütün engellemelere, idari ve fiziki saldırılara rağmen, işçiler fiili meşru mücadele çizgisinde bir arayış, eğilim ve yönelim içinde oldular. 2017 yılında, Asil Çelik, Emiş, Akbank ve cam işçilerinin grevleri yasaklandı. Erdoğan, aynı günlerde, “OHAL'i grev tehdidini ortadan kaldırmak için kullanıyoruz, artık öyle grev mrev yok” demişti.

Öte yandan, eylem sayısının, 2015’ten 2016’ya 74’ten 36’ya düşmesine rağmen, 2017’nin ilk yarısında 198’e değin yükseldiği görüldü.

İşçi Sınıfı Hareketinin Durumu Ve Gelişim Dinamikleri

a) Türkiye'de örgütsüz ve bilinçsiz işçi sınıfı da, politik islamcı gericilik ve Türk ırkçılığının yaratmış olduğu toplumsal zehirlenme ve çürümenin bir parçasıdır. İşçi sınıfı içinde bu düşünce ve eğilimler, etkiler belirginleşmiş haldedir. Yeni işçi kuşakları okullarda, burjuva medyada, askerde, asker uğurlamaları ve cenazelerinde, giderek ailede ırkçı şovenizm ve politik islamcı gericilik propagandasıyla kendi sınıf çıkarlarına yabancılaşmış durumdadır. Halklarda ulusal ve dinsel kimlik eksenli ayrışma, dışlanma ve düşmanlaşma eğiliminin kışkırtılması yeni işçileşme sürecinin özellikleriyle örtüşmektedir.

b) Taşeronluk, kronik işsizlik, esnek çalışma, gerici yasalar işçi sınıfını, nesnel sınıf çıkarlarına dayalı kitle örgütleri olan sendikalardan ve sendikal mücadeleden yoksun kılıyor. İşçiler, sermayenin güçlü örgütlülüğü karşısında, güçsüz, örgütsüz ve dağınık kalıyor. Mevcut sendikaların büyük çoğunluğu sınıf mücadelesi tarihinde patron sendikacısı nitelikleriyle ve sınıf işbirlikçi duruşlarıyla çekiciliklerini kaybetmişlerdir. Sendikal bürokratizm ve teslimiyetçi çizgi, ekonomik ve demokratik talepli sendikal mücadeleyi geriye düşürmüştür. Türk-İş ve hatta DİSK'te işçi düşmanı MHP'liler çeşitli mevziler edinmiştir.

c) Kendiliğinden işçi hareketinin iç dinamikleri, taşeronlaştırma, esnek üretim, işten atma vb. saldırılarla güçten düşürülmüştür.

d) İşçi sınıfının komünist öncüsü, üç alanda -işçi semtleri, sendikalar ve işyerleri- devrimci çalışma yürütme yoluyla işçi sınıfı hareketiyle kopmaz bağlar kurmada, yer yer başarılı örnekler yaratmıştır. Ama onun işçi hareketini devrimcileştirme yönündeki mücadelesi ve müdahalesi inişli çıkışlı olmuştur. Gerek komünist öncünün, gerekse genel olarak emekçi solun işçi sınıfı içindeki çalışmalarının istenen ivmeyi kazanamaması, politik islamcılığın ve Türk şovenizminin bu alanda halen yenilgiye uğratılamamasına yol açmıştır.

İhtiyaçlar Ve Görevler

İşçi sınıfı hareketinin mücadeleler içinde geliştirilmesi ve devrimcileştirilmesi, komünist öncünün temel bir görevidir. Birinin zayıflığı, şu veya bu ölçüde diğerinin zayıflığına yol açmaktadır. Ama elbette, bu zaafın giderilmesine öncünün sınıfa yönelik politik-örgütsel çalışmasını geliştirmekten başlanabilir.

Komünist öncü, kendi çalışma deneylerinden yararlanarak, işçi sınıfının mücadele deneyimlerini kuşanarak, semt-işyeri-sendika alanlarındaki faaliyetlerin birleşik sonuçlarına dayanarak, işçilerin sorunlarına ve güncel politik meselelere müdahale ederek, uzun erimli çalışma ve örgütlenme stratejisiyle gelişme sağlayabilir.

Unutmamalıyız ki, Türkiye ve Kürdistan'da siyasal iklimin şekillenişi, toplumun en büyük parçası olan işçi sınıfını da doğrudan etkileyecektir. Efrîn işgalinin yenilgisi ya da tutsakların hapishanelerde tek tip elbiseye karşı zaferi, saray faşizminin geriletilmesi veya faşist iktidar bloğunun çözülmesi anlamına gelecektir. Bu da, işçi sınıfının örgütlenmesi ve bilinçlenmesinin olanakları ve fırsatlarında güçlenme demektir.

Faşist diktatörlüğün OHAL-KHK yönetimine ve Efrîn'in sömürgeci işgaline karşı çıkmayan işçiler, grev ve sendika haklarını elde tutamazlar. Çünkü grev yasakları, sendikalaşma ve örgütlenme özgürlüklerinin gaspı, aynı zamanda OHAL-KHK zulmüyle ve Efrîn işgaliyle ilgilidir. Savaş ve OHAL işçilere ve emekçilere, sadece asker ölümleri olarak değil, yasak ve baskı, yoksulluk, vergi ve zam olarak da dönüyor.

Güncelde işçi sınıfı cephesindeki iki önemli gelişme, sürecin devrimci görevlerine işaret ediyor. Bunlardan biri bazı işçilerin iş talebiyle kendilerini yakmaları gibi bireysel eylem ve refleksler, diğeri ise 130 bin işçiyi kapsayan metal toplu iş sözleşmesi sürecinde yaşananlar. İki örnekte de, işçilerin sınıfsal öfkelerini yansıttıkları gerçeği var. İlkinde, bireysel öfke ve tepkiyle hak arayışı içine giren işçi, artık bıçağın kemiğe dayandığını, ölümden öte bir şey olmadığını söylemiş oldu. İkincisinde ise, işçilerin kolektif iradesini ve direnişte ısrarını, OHAL yasaklarını teslim olmayan bir kararlılığı gördük, ki bu, hükümeti ve sermayeyi Efrîn savaşı koşullarında uzlaşmaya zorladı.

MESS, en fazla yüzde 3 gibi bir zammı öngörüyordu ve toplu iş sözleşmesini imzalamaya yanaşmıyordu. Grev karşısında OHAL yasakları yetmemiş ve lokavt ilan edilmişti. Ne var ki, işçilerdeki kararlılığı gören AKP hükümeti, Efrîn işgali koşullarında yeni bir işçi grev dalgasını tetikleyebilecek bu direnişin sürmesini göze alamadı. Zira sömürgeci kirli savaşta cephe gerisini sağlama alması gerekiyordu. Hükümet TİS'in imzalanmasını istedi. Ve işçilere toplamda yüzde 25'i bulan bir zam verildi.

Faşist politik islamcı saray iktidarı, toplumsal öfke patlamasını önlemek için, öncelikle işçi ve emekçilerin siyasal özneleri olan partileri ve örgütleri tasfiye etmeye, etkisiz ve faaliyetsiz duruma getirmeye çalışıyor. Kitlesel gözaltı ve tutuklamalarla, hiçbir yasa ve kuralla sınırlanmayan yasaklarla, tehdit ve saldırılarla politik sınıf savaşı yürütüyor. Karşıdevrimci burjuva medya, saray hükümetinin emrinde talimatlarla çalışarak, şovenist ve politik islamcı kavramlar ve söylemlerle bütün toplumu zehirlemeye savaş halinde daha fazla devam ediyor.

Fakat kapitalizmin nesnel yasaları işliyor. Emek-sermaye antagonizması Türkiye koşullarında daha da keskinleşiyor, rejimin faşist karakteri işçi sınıfı ve halk ile devlet arasındaki çelişkiyi uzlaşmaz boyutlarda derinleştiriyor. Bu gelişmeler ve üstelik faşist politik islamcı diktatörlüğün sömürgeci-yayılmacı savaşlarında karşılaşacağı olası yenilgiler, işçi sınıfı ve ezilenlerin yeni ve daha güçlü mücadelelerinin patlak verme koşullarını elverişli hale getiriyor.

Gelişen kapitalizm şartlarında sürekli büyüyen işçi sınıfı, patlak verecek mücadelelerde de en geniş kesimleriyle yer alacak ve güncel taleplerle eylemlerini en fazla yaygınlaştıracak olan sınıftır.

İşçi sınıfı içinde güncel taleplerle mücadelelerin tutuşturulması, uzun erimli kitle ve örgüt çalışması yolundan sınıfla bağların güçlendirilmesi, öncüye de sınıf hareketine de güç katacaktır. Yaygınlaşacak eylem ve direnişler içinde sınıfla kurulacak güçlü bağlar, işçi sınıfının daha büyük mücadelelere katılmasına, bu mücadelelerde daha etkin yer almasına hizmet edeceği gibi, patlak verecek büyük çaplı mücadeleler de, öncünün işçi kitleleri arasında etkili olmasını sağlayacaktır.

Bugün, faşist devlet terörünün zirvede olduğu koşullarda bile, lokal ve parçalı düzeyde iş bırakma, işyerini terk etmeme, fiili direnişe geçme gibi etkili işçi eylemleri yaşanabiliyor. İşçilerin grev, işgal ve sokak hareketleri ortaya çıkabiliyor. Bütün bunlar, işçi sınıfın biriktirmekte olduğu mücadele dinamiklerine ve politik gelişme potansiyeline işaret ediyor.

AKP iktidarının ne hayırseverlik yöntemleriyle sönümlendirme ve faşist baskılarla teslim alma saldırıları, ne de politik islamcı ve şovenist bilinç biçimlerini kışkırtması, işçi sınıfının yeni ve büyüyen mücadelelerini engelleyebilir.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn