Politik Özgürlük Mücadelesinin Kurucu Unsurlarından Biri Olarak Aydınlar

Tarih sınıf mücadeleleri tarihidir. Kölecilikten bu yana ezenlerle ezilenlerin mücadelesi bazen açık ve bazen dolaylı biçimlerde sürmüştür. Kimi defa büyük zaferler ve kimi defa büyük yenilgiler düşmüştür ezilenlerin payına. Ancak her mücadele, tarihsel akış içinde bir deneyime dönüşmüş, sonraki kuşaklar öncekilerin yaşadıklarından dersler çıkararak kendilerini yenilemiş ve mücadelelerini tahkim etmişlerdir. Dolayısıyla her devrim, aynı zamanda önceki bütün ezilen, sömürülen kuşaklar adına kazanılmış bir zafer olmuştur. 1917 Ekim Devrimi’nde sadece 72 günlük Paris Komünü deneyimi değil, geriye doğru bütün özgürlükçü, devrimci akımların payı ve mirası vardır. Sonradan gelen Ekim öncekilerin tamamını içererek onları aşmıştır.

Egemenlerin ve ezilenlerin kolektif hafızaları vardır. Genel bir eğilim olarak egemenler, hakimiyetleri altında tuttukları işçi ve emekçileri, çeşitli ideolojik tazyiklere tabi kılmanın yanı sıra, sürekli bir şimdiki zamanda tutmak ve oraya hapsetmek isterler. Şayet karşı konulmazsa, ordu, okul veya dinsel mabet, kısacası akla gelebilecek her araç, tahakkümcü despotik iktidarların hapsetme siyasetinin birer aygıtı haline dönüşür. Ezilenleri geçmişinden, tarihinden, birikiminden uzak tutmak ana hedeflerden biridir. Diğeri, hayatın ve tarihin her zaman ezenler ve ezilenler biçiminde bir ayrıma tabi olduğunu, bunun kaçınılmaz bir yasa olduğunu onlara kabul ettirmektir. Egemenlik ilişkilerini, daha tam bir ifadeyle sömürülen-sömüren ilişkisini ebedileştirmek egemenlerin rüyası haline gelmiştir. Hemen hepsi birer özgürlük arayışı olarak ortaya çıkan dinleri ve dinlerin temel metinlerini dahi bu amaçla kullanan, akla gelebilecek her konuyu araçsallaştıran egemenler bakımından tayin edici olan, açık ki, konumlarını sürdürmektir.

Tam da bu nedenle her özgürlük isyanı, olağanın dışında bir karşı şiddetle yanıtlanır. On kişilik basın açıklaması alanına yüz polis yığmaktan tutalım da, olağan şartlarda dinme/sönümlenme ihtimali bulunan protestolara, şiddet tekelini elde tutmaya eklenen siyasal paranoyayla ve katliamcı bir saldırganlıkla yaklaşmaya dek varabilir bu. Üstelik herhangi bir kişi başkasını öldürünce kendisini mahkemelerde/hapishanelerde bulurken, şiddet tekelini uhdesinde tutan devletin yüzlerce, binlerce insanı sorgusuz sualsiz öldürmesi çoğu zaman tartışma konusu dahi edilmez. Bu saldırganlığı üretenler umarlar ki, köleler, serfler veya bugün işçi-emekçi kitleler bir daha böylesi özgürlük arayışlarına yeltenmesin. İsyana yeltenenler ise geçmişin acı deneyimlerini hatırlayan kuşaklarca engellensin. Saflarında esaslı tereddüt ve ihtilaflar olan bir isyan hareketinin başarıya ulaşması çok zordur. Enerji ve dikkat türlü bahanelerle “içeriye” yöneldiğinde, egemenler rahat bir nefes alırlar. Ne var ki, her şeye rağmen, özgürlük mücadelesi bazen menderesler gibi kıvrılır, dolambaçlı yollardan ilerler, ama asla durmaz. Kimi defa parmakla sayılacak kadar az insanla, kiminde milyonlarla, ama bir biçimde mutlaka sürer. Sınıf ve sömürü ilişkileri ebedi değil tarihseldir, belli bir anda ortaya çıkarlar ve belli şartlar altında varlıklarına son verilir ki, komünizm gayesi uğrunda bütün araç ve biçimlerle mücadele asıl olarak bunu sağlama iradesini ifade eder.

Egemenlerin basıncına ilk elde karşı koyanlar, tarihin ve hayatın onların dikte ettiği gibi olmadığını haykıranlar, bu uğurda hapsedilen, yakılan ve öldürülenler genellikle ezilenlerin özgürlük mücadelelerine bağlanan aydınlar olmuştur. Tarih bilinci sağlayan metinler yazanlar, bulundukları yer neresi olursa olsun orayı bir duruş ve direniş mevzisine dönüştürenler halkın doğal önderleri ve çoğu zaman aydınlanmış bireyler olagelmiştir. Bu kendini ortaya koyuş hali, açık sınıf çatışmalarında, sahada elde ok, kılıç, tabanca, tüfek biçiminde olabildiği gibi, bazen bilimi savunmak, özgürlük mücadelesinin bastırılamayacağını haykırmak biçiminde de olmuştur. Marks'ın yoğun saldırılarla karakterize olan gericilik dönemlerinde sınıf mücadelesinin edebiyat ve sanat uğrakları/uğraşları üzerinden sürdürüldüğünü söylemesi boşuna değildir. Kitle hareketleri geriye çekilir, bazen sokaklar boşalır ve bütün saldırılara doğrudan göğüs germek gerektiği zamanlarda aydınlar egemen düzenin hedefi olur. Buna karşın tarihin dönüm noktalarında, kırılma anlarında ilk öne çıkan öncü aydınların yaktığı ateş bir yolunu bulup toplumların özgürlük umudunu tutuşturmuş, bazen de o umudun sönmesini engellemiştir.

Yazı yazabilmek ve kitap okuyabilmek henüz bir ayrıcalıkken, ezilenlerin mücadelelerine katılan aydınların çoğunu diğer sınıf ve katmanlardan gelenler oluşturuyordu. Dikkat edilirse, hem somut örnekler bağlamında ve hem de halk masallarında kurtarıcı aydın figürler, genellikle zalim ailelerden gelmiş, ancak zalimlere karşı çıkarak yoksulların mücadelesine katılmış, hatta önderlik etmişlerdir. Öyle ya, tam zamanlı olarak baskıya ve sömürüye maruz kalan ve uyumak için dahi yeterli zamanları olmayan yoksullar yazıyı öğrenmeye, kitaba ulaşmaya nasıl imkan bulacaklardı. Onları çoğu zaman cezai uygulamalarla kitaptan ve yazıdan uzak tutmak, egemenlerin bilinçli bir politikasıydı. Egemenler yazıyı ve kalemi biliyordu, ama tarihsel akış içindeki konumlanışlarından hareketle, günün birinde yıkılacaklarının sezgisel olarak da farkına varmışlardı. Bazen öldürmek yerine muhalif olanları satın aldılar, onlara kendi propagandalarını yaptırdılar hatta. Buna rağmen bu türden bütün tedbirler boşa çıktı.

Kapitalizmle birlikte, elbette yine kapitalist iktisat bakımından okur-yazarlık bir gerekliliğe dönüşünce, kitaba ulaşmak veya yazmak ayrıcalık olmaktan çıktı. Bu nedenle aydın derken kast edilen/murat edilen çerçevenin teknik yanı artık fazla bir içerik üretmemektedir. Aydın olmakla formel eğitim de koşut veya birbirinin yeter şartı değildir. Bu şu demektir: Aydın olma hali teknik bir terime, bir mesleği sürdürmeye indirgenemez. Günümüzde aydın olmanın belirleyici unsuru, bunlarla birlikte veya bunlardan bağımsız olarak, egemenlere karşı özgürlük etiği ve özgürlük mücadelesi temelinde tavır almaktır. Hem özgürlük mücadelesi içinde olmak, hem bunu özel bir alanda daha, düşünce sahasında da sürdürmek; aydınlar kategorisi böylesine kapsamlı bir varoluşla anlam kazanıyor.

Kapitalizmden komünizme geçiş çağı olan çağımızda, aydınlar üst başlığı çeşitlenmiştir. Bir yanda ana akım dediğimiz ve geleneksel itirazlarını sistem sınırları içinde sürdüren entelektüeller vardır. İkbal kaygısıyla kişiliksizleşerek iktidarlara kapılananlar böyle bir tartışmanın olumsuz uçtaki muhatapları dahi değildir; böyleleri, işleyen düzen mekanizmasında basit birer aparattır yalnızca. Geleneksel entelektüellerin önemli bir bölümü sosyalizme karşı olmayan ama aktif devrim mücadelesinin günlük gereklerini yerine getirme güçlükleri karşısında kendilerini geri çekenlerden oluşur. O durum, kendi şartları içinde yine de kıymetli bir kendini var ediştir. Çünkü politik özgürlük mücadelesinde birlikte bir adım dahi yürünebilecek her insanla yapılabilecekler vardır. Kaldı ki, politik özgürlük devrimi, sosyalist olamayan ama sosyalizme karşıt pozisyonu da bulunmayan aydınların, entelektüellerin özgür üretim sürekliliğinin de teminatı durumundadır. Bir başkası için değil bizzat kendi varoluşlarını özgürce ortaya koyabilmek için dahi, eylemli entelektüeller olan aydınların ve genel entelektüel kesimlerin faşizmin yıkılmasından yaşamsal “çıkarları” vardır.

Entelekt kelimesi, orijin bakımından Rusçadır (1875'te Dyelo dergisinde, ondan önce de Tolstoy'un Savaş Ve Barış'ında kullanıldı). Geniş halk kitlelerini çar despotizmine karşı mücadeleye çağıran öğrenciler birer entelektüel sayılırdı ve politik eylemci yanları vardı. Dekabristlerden Narodniklere ve literatürde sosyal demokratlar olarak anılan dönemin marksistlerine dek Rus özgürlük mücadelesinin öncü isimleri, aynı zamanda birer “entelekt”ti.

Türkiye'de ise, belli bir anlam genişlemesiyle, çeşitli alanlarda kendini gerçekleştiren, bilme/üretme alanıyla ilgili kesimleri kapsadı entelektüel ifadesi. Bahsettiğimiz entelektüel katman, Türkiye'de genellikle birer politik özne olmayan ve dış etkenlerden fazlasıyla etkilenen, bazen bu tür nedenlerle savruluverenlerden oluşan bir kümedir. Güçlü bir emekçi sol ve devrim mücadelesi olmadıkça, bu kesimlerin sözlerine kulak verilmesi de zordur. Bu iki başlık, yani emekçi solun devrimci bileşenlerinin kuvvetli birer politik vektör haline gelmesi ile aydınların ve entelektüellerin ne dediklerine bakılması arasında doğrusal bir ilişki vardır. Aydınlar mücadelesi ile politik özgürlük mücadelesi yürüten emekçi sol bileşenleri birbirinden güç alır ve bazen birbirinin eksiğini tamamlar ve biri diğerinin önünü açar. Örnekse, 1996 ölüm orucu ve süresiz açlık grevleri döneminde, aralarında marksist leninist komünistlerin de bulunduğu devrimci tutsakların sokakta da yankılanan direnişinin iktidarı zorlayıcı olmasıyla, başta Yaşar Kemal olmak üzere Türkiyeli aydınların sürece dahil olarak iktidar üzerinde basınç oluşturmaları hatırlanabilir. Aydın ve entelektüellerin desteklemediği, o uğurda zihinsel emek sarf etmediği politik hareketlerin ideolojik hegemonya mücadelesini kazanmaları mümkün değildir.

Kapitalizm şartlarında, adını sosyalizm olarak ifade etsin ya da etmesin, içerik olarak sınıfsız, sömürüsüz ve sınırsız bir dünya tahayyülü ve hedefini benimsemeyen ve sorguladığı düzene buradan hareketle karşı çıkmayan birinin aydın olma dinamiği daha baştan kurumuş demektir. Onlarınki kötüye kullanılmış bir entelektüel meşgale olarak tanımlanır, titr dağıtan güdümlü üniversiteler onlara kapılarını açar, kendilerine birer kanaat önderi olarak medyalarda söz verilir, velinimetleri olan iktidarla türlü ilişkiler kurarak kendilerine yer edinirler. Ancak bundan öteye gidemezler, çünkü egemenlere iltihak ederek özgürlük mücadelesi ekseninde iş ve düşünce üretmek mümkün değildir.

Türkiye'de üniversiteler aydınlar mücadelesinin kaynaklarından biri ve yarı-aydın gençlik kitlelerini yetiştirme mekanları olmuştur. Bu yüzden her askeri darbe, sol-sosyalist mücadeleye yatkın aydın/yarı-aydın gençlik dinamiğini tarumar etmeye odaklanmıştır. Darbelerden sonra üniversitelerin atom bombasına maruz kalmış kentler gibi tanınmaz hale gelmesi bu nedenledir. İktidar payandası niteliksiz kişi ve grupların buralara doldurularak niteliğin ve standart ölçülerin durmaksızın aşağı çekilmesi de bir bozma ve kurutma yöntemi olarak kullanılagelmektedir. Bununla birlikte, çok kısa sürede orada yeni filizlenmelerin meydana gelmesi, darbelerle hedeflenenin başarılamadığını gösterir.

Politik mücadelede aydınların desteğinin farkında olan AKP, dikkat edilirse, önceleri, süregelen faşist rejimden rahatsızlık duyan kimi sol liberal aydınlarla birlikte yürümüş ve onların sağladığı meşruiyet ve argüman çeşitliliğiyle yolunu açmıştır. Bir süre sonra, fırlatma kapsülüyle uzay mekiğinin birbirinden ayrılması gibi, AKP, boş kapsül muamelesi yaptığı liberal aydınları dışlamış ve kendi yürüyüşünü sürdürmüştür. Üstelik günden güne küçümsediği, hatta kitleler karşısında itibarsızlaştırdığı aydınlarla yolunu ayıracağını, kendilerine araçsal yaklaştığını ancak artık işinin bittiğini, onlara ihtiyacı kalmadığını açıkça ilan etmiştir. Bu kopuş/dışlayış ile Erdoğan’ın “ustalık dönemi” dediği evre birbirini bütünlemiştir. O saatten sonra maskeli davranma ihtiyacı duymayan, kendisini olduğu gibi ortaya koyan, toplumsal mühendislik amacını ve bunun içeriğini saklamayan bir AKP ile karşı karşıyayız.

Hükümet olmanın ötesine geçerek iktidarlaştığı ve her yolla devlete yerleşmeye başladığı günlerden bu yana, özgür aydın yatağını kurutmak AKP bakımından sistematik bir uğraş haline gelmiştir. Bu nedenle, zaman zaman tartışma konusuna dönüşen bir başlık olarak, üniversitelerdeki öğrenci veya akademisyenlerin meydana getirdiği aydın dinamiğinin türlü bahanelerle dışlanması, takibe alınması ve sindirilmeye çalışılması sadece rutin/sıradan bir devlet refleksine değil, bilinçli bir organizasyona dayanmaktadır. AKP eliyle bu, gerek geleneksel gerekse yeni faşizmin bütün kurucu unsurlarını kendinde toplayan ve bununla birlikte devleti sıradan bir restorasyona değil, politik islamcı bir yeniden yapılanmaya/reorganizasyona tabi tutmaya odaklı sabit hedefe bağlı olarak yürütülen bir siyasettir. Bundan önce de, her darbe öncesi ve sonrasında üniversitelerin durumu, devrimci-demokrasi mücadelesi veren aydınları düşman ceza hukukuna tabi tutmak biçimindeydi. Şu anda bu, bütün kontrol ve denge mekanizmaları ortadan kaldırılarak sürdürülmektedir.

AKP, zaten yapageldiği bir politikayı, 15 Temmuz Amerikancı darbe teşebbüsünü araçsallaştırarak derinleştirmiştir. Gidişata itiraz eden kendi yol arkadaşlarına veya ortak geçmişten geldiği Saadet Partisi'ne reva gördüğü o geniş yelpazeli yıpratma, kenara itme, hedef haline getirme uygulamaları düşünülecek olursa, devrimci-demokrasi mücadelesine katılanlara ve orada söz alarak itiraz eden aydınlara/entelektüellere neler yapmayı tahayyül ettiği daha kolay anlaşılır. Örneğin basına dönük hapsetme siyasetinin günlük rutine döndüğü bir politik iklim zaten yeterince veri sunmaktadır. Buna karşı geniş bileşenli esnek ve fakat eşitlik-özgürlük ilkesi/etiği temelindeki örgütlenmelerin, öngörülenden çok daha geniş bir etki sahası bulunduğu rahatlıkla söylenebilir.

Osmanlı ve Türkiye tarihi okunduğunda, hayatlarının bir bölümünde özgürlük mücadelelerine katılan ancak şu veya bu nedenle pişmanlık duyup düzene dönen aydınların trajedisine tanıklık edilir. Kendini entelektüel planda üretemeyen sistem, bu tür devşirilmiş isimlere olanaklar sunarak, onlardan rejimi yeniden üretmelerini bekler. Osmanlı'nın son zamanlarında “sivil paşa” olarak taltif edilenlerin önemli bir bölümü, hemen öncesinde sisteme muhalefet edenlerden oluşur. Devşirilmiş, maaşa bağlanmış, rahata erdirilmiş ve sistemin propagandacılığı görevi yüklenmişlerdir. Tanzimat aydınları arasında da örnekleri çoktur. Cumhuriyet döneminde en bilinenleri, TKP'den ayrılanlara "Kadro" dergisinin tahsis edilmesi ve bu isimlerin orada bir tür kemalizm imalatına girişmeleri sürecidir. Başka bir koldan gelişen örnek ise, Necip Fazıl'a verilen paralarla çıkartılan dergiye yazdırılanlardır. Hakeza yüzü eleştirel bir özgürlüğe ve sosyalizme dönük '68 yükselişinde yer alanlardan bazılarının, entelektüel enerjilerinin kısa sürede soğurularak, düzene adapte edilmeleri akla gelir. Ne var ki, burada da deniz bitmiştir. Liberal aydınların önemli bir bölümü AKP'ye, çıkar kaygısıyla değil, eski kontrgerillacı devlet yapılanmasını içeriden ve tedrici yollarla dağıtacağını, haklar ve özgürlük mücadelesi karşısında katı bir konumlanış içinde bulunmayacağını umarak, öyle tarif etmek mümkünse eğer, böylesi bir gizli koalisyon protokolü çerçevesinde destek vermişlerdi. Bunun stratejik düzeyde bir yanlışlık olduğunu zaman içinde tümü görmüştür, ama olan olmuş ve “Atı alan Üsküdar'ı geçmiş”tir.

Eski dönemlerde sol saflarla etkileşimi bulunan ancak bazen inançsızlık, bazen korku, bazen dünya nimetlerine tenezzül etme gibi birçok nedenle düzene dönenleri de alıp kullanabilen rejim ve bu arada AKP, artık bu imkandan yoksundur. Hülya Koçyiğitlere, Yavuz Bingöllere, Kadir Çöpdemirlere kalan bir iktidarın nasıl bir entelektüel sefalet/tükenmişlik içinde olduğu, esaslı analiz gerektirmeyecek denli ortadadır. Bugün sistemi destekleyen ve ona argüman üreten isimlere ve zihinsel çaplarına baktığımızda, nasıl bir kuruma ve kavrulma yaşadıklarını hemen görebiliriz. İktidar herhangi bir düşünce üretemeyen, son derece sığ isimlerle baş başa kalmak ve onların komplo teorileriyle iş görmeye çalışmak biçimindeki bir kadere mahkum olmuştur. Aydın veya sanatçı olarak öne çıkarmak istediği kim varsa, hepsi adeta eline patlamakta ve hızla itibar kaybına uğramaktadır. Kimi gülünçlüklere yol açan iktidarı koruma çabasının “Türkiye'de baskı yok, herkes özgür” biçimindeki yandaş medya diline yuvarlanması, düzey kaybının giderilemeyecek kadar derin olduğunu gösterir. Entelektüel hiçbir kapasitesi olmayan kimselerin birer aydın olarak dolaşıma sokulmaları, günübirlik iş görme aracı olarak kullanılmaları trajik bir duruma işaret etse de, analiz değeri bakımından, insan canlısının faşizme boyun bükmesi halinde neye dönüşeceğini gösterir.

Bu aydın ve entelektüel damar tıkanması faşist rejimlerde çok daha yakıcı olarak kendisini duyuruyor olabilir. Ancak sadece onlara özgü değil. Varoluş krizinin bir boyutu tam da budur; sistem kendisini yeni fikirlerle üretemediği gibi eskinin tekrarı veya basit yeniden üretimi/çoğaltımı üzerinden sürdürmeye gayret ediyor. Birbirinin kopyası vasat isimlerle sığ fikirler ortalığı kapladıkça, sistem ideolojik hegemonyasını koruyamaz hale geliyor. Bu açıdan, genel manada kapitalizm çoktan beridir bir savunma/izah çabasına mahkum olma döneminde ve kesinlikle bir entelektüel resesyondadır.

Dolayısıyla burjuva demokrasisi diye ifade edilen, ancak artık 20. yüzyıldaki tipik burjuva demokrasilerine de benzemeyen ve varoluş krizinde debelenen kapitalizmin güncel aydın yoksunluğu da süreğen bir karakterdedir. Düşünce üretemedikleri gibi kendilerini entelektüellerle de tahkim edemiyorlar. Tümü kendi kulvarlarındaki yolun sonundadır ve paradigma değiştirme çabaları da sonuç vermiyor. Yıkılış paniği, faşist veya “burjuva demokratik” karakterli olsun, bütün rejimleri ve kapitalist dünyayı sarmıştır. Rıza üretim kapasitelerinin bütünüyle zayıflaması tipiktir. Bazıları ırkçı-dışlayıcı faşist milliyetçiliğe, bazıları dinsel-inançsal düşmanlık yaymaya çalışarak, ama her halükarda içlerine dönerek ve oraya seslenerek kendi kalelerini sağlamlaştırmaya çalışıyor. Ancak öyle bir dalgayla karşı karşıyalar ki, aldıkları önlemlerin onları dağılma eşiğine savrulmaktan kurtarması mümkün değil.

Bilindiği gibi, devrim ve sosyalizm mücadelesinin ömürlerini bu hedefe hasreden kurucu isimlerinin neredeyse tamamı aynı zamanda birer entelektüel ve aydındı. Marks, Lenin, Ernesto, Mahir, Deniz, İbo... Hangi ülkeye, hangi özgürlük akımına bakarsak bakalım, bu hakikatle karşılaşırız. Bunlar, geleneksel aydınların dışında bir konumlanışa ve kopuşa işaret ettikleri için, Gramsci'nin ifadesiyle “organik aydın” tanımı içindedirler. Kendi aydınını oluşturmak, gerek parti literatürü gerekse bu yolla konvansiyonel aydınlarla etkileşim ilişkilerini yürütmek, her devrim hareketinin başat amaçlarından olageldi. Zira aydın-entelektüel dinamiği güçlü olmayan bir akımın/partinin, devrimin zaferini sağlamak şöyle dursun, kendini üretmesi ve geleceğini güvenceye alması mümkün değildir. Bir yanı kapitalizmi aşmayı da içeren sahadaki politik özgürlük mücadelesinin komünizme adanmış hayatlara sahip partili aydınlar yetiştirme kapasitesi, çok alanlı/cepheli mücadeleye komünist partinin etkin katılım sürekliliğini de garanti altına alır.

Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasında kuvvetli bir aydın damarı geçmişten bu yana olagelmiştir. Sadece Şeyh Bedreddin'in hayat serüvenine bakarak dahi bunu doğrulamak mümkündür. İsyan eden, özgürlük arayan, yenildiğinde idealinden vazgeçmektense derisinin yüzülmesini ve darağacına çıkarılmayı seçen çok sayıda tarihsel isim hafızalardadır. Onların varlığı kuşaklar boyunca sultanların korkusu olmuştur. Osmanlı'nın son zamanlarında, dışa sıkıca kapatılmış o toplumsal atmosferde, bu defa Batı'daki özgürlük akımlarından da haberdar olan, mesela Fransız devrimini inceleyen aydınlar, tercüme odasında çalışanlardan çıktılar. Yabancı dil biliyorlardı; dönemdaş olayları günü gününe takip ediyor, metinleri Osmanlıcaya çeviriyor, özgürlükçü akımlardan etkileniyor ve bunu etraflarına yayıyorlardı. Kapital'in ilk çevirilerinden birinin Osmanlıcaya yapılması tesadüf değildir. Daha o günlerde aydın muhitlerinde Marks ve Engels'ten bahsedilmesi de. Çürüyen ama çökmeyen Osmanlı idaresi, gündeş muadilleri gibi dışa iyice kapanarak, ulusal devrimler dönemindeki dünya konjonktüründen etkilenmeyeceği inancına sahipti. Oysa fena halde yanıldılar. Zapturaptla yönetilen bir halklar hapishanesine dönüşmüş Osmanlı'dan kurtuluş mücadeleleri çabucak sonuç vermeye başlamıştı.

Gerek Osmanlı'da gerek kuruluşundan itibaren Türkiye'de hafifsenmeyecek bir etkinliği bulunan özgürlükçü sol damar ve birikim çeşitli dönemeçlerde kendisini dışa vurdu. Osmanlı hakimiyetindeki Balkan topraklarından, ekalliyetler arasından ve Türk halkından çıkan çok sayıda sosyalistin adı bir çırpıda sayılabilir. 1960'lara kadar yaygın ve kitlesel karakter kazanamasa bile bu aydın birikimi vardı. Elbette içinde bulundukları şartların imkanları ve sınırlılıkları, kimi zaman da sosyalizm algısındaki darlıklar ve yüzeysellikler bu birikimi bazen heba etmeye, mesela yer yer kemalizmden kopuşamamanın olağan sonucu olarak sosyal-şoven unsurlara, yer yer halk dinamiğini anlayamamaya, yer yer içeriksiz bir Avrupa taklitçiliğine varmıştır, ancak bir güç/sıklet merkezi olarak aydınlar hep var olmuştur.

Günümüzde iktidar partisi olan AKP'nin etrafında liberal aydınların bulunmamasının yanı sıra, eski dönemlerin geleneksel ve muhafazakar entelektüelleri de kalmamıştır. AKP'nin kendini tek/mutlak hakikat adresi olarak görmesi ve giderek dayatması, tabiatı gereği bu tür mutlaklıklardan uzak duran entelektüellerde önce tereddüde ve sonra mesafeye yol açmıştır. Artık bilinen islamcı ulema da AKP'nin yanında değildir. İktidarın argüman sağlayıcıları, onun dağıttığı devlet imkanlarından sınırsızca faydalanan ve bu arada onun gönüllü memurluğunu kabul edenlerden çıkmaktadır. Aynı zamanda bir ideolojik hegemonya sahası olan aydınlar mücadelesini baştan kaybeden ve şimdi ilkokul müsamerelerini hatırlatan toplu gösterilere girişen bir iktidar vardır.

Türkiye ve Kürdistan'daki emekçi sol mücadelenin geniş kitleleri sarıp sarmalaması '60'lı yıllara, asıl olarak da dünya ölçeğindeki '68 yükselişi yıllarına rastlar. '68'in dolaysız devamı denilemez belki ama o isyan ve özgürlük konjonktürü bu coğrafyadaki özgürlük arayışıyla çakışmıştır. '71 devrimci kopuşunu gerçekleştirenler bu toplumsal ortamda yetişmişler ve kendi yollarını oluşturmuşlardır. Oluşturucu isimlerinin tamamı birer aydın niteliğindedir; kurucu teorik metinler yazarlar, devrimlerin strateji-taktik belgelerini ve sınıflar mevzilenmesini kendi meşreplerince tespit ederler, mücadele biçimleri hakkında düşünürler ve harekete geçerler. Bu arada, onlardan ve oluşturdukları parti/örgütlerden bağımsız bir halk ve sınıf hareketi de akıp gitmektedir. Her ne kadar devrim mücadelesinin devletle kendi örgütleri arasına sıkışmasını önleyemeseler de, yola çıktıklarında geleneksel aydınların önemli bir bölümünde sempati yarattıkları kesindir. Yazdıkları yazıların, oluşturdukları programların doğruluğu veya yanlışlığından daha önemli olan detay, komünizm davasına hasrettikleri kısa yaşamlarında, büyük bir yükselişi ateşlemiş olmalarıydı. 12 Mart faşizmi koşullarında örgütsel yenilgilere uğramalarına karşın, yaygın ve esaslı bir toplumsal aydınlanmayı sağladılar ve çok değil yedi sekiz yıl sonra Türkiye ve Kürdistan bir devrim konjonktürüne girdi. O devasa imkanın hakkıyla değerlendirilerek zafere ulaştırılamaması, yani asıl olarak iktidar bilincinin eksikliği gibi sübjektif faktörlerle devrimin zafere vardırılamaması başka bir tartışmanın konusudur.

Türkiye'deki aydın mücadelesi böyle bir geçmişe yaslandığı için bir politik özgürlük devrimine daha yakın ve yatkındır. Aydınlar faşizme karşı mücadelenin aktif bir bileşeni ve bu arada otoriter despotluğun ilk elde saldırdığı kesim olmuştur. Günümüzün bilinen bütün aydınları ve yarı-aydınları, hayatlarının bir döneminde sosyalizme temas eden, bu amaçla kolektif faaliyetlere katılan isimlerden oluşmaktadır. Bu durum faşizme karşı özgürlük mücadelesinde önemli bir imkandır. Geleneksel aydınların önemli bir bölümü de, türlü nedenlerle emekçi sol düşünceye açık kişilerdir. Faşizmden kurtuluş mücadelesi zorunludur, bunu tartışmak dahi anlamsızdır, ancak bu mücadelenin bir ucundan kapitalizmin bütün biçimlerine karşı özgürlük hedefini içermesi de gerekliliktir.

Dünyasal ölçekte kapitalizm varoluş krizinde debeleniyor. Geleneksel faşist devlet yapıları da çatırdıyor. Öte yandan krizin diğer ayağı, devlet sınırlarına hapsolmuş toplumlardaki özgürlük mücadelelerinin dağınıklığı da bir başka hakikat. Bu şartlar altında egemenler ezilenleri/halkları birbirlerine düşmanlaştırmak biçimindeki yönetme stratejileriyle daha da despotlaşarak yol alabiliyorlar.

Ezilenleri, bütün özgün biçimleri baştan kabul ederek, birleştirmeye çalışmak yaşamsal önemdedir. Eski öldü, kapitalizm kendi tarihsel yolculuğunun sonunda ve bütünüyle gereksizleşti. Ancak yeni olan da henüz ele avuca gelmiş değil ve şu anda sadece bazı öncülleri görünüyor. Bu şartlar altında her özgürlük mücadelesinin, aynı zamanda antikapitalist bir bilinç ve talepler silsilesini taşıması önemli bir gereksinimdir. Kapitalizm tükenmişse, kapitalizmin kendini devam ettiren biçimlerinin tamamı da tükenmiştir. Kapitalizmi aşma mücadelesinin ve bütün demokratik mücadele bağlaşmalarının antikapitalist yanlar taşıması yaklaşımının asıl öznesi doğal olarak komünistlerdir. Burada dışlayıcı olmayan, diğer hak ve özgürlük taleplerinin tamamını içeren ve ona kendi rengi olan antikapitalist unsurlar ekleyen komünist bilinç, mücadelelerin burjuva demokrasisi gibi bir sınırlılığa mahkum olmamasının da garantisidir.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn