Halk Cumhuriyetleri Birliği

Kürt sorunu, Türkiye’nin temel sorunu haline gelmiştir. Kürt halkının, devlet tarafından ezilemeyen ve her baskı dalgasından güçlenerek çıkan başkaldırısı, sorunun çözümünü dayatıyor. Düzen partileri, geleneksel inkâr ve imha çizgisinin farklı tonlarını savunuyorlar. Kürt halkının ulusal demokratik savaşımıyla omuz omuza yürüyen partimiz, sorunun köklü ve kalıcı çözümünü birleşik devrimimizin zaferinde görmektedir. “Çözüme” dair çokça tartışmanın yürütüldüğü günlerde, emekçi çözüm görüş açısından “Halk Cumhuriyetleri Birliği” programını öne sürmektedir.

Kürt sorunu, politik özgürlük sorununun çok önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Sorunun çözümü doğrudan doğruya faşist rejimin kaderiyle bağlantılıdır. 12 Eylülcü faşist rejim, kurum ve kuruluşlarıyla, anayasası ve yasalarıyla sürdüğü müddetçe; Kürt sorununda da ırkçı inkâr siyaseti dışında bir “çözüm” gelişmeyeceği açıktır.

Yaşadığımız topraklarda; söz, basın, toplantı, örgütlenme ve eylem özgürlüğü yoktur. Kürt ulusunun kaderini tayin hakkı tanınmamaktadır. Bırakın onu bir yana, Kürt ulusunun varlığının tanınması, anadilinde eğitim yapma hakkı, yerel kendini yönetim hakkı gibi sınırlı reformlar dahi söz konusu olamamaktadır. İşçilerin örgütlenmesi bin bir cendereyle baskı altına alınmıştır. Grev hakkı ancak toplu sözleşme esnasında tanınmaktadır, o da hükümetçe yasaklanabilmektedir. Gösteri özgürlüğü faşist yasaklarla kuşatılmıştır. Özcesi, ezilenlerin direnişleri, başkaldırıları karşısında sendelemiş, ezilen emekçi kitleler önemli hak kazanımları elde etmiş olsa da, 12 Eylül’den bu yana faşist rejim tüm temel kurumları, yasaları ve yapısıyla hüküm sürmektedir. AKP Hükümeti bu rejimle bütünleşerek ona toplumsal meşruiyet sağlama yolunda yürümektedir. 12 Eylül referandumu bir dönemeç oldu; AKP Hükümeti, devletleşti ve faşist rejimin kurumlarına hükmetmeye başladı. Yürüttüğü bütün “açılım” (yani düzen içi çözüm) projelerini de çöpe attı.

Devletin yapısal özellikleri itibariyle devrimci çözüm dışındaki bütün yollar çözümsüzlüğe çıkmaktadır. Düzen içi çözüm, ya ham bir hayal ya da AKP örneğinde görüldüğü üzere iktidarı ele geçirme amacının bir perdesinden ibarettir.

Partimiz, Kürt sorununun emekçi, halkçı çözümünü, politik özgürlüğün kazanılması mücadelemizin temel bir boyutu olarak görmektedir. Ulusal sorunların çözümünde tutarlı demokratlığın gereklerinin kabulünü savunmaktadır. Tüm ulusların tam hak eşitliğinin sağlanmasını talep etmektedir. Bütün ulusların kendi kaderini tayin etmesi hakkı da buradan çıkmaktadır. Burjuvazinin sınıf egemenliği altında egemen ulus ayrıcalıkları ortadan kaldırılamayacağı için tutarlı demokratlığın gerekleri de yerine getirilemez. Ancak egemen ulus ayrıcalıkları kısmen geriletilebilir, ezilen ulusa kısmi nefes alanları açılabilir. Bu yüzden, bu sorunu burjuvazi çözemez, işçiler ve ezilenler çözer diyoruz. İşçilerin ve ezilenlerin devrimci demokratik iktidarını savunuyoruz.

Bu nedenle yeni bir cumhuriyet, işçi-emekçi iktidarına dayanan Halk Cumhuriyetleri Birliği için mücadele ediyoruz.

Gerek Türkiye, gerekse Kürdistan’da temel toplumsal, siyasal, iktisadi sorunların işçilerin, emekçilerin, halkın çıkarlarına uygun yegâne “gerçekçi” çözüm yolu devrimci yoldur; burjuvazinin egemenliğinin devrilip işçi-emekçi iktidarının kuruluşudur. Çürümüş faşist rejim, Türk burjuvazisinin zayıflığının sembolü durumundadır. İşçilerin ve ezilenlerin politik güçlerini çıplak zor aracılığıyla bastırmadan ayakta duramamaktadır.

Sosyalizmin Başarıları

Ulusal sorunların çözümünde en büyük başarıları sosyalizm deneyimleri açığa çıkarmıştır.

Sosyalizm, sınırsız bir dünyayı hedefleyen toplum düzenidir. Bunun için sosyalizm tutarlı demokratlığın gereği olarak, bütün ulusların “tam hak eşitliğini” savunur ve uygular.

Ezilenlerin Sosyalist Partisi olarak 20. yüzyıl sosyalizm deneyimlerinin, başta da Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) ulusal sorunların çözümünde yaptıkları olumlu katkıyı sahipleniyoruz. Daha ileri bir düzeyi yaratmayı hedefliyoruz.

Ekim Devrimi’nden önce, Rus Çarlığı bir halklar hapishanesiydi. Çarlık, Rus olmayan halkları zorla Ruslaştırma siyaseti izliyordu. Ekim Devrimi’nin ardından Baltık Denizi’nden Pasifik Okyanusu’na bu 120 milyonluk nüfus, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni kurdu.

SSCB 16 eşit Sovyet Cumhuriyetinden oluşan bir “cumhuriyetler birliği”, bir federasyon idi.

Her ulus kendi cumhuriyetini kurarak kaderini tayin etme hakkını kullandı. Keza birlik anayasası “ayrılma hakkını” koşulsuz olarak tanıyordu. Her Sovyet Cumhuriyeti federasyondan ayrılarak müstakil devlet kurma hakkına sahipti.

Her Sovyet Cumhuriyetinin kendi bayrağı ve başkenti vardı. Devlet hizmetleri o ulusun anadilinde sunuluyordu. Anadilde eğitim gerçekleştiriliyordu. Cumhuriyetlerde konuşulan diller resmi dil olarak geçerliydi.

Her Sovyet Cumhuriyetinin kendi Sovyet Kongresi, Sovyet Merkez Yürütme Kurulu ve kendi hükümeti (Halk Komiserleri Konseyi) vardı. Savunma, Ticaret ve Dışişleri Bakanlıkları SSCB çapında ortaktı. Diğer tüm bakanlıklar hem Federasyonda hem de Birlik Cumhuriyetlerinde vardı ve birlikte çalışıyorlardı. Cumhuriyetlerin dünyanın diğer ülkeleri nezdinde konsolosluk kurma, temsil edilme hakkı vardı. SSCB Anayasası’yla çelişmemek kaydıyla Birlik Cumhuriyetleri ve Özerk Cumhuriyetlerin anayasalarını yapma hakları vardı.

Keza Sovyet Cumhuriyetlerine bağlı “Özerk Cumhuriyetler” (Dağılma öncesinde toplam 22 özerk cumhuriyet) ve “Özerk Bölgeler” (İki tür olmak üzere toplam 21 özerk bölge) vardı.

Birlik cumhuriyetlerinin 25’er, özerk cumhuriyetlerin 11’er, özerk bölgelerin 7’şer, yerel ulusal bölgelerin 1’er temsilcisinin seçildiği Birlik Meclisi’nin, Yüksek Sovyet Meclisiyle birlikte kararları onaylama, dolayısıyla ulusal sorunda haksızlık ve anlaşmazlıkları denetleme yetkisi vardı.

Belli bir nüfus yoğunluğunun yaşadığı bölgelerde de o ulusal topluluğun anadilinde eğitim yapılıyordu. Köylerde, kasabalarda belli bir ulusal topluluğun yoğunlaştığı yerlerde “Milliyetler Sovyeti” kurularak o topluluğun kültürel özerkliği sağlanıyordu. Bu şekilde farklı bir ulusun Sovyet Cumhuriyetinde yaşayan ulusal toplulukların da hakları korunuyordu. (Örneğin Gürcistan’da yaşayan Azerilerin vb.) 1935 yılı itibariyle SSCB sathında toplam beş bin Milliyetler Sovyeti bulunmaktaydı.

Keza SSCB coğrafyasında konuşulan her dilin üniversitede kürsüsü vardı.

Ekim Sosyalist Devrimi’nin yarattığı SSCB, Çarlığın bir halklar hapishanesine çevirdiği topraklarda bir Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) ulusal sorunların çözümünde yaptıkları olumlu katkıyı sahipleniyoruz halklar bahçesi yaratmıştı. Ulusal baskı son kalıntılarına kadar süpürülüp atılmış, tam ulusal hak eşitliği sağlanmıştı. SSCB’nin bünyesindeki bütün ulusların ve ulusal toplulukların hakları güvence altına alınmıştı.

SSCB ise “milliyetsiz”di. Yani federasyonun kendisi herhangi bir milliyetin damgasını taşımıyordu. Sovyet tipi federasyon, bütün ulusların ve ulusal toplulukların, azınlıkların vb. somut durumunu yanıtlayan bir esneklikte ve çeşitlilikte devasa bir ağdı. Bu ağın her hücresine eşitliğin, kardeşliğin ve sosyalizmin ruhu sinmişti. Her ulustan emekçiler, Sovyet sistemi içinde kendi kimlikleri, anadilleri ve kültürleriyle, kendi özyönetim organlarıyla yer aldılar.

Kuşkusuz en tam ulusal hak eşitliği, siyasal eşitsizlikleri gideriyor, fakat tarihten devralınan gerçek ekonomik-sosyal-kültürel eşitsizlikleri kendi başına ortadan kaldırmıyordu.

Bu amaçla, 5 yıllık ekonomik planlar yapılırken kaynakların dağılımında Rusya SSFC aleyhine, diğer Birlik Cumhuriyetleri lehine plan yapıldı. Yani Birlik Cumhuriyetlerine “olumlu ayrımcılık” uygulandı. Bu sayede Birlik Cumhuriyetlerinin ekonomik-sosyal gelişim hızı/oranı Rusya Sovyet Sosyalist Federe Cumhuriyeti’ne göre daha yüksek oldu. Rusya SSFC içinde de Özerk Cumhuriyetler ve bölgeler lehine olumlu ayrımcılık uygulandı.

1956’dan itibaren Nikita Kruşçev’in liderliği dönemiyle birlikte SSCB’nin rotası kapitalist politikalara doğru çevrildi. Sosyalist kazanımlar adım adım tasfiye edilmeye, kapitalizm restore edilmeye başladı. Sosyalizmin son kalıntılarının tasfiye edildiği Gorbaçov döneminde, Birliği tasfiye adımlarını atan “Rusya” SSFC ve başındaki Yeltsin idi.

Hatta Mart 1991’de yapılan referandumda Sovyet halklarının büyük çoğunluğu birliğin “yenilenerek devamı” yönünde oy kullandı. (Katılım %80 oldu, evet oyu oranı ise %77.) Ne var ki, Yeltsin kliği SSCB yasalarını tanımayan “Rus” yasaları koyarak ve “Rusya’nın bağımsızlığını” fiilen ilan ederek birliği dağıttı. (Aralık 1991)

Bu referandum sonucu da SSCB’nin ulusal baskı sonucu dağılmadığını, merkezi iktidarı elinde tutan ve Rus şovenizmine sapan revizyonistler tarafından dağıtıldığını ortaya koyar.

Yine, SSCB dağıldıktan sonra ortaya çıkan milliyetçi boğazlaşmaların da faturası sosyalizme kesilmeye çalışıldı. Oysa SSCB, 16 ulusu ve sayısız ulusal topluluğu 80 yılı aşkın bir dönem boyunca barış içinde yaşatmıştı. En geniş toprak üzerinde ekonomik inşa ve tam ulusal hak eşitliği üzerine kurulmuştu. Kapitalizmin restore edildiği yıllar boyunca Birlik Cumhuriyetlerinde de yerel gerici çevreler oluştu. Bunlar SSCB dağıtıldıktan sonra tam bir yağma savaşına giriştiler. SSCB’nin mirasını paylaşmak için birbirleriyle savaştılar (Azerbaycan-Ermenistan savaşı gibi.)

Dolayısıyla bu çatışmalar kapitalizme, onun milliyetçi düşmanlık dünyasına aittir.

Günümüzde Ulusal Sorun Ve Çözümü

Kapitalist dünya düzeninin en üst aşaması olarak emperyalizm, ulusların ezen ve ezilen uluslar olarak ikiye ayrılmalarına yol açar (Lenin). Dün ulusal baskı esas olarak emperyalist devletlerin klasik sömürgelerinde yaşanırken, ulusal kurtuluş savaşlarıyla sömürgelerin bağımsızlık kazanmasının ardından farklı bir yön öne çıktı. Bugün ulusal baskı esasen eski sömürgelerin bağımlı, ezilen ulusları üzerinde yaşanıyor. Filistin, Porto Riko, Bask, İrlanda, Afganistan, Irak gibi örnekler doğrudan emperyalistlerin uyguladığı ulusal baskıyı ifade ederken; Kürdistan, Tamil, Moro, Batı Sahra, Chiapas, vb. ulusal mücadelelerin birçoğu yeni sömürge ülkelerde cereyan ediyor.

Emperyalist egemenler, ezilen uluslara ya ezen ulus boyunduruğu altında yaşamayı dayatıyor, ya da emperyalist merkezlerin desteğiyle müstakil devlet kurmayı teşvik ediyor. Eğer söz konusu devlet emperyalizmin işbirlikçisi ise, ezilen ulus mücadelesinin bastırılmasını aktifçe destekliyor. Eğer emperyalist işbirlikçiliğine mesafeli duran bir devletse, ezilen ulusları kendi himayesi altında devletler kurmaya yönlendiriyor.

Örneğin, Sırp milliyetçisi Slobodan Miloseviç, Yugoslavya federasyonunun bileşeni olan federe cumhuriyetlere ulusal baskı politikasını tırmandırınca milliyetçi boğazlaşma başladı. Her bir Yugoslav federe cumhuriyeti kendisini ayrı devlet ilan etti. Alman emperyalizmi de bu boğazlaşmanın örgütleyicilerindendi. Nitekim bütün bu devletler sonradan Avrupa Birliği (AB) üyesi oldular. Böylece Alman mali sermayesinin boyunduruğu altına girmiş oldular. Sırbistan’ın AB üyeliği de sırada!

Ezilen uluslara çare olarak sunulan Avrupa Birliği gibi tekelci birlikler, mali sermayenin demirden boyunduruğudur. Bırakın bağımsızlık hakkının sağlanmasını, AB bizzat kendi üyesi olan egemen devletleri bile Alman-Fransız- İngiliz emperyalistleri adına sömürgeleştirmektedir. Yunanistan ekonomisi batağa saplandığı anda AB’nin ne yaptığını hep birlikte izledik. Yunan burjuvazisi teslim bayrağını çekmiş, AB merkezlerinin dikte ettirdiği bütün koşullan harfiyen yerine getiriyor. Yunan emekçilerinin gerçek ücretlerini yarıya indiren, mezarda emekliliği getiren paketler Yunan halkının açık ve kitlesel itirazına rağmen bir bir Meclisten geçiriliyor. Yunan halkı yüz binlerle sokağa dökülse de sosyal yıkım paketleri AB damgasıyla bir bir meclisten geçiriliyor. Yunanistan’da hükümetin ne karar alacağını artık Almanya belirliyor. Emperyalizmin mali-ekonomik sömürge boyunduruğu altındaki ulusların siyasi bağımsızlıkları da eriyor.

Yunanistan örneği, İrlanda, İzlanda, Portekiz gibi krizdeki diğer Avrupa ülkelerine dayatılacak koşulların da habercisi oluyor. Kısacası AB kimseye karşılıksız bir şey vermiyor. Bugün kaşıkla verdiğini yarın kepçeyle geri alıyor.

***

21. yüzyılda ulusal hareketler önderliklerinin niteliği itibariyle temelde ikiye ayrılıyor;

Kosova, Osetya, Güney Kürdistan, Karadağ, Bosna Hersek gibi hareketler; büyük güçlere sırtlarını yaslayarak ulus devlet kurma (ne pahasına olursa olsun bir devlet kurma) yaklaşımını savunuyorlar. Nihayetinde ABD’nin, Almanya’nın veya Rusya’nın himayesi altına giriyorlar. Kuşkusuz bu durumda da bu ulusların kaderlerini tayin hakkına saygı göstermek gereklidir. Ama gerçekte bu ülkeler bağımsız da olamıyor, manda yönetimi altına giriyorlar. Ezen ulus boyunduruğundan kurtulurken, emperyalistlerin himayeci sömürgeciliği altına giriyorlar. Ezilen ulusların mücadelelerinin dünya işçi ve ezilenlerinin genel mücadelesinden bağımsız olarak ele alınamayacağının somut bir göstergesidir bu durum.

Latin Amerika’daki Kızılderili yerli halklar, Nepal’deki ezilen halklar gibi hareketler ise, birlikte yaşadıkları diğer emekçi halklarla birlikte toplumsal dönüşümü savunuyor.

Ulusal kimliklerini ve haklarını bu mücadelenin içinde inşa ediyorlar. Bolivya’da ilk kez bir yerlinin (Evo Morales) başkan olması ve demokratik özerkliği ve iki dilli yaşamı sağlayan anayasa yapılması bu hatta önemli bir örnek yarattı. Nepal’de federal demokratik cumhuriyetin kurulması, Krallık altında ezilen bütün milliyetlerin üzerindeki baskıyı kaldırdı.

Birinci yol, ezilen ulus burjuvazilerinin yoludur. Kolaydır, kanlıdır ve emekçilere bir şey kazandırmaz. Ucu, Avrupa Birliği gibi emperyalist tekelci birliklere çıkar. (Örneğin, Yugoslavya’dan çıkan hemen tüm devletlerin AB’ye katılımı).

İkincisi, ezilen ulus emekçilerinin yoludur. Çetindir, engebelidir, sarptır ama ucunda gerçek kurtuluş ve özgürleşme vardır. Ucu bölge halklarının ortak kurtuluşuna açılır. (Örneğin, Latin Amerika halklarının, birleşik ve sosyalist Latin Amerika mücadelesi).

Partimiz ulusal sorunların çözümünü bölgesel demokratik ve sosyalist federasyonların kuruluşunda görüyor.

Kürt ulusal hareketinin, ‘demokratik konfederalizm’ programını benimsemesi, yüzünü bu ikinci çizgiye doğru dönüşünü ifade ediyor. Nesnel olarak, halklarımız arasında işbirliği ve ortak mücadele imkânlarını artıran bir programdır. Mesut Barzani’nin “ne pahasına olursa olsun ayrı devlet” çizgisinde Amerikan emperyalizmiyle geliştirdiği işbirliği ilişkisine karşın, halklar arasında demokratik ittifak ilişkilerini teşvik etmektedir.

Ancak, ‘konfederalizm’ programı, reformlar programıdır. İktidarın işçi-emekçi sınıflar tarafından ele geçirilmesini reddetmektedir. Egemen sınıflarla uzlaşma ve kurulu düzenleri aşağıdan basınç yaparak dönüştürme hedefine bağlanmıştır. Yani devrim yerine evrim, iktidarın alınışı yerine uzun vadeli reformcu dönüşüm anlayışına dayanmaktadır. Dolayısıyla baş aşağı durmaktadır. Çünkü halklarımızın birliği, ortak kurtuluşu ancak Türk burjuvazisinin ve diğer bölge burjuva devletinin egemenliklerini yıkıp yerine işçi-emekçi iktidarını kurma yolundan sağlanabilir. Kürdistan’da işsizlik, yoksulluk gibi temel toplumsal sorunlar da ancak bir işçi-emekçi iktidarı kurularak çözülebilir. “KCK operasyonları” adı altında Türk burjuvazisinin Kürt demokratik toplumsal örgütlülüğünü ezme saldırısı da iktidarın ele geçirilmesinin zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Sivil toplum örgütlenmesi modeline dair deneme, devletin zorbaca bastırmasıyla yanıtlanmıştır. Bir kez daha anlaşılmıştır ki; “biz” halklar devletsiz yapmaya çalışsak da, devlet “bizsiz” yapamaz. Yönettiklerinin devletten bağımsız örgütlenmesine izin vermez. Halkın özyönetimi ancak halk iktidarıyla, halk cumhuriyetlerinin kuruluşuyla mümkündür.

Bölgesel Demokratik Ve Sosyalist Federasyonlar

Bizim, emperyalist bölgesel tekelci birliklere karşı alternatifimiz, ulusal kapitalist ekonomiler kurmak değildir. Bu tür milliyetçi kapitalist projelerin, günümüz koşullarında akıbeti tekellere teslim olmaktır. Emperyalizmden bağımsızlık, ancak yüzünü sosyalizme dönen halkçı ve demokratik halk federasyonlarıyla sağlanabilir.

Bizim alternatifimiz, halkların demokratik ve sosyalist federasyonlarıdır. Emperyalizme karşı “bağımsızlık” en geniş federasyonların kurulmasıyla sağlanabilir. Kuşkusuz en tam bağımsızlık ancak kapitalizmden tam kopuşla ve sosyalizmin en geniş ekonomik birliklerle örgütlenmesiyle olabilir. Sovyetik biçimde örgütlenmiş federasyon, bütün uluslardan emekçilerin sosyalizme yürüyüşü için en uygun devlet biçimidir.

Emperyalizme karşı hedef, bölge halklarının ortak direnişi ve kurtuluşudur. Bölge halklarının çürümüş, işbirlikçi rejimleri devrimle tepeleyerek, demokratik ve sosyalist federasyonlar içinde birleşmesidir.

Son yirmi yılda her büyük halk isyanı, bölgesine doğru yayılıyor. Bölge halklarıyla birleşmeye çalışıyor: Ekvador-Venezuela-Bolivya ve Latin Amerika, Nepal-Hindistan ve Güney Asya ve son olarak da Tunus-Mısır ve Ortadoğu-Mağrip.

Emperyalist boyunduruğun karşısında Türkiye ve Kürdistan halklarının ortak duruşunun, hatta bunun da ötesinde bölgemiz halklarının birliğinin sağlanması, zafere giden yolun taşlarını döşeyecektir. Tunus’tan başlayan, Mısır ve Yemen’le süren Arap halk devrimleri de bölgesel devrim olasılığının ne denli güçlendiğini ortaya koymaktadır.

Türkiye ve Kürdistan’da Halk Cumhuriyetleri Birliği, Ortadoğu, Mağrip, Balkanlar ve Kafkasya’da demokratik ve sosyalist federasyonların geliştirilmesine doğru bir adım olacaktır. Birleşik devrimimizin ortaya çıkaracağı halklar federasyonu bütün bölge halklarına da devrimci bir çağrı anlamını taşıyacaktır. Devrimini yapan bütün ülkelerin işçi ve emekçilerini tek bir federasyon çatısı altında toplama hedefiyle hareket edecektir.

Bölgesel halkçı ve sosyalist federasyonlar şu temel ilke üzerine inşa edilecektir: Bütün uluslara eşit haklar, her ulusa kayıtsız şartsız kaderini tayin hakkı (ayrı devlet kurmayı içerecek biçimde), tüm ulusal topluluklara en tam demokratik haklar, her ülkede işçi-emekçi iktidarı ve ortak sosyalist kuruluş için en geniş ekonomik birliğin sağlanması.

Ulusal Eşitlik, Kaderini Tayin Hakkı

Kürt ulusunu köleleştiren, sömürgeleştiren, varlığını inkâr eden bir devlet düzeni ile karşı karşıyayız! Yeraltı ve yerüstü kaynakları bakımından zengin Kürdistan’ın, yoksulluk ve işsizliği en derinden yaşayan bölge oluşu, sömürgeciliğin resmidir. Tüm zenginlikleri yağmalanan ve Türk burjuvazisine sermaye birikimi yapılan Kürdistan’a bunun karşılığında verilen inkâr, imha ve yasaklardır!

Bu devlet düzeni ve ideolojisi Kürt ulusunun varlığını ve Türk ulusuyla eşitliğini kabul etmiyor. Osmanlı’da ‘Kürdistan’ olan bu bölgenin ismini dahi yasaklıyor. Kürt ulusunun varlığından söz etmeyi bile suç sayıyor. Türk ulusunun ayrıcalıklarını, egemenliğini ebedileştirme ilkesine, zihniyetine dayanıyor. Bu ise hem Türk ulusal dokusunu ve hem de devlet düzenini yapısal olarak anti demokratikleştiriyor. Kürt ulusal sorununun çözümü, Türk ulusal dokusunun demokratik dönüşümü, demokratik yapılanışı anlamına geliyor.

İşçi ve emekçilerin sosyalist temsilcileri olarak; sömürgeci boyunduruğun son bulmasını, Kürt ulusunun kendi geleceğini özgürce belirleme hakkının tanınmasını istiyoruz. Bunların eksiksiz sağlandığı koşullarda tavrımız, eşit, özgür, gönüllü birlikten yanadır.

Kürt ulusal sorunu, ancak “kaderini tayin hakkı” Kürt ulusu tarafından kullanıldığında çözülür. Kaderini özgürce tayin etmek, her ulusun hakkıdır. Demokratik bir kolektif haktır. Ayrı devlet kurma hakkını da içerir. Kürt sorununun özü, nüfusu 20 milyonu bulan bir ulusun bu haktan zorla yoksun kılınmasıdır.

Yaşadığımız topraklarda, Kürt halkı bugün yalnızca, ulusal geleceğini belirleme hakkından yoksun biçimde sömürgeci boyunduruk altında tutulmuyor, aynı zamanda varlığının inkâr edilmesinin acısını çekiyor. O nedenle, bir emekçi çözüme ulaşana değin yürütülecek mücadele döneminde, ulusal varlığın tanınması, anadilde eğitim, ulusal kimlikle politika hakkı gibi ulusal demokratik taleplerin sömürgeciliğe kabul ettirilmesi ya da bu hakların özerklik biçiminde daha kapsamlı bir ulusal demokratik reforma genişletilmesi tümüyle olanaklıdır. Ne var ki, bu kazanımlar sorunu ortadan kaldırmaz, yalnızca hafifletir ve daha açık hale getirir. Çözüm, hiçbir ulusa ve dile ayrıcalık tanınmamasında veya tam hak eşitliğindedir. Çözümü dayatan tüm ulusal sorunların genel formülasyonuyla, ulusal geleceğini özgürce belirleme hakkının kullanılmasını sağlayacak koşulların elde edilmesindedir.

Halk Cumhuriyetleri Federasyonu

Partimiz, politik özgürlüğün fethedilmesi, işçi-emekçi iktidarının kurulması, Kürt ulusunun kaderini tayin etme hakkını kazanması ve halk meclislerine dayalı yeni bir cumhuriyetin oluşturulması hedeflerini; Türk ve Kürt uluslarından, Laz, Çerkes, Arap, Roman, Rum, Ermeni, Süryani, Gürcü, Boşnak ulusal topluluklarından işçilerin, emekçilerin birlikte kuracağı Halk Cumhuriyetleri Federasyonu’na bağlıyor.

Ulusal sorunların çözümünde sosyalist yol, ulusların tam hak eşitliği temelinde yer alacağı, ayrılma hakkının titizlikle korunacağı halk cumhuriyetlerinin kuracağı federasyonlardır.

Bu yol, farklı halklardan işçi-emekçiler arasında eşitliğin ve bu temelde kardeşliğin yoludur.

Bu yol, sadece ulusal inkârın değil, bizzat sömürgeciliğin tasfiyesini mümkün kılar.

Türk burjuvazisinin tasfiyesi ve iktidarın işçi-emekçi sınıflara geçişi, sömürgeciliğin tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılmasını sağlar. Sosyalizm ve halklar federasyonu, Kürdistan’ın ekonomik-sosyal geriliğini yaratan bu sömürücü tarihi yıkar. Türk ve Kürt emekçilerini yeni bir temelde birleştirir. Geniş kaynaklar üzerinde sosyalist inşayı, ekonomik-sosyal gelişmede Kürdistan’a olumlu ayrımcılığı mümkün kılar. Kürdistan Halk Cumhuriyeti’nin ve Türkiye Halk Cumhuriyeti’nin ve bu süreçte kurulabilecek başkaca halk cumhuriyetlerinin gönüllü-özgür birliğinin eseri olabilecek Halk Cumhuriyetleri Federasyonu: Kürt ulusunun devlet kurma hakkının gerçekleşmesini de ifade eder. Ayrılma hakkının korunduğu federasyon yoluyla Türkiye emekçi halklarıyla Kürt halkının sosyalizm yolunda birliğini de sağlar.

Bu yol, sadece Türkiye ve Kürdistan’da değil, buradan başlayarak Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya’da halkların demokratik ve sosyalist federasyonlaşmasına açılır. Ortadoğu’da demokratik ve sosyalist federasyonlar, Kürdistan’ın dört parçasının birliğini sağlamanın da zeminidir.

Partimizin savunduğu ‘Emekçi çözüm’ perspektifi: Türk emekçilerinin Kürt sorununda tutarlı demokrat bir pozisyona çekilmesi, Kürt emekçilerinin ise burjuva çözüm çizgisine karşı inisiyatif üstlenmeye çağrılmasıyla, Anadolu ve Mezopotamya toprağının Halk Cumhuriyetleri Federasyonu için sürülmesi, gübrelenmesi demektir.

İnkârcı-şovenist rejimin geriletilmesi için güncel demokratik reform mücadeleleri, doğru bir tarzda ele alındığında, bu devrimci programı zayıflatmaz, tam aksine güçlendirir. Hiç kuşkusuz, Kürt sorununun çözümü ‘devrimi beklemeyecek’tir. Ama bu kapsamlı tarihsel-sosyal sorun, kimi kısmî ve ara çözümlerle hafifletilmesi mümkün olsa da, ancak halk devrimiyle gerçek ve köklü çözüme kavuşabilecektir.

Halk Cumhuriyetleri Birliği, ayrılma hakkına sahip Türkiye ve Kürdistan Halk Cumhuriyetleri’nin ve devrimci süreç içinde ihtiyaç olarak belirebilecek başka halk cumhuriyeti, özerk cumhuriyet, özerk bölge vb. örgütlenmelerin birleştireceği her ulustan ve ulusal topluluktan Anadolu ve Mezopotamya işçi-emekçilerinin iktidarı olacaktır. Her halkın kendi özyönetimlerini kurması kendi anadilinde eğitim alması ve devlet hizmetlerine anadilinde ulaşmasını sağlayacaktır. Bütün anadilleri eşit sayacak ve Türk egemen sınıflarının ırkçı asimilasyon politikasının bütün kalıntılarına karşı etkin mücadele yürütecektir. Sosyalizmin 20. yüzyıldaki kazanımlarını devralacak ve daha ileriye taşıyacaktır.

Halk Cumhuriyetleri Birliği; söz, basın, toplantı, eylem, örgütlenme ve ulusal kaderini tayin özgürlüğünü sağlayacaktır. Eğitimi, sağlığı, ulaşımı, çalışmayı, konutu ve sağlığı her yurttaşı için parasız/sosyal bir hak olarak ilan edecektir. İnanç ve vicdan özgürlüğünü sağlayacaktır. NATO, IMF, Dünya Bankası, vb. emperyalist birliklerden çıkacak, emperyalist askeri üsleri kapatacaktır. Bölge halklarının demokratik ve sosyalist birliklerini kurmaya yönelecektir. Yasalarda tam kadın-erkek eşitliğini sağlayacak, toplumsal eşitlik yönünde adımlar atacaktır. Kadına yönelik şiddet işkence sayılacaktır.

Halk Cumhuriyetleri Federasyonu, sömürücü sınıfları devlet organlarından atacaktır. Devlet iktidarı işçi ve emekçilerin ellerine geçecektir. İşçi-emekçi konseylerinin yönetimine dayanan yeni devlet biçimi, emekçi halk kitlelerini politikaya çekerek, kendi yaşamlarının başaktörü haline getirecektir.

Halk Cumhuriyetleri Birliği, dünyanın neresinde olursa olsun, halkların ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelelerini kendi mücadelesi sayarak destekleyecektir.

Halk Cumhuriyetleri Birliği, Türkiye ve Kuzey Kürdistan coğrafyasında, sosyalizme giden yolun ilk adımı olacaktır. Antiemperyalist ve demokratik bir devrimin ürünü olacaktır. Halklarımızın temel toplumsal-siya- sal sorunlarının çözümünün sağlanabilmesi için, devrimden başka bir yol yoktur. Bu devrim, mücadelenin kardeşleştireceği, tutarlı demokrat duruşun birleştireceği bütün ulus ve ulusal topluluklardan işçi-emekçilerin ortak eseri olacaktır.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn