Ortadoğu Halklarının Fedaratif Birliği

Tekelci kapitalizmin uluslararasılaşmasının öne geçtiği günümüz koşullarında, halkların birliği temel sorunlardan biri olmaya devam ediyor. Hatta, ekonomik-toplumsal koşullar bugün dünya halklarını birleştirmeye daha çok elverişli. Birliğe elverişli maddi temel, sorunu başlı başına öne çıkarırken, kapitalist-emperyalist sistemin politik-askeri tahakkümü, halkları özgürlükten yoksun bırakması, dahası, burjuvazilerin halkları milliyetçi boğazlaşmalara sürüklemeleri, sorunun önemini artıran diğer bir temel neden olduğu gibi, soruna ilişkin proletaryanın devrimci hareketinin programatik çözümler üretmesini de acil kılmaktadır. Ayrıca, geçen 90’lı yıllar boyunca, tekelci uluslararasılaşmanın hızlanması, burjuva liberal ideologlarca, emperyalist tekelci ekonomik, siyasi çıkarlar yönünde “birliği” haklı kılmanın, bu yolla emperyalizme toplumsal dayanak yaratmanın aracı yapıldı. Etkili de oldu.. Bu nedenle de sorunu ele almak güncel ve önemlidir...

Sorun tarihsel açıdan evrensel bir sorun olduğu gibi, politik açıdan dünya çapında yaygındır. Özellikle, emperyalist hegemonya ve paylaşım çatışmasının yoğunlaştığı bölgelerde çözümü acil hale gelmiştir. Bu durum, sorunu bölgemiz halkları için ele alır ve çözüm üretirken, dünya çapında soruna devrimci çözüm perspektifiyle bölgesel çözümün ufkunu çizmemizi gerektiriyor, öyle de yapacağız.

Kapitalizm Halkları Ulusal Düşmanlık Bataklığına Götürür

Kapitalizm, tarihsel süreç boyuncu halkları ulusal düşmanlıklar bataklığına sürüklemiş, halkları tüketen trajik katliamlara, on milyonların katledildiği emperyalist yeniden paylaşım savaşlarına, bölgesel gerici savaşlara yol açmakla kalmamış, halkları şoven şartlanma içine sokarak, birliğinin önüne yeni ideolojik-siyasi engeller de dikmiştir.

Ulus ve ulusal gelişme kapitalizmin şafağıyla ortaya çıktı. Ve burjuvazi henüz devrimci rol oynarken bile, ulusal gelişmenin önderliğini, ulusal pazara başka burjuvaziler karşısında rakipsiz hakim olmak amacıyla yaptı. Bu onun sömürücü sınıfsal karakterinin kaçınılmaz sonucudur. Bunun doğal devamı olarak da, kendi ulusundan emekçi ve işçileri ulusal düşmanlık şartlanmasıyla kendi arkasına bağlamaya girişti. İşçi hareketi gelişip onun sınıf egemenliği için tehlikeli olmaya başladıkça da, ulusal düşmanlık şartlanmasını tırmandırdı. Nitekim, aşırı milliyetçiliği tanımlayan şovenizm, Fransız devrimiyle siyasi iktidarı ele geçirip egemen olan burjuvazinin Napolyon’la Avrupa’da yayılma döneminde, Napolyon ordusundaki aşırı milliyetçi bir isimden, burjuvazinin aşırı milliyetçiliğini tanımlamak için kavramlaştırılmıştır.

Kapitalizmin tekelci aşaması emperyalizm döneminde burjuvazi gericileşmiş, buna bağlı olarak emperyalist savaş kışkırtıcılığının, işçi emekçi devrimlerini bastırmanın başlıca bir yöntemi olarak ulusal düşmanlıkları, şovenizmi kullanmıştır. Emperyalist dönemde burjuvaziler, dünya hegemonyası için, iki kez dünya çapında emperyalist paylaşım savaşına girişmiş, kendi ulusundan işçi sınıfını rakip emperyaliste karşı savaştırmak için şovenizm zehriyle şartlandırmış ve sınıf kardeşini kırmaya, ezilen uluslardan halkları sömürgeleştirmeye seferber etmiştir. İşbirlikçi burjuvaziler de kendi sınıf çıkarları ve emperyalist efendilerinin sömürgeci çıkarları için halkları birbirine kırdırmış ve sürekli ulusal düşmanlık ve sınır gerginlikleri politikası izlemişlerdir.

Bölge Ülkeleri Burjuvazisi Şovenizmi Geliştirdi

Ortadoğu, emperyalist rekabet ve paylaşım savaşının yoğunlaştığı bölge olarak, emperyalistler ve yerel burjuvaziler tarafından ulusal düşmanlıkların tırmandırıldığı, sürekli ve güncel tutulduğu bir alandır. İsrail-Arap düşmanlığı başta gelmek üzere, Türk-Arap, Fars-Arap, Türk-Kürt, ArapKürt, Fars-Kürt, Fars-Azeri ulusal güvensizlikleri ve düşmanlıkları sürmektedir.

Yüzyılın başında İngiliz ve kısmen de Fransız emperyalist sömürgeciliği, Arap uluslaşmasını önlemiş, Arapları İngiliz sömürgeciliği altında şeyhlerin kukla yöneticiliğinde krallık ve emirliklere bölmüş, Filistin’de 2.emperyalist paylaşım savaşı sonrası ABD emperyalizmiyle birlikte emperyalizm kuklası siyonist İsrail devletini kurmuştur. İsrail siyonist devletinin yarım yüzyılı aşkın süredir, ABD emperyalizminin savaş makinası rolünü oynayarak sürdürdüğü Filistin işgali ve yol açtığı savaşlar, Arap-İsrail ulusal düşmanlığını İsrail halkıyla Arap halkları arasında kanlı bir güvensizliğin oluşmasına yol açmıştır. Emperyalist sömürgecilik, kukla emirlik ve krallıklar aracılığıyla Arap halkları arasında da güvensizliğe yol açmış, hatta Şii ve Sünni çelişkisini sürdürerek bu güvensizliği bir başka boyutuyla büyütmüş, devamında bazı Arap ülkelerindeki burjuva milliyetçi rejimlerin kurulması da Arap halkları arasındaki güvensizliği tek tek Arap ülkeleri çapında burjuva grup çıkarları nedeniyle sürdürmüştür. Irak Baas rejimi örneğinde görüldüğü gibi, özellikle Kürt halkına karşı katliamlarıyla, Irak’ta yaşayan halklar arasında düşmanlık geliştirmiş, güvensizliği büyütmüştür.

1991 ve 2003 emperyalist saldırı ve işgalde ABD’nin, Kürt burjuva ulusal hareketini işgalin zaferinde dayanak yapma politikası Arap halkının Kürt halkına güvensizliğinin doğmasına yol açmış ve güvensizliği büyüten yeni bir faktör olmuştur.

İran Şahlık rejimini emperyalist tahakküm kendi egemenliğinin dayanağı yaparak, Fars burjuva-feodal egemen sınıflarının İran’daki ezilen uluslar üzerinde ilhakının sürmesini sağlamış ve Fars burjuvazisinin sömürgeci politikasını desteklemiştir. Böylece İran’da değişik uluslardan halkların ve proletaryanın ulusal güvensizliklerini canlı tutmuş, 1940’lı yıllarda ve daha öncesinde, Azeri, Kürt Mahabat ve Gilan demokratik ulusal devletlerinin katliamla bastırılması örneklerinde görüldüğü gibi kanlı bir güvensizliğin tırmanmasına yol açmış, destek vermiştir. Politik İslamcı iktidarın, şovenist kanlı saldırganlığı bu güvensizliği sürdürmüştür. ABD emperyalizminin bugün gerek Türk burjuvazisini İran’a saldırtma politikası ve gerekse ezilensömürge ulusların burjuva ulusal hareketleri, İran’da egemenliği ele geçirme politikasının aracı yapma hesapları söz konusu güvensizliği büyüten yeni bir faktördür.

Geçmiş dönemde, Osmanlı ve İran imparatorluklarının Arap, Kürt ve diğer halkları ilhak altında tutmuş olmaları, ezilen ulusların halkları açısından, Türk ve Fars halkına güvensizlik duymalarına ve bugünkü güvensizliğin büyümesinde tarihsel sürecin yarattığı bir etken rolü oynamaktadır.

Ortadoğu’dan biraz kuzeye çıkıldığında, Ermeni halkının yaşadığı katliamlar,

Türk ulusuna bir güvensizlik duymanın aracı olarak bugün de Ermeni halkının hafızasında yaşamaya devam etmekte, yanı sıra Ekim devrimi öncesi Kafkasya’da Rus çarlık emperyalizminin, Osmanlı otokrasisinin ve yerel feodal gericilerin kışkırttığı boğazlaşmalar ve günümüzde bu bölgede yerel burjuvazilerin tutuşturduğu Ermeni-Azeri savaşı, Rus emperyalizminin Çeçenya’daki katliamları, bölge işçi sınıfı ve halklarının ulusal güvensizliğini yaratmış ve büyütmüştür. Balkanlar için de benzer şeylere vurgu yapılabilir, yapmalıyız.

Bütün bu tarihsel ve güncel olaylar, bölgede halkların güvensizliğinin doruk noktada olmasına yol açmış ve proletaryanın önüne bu güvensizlik ve düşmanlıklara son vermek devrimci görevini koymuştur.

Halkların Birliğini Devrim ve Proleter Enternasyonalizmi Gerçekleştirir

Tekelci kapitalizmin bugünkü uluslararasılaşma düzeyi, emperyalizm çağıyla oluşan halkların birliğinin maddi temelini daha çok geliştirmiştir. Emeğin toplumsallaşması ve uluslararasılaşması nın bugün vardığı düzey, değişik uluslardan proletaryaya, sosyalizmi ulusal özgürlük ve gönüllü birlik temeli üzerinde, birlikte inşa etmek olanağını fazlasıyla sunmaktadır.

Nitelik olarak enternasyonalist tek sınıf olan proletarya, ulusal ve ülkesel sınırları esas alarak devrimin zaferini sağlayabilse de, bölgesel ve uluslar arası devrimci etkenin, devrimde dolaysız yedek olan bu etkenin, devrimin kesin zaferindeki rolünün arttığını bilince çıkarmalı ve maddi koşulları daha çok elverişli hale gelen bölge uluslarından kardeş işçi sınıflarıyla birlikte sosyalizmin inşasına girişmelidir.

Maddi koşulları artan proleter birliğin, emperyalist saldırıya karşı muzaffer devrimlerin kesin zaferinin, bölgemiz halkları arasında sömürücü sınıfların yarattığı güvensizliği gidermenin, halklar arasında gönüllü birlik ve kardeşliğinin tek yolu, bölge uluslarının halk devrimlerine proleter önderlik yoluyla, Ortadoğu Halklarının Demokratik ve Sosyalist Federasyonu’nu gerçekleştirmektir. Federasyon birliğin biçimlerinden elbette yalnızca biridir. Ancak, Sovyet devrimi deneyinin gösterdiği gibi, halkların birliğinin gerçekleşmiş en ileri biçimidir, bu nedenle de halklar yeni ve daha ileri bir biçim yaratıncaya değin sovyetik tipte federatif cumhuriyetler birliği en ileri biçim olarak ülkemiz ve bölge ülkeleri proleter ve emekçi sınıfları tarafından öngörülmeli ve devrimlerin zaferleriyle uygulanmaya konmalıdır. Bugün artan bölgesel devrim olanakları bu programatik hedefi bölge uluslarından proletaryanın benimsemesini daha fazla koşullamakta ve maddi ve siyasal koşulları açısından proletaryanın bu hedefine varmasını geçmişe oranla kolaylaştırmaktadır.

Halkların ulusal düşmanlık ve güvensizliğini yaratan tarihsel ve güncel egemen emperyalist ve yerel burjuva sınıflar olduğuna göre, bu birlik, ancak söz konusu burjuva egemenlikleri yıkacak devrimlerle gerçekleşebilir. Yanı sıra, küçük burjuva ulusalcı hareketler, yerel sömürgeci-ilhakçı sınıflara, emperyalistlere karşı devrimci zaferler kazansalar da, sonuçta burjuva ulusalcılığının dar çemberini yıkıp halkların kardeşçe birliğini, birliğin ekonomik maddi temeli olan sosyalist sistemi gerçekleştiremeyeceklerdir. Birliği sağlamanın önkoşulu, devrimlerde proletaryanın önderliği ele geçirmesidir. Muzaffer devrimlerin önderliğini yapacak olan bölge uluslarından proletarya, halkların demokratik federatif birliği yolundan, sosyalizme ve sosyalist federatif birliğe ilerlemeli, tarihsel ekonomik-siyasi-kültürel farkları karşılıksız yardımla giderme yolunu tutmalıdır... Tarihte, bu birliği, Sovyet proletaryası gerçekleştirdi... Ayrıca, emperyalist ülkelerin ve yerel burjuvazilerin halkları milliyetçi çatışma bataklığına düşürdükleri Balkan ülkeleri için, Komintern ve Komintern’in Balkan ulusları komünist partileri, federatif birlik programını benimsediler. Antifaşist devrimlerin büyük zaferi, Yunanistan hariç bu ülkelerin tümünde Halk iktidarlarının kurulmasına, Federasyonun gerçekleştirilmesine olanak sağladı. Nitekim zaferden hemen sonra 1946-47 yıllarında federasyon görüşmeleri yapıldı. Ancak Tito revizyonizminin kurulacak Balkan federasyonuna hakim olma hesapları halkların federasyonunun gerçekleşmesini önledi.* SB’den sonra Balkanlarda da halkların federatif birliği gerçekleşseydi dünya tarihine ikinci gönüllü ve özgür bir birlik daha eklenecek ve tarihin sonraki sürecinde, bugünden baktığımızda yirminci yüzyılın ikinci yarısında halk devrimlerin zaferine daha etkili örnekler olarak halkların gönüllü ve özgür birliklerini teşvik edecekti. Balkan halkları sonraki on yılları kardeşlik içinde geçirdiyseler de bu tarihsel gelişmenin gerçekleşmemesi, dünya halklarını tartıştığımız konuda güçlenmiş örneklerden mahrum bıraktı. Güneydoğu Asya uluslarının aynı dönemde devrimlerinin gerçekleşmesi de benzer bir olanağı yarattı. Ancak Maocu revizyonizmden kaynaklanan milliyetçiliğin Çin-Vietnam sınır gerginliğine yol açması, Vietnam’ın Kamboçya’yı işgal ederek kendi yandaşı kliği iktidara getirmesi, milliyetçi çatışmalardı. Ve dünya halklarının birliği duygularını sarsıcı rol oynadı.

Günümüzde, dünya ve bölge komünist partileri, Lenin Stalin önderliğinde halklar hapishanesi Çarlığı ve devamındaki burjuva hükümeti yıkarak gerçekleştirdikleri halkların özgür birliğinden öğrenmeli. Komintern’in programatik görüşünü kararlıca yükseltmelidir. Devrimlere rağmen yaşanan küçük burjuva milliyetçiliklerinin yol açtığı çatışmalardan ve tarihi fırsatları heba etmesinden ders almalıdır. Bu nedenle daha şimdiden komünist partiler ve halkların devrimci örgütlenmeleri arasında kardeşçe birlikler kurmalı, devrimlerin ve devrimci dayanışmaların örs ve çekici içinde halkların güvenini sağlamlaştırmalıdır.

Bölgesel Emperyalist Bloklar ve Halklarda Geçici Yanılgı

Emperyalistler, 90’lı yıllar boyunca, ‘çağdaş uluslararası koşullar yaratma’, ‘bölgesel uluslararası bloklar yoluyla ekonomik gelişme sağlamak’ söylemiyle, halkları küçümsenmeyecek bir yanılsama içine soktular. Bu işte özellikle, devrimci ve sol reformizmden ABD’ciliğe ve AB’ciliğe dönmüş olan aydınların ve küçük burjuva reformistlerinin hamaratlığı önemli bir rol oynadı....

Bugün özellikle emperyalizmin lideri ABD’nin dünya hegemonyasını elinde tutmak için faşist Bush çetesi yönetiminde uyguladığı dizginlenmemiş saldırganlık, bu yanılsamayı Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya uzanan geniş halklar nezdinde yerle bir etti. Bazı Balkan halkları aynı yanılsamaya en çok düşen halklardı. ABD himayeci sömürgeciliğinin ulusal özgürlük getirmediğini onlar da göreceklerdir. Benzer yanılgıyı bugün Güney Kürt halkı da yaşıyor ama çok geçmeden kendi deneyimiyle yanılgısın görmeye başlayacaktır.

ABD’nin kurduğu bölgesel birlik NAFTA (olası genişletme politikasıyla FFTA), Meksika halkına yoksulluktan başka bir şey getirmediği gibi, burjuva yöneticileri eliyle, kardeş Latin Amerika halklarına karşı ABD’nin siyasi-askeri suçlarına Meksika halklarının elini de bulaştıracaktır. Latin Amerika halkları, daha şimdiden NAFTA’nın,

ABD’nin emperyalist dünya egemenliği için güçlenmesinin aracı olduğunu, halklara toplumsal yıkımdan başka bir şey getirmediğini kavradılar. İşbirlikçi oligarşilere ve ABD emperyalizmine karşı peş peşe halk ayaklanmalarına başvuruyorlar. Ayrıca bunun, ABD emperyalizmiyle işbirlikçi oligarşiler arasındaki ekonomik entegrasyonu daha da ilerleterek, oligarşilerin korunması için, ABD’nin devasa askeripolisiye gücüyle kendi ülkelerine ve halk ayaklanmalarına müdahale etmesinin temelini güçlendirdiği bir gerçektir ve son beş yılın deneyleriyle, Venezüella ve Haiti’deki ABD’ci darbeler ve Plan Kolombiya, Küba’ya saldırı planlarıyla pratikte de doğrulanmaktadır.

Dünya halklarını yanılsamaya iten asıl emperyalist bloklaşma örneği Avrupa Birliği’dir. Burjuva demokrasisi paradigmasıyla, dünya çapında demokrasi örneği propagandası yapılarak çekici kılınan bu birlik, gerçekte Almanya ve Fransa emperyalist devletlerinin, dünya çapındaki emperyalist hegemonya rekabetinde ekonomik-siyasi-askeri dayanağıdır. ABD’nin, AB’yi içten bölme politikasının nedeni de bu gerçektir.

Ekonomik mali alanda, neoliberal ekonomik politikaları temel alan AB, işçi sınıfı ve emekçi halklara sömürüyü ağırlaştıran ve yeni sömürge ülke halklarına toplumsal yıkım getirdiği halde, özellikle ikinciler için yanılsamalı biçimde, yaşam koşullarını iyileştireceği beklentisi yaratmaya devam etmektedir. Bu, burjuva demokrasisi getireceği beklentisiyle birleşerek, özellikle halklar ve ezilen ulus ve inançtan halklar üzerinde daha etkili beklentiye dönüşmektedir. Bölgemiz açısından, AB, bölgenin egemen emperyalisti ABD’yle rekabette, Irak işgali ve Filistin sorunundaki muhalefeti nedeniyle, halklarımız üzerindeki yanılsamasını daha etkili kılmaktadır. Ancak, AB’nin emperyalist niteliği ve ekonomik siyasi gerçekleri, bu bloklaşma-birliğin, Alman ve Fransız emperyalistlerinin dünya emperyalist egemenliği için dayanağı olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Bu gerçekler, AB’nin olası konfederal birliğinin gerçekte halklar açısından demokratik bir birlik olmayacağını apaçık biçimde göstermektedir. Lenin’in geçen yüzyılın başında Avrupa Birleşik Devletleri sorunu tartışılırken ortaya attığı ‘ya gerçekleşemez veya gerçekleşirse emperyalist olur’ tezi bugün doğrulanmaktadır.

Latin Amerika’dan, Arap ülkelerine, Güneydoğu Asya’dan Afrika’ya değin kurulan daha gevşek birlikler ise, bu ülkelerin egemen burjuvazilerinin ekonomik-siyasi ilişkilerini düzenleyen ve içlerinden en gelişkin burjuvazilerin çıkar etkinliğini sağlayan araçlardır. Ve daha çok da bölgesel bakımdan en gelişkin burjuvazilerin efendisi emperyalistlerin bölgesel egemenliğinin aracı olmaktadır. İkinci emperyalist paylaşım savaşı öncesi SEATO, CENTO, ASEAN gibi bölgesel birliklere benzer rolü bugün de Latin Amerika Ülkeleri Birliği, MERCOSUR, D-8, Arap Birliği, İslam Kalkınma Konferansı, vb gibi birlikler oynamaktadır.

BDT, Şanghay Beşlisi gibi Rusya ve Çin’in bölgesel egemenlik için rekabet aracı olan daha zayıf birliklerin emperyalist niteliği ise tartışmasız açıktır.

Emperyalist dünyanın, özellikle günümüzdeki gerçekleri, kurulacak bölgesel “enternasyonal” federasyonların, burjuvazilerin iktidarları, sürdüğü müddetçe, kaçınılmaz olarak gerici nitelikte olacağını, bölgesel güçlü burjuvazilerin etkinlik aracı ve bu yolla da bağlandıkları emperyalistlerin egemenlik aracı olacağını kanıtlamaktadır. Geçici olarak halklar arasında -burjuvazilerinin çıkar ortaklığı nedeniyleçatışmaları engellese de bu niteliği ve rolü kapitalizmin ekonomik gerçekleri, burjuvazilerin ve emperyalist sistemin siyasi-askeri gerçeklerinin kaçınılmaz sonucudur. Hatta Rusya örneğinde görüldüğü gibi sosyalist dönemde kurulan federasyonlar kapitalist restorasyondan sonra kaçınılmaz olarak güçlü burjuvazinin egemenlik aracı olmakta ya da emperyalist güç ilişkilerine göre söz konusu uluslararasındaki oluşan yeni burjuva ilişkiler yeniden şekillenmektedir.

Hiçbir burjuva ve küçük burjuva reformist yanılsama bunu değiştiremez.

İki Ortadoğu Federasyonu Tezi İki Karşıt Sonuç

Marksist-leninist komünistlerin kongre kararlarında benimsediği ve günlük mücadelede ajitasyonunu yoğunlaştırdıkları Ortadoğu Halklarının Demokratik Federatif Birliği, bölge halklarının devrimlerinin kesin zaferiyle, proleter ve emekçi iktidarların özgür ve gönüllü birliğine dayanmaktadır.

Dahası, burjuvazilerin iktidarı yıkılmadan, proleter ve emekçi iktidarların kesin zaferi gerçekleşmeden, halkların enternasyonal birliklerinin kurulamayacağı teorik temeline dayanmaktadır.

Öcalan’nın, İmralı sürecinde ortaya attığı ve bugün Kongra-Gel tarafından savunulan Ortadoğu Demokratik Federasyonu ise, bölge ülkelerinin burjuva demokrasisi rejimlerine geçişi ile kurulacak bir federasyonu öngörmektedir. Bu pragmatik görüş, burjuva iktidarların, burjuva demokrasisi rejimleri altında kuracağı bir federasyonu önermektedir. Bölge ülkelerinin burjuva demokrasisi rejimlerine geçtiklerini varsayalım. Olası o koşullarda da burjuva iktidarlar ya daha edilgen de olsa milliyetçi nitelikleri nedeniyle böylesi bir federasyonu kurmayacak, halklar arasında bugünkü düzeyde olmasa da milliyetçi gerginlik politikası uygulayacaklar. (Burjuva demokratik bir parti olan İsrail İşçi Partisi’nin Filistin ulusuna karşı izlediği sömürgeci politika, burjuva demokratik İspanya Sosyalist Partisi’nin özerk Bask ülkesi halkına karşı izlediği politika, Irak, Suriye Baas partilerinin izlediği rekabet politikası bunun yeterli kanıtlarıdır.) Ya da varsayalım ki halkların mücadelesinin baskısıyla böylesi bir federasyonu gerçekleştirmek zorunda kalsınlar. O taktirde kurulacak burjuva demokratik federasyon gelişkin burjuvazilerin etkinliğinin ve efendisi emperyalist gücün bölge egemenliğinin aracı olmaktan öte bir rol oynamayacaktır. Federasyonu söz konusu ettiğimiz Ortadoğu olduğuna göre, Türk burjuvazisinin, yanı sıra İsrail burjuvazisinin etkinlik aracı, onların emperyalist efendisi ABD’nin bölgeye hakimiyet aracı olmaktan başka bir rol oynamayacaktır. Bunun belki de az çok farkında oldukları için Kongra-Gel ve Öcalan, pek çok kez, Kuzey Kürdistan’daki demokratik reformların, ‘Türkiye’yi bölgede geliştireceği’ni vurgulamaktan geri durmuyorlar. Haklılar           da!.. .Ayrıca

‘ABD’nin bölgeye demokrasi getireceği’ emperyalist liberal demagojinin üzerine atlamaları da, öngördükleri burjuva federasyon görüşünün ABD’yi güçlendireceğinin az çok fark ettiklerini gösteriyor...

Burjuva demokratik Ortadoğu federasyonu görüşünün tek olumlu yanı, güncel ajitasyon açısından Türk , Kürt, Arap ve diğer bölge halkları arasında büyütülmeye devam eden ulusal güvensizliği törpüleyici, azaltıcı bir rol oynamasıdır....Bu rolünün ötesinde, bölgesel güçlü burjuvaziye ve (bugün) efendisi ABD’nin hakimiyetine yaramaktan başka bir rol oynamayacaktır.

O halde, Öcalan ve Kongra-Gel’in savunduğu burjuva demokratik nitelikteki Ortadoğu federasyonu ile Marksist-leninist komünistlerin savunduğu işçi emekçi federasyonu, dayandığı teorik tezler bakımından da, sonuçları bakımından da temelden farklı iki programatik görüştür. Bu dayandığı sınıfların iktidar hedefinin farklı sınıfsal niteliklerinin kaçınılmaz kıldığı bir sonuçtur...

Gerek bölgemiz uluslarından emekçi halkların güvenini ve birliğini geliştirmek, gerek bölünmüş sömürge Kürdistan’ın ulusal kurtuluş devrimlerinin bölgenin önemli bir bölümündeki ülkelerin işçi-emekçi devrimleri arasındaki birliği güçlendirici rolü, gerekse, kapitalist, emperyalist sistemin iktisadi entegrasyonunun yarattığı maddi temel; bölgemizde devrimlerin ve emekçi halkların, işçi sınıflarının enternasyonal birliği sorununu ve bunun biçimlerini, güncelde ve devrimlerin zaferiyle, soruna programatik çözümü acil kılmaktadır. Marksist-leninist komünistler, bunun yüklediği proleter enternasyonalist sorumluluğu göstererek, işçi sınıfı ve emekçi halkların iktidarlarına dayanan, devrimin zaferini önkoşul alan Ortadoğu halklarının demokratik federasyonunu, komintern geleneğini güncelde geliştirerek, programatik görev olarak önlerine koyuyor, güncelde de bu doğrultuda bölge devrimci ve komünist hareketlerinin mücadele birliğini inşa etmeye geliştirmeye çalışıyorlar, kararlılıkla bu proleter enternasyonalist yoldan yürüyecekler... ABD haydutlarının emperyalist dünya düzeni ve bölge hakimiyetine seçenek olarak, bölge işçi emekçileri ve ezilenlerinin bu devrimci yolunu yükseltecekler.

Bölgedeki ümmetçi islamcısından, Arap milliyetçisi akımlara, Kürt reformcu ulusalcılara değin değişik uluslardan burjuva ve küçük burjuva akımlar, halkların birliğini ve özgüvenini geliştirecek mücadele ve çözümler geliştiremiyorlar, geliştiremezler de... Böylece, zor ve işgal yoluyla, ekonomik bağımlılık yoluyla, ABD ve Avrupa emperyalistleri karşısında, işçi sınıfı ve halkların kardeşliği ve birliğinin seçeneği olamıyorlar.

Ancak ülkemiz ve diğer uluslardan pek çok devrimci akım da, mücadelede enternasyonalist dayanışma içine girse de, halkların birliğini programatik hedef ve görev olarak önüne koymuyor, adeta inanılmaz bir ulusal dar görüşlülük sergiliyorlar. Hatta denebilir ki, ümmetçi islamcıların, müslüman uluslar için sözde savunduğu “birlik”ten, Kongra-Gel’in burjuva demokratik federasyon önerisinden, bu bakımdan adeta daha geri konumda kalmaktan kurtulamıyor... Kuşkusuz, devrimci akımlar ulusal çapta tartışmasız devrimci nitelik ve perspektife sahip oldukları halde, bu politikaları(doğrusu politikasızlıkları) onların, devrim perspektifinin bölgesel ve uluslararası devrimci perspektifsizliklerinden kaynaklanıyor.

Bölgemiz proletaryası ve emekçi halkları; ABD ve emperyalizmin bölgemizde (ve dünyada) işgal, zor ve ekonomik tekelcilik yoluyla, halkları boyunduruk altında tutularak, emperyalist egemenlik ve rekabette halkları birbirine kırdırarak geliştirdikleri halklar arası güvensizlik ve düşmanlığa karşı, yerel burjuvazilerin çıkarları doğrultusunda geliştirdikleri milliyetçi-bağnaz boğazlaşma ve düşmanlıklara karşı, işçi sınıfı ve halkların özgür ve gönüllü birliğini, mücadele içinde geliştirmeli, devrimlerin kesin zaferiyle demokratik federatif birliklere ulaştırmak, proletarya diktatörlüğü altında sosyalist federatif birliğe dönüştürerek, tarihsel gerilikleri karşılıksız fedakarlık ve dayanışmayla giderme sürecini ilerletmeli, halkların birliğini proleter enternasyonalizminin sosyalist ufkuyla yürüyerek gerçekleştirmelidir... Komünistler ve proletarya, emeğin toplumsallaşmasının uluslararasılaşma düzeyinin vardığı bu ileri koşullarda bu yolda yürümekte, proleter enternasyonalist bayrağı yüksek tutmakta daha da kararlıdır....

* Tito’un vazgeçmediği önerisi, Yugoslavya içindeki federe cumhuriyetlerin birer oyu ile diğer Balkan ülkelerinin birer oyuyla federe ulusların meclisi karar alması biçimindeydi. Ve görünüşte bütün ulusların eşit birer oyu olacaktı ama sonuçta Yugoslavya Komünistler Birliği yoluyla Tito Balkan Federasyonunda tam yetki sahibi olacak bütün kararlara damgasını basacaktı...

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn