Emperyalist Küreselleşmenin Timsali: Spekülatif Sermaye

Emperyalist küreselleşmenin timsali nedir? Bilgisayar mı? İletişim olanakları mı? Medyanın ulaştığı yaygınlık ve güç mü? Hayır. Tüm bunlar, kapitalist sermaye birikiminin ihtiyaçları için kullanıldığında, ortaya iğrenç bir toksik madde çıktı ki emperyalist küreselleşmenin timsali de odur: Spekülatif sermaye.

Sermaye hareketlerine tanınan serbesti derecesi, 1960’lardan, 1970’lerin sonlarına kadar 60 civarında seyrederken, 1970’lerin sonundan 1993’e kadar uzanan zaman diliminde tam bir sıçrama söz konusu. Emperyalist sermaye, uluslararası finansal kuramların (IMF gibi) zorlayıcı gücünü kullanarak para piyasalarını ve borsaları sermaye için serbestleştirdi. Dünyanın bir ucundan diğerine saniyelik sermaye transferlerini olanaklı hale getirdi. Bilgisayar ve iletişim teknolojisindeki “göz kamaştırıcı” ilerleme, sermayenin üzerinde hareket edeceği bu yeni zeminin teknolojik altyapısını oluşturdu. Yeni ve güçlü yelkenlilerin bulunması, Hindistan ve Latin Amerika yerlilerinin köleleştirilmesi ve bu kıtaların yağmalanmasına yol açmıştı. Buharlı makinelerin bulunması, bu kıtalardaki yerli zanaatın yok edilmesine ve Avrupa kapitalizmi için sanayi bitkisi yetiştiren köle plantasyonlarının sayısında bir patlamaya neden olmuştu. Bunlara oldukça benzer biçimde, bilgisayar teknolojisindeki gelişmeler ve internet ile telekomünikasyon ağlarının dünyayı sarması da, diğer şeylerin yanı sıra, dünya yağma pazarının kurulmasına yol açtı.

Global Yağma Pazarı

Lenin emperyalizmi, “kapitalizmin özgün bir tarihsel aşaması” olarak tanımlar ve şöyle devam eder: “Bunun özgün niteliğinin üç yönü vardır: emperyalizm, (1) tekelci kapitalizmdir; (2) asalak, ya da çürüyen kapitalizmdir; (3) cançekişen kapitalizmdir. Serbest rekabetin tekel tarafından ayağının kaydırılması, emperyalizmin temel ekonomik özelliği, özüdür. Tekel kendini başlıca beş biçim altında ortaya koyar: (1) Karteller, sendikalar ve tröstler, üretimin yoğunlaşması, kapitalistlerin bu tekelci birliklerinin doğmasına yolaçacak bir düzeye ulaşmıştır; (2) büyük bankaların tekelci konumu, üç, dört ya da beş dev banka, Amerika, Fransa, Almanya'nın tüm ekonomik yaşamını denetim altına almaktadır; (3) hammadde kaynaklarının tröstler ve mali oligarşi tarafından ele geçirilmesi (mali sermaye, banka sermayesi ile tekelci sanayi sermayesinin kaynaşmasıdır); (4) dünyanın uluslararası karteller tarafından (ekonomik) bölüşümü başlamıştır. Daha bugünden, bütün dünya pazarına komuta eden ve bu pazarı kendi aralarında, savaş onu yeniden paylaştırın- caya kadar, ‘dostça’ paylaşan böyle yüzden fazla uluslararası kartel vardır. Tekelci olmayan kapitalizm ortamındaki meta ihracından farklı olarak sermaye ihracı, oldukça ilginç bir olaydır ve dünyanın ekonomik ve toprağa değin siyasal bölüşümüne yakından bağlıdır; (5) dünyanın toprak bölüşümü (sömürgeler) tamamlanmıştır.”(1)

O halde bugünkü durumu nasıl tanımlayabiliriz? Eğer emperyalist küreselleşmeyi bugünün özgünlüğü olarak ifade edersek gerçeği dile getirmiş olur muyuz? Lenin’in yaptığı betimleme bugün geçerli değil mi? Olguları tek tek ele aldığımızda görürüz ki, Lenin’in özgünlük olarak belirttiği her şey bugün çok daha belirgin biçime bürünmüştür. Elbette bu bir şeyin değişmediği anlamına gelmez. Emperyalist küreselleşme bir olgudur ve onun özgünlüğü spekülatif sermayenin artan etkinliğidir.

“Kapitalist sistemin belli başlı üç küreselleşme dalgasından söz edilebilir. Birincisi; sanayi devriminin hemen ardından meta ticareti yoluyla dünya pazarının oluşturulmasıdır. İkincisi; kapitalizmin tekelci aşamasında, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde görülen ve esasen sermaye ihracı yoluyla dünya pazarının yeniden biçimlendirilmesidir... Emperyalist küreselleşmeye damgasını vuran, uluslararası tekellerin dünya ekonomisi üzerinde tam hakimiyeti, mali sermayenin üretimden koparak esasen spekülatif ticarete kaymasıdır.(2)

Emperyalist küreselleşmenin koçbaşı, mali piyasalar üzerindeki denetim ve sınırlandırmaların kaldırılması oldu. 1980’ler ve 90’lar, mali piyasalarda akıl almaz bir sıçramaya tanıklık etti.

Dünya aktif finans stokları, 1980’de 10 trilyon 706 milyar dolardan, 1992’de 35 trilyon 483 milyar dolara fırladı: Yani üç buçuk kat arttı. Bu 12 yıl içinde uluslararası tahviller stoku 7 kat, hisse senetleri stoku 3.7 kat arttı.(3) Yukarıdaki tablo da günlük borsa işlemlerinin artış hızını ve hacmini gösteriyor. (Tablo 1)

TABLO 1

Yıl

Borsada günlük işlem (milyar $)

Yıllık dünya ihracatı

Oranı (%)

1979

75

1546

4.8

1984

150

1800

8.3

1986

300

1998

15

1990

500

3429

14.5

1994

1200

4269

28.1

Kaynak: Eric Toussaint, Ya Paranı Ya Canını, syf.

Borsalardaki bir günlük işlemin, ihracatın yıllık toplamının neredeyse üçte birine denk geldiği görülüyor. Döviz piyasalarındaki gelişmeyi de buna eklemek gerekir: “1980’lerin sonunda sadece 190 milyar ABD doları işlem hacmi olan dünya döviz piyasası işlemleri, günümüzde günlük 1.7 trilyon dolara ulaşmış bulunmaktadır. (...) (bu) döviz işlemi hacminin yüzde 80’i, bir hafta içinde, geldiği ulusal piyasayı terk etmekte.”(4)

Tahvil ve hisse senedi piyasalarının işlem hacminin toplam milli gelire oranı, ABD’de 1980’de yüzde 9’dan, 1990’da yüzde 93’e, 1995’te ise yüzde 164’e vardı. Almanya’da 1980’de yüzde 8’den 1990’da yüzde 85’e, Japonya’da ise aynı yıllarda yüzde 7’den yüzde 119’a vardı. İngiltere’de ise bu rakam, tüm akıl sınırlarını zorlayacak yüksekliktedir: 1985’te yüzde 386’dan, 1990’da yüzde 690’a!!(5) Böylece, asalaklık ve çürümenin tüm dünya ekonomisine görülmedik ölçüde nüfuz ettiği bir döneme girildi.

Büyük Soygun

Mali sermayenin yaptığı bu “küresel sıçrama”, yeni sömürge ve bağımlı ülkelerin alenen soyulmasıyla el ele gitti. 1990-1997 yılları arasında “gelişmekte olan ülkeler”, yabancı yatırımcıların haklarını koruyan ve yasal koşulları yabancı yatırım lehine düzenleyen 1035 adet çok taraflı yatırım anlaşması yaptılar.(6) 1990-’94 arasında bu ülkelerde 50 yeni borsa açıldı. İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nın da 1986’da açıldığını hatırlatalım.(7) Uluslararası mali sermaye bu ülkelere adeta “akın” etti. (Tablo 2)

Tablo 2: “Gelişmekte olan ülkelere yönelik net sermaye akımı”(Milyar $)

 

1990

1991

1992

1993

1994

1995

1996

Toplam

98.3

116.3

143.9

208.1

206.2

243.1

281.6

Toplam Özel Akımlar

41.9

53.6

90.1

154.6

160.6

189.1

246.9

a) Borç

15.0

13.5

33.8

44.0

41.1

55.1

82.2

b) Doğrudan Yabancı Yatırım

23.7

32.9

45.3

65.6

86.9

101.5

119.0

c) Hisse Senedi

3.2

7.2

11

45.0

32.6

32.5

45.8

Resmi akımlar (Borçlar + yardımlar)

56.4

62.7

53.8

53.6

45.5

54

34.7

Kaynak: IMF verilerinden aktaran, İTO, Türkiye Ekonomisinde Sermaye Hareketleri, sf. 15

Yeni sömürge ve bağımlı devletlere akan bu muazzam sermayenin içinde, borçların ve hisse senedi alım satımının yükselişi gerçekten “baş döndürücü”. Kuşkusuz bu tablo hep böyle sürmedi. 1997’de patlak veren Güneydoğu Asya krizi, mali sermayenin yeni sömürge pazarlarından nispi olarak geri çekilmesine yol açtı. Ancak mali sermaye hareketleri genel toplamda, artarak sürdü.

Bu veriler, sermaye ihracı içinde, para sermaye biçimindeki ihracın ulaştığı düzeyi açık biçimde gösteriyor. Tablo 2’de aktardığımız verilere göre, 1996 yılında, bağımlı ve yeni sömürge ülkelere toplam özel sermaye ihracının yüzde 33’ü borçlardan, yüzde 48.3’ü doğrudan yatırımdan, yüzde 18’i ise, hisse senedi ve portföy yatırımlarından oluşuyordu. BIS verileri, 1997’den 2001’e, bu oran içinde borçların görece azaldığını ve hisse senedi akışının görece arttığını gösteriyor.(8)

Yeni sömürgelere borç, döviz ve hisse senedi biçiminde akan mali sermaye, büyük bir soygun gerçekleştirerek geri döndü. Bu ülkelerde üretilen toplam artı değerin önemli bir kısmı, böylece uluslararası mali sermaye tarafından, herhangi bir üretken faaliyet gerçekleştirilmeden yutulmuş oldu. Tabii, aynı zamanda, bu borsalara tasarruflarını yatırmış olan küçük esnafın ve ücretlilerin paraları da bu soyguncular çetesi tarafından çalındı. Bu soygundan yeni sömürge işbirlikçi burjuvazilerinin zarar ettiğini söylemekse mümkün değil. Borsalarda toplanan büyük çapta para sermaye, onlara da vurgun ve zenginleşme olanağı sağladığı gibi, bizzat kendileri de ellerindeki para sermayeyi borsada ve döviz piyasasında spekülasyon yapmak için kullanıyorlar.

Sermaye Neden Spekülasyona Akıyor?

Eric Toussaint, “işletmelerin finanslaşması” kavramıyla yürüttüğü tartışmada, kapitalist dünyada şirket faaliyetlerinin sınai üretimden finansal yatırımlara kaymakta olduğunu ifade ediyor. Toussaint’in aktardığı verilere göre; 1982-1989 arasında Fransız işletmelerinin üretim faaliyetlerine yatırımı, yüzde 76’dan yüzde 47’ye düşüyor, finansal aktif yatırımları ise, yüzde 2.9’dan, yüzde 35’e yükseliyor. Fransa’da yerleşmiş şirketlerin Paris döviz piyasasında yaptıkları müdahaleler, Nisan 1989’da 45 milyar dolardan, Nisan 1992’de 107 milyar dolara, Nisan 1995’te ise, 143 milyar dolara çıkıyor.(9) Bu veriler, Fransa’ya ait olsalar da, aslında evrensel bir gerçeğe işaret ediyorlar. Sanayide üretilen artı değerin giderek artan bir bölümü, borsa, döviz ve tahvil piyasalarına akıyor. Üretilen dev artı değer kitlesinin önemli bir kısmı, yeni yatırımlar olarak sanayi üretimine dönmek yerine spekülatif alana “kaçıyor”.

Engels yüz yıldan fazla bir zaman önce şöyle yazmıştı: “1865’te borsa, kapitalist sistem içinde henüz ikincil bir öğeydi. (...) 1866 bunalımından beri, birikim git gide büyüyen bir hızla arttı ve böylece, hiçbir sanayi ülkesinde ve hele İngiltere’de, üretimdeki genişleme, birikime ayak uyduramadı. ... Ama bu birikim ile birlikte rantiyelerin (...) sayısı arttı. En sonu, para-sermaye olarak başı boş dolaşan bu kitlenin yatırımını kolaşlaştırmak için, henüz kurulmamış bulunan yerlerde, yeni sınırlı sorumlu şirket türleri kuruldu. (...) Bunu, sanayiin giderek hisse senetli girişimlere dönüştürülmesi izledi.”(10)

Bugün de, borsalardaki çılgınca genişlemenin arka planında, sermaye birikimindeki muazzam artışla, sanayinin vaat ettiği kâr oranları arasındaki çelişki yatıyor. Kapitalistler, “kâr için” sanayi üretimi yaptıklarından, ellerinde biriken sermayeyi ancak kârlı olduğu oranda sanayiye yatırıyorlar. Sanayinin vaat ettiği kar oranı düşerken, artan tekelleşmeyle birlikte sermaye birikimi hızlanınca, kapitalist sınıfın elinde bir sermaye fazlası oluşuyor. Bu “fazlalık”, sanayiden çok daha yüksek kâr oranları vaat eden asalak alanlara doğru hızla akıyor. Tekelleşmeyle birlikte tekelci kapitalistin yalnızca “kar” için değil azami kar amacıyla hareket ettiğini belirtelim.

Teknolojik gelişme, kapitalist koşullar altında, sanayideki kâr oranlarının düşmesine neden oluyor. Okur, bunu ilk başta şaşırtıcı bulabilir. Çünkü görünen, tam tersidir: Fabrikalardaki makineler teknik bakımdan iyileştikçe, daha fazla kâr elde edilir. Ancak bu kârın, yatırılan toplam sermayeye oranı, pek de hissedilmeyen bir biçimde, düşme eğilimi içindedir. Bunun nedeni aslında basittir: Teknolojik gelişme, aynı işin daha az emek gücü kullanılarak yapılmasını sağladığı için, fabrikalarda makineler yenilenince, ilk iş, işçi sayısını azaltmak olur. Bu, işçilere ödenen toplam ücretleri azalttığı için, kapitalistlerin en büyük arzusudur da aynı zamanda. Ancak, artıdeğerin kaynağı, canlı insan emeğidir. Makineler ve hammaddeler, yeni bir değer yaratmazlar. Sadece kendi değerlerini ürüne aktarırlar. Ortaya çıkan üründen, makinelerin aşınma payı, hammaddelere yatırılan para ve ücretler çıkarıldığında, geriye kalan değer, bizzat canlı emeğin yarattığı, ancak ona ödenmemiş emektir. İşçi sayısı azaltıldığında, ürünün içindeki ödenmemiş emek kısmı da azaltılmış olur. Toplam sermaye içinde canlı emeğin payı azaltılıp, makine ve hammaddelerin payı artırılınca, artı değerin toplam sermayeye oranı da azaltılmış olur. Diğer yandan, teknolojik gelişme, fabrikaların kurulması için gerekli asgari sermaye miktarını artırır. Kapitalist rekabet, işletmelerin son teknoloji temelinde yenilenmeye zorlar. Daha yeni teknoloji ise, makinelere daha büyük bir yatırım demektir. Yeni teknoloji, fabrikanın üretim hacmini ve ortaya çıkan toplam ürünü artırır. Böylece, bu ürünün bir parçası olarak, brüt artı değer de (toplam kar) artmış olur. Ancak, brüt artı değerin, toplam sermayeye oranı (kar oranı) geçmişe nazaran düşer.

100 işçi çalıştıran bir fabrikanın, 50 milyar liralık toplam sermayeye sahip olduğunu varsayalım. Makinelerin değeri 30 milyar, hammadde harcaması 10 milyar ve ücretler 10 milyar olsun. (Hesabı basitleştirmek için, makinelerin bir üretim sürecinde tüketildiğini varsayıyoruz) Artıdeğer oranının %100 olduğunu (yani işçilerin kendi ücretleri kadar artı değer ürettiğini) varsayarsak, üretim sürecinin sonucunda, ortaya 60 milyar liralık bir ürün çıkar; ki bunun 30 milyarı makine değeri, 10 milyarı hammadde değeri, 10 milyarı ücretlere ödenen para ve 10 milyarı da artı değerdir. Brüt artı değerin toplam sermayeye oranı (yani kar oranı) 10/50= 1/5’tir. Yani, yüzde 20.

Aynı fabrikanın, teknoloji yenilemesi sonucunda 50 işçiyi attığını düşünelim. Yeni alınan makinelerin değeri, 60 milyardır. Yeni makinelerin üretkenliği üçe katladığını varsayalım; sayıca üç kat daha fazla ürün üretileceği için, hammadde harcaması da 30 milyar lira olur. Ücretlere ödenen para da azalarak 5 milyara düşmüştür. Böylece toplam sermaye 95 milyar lira olur. Teknolojik yenilenme üretkenliği üçe katladığından, artı değer oranı da yüzde 300’e çıkar. Böylece, üretim sürecinin sonucunda, ortaya 110 milyar dolarlık bir ürün çıkar. Bunun 60 milyarı makinelerin değeridir, 30 milyarı hammaddelerin değeridir, 5 milyarı ücretlere gider ve 15 milyarı da artıdeğerdir. Brüt artıdeğer artmıştır. Ancak brüt artıdeğerin toplam sermayeye oranı, bu kez 15/95= Yüzde 15.7 olur.

Üretilen ürünün değeri, yüzde 83 oranında; üretilen brüt artıdeğer de yüzde 50 oranında büyümesine rağmen, kar oranı yüzde 20’den yüzde 15.7’e inebiliyor. Gerçekte, bu, kapitalist üretimin temel bir yasasıdır. Buna, kâr oranlarının düşme eğilimi yasası diyoruz. Sermayenin bileşiminde makinelerin (ve dolayısıyla hammaddelerin) payı emek gücünün aleyhine büyüdükçe, kâr oranı da düşer. Kapitalist rekabet ve kâr hırsı, kâr oranının düşmesine neden olur. Bu, kapitalizmin çözülmez bir çelişkisidir. 1974/75 dünya krizini takip eden yıllarda yaşanan bilimsel teknik atılım ve 1980’lerde ve 90’larda üretimin bilgisayar teknolojisi temelinde yenilenmesi, bu durumu kapitalistler açısından içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir.

İşte sermayeyi, zorunlu olanın ötesinde sanayi yatırımı yapmaktan alıkoyan, bu yasadır. Sanayiye yatırılan her 1000 liralık birim sermayenin bu yıl 15 lira, gelecek yıl 13 lira, sonraki yıl 12 lira... kar getirdiğini varsayalım. Borsaya yatırılan aynı 1000 liralık birim sermaye, aynı oranda karı bir günde ele geçirme vaadi sunuyor!

Devlet tahvillerine yatırılan paralar, spekülatif döviz alım-satımları, hisse spekülasyonları, işte bu yüzden çok caziptir. Ve yine, aynı neden, toplumsal kaynakların giderek büyüyen bir kısmının asalak sektörlerin bataklığına doğru çekilmesine neden oluyor. Toplumsal kutuplaşma derinleştikçe, kaynakların daha büyük bir kısmı burjuva sınıfın elinde toplandıkça, asalak alanlar daha fazla şişiyor.

Spekülasyon, karanlık ve gizemli bir “rantiyeler” güruhunun eylemi değildir. Bizzat banka, ticaret ve sanayi şirketlerince yürütülen bir süreçtir. Bunu, İstanbul Sanayi Odası’nın yayımladığı “500 Büyük Sanayi Kuruluşu” raporlarında da görebiliriz. Bu 500 şirketin faaliyet dışı kârının(yani faizden, borsadan vb. kazanılan kârın), net bilanço kârına oranı, sanayi şirketlerinin asalaklaşma düzeyini de gösteren temel bir veridir: (Tablo 3)

Tablo 3: İSO 500 Büyük Sanayi Kuruluşu’nun faaliyet dışı kârlarının bilanço karına oranı

Yıl

Oran (%)

1982

15.3

1985

24.1

1986

30.8

1987

17.9

1988

25.3

1989

31.0

1990

33.3

1991

51.1

1992

38.9

1993

40.7

1994

54.6

1995

46.5

1996

52.9

1997

52.7

1998

87.7

1999

219.0

Aktaran, Erinç Yeldan, Küreselleşme Sürecinde Türkiye Ekonomisi, sf. 156.

1982 verisini ise, İktisat dergisi, sayı 378’de Fuat Ercan’ın yazısından aldık.

Bu oran, 1982’de, yüzde 15.3’ken, 1989’da 31 oldu ve bir daha hiç yüzde 30’larm altına düşmedi. Mali ve ekonomik krizlerin yaşandığı yıllarda (1991, 1994 ve 1998-99) sıçrama yaptı. Son olarak, 1998’de sanayi şirketlerinin finansal karları, sınai kârlarının yüzde 87’sine, 1999’da ise, yüzde 219’una denk geliyordu. Bu son iki yıla ait oran, 1998 sonu ve 1999’u kapsayan kriz koşullarında sanayi kapitalistlerinin fabrikalarını çalıştırmadıklarına ve ellerindeki nakit parayı borsalarda vb. değerlendirerek kâr sağladıklarına işaret ediyor. Kuşkusuz, bu son iki veri, “kriz dönemi” verileridir ve tablodan da görülebileceği gibi, kriz koşulları geçtiğinde sınırlı bir düşüş yaşanacaktır. Ancak, şu temel gerçek değişmeyecektir: Sanayi sermayesi, kâr oranlarındaki düşüşü dengelemek için, giderek artan oranda spekülatifleşiyor. Almanya’da üretim alanında faaliyet gösteren işletmelerin 1994’teki kazançlarının yüzde 62’sinin değerli kağıtlardan kaynaklandığını da hatırlatalım(11) Belli başlı sanayi tekelleri, zaten hali hazırda, borsa fonlarını ve bankaları da kapsayan holding çatıları altında bulunuyorlar. Böylece sınai üretimdeki büyüme, asalak alanlara akan kaynakları artıran bir rol oynuyor. Bu da, bazı aklı evvel burjuvaların “rantiye değil, üretim ekonomisi”, “borsa değil, reel sektör” sloganları etrafındaki sahte çözüm reçetelerini çürütüyor.

1986’daki kuruluşundan bu yana İMKB’de borsa yatırımcısı olarak bulunan bir spekülatörün anlattıkları, mekanizmanın nasıl işlediğine dair çarpıcı veriler sunuyor. Mehmet Görpe, “Borsanın Öbür Yüzü” adlı kitabında, borsada hisse senetleri işlem gören şirketlerin, çeşitli paravan isimler altında kendi hisselerini yeniden satın aldığını öne sürüyor. Böylece, spekülatif oyun başlıyor. Ardından, şirket, aslında kendi hakimiyetinde olan çeşitli isimler altında, kendi senetlerini giderek yükselen bir fiyattan satıyor ve yine kendisi alıyor. Dışarıdan bakıldığında, bu hisseye yönelik ciddi bir talep olduğu ve fiyatının yükselme eğilimi içinde olduğu görülüyor. Böylece, hisseler, yüksek fiyatlarla, bu sefer başkalarına satılıyor. Ardından ise, kısa bir süre sonra, hisselerin büyük bölümü elinden çıktıktan sonra, hissenin sahibi olan şirket, bu kez fiyatları düşürmek için panik ortamı yaratıyor. Hissenin fiyatı hızla düşmeye başlıyor. Fiyat dibe vurduğunda ise, şirket, kendi hisselerini yeniden topluyor ve yeniden suni biçimde fiyat yükseltmeye başlıyor. Bunun adeta bir “devir daim” olarak sürgit böyle devam ettiğini vurgulayan Görpe, şunları söylüyor: “Her gün borsa bültenlerinde görülen işlem hacimleri bire on gibi oranlarda fiktiftir (kurmacadır, bn.) Arz ve talep de aynı oranda fiktiftir ve dolayısıyla oluşan bütün fiyatlar, bütün şirket değerleri de yapay olup, belki tesadüfler haricinde hiçbir tanesi gerçek değerleri göstermez.” (sf. 43) Görpe, medyanın da, yaptığı çağrılarla bu çarkın bir parçası olduğunu öne sürüyor. Büyük gazetelerin “şimdi borsa zamanı” gibi manşetlerle halkı borsaya yatırım yapmaya çağırmasının ardından, genellikle borsada büyük bir düşüşün yaşandığına dikkat çekiyor. Görpe’ye göre, bu tür çağrılar, aslında büyük spekülatörlerin ellerindeki kağıtları satmalarına yardımcı olmak işlevini taşıyor.

Borsa, üretilmiş değerlerin yeniden bölüşümü aracıdır. Borsaya giren parayla çıkan para, birbirine denktir. Yalnız, bu paranın yeniden dağıtılması söz konusudur. Borsa uzmanı Görpe’nin deyişiyle, “Borsalar, halkın çok büyük bölümünün paralarını kaybetmeleri ve bu paraları değişmez bir biçimde, az sayıdaki manipülatörün kazanması esası üzerine kurulmuştur.” Tıpkı, kumarhanede tek tek oyuncuların değil, son tahlilde hep “kasa”nın kazanması gibi. Borsa, bir yandan küçük tasarruf sahiplerinin soyulmasının aracıdır. Böylece borsa, topluma yayılmış “ufak tasarruf” damlacıklarını hisse senetleriyle toplayarak mali sermayenin emrine verir. Atalarımızın deyişiyle, “damlaya damlaya göl olur” ve küçük tasarrufların merkezileşmesiyle oluşan bu gölde yüzme ayrıcalığı, yalnızca finans baronlarına aittir. Ancak diğer yandan, bir de mali sermayenin kendi içindeki bölüşüm kavgası vardır ki, küçük tasarruf sahibini elbirliğiyle soyan bu haydutlar, şimdi birbirlerini soymak için savaşırlar. Sonuçta küçük esnafların ve bir kısım ücretlinin ufak tasarrufları ve burjuva sınıfın elindeki (para sermaye biçimindeki) artı değerin belirli bir kısmı her gün borsalara akar ve yeniden bölüşülür.

Mali Oligarşi

“Her gün bir ülkeden bir diğer ülkeye geçen milyarlarca dolar sermayeyi işlettikleri için, finans piyasaları, dünya ekonomisinin hem jandarması, hem hakimi, hem de jürisi oldular. Bu da az endişe verici değildir, çünkü olaylar ve politikalar karşısında korkutucu ve açgözlü yaklaşımlar sergiliyorlar.” (Financial Times, 30 Eylül 1994)

Lenin, banka sermayesiyle tekelci sanayi sermayesinin kaynaşmasını mali sermaye olarak niteliyor ve egemen sınıf içinde mali oligarşinin ön plana geçtiğinden bahsediyordu. Bugün de mali oligarşinin egemenliği, Financial Times’tan yaptığımız alıntıda görüldüğü gibi, hiç tartışmasız burjuva iktisatçıların dahi kabul edecekleri bir olgu olmaya devam ediyor.

Emperyalist mali oligarşinin Türkiye’deki eklentisi olan işbirlikçi sermaye oligarşisinin basit bir incelemesi dahi bu konuda kimi fikirler edinmemizi sağlar. İMKB’de bulunan toplam portföyün yüzde 72’sini 10 kişi kontrol ediyor. 1999 itibariyle TC devlet iç borcunun yüzde 85’i bankalara olan borçlardı. Bankaların merkezi yönetimden alacakları, 1990’dan 1999’a 4.8 misli artmıştır. Ki, bu bankaların tümü aynı zamanda borsa aracı kurumu sahibi ve borsada işlem gören bir dizi şirketin de ortağıdırlar. Bankalardaki hesap sahiplerinin yüzde 5’i, toplam mevduatın yüzde 70’ine sahip.

1997 verileriyle, dünyada 5500 hedge yatırım fonunun elinde 295 milyar dolar sermaye vardı. Bu fonların içinde 10-12 adedinin sermayesi 1 milyar dolardan fazlaydı. Birkaç tanesinin sermayesi ise 5-12 milyar dolardı. (George Soros’un Quantum Fonu bunlardan biridir).(12) Mali oligarşi, elinde tuttuğu bu sermaye gücüyle para birimleri ve borsalar üzerinde spekülasyon yapan ve milyarlarca dolarlık soygunların başını çeken bu fonları, dünyayı bir ahtapot gibi saran bir kaç büyük bankayı, petrol, silah, otomotiv vb. devasa tekelleri kontrol eden bir avuç sermayedardır. Bunların elindeki sermaye öylesine yoğunlaşmıştır ki, zenginlikleri 2 milyardan fazla insanın yıllık gelirinden, onlarca ülkenin yıllık GSMH’sin- den daha büyüktür. Bu muazzam ölçekteki sermayenin bu denli az sermayedarın elinde birikmesi nedeniyledir ki, mali oligarşinin toplam sermaye üzerindeki hakimiyeti görülmedik boyutlara ulaşmıştır.

“Piyasalar Bağdat’ın düşüşünü satın aldı”... “Piyasalar tedirgin”... “Piyasalar tek parti hükümetine sevindi”... “Piyasalar hükümet krizine tepki verdi”... Burjuvazi, “piyasalar”ı kendi düşüncesi, iradesi ve arzuları olan özerk bir özne olarak sunuyor. Burjuva söylemde; yüz binlerce alıcı ve satıcının birbirinden habersiz eylemlerinin, “piyasalar” denilen toplamı oluşturduğu iddia edilir. Oysa gerçekte, küçük yatırımcının davranışları, her zaman bir avuç büyük sermayedar tarafından yönlendirilir. Borsalardaki düşüş veya dövizdeki yükseliş, mali oligarşi tarafından suni biçimde örgütlenebilir. Önceden haberdar olduğu için, mali oligarşi bu tür durumlardan yara almadan kurtulur, hatta servetini büyütür.

Borsalar ve döviz piyasaları üzerindeki belirleyici etki gücü, mali oligarşinin güç ve iktidar alanını büyütmüştür. Para-sermayenin hareket serbestliğinin önündeki sınırlar yıkıldıkça, mali oligarşinin politik gücü de yeni bir düzeye ulaşıyor. Mali oligarşi, “akıntıya” karşı duran herhangi bir kapitalist ülke hükümetini şiddetli bir borsa düşüşüyle, döviz kurunun baş döndürücü bir yükselişiyle, kredi musluklarının kesilmesiyle vb. katı biçimde cezalandırabilir ve cezalandırmaktadır. IMF ve Dünya Bankası, mali oligarşinin elinde, kendi iktisadi, toplumsal ve mali programını tüm dünyaya uygulatmak için kullandıkları keskin bir kılıçtan başka bir şey değildir.

Uluslararası mali oligarşi, mali piyasaların serbestleştirilmesi, özelleştirmeler, ücretlerin düşürülmesi, sosyal güvenliğin gasp edilmesi konularında birleşik bir görüntü sergiler. Ancak hiçbir biçimde, “çeşitli ülkelerden sermayenin birleşik organı” değildir. Her birisi kendi “ulus devlet”inin arkasına mevzilenmiş, rakip emperyalist sermayelerden oluşan bir bütündür mali oligarşi. Kavramdaki ortaklaştırma, her yerde finans sermayesinin ulaştığı yönetici gücü vurgulamak içindir.

“Piyasalar” Ne İster?

Borsaların çeşitli gelişmelere verdikleri reaksiyon, kapitalizmin çürümüşlük düzeyini ele veriyor. Örneğin; “Renault yönetim kurulu başkanı, Şubat 1997’de Belçika’daki fabrikanın (burada yılda 100 binden fazla araç üretiliyor) kapanacağını açıkladığında, grubun Paris borsasındaki hisse senetlerinin değeri birden yüzde 11.7 arttı.”(13)

Le Monde’dan “Dow Jones endeksi 6000 puanı aştı” başlıklı bir haber: “Analistler 166 bin yeni iş sahasının yaratılacağını tahmin ederken, cuma günü, Eylül ayında ABD’de 40 bin yeni iş sahasının kapatıldığı açıklamasından sonra, operatörler derin bir oh çekti.” (09/09/96)

Le Monde’da Eric Leser’in yorumu: “6 Aralık günü, finans piyasaları için neredeyse bir kara cumaya dönüşecekti. Sonuç olarak, Wall Street’in direnişi ve açıklanan Kasım ayı işsizlik rakamlarının analistler tarafından tatminkar bulunması, felaketin büyümesini önledi.” (abç.) (08/12/96) “Tatminkar” bulunan rakamlar da: 1996 Kasımında ABD’de işsizliğin yüzde 5 oranında artması ve 175 bin olarak tahmin edilen yeni istihdamın 118 binle sınırlı kalması! Claude Serfati, bu durumu şöyle yorumluyor: “İşsizlik oranının düşmesi, günümüzde enflasyonun artacağına dair, dolayısıyla finansal aktiflerin kârının azalacağına dair bir ipucudur”(14) Bu meselenin bir yanıdır. Ancak bizce daha da önemlisi, çeşitli bölümlerini kapatan, işçileri işten atan, üretimi parçalayan şirketlerin daha yüksek kar elde edeceği beklentisidir. Bunun yanı sıra, işsizlikteki genel artış, ücretleri ve çalışma koşullarını baskı altına alarak, kâr oranlarının düşme eğilimine aksi yönde etkide bulunuyor. Dolayısıyla, “piyasalar”, işsizlikteki artışı “satın alıyor”...

“Sonra sömürgeleştirme. Bugün bu, borsanın gerçek bir yardımcısıdır. Onun çıkarı için Avrupa’nın güçlü devletleri birkaç yıl önce Afrika’yı paylaştı, Fransa Tunus ve Tonkin’i ele geçirdi. Afrika, doğrudan doğruya şirketlere kiralandı (Nijerya, Güney Afrika, Alman Güneybatı ve Alman Doğu Afrikası) ve Mozambik ile Natal’ı Sir Cecil Rhodes, borsa için ele geçirdi.”(Engels)(15) ABD’nin Irak saldırısı karşısında borsalarda oluşan eğilimler de bu görüşü doğruluyor. ABD-İngiliz yağmacı orduları Umm Kasr’da, Necefte, Nasıriye’de Irak halkının direniş barikatına çakılıp kaldığında, borsalar da “şok ve dehşet” yaşadılar. Savaşın uzaması oranında borsaların da gerileyeceği öngörüleri ortalığı kapladı. Ancak ne zaman ki çapulcu ordular Bağdat’a yaklaştı, borsalar canlanmaya başladı. “Piyasalar”, Bağdat’ın ele geçirilişinin önce beklentisini, sonra da kendisini “satın aldılar”. “Piyasalar”, Iraklı çocukların başına yağan her bombayla “umutlandı”, işgalcileri vuran her kurşunla “tedirgin oldu”. “Piyasalar”, Irak savaşının bir tarafıydı. Mali oligarşi, ABD-İngiliz işgal birliklerine “iliştirilmiş”ti, arkasına siperlendiği, kendi emrindeki bu karanlık ordularının zaferiyle kazanacağı yağlı ganimetin düşünü kuruyordu. Irak savaşı, Engels’i bir kez daha doğruladı: Sömürgeleştirme, borsanın gerçek bir yardımcısıdır.

ABD-İngiliz emperyalistlerinin Ortadoğu hammadde kaynakları üzerinde kuracakları tekel, bu ülkelere ait şirketlere yeni bir kapitalist vurgun sahası açacağı gibi, Irak petrollerinin gelirlerinden akacak milyarlarca dolar da ABD-İngiliz bankalarını ve borsalarını dolduracaktır.

“Tanrının inayetini almak için hükümetler, Borsa’nın sunak taşı üzerinde sosyal sigorta sistemlerini kurban ediyorlar.”(16) Emekçilerin insanca bir yaşam sürmesini sağlayabilecek her kazanım, borsada negatif bir tepkiye neden olur. Tersine, sosyal güvenlik sistemlerinin özelleştirilmesi, büyük devlet işletmelerinin satılması, su, elektrik gibi hizmetlerin özel sektöre açılması gibi, sonuçta emekçi sınıfların büyük acılar çekmelerine yol açacak uygulamalar, borsaları coşturur. “Piyasalar üç şeyi duymak istemiyor: Özelleştirmelerde gecikme, hükümette anlaşmazlık, IMF’yle sorun”... (Üçlü koalisyon hükümeti döneminden bir gazete kupürü)

Spekülatif Sermayeye Karşı Sistem İçi Öneriler

“Mali oligarşinin müthiş egemenliğiyle ilgili korkunç gerçekler öylesine bellidir ki, bütün kapitalist ülkelerde, Amerika’da, Fransa’da, Almanya’da, burjuva anlayışla yazılmış, ama gene de, bu mali oligarşinin -bayağı cinsten de olsa- doğruya oldukça yakın ve eleştirel bir tablosunu veren bir yazın türemiş bulunuyor.” (Lenin)(17) Emperyalist küreselleşmenin ve onun timsali olan spekülatif sermayenin yarattığı tablo öylesine ürkünç ki, bugün de, emperyalist merkezler dahil dünyanın her köşesinden, mali ve iktisadi dünya sistemine itirazlar yükseliyor. 1945-1990 döneminde “sosyal devlet” paradigmasının yarattığı örtüler kalkmış durumda. DB eski başekonomisti Joseph Stiglitz’in bile, bu eleştirmenler korosuna katılması, önemli bir veridir. Ancak bu gürültülü eleştiri korosunun, söylemleri birbirini andıran sayısız tez ve analizinin arka planında çok farklı bakış açıları ve programlar yatıyor.

Fransa’da ortaya çıkan ve kısa sürede pek çok ülkeye yayılan ATTAC, spekülatif sermayenin temsil ettiği asalaklığa reformcu çözüm önerileri getiren başlıca odak durumunda. Bu örgütün önerisi, iktisatçı Tobin’in 1970’lerde uluslararası döviz piyasası işlemleri için önerdiği vergiye dayanıyor.

“Tobin, daha 70’li yıllarda, başıboş sermaye akışının ani yön değişiklikleriyle reel ekonomiye zarar verdiğini söylemişti. Bu nedenle, ‘aşırı derecede verimli uluslararası para piyasalarının mekanizmalarını biraz kum serpiştirerek yavaşlatmak ve bütün döviz işlemlerine yüzde birlik bir vergi uygulamak’ önerisinde bulunmuştu.

“Baktığımızda bu yüzde düşük gibi görünebilir, ancak etkileri radikal olurdu.” Çünkü, her işlemden alınacak yüzde 1’lik vergi, o işlemden el edilecek karın yüzde 1’lik kısmını ortadan kaldıracağı için, spekülatif işlemlerde frenleyici bir rol oynayacaktır: “Bu vergi, elektronik spekülatörler ordusunun irrasyonel sürü davranışlarını frenleyebilir ve reel ekonomik gelişmelere değil, sadece ruh hallerine dayanan büyük patlamaları engelleyebilir”.

Bu verginin sayesinde; “Uluslararası topluluk istikrarın yanı sıra, gelişmeye yönelik acil siyasi önlemlerde kullanabileceği değerli bir finans kaynağını elde etmiş olurdu. Parayla oynanan bahisler eski hacimlerinin yarısına düşse ... ve vergi miktarı uzmanların önerdiği gibi, sadece yüzde 0,25 bile olsa, her yıl, 284 milyar dolar toplanırdı. ... Bu rakam, BM Kalkınma Programı’nın hesaplarına göre, bütün dünyada yoksulluğun en vahim şekillerini ortadan kaldırmak için aşağı yukarı yeterli.”(18)

ATTAC, spekülatif sermaye sorununu, toplumsal sistemden kopararak ele aldığı için, öneri oldukça “mantıklı” görünüyor. Eğer sorun, “spekülatörler”den ibaret olsaydı, böyle bir vergi, sorunu çözebilirdi. Ancak gerçekte, sorun tastamam kapitalist sermaye birikiminde, kâr oranlarının düşmesi sonucunda ortaya çıkan tıkanma olduğu için, böyle bir vergi, egemen burjuvazi açısından, tamamen kabul edilemez olarak kalacaktır. Dünya sermayesi, burjuva devletlerin ellerinde toplanan vergi gelirlerinin bile sosyal güvenlik vb. aracılığıyla emekçi sınıflarına transfer edilmesini kabul edilmez buluyor. Bu kaynakları da gasp ederek sermaye birikiminin hizmetine sokmak için gözü dönmüş biçimde saldırıyor. ATTAC’ın yüzde 1’lik vergisini burjuva devletlerin kabul etmesi bundan dolayı düşünülemez. Bir biçimde kabul ettikleri durumda da, sermaye, spekülatif vurgunlarını gerçekleştireceği başka kanallar ve araçlar bulacak, mutlaka bu yüzde 1’lik vergiyi bir biçimde atlatacaktır. Kapitalist sistemin kendisine dokunmadan, asalaklığı ortadan kaldıramazsınız.

Uluslararası mali sermayeden toplanacak vergiyle fakirlere yardım etme projesi ise, çok yaygın, ama aynı zamanda çok cılız bir öneridir. ATTAC’ın tüm projeleri gibi bu da, toplumsal sorunların “çözüm”üne değil, “hafifletilmesine” odaklanmıştır.

“Yoksulluğun en vahim şekillerini” ortadan kaldıracak bir hayırseverler kampanyası açıldığını varsayalım. Bunun gerçek toplumsal sonucu ne olur? Sistem tarafından sürekli genişleyen bir ölçekte yeniden üretilen yoksulluğun biriktirdiği muazzam öfke ve acının “buharının alınması”... ATTAC, bizde 2001 krizi döneminde emekçi mahallelerinde kurulan aş evlerinin oynadığı rolü, daha geniş çapta oynayacak bir uluslararası yardım organizasyonu öneriyor. Bu organizasyonu, mali sermayeden zorunlu vergi keserek kuramazsınız. Ancak, kimi hayırsever burjuvaların “fakirlere yardım” için kurduğu “sivil toplum kuruluşları”, böyle bir rolü oynayabilir. Hatta, emekçilerin de kendilerinden daha fakir durumda olanlarla dayanışması için böylesi sivil toplum kuruluşları kurmalarını teşvik edebilirsiniz. Zaten, IMF yapısal uyum programlarının uygulandığı tüm ülkelerde, “STK”ların sayısı çarpıcı biçimde artmıştır. AKP hükümetinin de bir yandan vahşi bir saldırı programı yürütürken, diğer yandan da STK’ları geliştirmek için fonlar ayırmasının sebebi budur. “Fakirlere aş-iş”, “Fakir çocuklara eğitim yardımı”, “Kadınların el emeğini değerlendirme” vb. iddialarla kurulan tüm bu STK’ların işlevi ortaktır: Emperyalist küreselleşmenin yarattığı korkunç yıkımı törpülemek ve toplumsal öfkenin sisteme yönelmesini engellemek. “Sorunu”, yani yoksulluğu ortadan kaldırmak için ise, sermaye egemenliğinin ortadan kaldırılması gerekir.

Mustafa Sönmez, “Piyasalar” üzerine yazılarıyla, egemen neoliberal dogmaların sorgulanmasında rol oynayan bir iktisatçıdır. Ancak, somut verilere dayanan eleştirilerine karşın, ufku kapitalist düzeni aşmaz ve bunun sonucu olarak da, önerdiği alternatif son derece cılızdır. Şöyle diyor, Sönmez:

“ ‘Piyasa’ isimli azınlık gemi azıya almış. Vergi vermiyor, canı isteyince dışarı kaçıyor. Köhnemiş bir rantkeşlikte ısrar ediyor, üretimi aşındırıyor. İşsizlik, yoksulluk aldırmayıp köhne bir bencillik içinde hareket ediyor. Şimdi de savaş çığlıkları atıyor.

“Eleştirimiz ‘piyasa’ya değil, ‘olmayan piyasaya’dır. Biz diyoruz ki, adına ‘piyasalar’ dediğiniz, dövizin, faizin, hisse senedi fiyatının belirlendiği arenada çok sayıda alıcılar ve satıcılar yoktur. Sizin de kabul ettiğiniz gibi, bu piyasalar sığdır ve kontrolü, bir avuç bankanın, rantiyenin elindedir. Onlar da zaten bu ülkede sanayiden medyaya, ticaretten hizmete her alanı kontrol eden ve sayıları çok fazla olmayan sermaye grupları ailelerdir.

(Çözüm önerisi): “Özellikle rant kazançlarını vergileyin. Yukarıdakiler servet obezi, onları zayıflama rejimine sokun, hem onlar sağlığa kavuşsun hem toplum rahatlasın, diyoruz.

Biz diyoruz ki, rant ekonomisine son verin, borçları yeniden yapılandırırsanız, faizleri düşürürsünüz; o zaman da yeniden üretim ve yatırım başlar. Ülkenin ihtiyacı da budur. Çünkü işsiz sayısı 4 milyona dayandı. Bunların yüzde 30’u eğitimli işsiz. Yatırımı, üretimi devletin yapması gerekmiyor, özel sektör yapsın, ama Tanrı aşkına yapsın!...

Çünkü devlet yapmasın, biz yapalım dediniz ama ülkeyi sanayisizleştirdiniz. Dışa tabii ki açık olalım. Dünya ile AB ile bütünleşelim. Ama sizin omurgasız, boynu bükük, teslimiyetçi duruşunuzla değil. Adam gibi bütünleşelim. Başımız dik, onurlu bir üye olarak. Bu da mümkün. Ne ile mümkün? Rantçı değil, üretici bir ülke olmakla mümkün.”(19)

Sönmez’in çözüm önerileri, “üretim” in idealizasyonuna dayanıyor. Oysa, yakından bakıldığında görülür ki, bugünkü emperyalist kapitalist sistemde, sanayi üretimindeki her büyük atılım, spekülatif sermayenin de misliyle büyümesine neden oluyor. Sınai üretimde fazla üretim krizi yaşandığı yıllarda burjuvaların, işletmelerini tatil edip tüm nakitleriyle soluğu borsada ve döviz büfelerinde aldıkları doğrudur. Ama eksiktir. Bizzat sanayinin yükseliş dönemlerinde de sanayi ve banka kapitalistleri, sürekli borsayla iç içedir. Marks’ın genişletilmiş yeniden üretim şemasında, artıdeğer büyük oranda (kişisel tüketim dışındaki kısmı) yeni sermaye birikimine dönüşerek, sanayi üretimini genişletir. Ancak, burada, yeni yatırımlar ve kişisel tüketim dışında kalan ve borsa, tahvil, döviz alanlarına akan “Üçüncü kol”un iyice kalınlaştığı görülüyor. Sanayi üretiminin genişleme dönemlerinde, sınai üretimdeki büyümeye ve yeni sanayi yatırımlarına paralel olarak, bu “üçüncü kol” da genişliyor, başka sermayelere ait artıdeğerden ve küçük tasarruflardan beslenerek geri dönüyor. Diğer yandan, bankaların “faiz” biçiminde artıdeğerden sızdırdıkları pay da sürekli büyüyor. Bizzat M. Sönmez’in aktardığı verilere göre, en büyük 500 sanayi şirketi, toplam satışlarının 1996’da yüzde 6’sını, 2001’de ise yüzde 8.1’ini faize yatırıyorlardı.(20) ABD şirketlerinin gayrisafi kârının 1979’da yüzde 24’ü, 1988’de ise yüzde 31’i faiz ödemelerine gidiyordu. Yine ABD’de şirketlerin toplam varlıklarının finansmanında borçların payı, 1980’lerin başında yüzde 37 iken, 1990’a gelindiğinde yüzde 45’e yükselmişti. Teknolojik gelişme, üretim araçlarının fiyatlarını muazzam düzeylere çıkardığı için, kredi, kapitalist üretimin finansmanında vazgeçilmez bir araç oluyor. Dünya ticaretinin büyümesi, uluslararası ticareti finanse eden bankaları büyütüyor. Böylece, tam da “üretim”in büyümesinin, bugünkü koşullar altında finans sermayesinin misliyle büyümesinden başka bir sonuç veremeyeceğini de görmüş oluyoruz.

“Kapitalizmin çürümesi, son derece büyük bir rantiyeler, "kupon keserek" yaşayan kapitalistler tabakasının doğmasında kendini gösterir”(21)

Spekülatif vurgunlar, bugün, kapitalist sistemde rastlantısal ve tekil olaylar değil, sermaye birikimi sürecinin içsel bir unsuru haline gelmiştir. Spekülasyon, sanayideki düşük kâr oranların telafi edilmesi için vazgeçilmez bir araç olarak, üretimdeki büyümeye yapıştırılmıştır ve giderek üretimden bağımsızlaşmıştır. Bu yüzden M. Sönmez’in “rantçı ekonomi” ve “üretim ekonomisi” ayrımının gerçek yaşamda bir karşılığı yoktur. Sermaye birikim sürecinin, birbirine yapışık iki öğesinden birisini keyfi olarak diğerinden koparamazsınız.

Kapitalizme ait, onun ayrılmaz bir parçası olan kar oranlarının düşme eğilimi yasası, bir yandan borsaları böylesine şişiriyor, diğer yandan kapitalist rekabeti kızıştırarak reklam sektörünü büyütüyor, büyük tekellerin pazar kavgalarının askeri savaşlara dönüşmesini koşullayarak, militarizme dev kaynakların akmasına neden oluyor, sanayi yatırımı “cazibesini” yitirdiği için, müzmin bir kitlesel işsizlik ortaya çıkıyor vb. Bu tablo, kapitalist üretim ilişkilerinin, üretici güçlerinin gelişmesinin önüne çektiği duvarı gün ışığına çıkarıyor. Üretim araçları ve bankalar, özel mülkiyet olarak kaldığı için, insanlığın toplumsal kaynakları da, bu özel şirketlerin elinde toplanmış durumda. Dolayısıyla bu kaynaklar, ancak “en kârlı” alanlara akıyor. Kuşkusuz, sanayi üretimi mutlak olarak büyüme gösteriyor. Ancak, burada vurgulamak istediğimiz, kapitalist özel mülkiyet ilişkilerinden dolayı, sürekli artan bir kaynağın, reklam, borsa, militarizm gibi alanları akışıdır. Bu durum, üretici güçlerin özgürce gelişimi için, “kâr getirmeleri” zorunluluğunun ortadan kalkmasını dayatıyor. Ancak, üretim araçlarının ve bankaların toplumsal mülkiyete geçirilmeleri durumunda, insanlık, bu asalaklık durumundan çıkabilir. Sermaye egemenliği, toplumsal durumla bağdaşmıyor: Asalaklaşmanın vardığı boyut, emekçilerin mahkum edildiği kölece yaşam koşulları, emperyalist savaşların yarattığı yıkım ve vahşet, mali ve ekonomik krizlerin yarattığı toplumsal yıkım, yeni sömürgelerin boynuna vurulan borç prangası bu gerçeği sürekli ortaya koyuyor. Spekülatif sermaye, diğer şeylerin yanı sıra, kapitalizmin üretici güçlere vurduğu pranganın da timsalidir. Bu pranga, ancak burjuva iktidarı devirecek bir devrimle kırılabilir. Toplumsal mülkiyet ilişkilerine ve işçi sınıfının iktidarına dayanan sosyalizm, bu asalaklaşmanın yegane alternatifidir. Üretici güçler de ancak sosyalist bir devrimle bu asalaklık cenderesinden sıyrılarak gerçek bir atılım yapabilir.

Dipnotlar

1- Lenin, Marks Engels Marksizm, sf. 241 Sol Yayınları

2- Hüseyin Yeter Politik Rapor, sf. 16

3- Eric Toussaint, Ya Paranı, Ya Canını, Yazın Yayıncılık, sf. 104

4- Erinç Yeldan, Küreselleşme Sürecinde Türkiye Ekonomisi, iletişim Yayınları, sf. 20

5- Ergin Yıldızoğlu, Globaalleşme ve Kriz, Alan Yayıncılık, sf. 16 ve Keseden Bankaya, Tezgahtan Borsaya, Larry Allen, Kitap Yayınevi sf. 224

6- Keseden Bankaya, Tezgahtan Borsaya, Larry Allen, sf. 228

7- Ergin Yıldızoğlu, Globalleşme ve Kriz, Alan Yayınevi, sf. 52

8- 1997 Güneydoğu Asya krizinin bir etkisi. BIS Quarterly Review, Mart 2003, sf. 30

9- Age, sf 87.

10- Kapital, c.3, “Ekler”, sf. 795

11- Politik Rapor, Derleyen: Hüseyin Yeter, Varyos Yayıncılık, sf. 14

12- Veriler: Mustafa Sönmez’in “Kim Yahu Bu Piyasalar” ve “Piyasaları Dövmeyelim de Sürünelim mi?” başlıklı makaleleri. (Makaleler www.ntvmsnbc.com’dan bulunabilir.) Hedge fonları: Global Finansal Sistem, Finansal Krizler ve Türkiye, Muhammet Akdiş, sf. 53. iç borç içinde bankaların payı: Erinç Yeldan, Küreselleşme Sürecinde Türkiye Ekonomisi, sf. 151. Bankaların aracı kurum ve hisseli şirket sahipliği: Mehmet Görpe, Borsanın Öbür Yüzü, sf. 58-59.

13- Eric Toussaint, age, sf 88

14- Piyasaların Dini’nden akt.: Toussaint, age, sf 99

15- Kapital, c. 3, sf. 795

16- Toussaint, age, sf. 93

17- Emperyalizm, Sol Yayınları, sf 53

18- ATTAC- Küreselleşmeyi Eleştirenler Ne istiyorlar, Christiane Greefe vd., Çitlenbik Yayınevi, sf. 65

19- Piyasaları Dövmeyelim de Sürünelim mi? ve Piyasaları Eleştirmek Dışa Kapanmak Mıdır? başlıklı makaleler, www.ntvmsnbc.com

20- Kriz ve Yoksullaşma, sf. 91. (2001’deki oranın kriz koşullarından dolayı şişkince olduğunu da not düşelim.)

21- Lenin, Marks Engels Marksizm sf. 242, Sol Yayınları

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn