Neoliberalizmin Ana Çizgileri

"Kamu politikasının tüm içeriği, gerçekte yaşam sınırlarının sonuna ulaşmış olan bir kültürü, bir toplumsal sistemi, bir ekonomik düzeni ayakta tutma girişiminden ibarettir. Bunu farkettiğimde, aklıma şu çifte kaçınılmazlık geliyor: Bu düzen sona eriyor ve onun geride kalan tüm güçleri, tüm politik oluşumları bu düzeni yeniden inşa etmek, yeniden kurmak için sonuna kadar tüm güçleriyle savaşacaklar ve alışageldikleri dünyayı yeniden elde etmek için yaptıkları tüm bu imkansız girişimlerle sürekli krizden krize sürüklenecekler. Ve o çifte kaçınılmazlık: Başaramayacaklar, ama sürekli aynı şeyi deneyecekler." (Raymond Williams, The Fight for the Manod, sf 181)(1)

Kapitalist toplum, 1970’lerin ortalarından başlayan ve Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle hızlanan bir dönüşüm süreci yaşıyor. Belli başlı tüm politik kuvvetlerin dikkatleri, uzunca bir süredir bu dönüşüm sürecinin üzerinde yoğunlaşmış durumdadır: Çünkü dünyayı doğru algılamak, ona yön vermenin ön koşuludur. Çeşitli toplumsal sınıfların ideologları arasında en öne fırlayanlar, tekelci burjuvazinin ideologları oldu. Dünya kapitalist sisteminin yakıcı iç çelişki ve tıkanıklarının bilincine varan ve kapitalizmin sürdürülebilmesinin zorunlu kıldığı dönüşümleri formüle edenler onlar oldu. Bir iktisat doktrini olarak neoliberalizm, dünya kapitalist sisteminin dayattığı yapısal dönüşüm zorunluluğunun tekelci burjuva ideoloğunun zihnindeki yansımasıdır. Şikago Üniversitesi İktisat Bölümü’nde kendi ekibini biraraya getiren Friedrich von Hayek ve öğrencileri (ki bu öğrencilerden en meşhuru Milton Friedman’dır) bu burjuva ideologların öncü gruplarındandı. ‘60’ların sonları ve ‘70’lerin başlarında monetarist (parasalcı) iktisadı formüle eden bu ekipti. Sonradan bu proje 1973’ten itibaren sıcağı sıcağına Şili’de uygulama ya geçirilecek ve Pinochet’nin kanlı pençelerinin arasında sıkışmış Şili, "Şikago’lu çocuklar"ın iktisadi soykırımıyla tanışacaktı. Kuşkusuz bir iktisat akımı olarak neoliberalizmin tarihi daha eskilere de götürülebilir. Ancak bunun bir toplumsal projeye dönüşmesinin ve pratik politika olarak hayata geçirilmesinin ideolojik öncüsü bu ekiptir.

1945-'75 Dönemi Ve Sosyal Devletçilik

"Neo" ön eki, önceden var olan bir olgunun yeni bir biçimde ortaya çıkışını ifade eder. Peki, neoliberalizmde yeni olan ne? Ya da, neoliberalizm, kendini önceleyen dönemin kapitalizminden hangi özellikleriyle ayrılır soruları, bizi tarih içinde kısa bir yolculuğa çıkarıyor ve geçmiş yüzyılın başına götürüyor.

20. yüzyılın başı, üretimde ve ticarette muazzam bir yoğunlaşmanın yaşandığı, bu yoğunlaşmanın ifadesi olarak serbest rekabetin bağrından tekellerin fışkırdığı, banka ve sanayi tekellerinin finans sermayesi öncülüğünde kaynaşarak ekonomiye ve giderek tüm dünyaya yön verdiği bir dönüşüm sürecine tanıklık ediyordu. Lenin, yaşananların adını "serbest rekabetçi kapitalizmden tekelci kapitalizme/ emperyalizme geçiş" olarak koyduğunda yıl 1916’ydı ve dünya, emperyalist paylaşım savaşıyla sarsılıyordu.

1870-1914 arasında büyük oranda uluslararasılaşmış bir ekonomi söz konusuydu. 1860’larda denizaltı telgraf kablolarının bulunması, kıtalararası piyasaların birleşmesine götürüyor, yeni buharlı gemilerle uluslararası ticaret tam bir atılım yapıyordu. Meta ve sermaye ihracı büyük boyutlara varıyor, dünya kapitalist ekonomisinde bütünleşme eğilimi ağır basıyordu. Örneğin, dış ticaretin Gayrı Safi Yurtiçi Hasıla’ya (GSYİH) oranı, 1913 İngiltere’sinde yüzde 44.3’tü, ki uzun süreli bir düşüşten sonra, 1973’te bu oran yüzde 39.3’e ancak geri çıkabilmişti. 1993’te ise bu oran yüzde 40.5’e varmıştır. Bu durum İngiltere’ye özgü değildi kuşkusuz. Veriler Fransa, Almanya, Japonya, ABD için de aynı duruma işaret ediyor. 1870-1915 döneminde, uluslararası yatırımlarla yapılan üretim, toplam dünya üretiminin yüzde 9’una ulaşmıştı. Kapitalizm, bu düzeyi ancak 1991’de yeniden yakalayabildi: yüzde 8.5(2) Kapitalizmin, sanayi devrimi ve buna paralel yürüyen ulaşım ve iletişimdeki gelişmeler tarafından körüklenen uluslararasılaşma eğilimi, mali ve ticari serbestlik ve emeğin sınırsızca sömürüsüyle el ele yürüyordu. Uluslararası tröstler belirmeye başlıyor, şimdi on binlercesi yerkürede cirit atan çok uluslu şirketlerin (ÇUŞ) ilk örnekleri ortaya çıkıyordu.

İki dünya savaşı, 1929 krizi ve bunlara eşlik eden proleter devrimler dalgası, dünyanın çehresinde belirgin değişimlere yol açtı. İkinci Savaş’ın ardından ortaya çıkan dünya tablosu ve gelişmenin yönü, 1914 öncesi kapitalizmine göre farklılıklar taşıyordu.

1917 Ekim Devrimi ve onu takip eden devrimler dalgası, kapitalist dünya sisteminin bağrında derin bir yarık, bir kırılma yaratmıştı. Militan proletaryanın bir güç olarak dünya sahnesine çıkması ve bazısı başarısız kalan, bazıları ise iktidarın fethiyle son bulan bir dizi devrime imza atması, 1945’e gelindiğinde "iki kutuplu" bir dünya gerçeği yaratmıştı. Belli başlı kapitalist ülkelerdeki işçi hareketlerine, sömürge ülkelerin ulusal kurtuluş hareketleri eşlik ediyor ve geleneksel sömürgeci sistem kökünden sarsılıyordu. Sosyalizm, dünya burjuvazisinin öncelikli düşmanı ve baş kabusu haline gelmişti. Dünya proletaryası için, kapitalizmin dışında somut bir alternatif ortaya çıkmıştı; dolayısıyla proletaryayı bir biçimde kapitalist sistemle uzlaştırmak, sorunu burjuvazinin gündeminin ilk sırasına oturmuştu.

Savaşın derinlemesine tahrip ettiği kapitalist dünya, yeniden inşa ediliyordu. Savaş yıkımının da belirleyici etkisiyle işsizlik azalmış, ekonomik yaşama belirgin bir genişleme eğilimi damgasını vurmuştu. Sanayi üretiminde büyük bir sıçrama yaşanıyordu. Belli başlı emperyalist ülkelerin toplam sanayi üretimi 1953-1972 arasında 2.7 kat (yüzde 170) artıyordu(3). Bu genişleyen üretim, teknolojideki gelişmeler ve yeni, ucuz enerji-hammadde kaynaklarının bulunmasıyla birlikte üretkenlikte büyük bir artışa yol açtı. Kâr oranları yükseldi. Ücretlerin genel düzeyinde de -bu üretkenlik artışına oranla çok cüzi kalsa dabir artış oldu.

İşçi sınıfının giriştiği ücret ve sosyal haklar mücadeleleri, bu genişleyen pazar ve burjuvazinin korkularıyla birleşti, bu özgün koşullar altında bir dizi sosyal hakkın ve daha yüksek bir ücret düzeyinin kurumlaştırılması mümkün oldu. Ücret düzeyinin yükselmesi, yığınların alım gücünü artırıyor, böylece kitle tüketimi ve sanayideki büyüme daha da pompalanıyordu.

1929 dünya ekonomik kriziyle birlikte tüm itibarını yitiren "görünmez el"in piyasayı düzenlemesi şiarı artık gündemden düşüyor, kapitalizmin dönemsel ihtiyaçlarını formüle eden Maynard Keynes’in iktisadi teorileri hakim hale geliyordu.(4) Kapitalizmin kanunlarının serbest hareket etmesi halinde krizlere ve "toplumsal kargaşa"ya götürdüğünü gören burjuvazi, ekonomiye devlet müdahalesini devreye sokuyordu. Kapitalist devlet, geçmişe oranla çok daha yoğun biçimde ekonomik işlevler üstleniyor ve tekellerin hizmetine koşuluyordu: Tekelci devlet kapitalizmi. Devlet müdahalesinin ekonomide bir denge faktörü olacağı ve krizleri önleyeceği düşünülüyordu. Bu süreçte, burjuva devlet, işçi sınıfına verilen bazı ödünlerin ekonomik yükünü, tüm kapitalistler sınıfı adına üstlendi: Parasız sağlık-eğitim, kitlesel sosyal güvenlik, fiyat kontrolleri, tarımda destek kredileri vb. Aynı zamanda, burjuva devlet, kapitalist gelişmenin de ihtiyaçlarına daha aktif biçimde yanıt vermeye yöneliyor ve özel şirketlerin savaşın yıkımından dolayı henüz altından kalkamayacağı yatırımları, elinde merkezileştirdiği sermayeyle yapmaya girişiyordu (ağır sanayi, demiryolları vb.).

1945-1974 döneminin sermaye birikim modeli bu koşullar altında ortaya çıktı: Uzun yıllar boyunca istikrarlı bir genişleme eğilimi gösteren üretim, pazara sürekli yeni ürünlerin sürülmesine yol açıyordu. Ücretlerdeki görece artış, alım gücünü yükselterek, bu artan üretimin tüketilmesini sağlıyordu. Böylece kitle üretiminin sürekliliği güvenceleniyordu. Kuşkusuz işçi sınıfı bu ücret artışlarını elde etmek için grevlere, direniş ve mücadelelere girişmek durumundaydı. Ama üretkenlik artışıyla ücret artışı az çok paralel gittiği sürece, sınıf hareketini ödünlemek ve düzen sınırları içinde tutmak mümkün olabiliyordu. (Burada ücret artışını geniş anlamda kullanıyoruz: Sadece işçinin eline geçen nakit ücreti değil, sosyal güvenlik, eğitim, sağlık ve işçi sınıfının kolektif olarak yararlandığı hakları da kapsayacak biçimde. Zira bunlar da nihayetinde işçi ücretine eklenen sosyal kalemlerdir.)

"Sosyal devlet" kavramı ve uygulaması, bu tarihsel koşullar altında ortaya çıkmıştır. "Sosyal devlet", SSCB ve Doğu Avrupa’daki rejimlerden çalınma bazı sosyal kuramların kapitalist sisteme yamanmasıyla oluşturulmuştur. Arka planında; sürekli genişleyen üretimin ücretlerdeki görece artış sayesinde uzun süre bir krizle karşılaşmadan emilebildiği uzun genişleme yıllarının; burjuvazinin yoğun sosyalizm korkusunun ve Soğuk Savaş’ın ihtiyaçlarının yattığı bir burjuva devlet modelidir bu. Kapitalist devletin, sosyal ve ekonomik alanda yaptığı yatırımlar ve ekonomi üzerindeki kontrolü sayesinde, kapitalizmin yıkıcı kanunlarının işleyişini kısmen de olsa törpülediği, dolayısıyla sınıf çelişkilerini görece yumuşattığı bir model.

Kuşkusuz kapitalist dünya, kendisine taktığı isimle; “hür dünya” olmaktan her zaman fersah fersah uzak kaldı! Tüm bunlar, özellikle ‘50’li yıllarda yoğun bir antikomünist histeriyle el ele yürütüldü, işçi hareketine ve onun içinden fışkıran devrimci öğelere karşı Soğuk Savaş’ın koşulladığı bir terör, resmi komünist partilere karşı dahi tahammülsüzlük vb. birlikte yürütülüyordu. "Refah devleti" ve "fırsatlar ülkesi" olarak "hür dünyacın timsali olmaya soyunan ABD, McCarthy’cilik ve "Amerika Karşıtı Faaliyetleri Soruşturma Komisyonu"yla, proletaryanın kabus ülkesi oluyor, Rosenbergler’in idamı ve toplumsal muhalefet üzerindeki devlet terörüyle "Amerikan hürriyetinin sınırları çiziliyordu. Dolayısıyla burjuvazi, ekonomik alanda işçi sınıfına kısmi ödünler verirken, politik alanda da yine Soğuk Savaş durumuna uygun olarak, burjuva şiddetini bir yana itmiyordu. İşçi hareketi ve komünist hareket içinde reformizmin, revizyonizmin güçlenmesi için çabalarken, militan işçi hareketlenmelerine ve devrimci, komünist partilere karşı fiili devlet terörünü sürdürüyordu.

Emperyalist ülkelerdeki "sosyal devletçi" paradigma, yeni sömürgelerde de bir biçimde yansımasını buluyordu. Bu ülkelerde, devletin kurduğu ya da yoğun biçimde himaye ettiği, iç pazara dönük üretim yapan bir sanayi yapılanması gözleniyordu. "İthal-ikameci sanayileşme" denilen bu modelde, yeni sömürge ülkeler, dışarıya hammadde ve tarım ürünü satıyor, bunun karşılığında üretim aracı satın alıyor ve bu üretim araçlarıyla iç pazarda yabancı mallarla rekabet edecek bir "yerli sanayi" kuruyordu. İthalata konulan yoğun vergiler ve korumacılık önlemleri sayesinde dış rekabetten korunan bu sanayi, geniş-ölçekli istihdamı gerçekleştiriyor, iç pazarı geliştiriyor, sermaye birikimini sağlıyordu. Fiyat kontrolleri, köylüye sübvansiyonlar, sosyal güvenlik vb. "sosyal devlet" uygulamaları, rejimin toplumsal tabanını genişletiyordu. O dönem dünyaya damgasını vuran "ulusal kalkınmacı" görüşlerin, iki kutuplu dünyanın sağladığı kısmi hareket alanının ve bu ülkelerdeki iç pazarın gelişme eğiliminin emperyalistlerin çıkarlarıyla uyuşmasının ürünü olarak, yeni sömürge ülkelerde, görece içe kapalı sanayi yapılanmaları oluşuyordu.

Kapitalizmin bu birikim modeli, çok özel tarihsel koşulların ürünüydü ve ilelebet sürmesi de mümkün değildi: Er ya da geç, üretkenlik artışıyla ücret artışının örtüşmeyeceği bir noktaya ulaşılacaktı. Bu noktaya ’70’lerin başından itibaren adım adım gelindi. Üretkenlik artışı ve sanayideki sürekli genişleme eğilimi teklemeye başladı. Kapitalistler, bu yavaşlamanın üstesinden gelmek için yeni teknolojileri (otomasyon) daha yoğun biçimde üretime soktular. Bu otomasyon dalgası yaygın bir işsizliğe yol açtı. Ama otomasyon da kâr oranlarını yükseltmiyordu ve artık kurulu sermaye birikim modeli, işçilerin yüksek ücret düzeyini kaldıramaz hale gelmişti. Böylece yaygın bir rasyonelleştirme ve ücret düşürme dalgası, işsizlik dalgasına eşlik etti. Nihayetinde, ücretlerin genel üzeyinde ciddi bir düşüş oldu: Bu ise, kitlelerin görece yüksek kalan alım gücüne ve bunun pompaladığı tüketime dayanan modelin iflası demekti. Artık üretimin sürekli genişlemesi, ürünlerdeki bollaşma, kendine alıcı (pazar) bulamıyordu; çünkü alımgücü düşmüştü ve düşmekteydi. Ancak, alım gücündeki düşmeye rağmen, kapitalist sanayi, aynı hızla pazarları ürüne boğmaya devam ediyordu. Bu durumun bir satılamayan ürün fazlası yaratması ve fazla üretim krizinin patlak vermesi kaçınılmazdı: Arap ülkelerinin petrol ürünlerine yaptıkları zam, krizi tetikledi ve ‘74-‘75 yıllarındaki fazla üretim krizi kapitalist dünyayı sarsmaya başladı. Kapitalizmde genel ve kural olan, yine hükmünü konuşturdu. 1945’ten ‘74’e değin bir dünya krizi yaşanmamasından cesaretlenen “krizsiz”, “dengeli” kapitalizm teorilerini çöpe atarcasına, milyarları daha derin bir sefalete, fabrikaları kapanmaya, şirketleri iflasa götüren fazla üretim krizi bir kez daha patlak verdi.

Yeni Uluslararası İşbölümü

Savaş sonrası dönemin bu ilk dünya kriziyle, bu döneme özgü birikim modelinin iflası örtüşüyordu. Dolayısıyla, ‘74-’75 krizi, uzun süredir birikegelmiş çelişkilerin patlak verdiği bir an olarak, kapitalist dünyanın bir yapısal dönüşüm sürecine girmesinin dönüm noktası oldu.

Pazarın daralması, yeni teknolojilerin devreye girmesi ve hâlâ görece yüksek düzeyde seyreden işçi ücretleri sonucu emperyalist ülkelerin sermayedarları, "kendi" ülkelerinde yeterince kâr elde edememeye başladılar. Kâr oranları düşmeye başladı. Bu durum emperyalist sermayeyi daha kârlı koşullarda yatırım yapabileceği yeni sömürge ülkelere yönlendirdi. Emperyalist ülkelerde sanayi yatırımları durağanlaşmaya başladı. Ama bu ülkelerin tekelleri yurtdışında yaptıkları yeni yatırımlarla sürekli genişliyorlardı. Bu eğilim, giderek belli sanayi kollarının emperyalist ülkelerden yeni sömürgelere doğru kaydırılmasına doğru ilerledi: Özellikle de emek-yoğun sanayiler, örneğin konfeksiyon, metal eşya, elektroteknik vb.

Emperyalist sermaye, "kendi" ülkelerinde ise, daha ziyade rasyonelleştirme yatırımlarına gidiyordu: Birleşmeler, devralmalar, işçi çıkarmalar vb. Yurtiçindeki rasyonelleştirme ile, üretimin yurtdışına kaydırılması el ele gidiyordu.

Federal Almanya burjuvazisinin bir sözcüsü, bu süreci şöyle açıklıyordu:

"Üretimi kaydırmamızın en önemli nedeni, işçi ücretlerinin Federal Almanya’ya oranla çok düşük oluşudur. Geri kalmış ya da düşük ücret ülkeleri denilen bölgelerde acemi işçilik alanında ücret farklılığı yüzde 1200 düzeyindedir."(5)

Alman Ekonomik İşbirliği Cemiyeti’nin yaptığı bir hesaplamayı da burada aktaralım. Günde bin çift, yılda 220 bin çift kundura imalatı için F. Almanya’yla Tunus’un karşılaştırılması:

Bu üretim için Almanya’da 100, Tunus’ta ise -çok düşük üretkenliğe rağmen93 işçiye gereksinim var (çalışma saatleri çok uzun).

Bir çift kunduranın maliyeti: Almanya’da 12.20 DM, Tunus’ta 4.13 DM. Hammaddenin Tunus’a, ürünlerin de geri Almanya’ya taşınmasının maliyeti: kundura çifti başına 1.10 DM. Böylece, Tunus’ta imal edilen kunduranın maliyeti, 5.23

DM oluyor; ki bu, Almanya’daki maliyetin yüzde 42.8’ine denk geliyor.(6)

Bu yüksek kâr oranının cezbedici gücü, emperyalist ülkelerin üretken-sermayesini hızla kendine doğru çekecekti. Böylece, giderek, yeni sömürge ülkelerin, dünya sanayi üretiminin belli kollarını üstlendikleri; belli sektörlerdeki üretimin bu ülkelerde yoğunlaştığı bir noktaya gelinecekti.

Öte yandan, yeni sömürgelerdeki ithal-ikameci sanayileşme modeli de bir tıkanma noktasına gelmişti. Belli başlı kapitalist ülkeleri kıskacına alan ve yapısal dönüşümü dayatan krizin, bu ülkeler üzerinde etkide bulunmaması beklenemezdi. Yeni sömürge ülkeler, birbiri ardına, ithal ikameci, iç pazara dönük sanayileşmeyi terketmeye, ihracata dönük sanayileşme denilen yeni bir modele geçmeye zorlandılar. Bu ülkelerdeki görece içe kapalı sanayi yapısı, emperyalist dünya sisteminin yapısal ihtiyaçlarıyla çelişmeye başlamıştı: Artık eğilim, sanayi üretiminin uluslararası düzeyde bütünleşmesi yönündeydi ve bu eğilim, önündeki tüm engelleri yıkmaya hazırlanıyordu. Böylece, ileride daha ayrıntılı biçimde göreceğimiz üzere, yeni sömürgelerin ekonomileri "dışa açıldı"! Dünya pazarında rekabet edebilecek, emperyalist sermayenin de yatırım yapacağı sektörlerde (kimya, tekstil-konfeksiyon, metal eşya, elektroteknik vb.) üretim desteklendi, teşvik edildi. Üretim araçları üretimi ve genel olarak "ağır sanayi" tabir edilen sektörler ise yıkıma uğratıldı. Bir yandan da iç pazarı koruyan tüm himayeci tedbirler lağvedilerek, ticari ve mali serbestleşme sağlandı.

Böylece, dünya kapitalist sistemi içerisinde, yeni bir uluslararası işbölümü şekillenmeye başlıyordu. Eski işbölümünde, geri ülkeler, dünya pazarına hammadde ve tarım ürünleri satıyor, geleneksel sanayi ülkeleri ise üretim araçlarıyla, tüketim malları üretiyordu. Marks, içinde yaşadığı dönemin kapitalizminde uluslararası işbölümü sorununa dair şunları söylüyordu: “Büyük sanayi, işçilerin bir kısmını sürekli bir şekilde ‘fazlalık’ haline getirerek, kök saldığı bütün ülkelerde, büyük çapta göçlere ve yabancı toprakların sömürgeleştirilmelerine yol açar, ve bu ülkeleri anayurt için hammadde yetiştiren yerleşme yerleri haline getirir; örneğin Avusturalya’nın yün yetiştiren bir ülke haline sokulması gibi. Yeni ve uluslararası bir işbölümü, büyük sanayiin başlıca merkezlerinin gereksinmelerine uyan bir işbölümü ortaya çıkarır, ve yeryüzünün bir bölümünü temel olarak sanayi alanı halinde kalan, öteki bölümünü hammadde sağlayan tarımsal üretim alanı haline getirir.” ve “Doğu Hindistan, bu yolla, Büyük Britanya için pamuk, yün, kenevir, jüt, indigo üretmek zorunda kalmıştı.”(7) Marks’ın ortaya koyduğu tarzıyla geleneksel işbölümü, eski sömürgelerde ve tarım ülkelerinde yaşanan kapitalist gelişmeyle birlikte yeniden örgütleniyor, ilk kapsamlı değişmesini yaşıyordu. Yeni sömürgeleri de kapsayan yeni bir sınai işbölümüyle birlikte, üretim dünya ölçeğinde yeniden örgütleniyordu. Yeni sömürgelerin daha ziyade emek-yoğun sektörlerde uzmanlaştığı, emperyalist ülkelerin ise daha ziyade üretim araçları üretimi, üretim sürecinin planlanması ile kontrolü (‘know-how’) ve sermaye-yoğun sektörlerde uzmanlaştığı bir işbölümüdür bu.(8)

Ulaşım ve iletişim sanayiindeki gelişmeler, üretimin dünya çapında örgütlenmesinin teknolojik altyapısını ördü. Böylece, üretim sürecinin birçok parçaya bölünmesi ve bu parçaların birbirinden çok uzak ülkelerde gerçekleştirilmesi olanaklı hale geldi. Bir malın, son şeklini alana kadar bir dizi ülkeyi dolaşmasının maliyeti düştü. Üretim sürecinin, kâr oranını en üst düzeyde tutacak biçimde yeniden örgütlenmesidir bu: Ki pratikte, emperyalistlerin son montaj ve teknik bilgiyi tekellerinde tuttukları, parça imalatı ise yeni sömürgelere yaydıkları bir sanayi modeline götürmüştür. Hatta o kadar ki, bugünün ABD’sindeki endüstriyel faaliyetin yüzde 75’i, dışarıdan gelen parçaların montajından ibaret hale gelmiştir.(9) Fairchild Semiconductors adlı yarı-iletken imalatçısı bir ABD şirketi, 1972’de toplam üretiminin yüzde 90’ını Asya’da gerçekleştiriyordu; Asya’da gerçekleşen üretimin yüzde 85’i ise geri ABD’ye ihraç ediliyordu. (10)

Bu süreç, emperyalist metropollerde yaygın işsizliğe ve ücretlerin düşmesine yol açıyordu. Federal Alman imalat sanayiinde çalışan sayısına dair veriler, 1974 kriziyle birlikte, işçi sayısının adeta sabitlendiğini, hatta düşme eğilimine girdiğini gösteriyor.(11) Kuşkusuz bu sayı sonraki yıllarda artmıştır. Ama, Alman sermayesinin giderek artan bir bölüğünün yurtdışı yatırımlarına yöneldiği düşünülürse, yine de görece bir düşüşten söz etmek gerekir. Alman sermayesinin yurtdışında istihdam ettiği işçi sayısı daha 1975’te 1.5 milyonu aşıyordu; yurtiçi istihdamın yüzde 20’sinden daha fazla bir rakamdı bu. Yine aynı yıla ait bir resmi açıklama, ABD imalat sanayiinin yurtdışı istihdamının 3 milyon 293 bin olduğunu söylüyor -ki bu rakam, yurtiçi istihdamın yüzde 17.1’ine tekabül ediyordu. Bu durum, emperyalist ülkelerdeki işsizliğin süreğen biçimde kitleselleşmesine yol açan nedenlerden birisi olacaktı.

Aynı tablonun diğer izdüşümü, yeni sömürge ülkelerin durumuydu. Bu ülkelerin girdikleri kapitalist gelişme süreci, emperyalist sistemin ihtiyaçlarına eklemlenerek, yeni uluslararası işbölümünün içine çekilmişti. "Altmışlı yılların ortasında geri kalmış ülkelerde, sanayi ülkeleri piyasası için üretim yapan hemen hemen hiçbir imalat sanayii olmadığı halde, (yani bu ülkelerin sanayii iç pazara dönük ürettiği halde -bn.) daha on yıl geçmeden, yetmişli yılların başlarında en az 39 geri kalmış ülkede (...) imalat dalında binlerce fabrika birden işletmeye koyuldu. Ve bunların hepsinde sanayi ülkeleri piyasası için üretim yapılmaya başlanıldı" ve "imalat sanayii alanında, gelişmekte olan ülkelerdeki merkezler, kapitalizmin tarihinde ilk kez, kısmi veya tam üretim açısından kârlı ve dünya pazarında rekabet edebilecek duruma ulaşıyorlar."(12) Bu ülkeler, dünya pazarına "ucuz üretici" olarak çıkmak zorundaydılar: Dünya pazarındaki keskin rekabet içinde, onları ayakta tutacak faktör, ücretlerin ve üretim maliyetlerinin düşüklüğü idi. Böylece, bu ülkelerdeki ücret düzeyinin en düşük düzeyde kurumlaştırılması, işgücü piyasasının kuralsızlaştırılması, var olan sosyal hak ve kazanımların ortadan kaldırılması, yabancı sermaye akışını sınırlayan tüm engelerin ortadan kaldırılması, yeni uluslararası işbölümünün dayattığı bir zorunluluk olarak gündeme geldi.

Türdeş biçimde, emperyalist ülkelerde de, geçmişte sermaye birikiminin ihtiyaçlarına denk düşen, ama artık bununla çelişen, büyük kaynakların emekçi sınıflara geri dönmesine yol açan sosyal kuramların tasfiyesi; ücret düzeyinin düşürülmesi; devlet harcamalarına giden kaynakların sermaye birikiminin hizmetine girmesi vb. gündeme geliyordu.

Neoliberalizm, dünya kapitalist sisteminin girdiği bu yapısal dönüşüm sürecinin iktisadi politikasıdır. Kapitalist sistem, dünya pazarının daha da ileriden bütünleşmesine doğru evrilmektedir: Neoliberalizm, mali ve ticari serbestlik politikasıyla bu sürecin önünü açıyor. Kapitalist sistem, üretimin dünya ölçeğinde yeniden örgütlenmesine, yeni bir uluslararası işbölümünün oluşmasına doğru evrilmektedir: Neoliberalizm, ihracata dönük sanayileşme politikasıyla, yeni sömürgelerdeki görece içe kapalı sanayi yapılaşmasını yıkıyor, gümrük duvarlarını yerle bir ediyor, bu ülkelerin üretimini kapitalist dünya üretiminin bir parçası olarak yeniden örgütlüyor. Sermaye birikimi tıkanmıştır: Neo liberalizm, kaynakların ‘yukarıya doğru’ yeniden dağılımını örgütlüyor, özelleştirmeyle sosyal kurumları tasfiye ediyor, devlet harcamalarına giden kaynakları sermayenin elinde yoğunlaştırıyor, küçük köylü tarımını yıkıp, tarımı tekellere açıyor. Böylece, ortaya çıkan yeni koşullarda sermayenin birikimine uygun bir toplumsal çerçeve yaratıyor.

Sermaye uluslararasılaşmaktadır ve önüne çıkan engellere karşı ekonomik (kredileri kesme vb.); politik (darbeler, beyaz terör); ve ideolojik bir savaş yürütmektedir. Şimdi bu savaşın son 25 yılına, öne çıkan bazı örnekler üzerinden göz atalım.

Neoliberalleştirmenin Kısa Tarihçesi

"İthal-ikameci" olarak anılan model, en ileri uygulamasına Allende dönemi Sili’sinde ulaştı. Seçimle iş başına gelen Halk Cephesi (Unidad Popular) hükümeti, burjuva ulusalcı bir iktisadi politika izlemiş, işçi sınıfının yükselen mücadelesiyle birlikte, ücretlerde ciddi iyileştirmeler ve belli başlı sosyal haklar kazanılmıştı. Allende hükümeti, başarılı olmasa da, ekonomiyi devlet kontrolüne alma politikası gütmüş, kimi yabancı şirketleri millileştirmişti. Tabii, bu sürecin kapitalizm altında bir sınırı vardı: Ya işçi sınıfının öncülüğünde burjuva devlet aygıtı yıkılacak ve sosyalist devrime yürünecek, ya da uygulanan politikayla sermayenin çıkarları arasındaki çelişki karşıdevrimci bir bastırma harekatına götürecekti. Nitekim sınıf mücadelesinin şaşmaz mantığı işledi ve iktidarı almayan işçi sınıfı, burjuva iktidarının kanlı darbesi tarafından korkunç biçimde ezildi. 1973 Eylül darbesi, aynı zamanda neoliberalleştirmenin de başlangıç tarihi oluyordu. Şikago Üniversitesi’nde kümelenmiş burjuva ideologlar güruhu (bunlara "Chicago boys"-Şikago’lu çocuklar deniliyordu ve bugünkü ‘yuppie’lerin ilk temsilcileriydiler) ve IMF’nin iktisatçıları, darbenin yarattığı terörize ortamı kullanarak, neoliberal programı ilk kez Şili’de hayata geçirdiler. Şili, neoliberalizmin deney laboratuarı oldu. Ve neoliberal model, uygulandığı tüm ülkelerde aşağı yukarı aynı sonuçları verdi.

Cuntanın ilk ekonomik tedbirleri şunlar oldu :

1-Fiyat kontrolü politikası terkedildi, fiyatlar serbest bırakıldı. Bunun sonucu olarak, Eylül 1973’ten Ağustos 1974’e kadar (cuntanın ilk altı ayı) fiyatlar ortalama 5 kat arttı.

2-Temel gıda maddelerine uygulanan devlet sübvansiyonları (desteği) kaldırıldı. Böylece, ilk altı ayda gıda maddeleri 10-15 kat, ekmek 22 kat pahalılandı.

3-Devalüasyon. Mart 1975’e kadar esküdonun dolar karşılığı 280’den 3250’ye fırladı.

4-Her türlü sendikal faaliyet yasaklandı.

5-Allende’nin devletleştirdiği işletmeler özel sektöre devredildi.

6-Gümrüklerde büyük oranda indirim yapıldı.

1974 Mart’ında M. Chossudovsky cuntanın ilk 6 ayının sonuçlarını şöyle özetliyordu: "1) En alt gelir kesiminin gerçek geliri yüzde 60’ın üzerinde düşmüştür. 2) Orta gelir kesiminin geliri yüzde 75 oranında düşmüştür. (...) Ücretli ve maaşlı kesimlerin satınalma gücünde Cunta’nın fiyatları serbest bırakıp, ücretleri dondurma politikası sonucunda en az yüzde 60-65 civarında bir gerileme olmuştur. (...) Şili nüfusunun yüzde 85’i 1974 Martında yoksulluk düzeyinin altındadır (...) toplam gelirin en az yüzde 25’i aşağı ve orta gelir kesimlerinden nüfusun yüzde 5’ini oluşturan üstteki gelir dilimine aktarılmıştır."(13)

Bir hiper enflasyon ortamı oluşmuştu (1973’te yüzde 640, 1974’te Dünya Bankası rakamlarına göre yüzde 600). Cunta, "enflasyona karşı mücadele"yi ekonomik programının temeline oturttu. Enflasyonun sebebi kamu harcamaları idi; çözüm ise, devlet harcamalarının kısılması ve özelleştirme! ("Enflasyonu dizginlemek için kamu harcamaları kısıtlanmak ve devlet işletmeleri özel sermayeye aktarılmalıdır"(14); Şili tekelci burjuvazisinin görüşlerini ifade eden, El Mercurio gazetesi böyle yazıyordu.) Enflasyona karşı mücadele, neoliberal programı gerekçelendirmenin araçlarından biri oluyordu. Hızlı bir özelleştirme yaşandı. Eylül 1973’te devlet denetimi altında bulunan 480 işletmeden; 31 Mart 1974’te 120’si, Aralık ‘74’te ise 276’sı özel şirketlere devredilmişti (Eski sahibine iade edilen: 220, satılan: 56). 59’u ise satışa sunulmuştu.

1974’e gelindiğinde işsizlik oranı yüzde 10’u bulmuştu. Tüm bunların sonucunda, ücretlerin toplumsal gelirden aldığı pay ve genel ücret düzeyi ciddi biçimde düşmüştü. (15)

Kuşkusuz cuntanın ekonomik politikasının yegane amacı ‘halkı yoksullaştırmak’ değildi. Ücretlerdeki erimeyle, özelleştirmelerle vb. bütünsel bir dönüşümün ilk adımları atılıyordu. Cunta’nın ilk dönemlerinde El Mercurio gazetesi, devlete şu ‘öneri’lerde bulunuyordu:

"Bugünkü hükümetin ekonomik politikası, üretimimizi ülkenin rekabet açısından nispeten avantajlı olduğu alanlarda uzmanlaştırma zorunluluğunu gündeme getirmiştir. (...) Bu alanlardaki maliyetlerimiz dünya pazarlarında rekabet etmemize izin verecek düzeydedir. (...) Esas mesele verimsiz (sınai) üretim alanlarını yavaş yavaş ortadan kaldırmaktır. Bu alanların kuruluş amacı, iç pazara dönük bir gelişme modeliydi ve ülke için yararlı olmayan faaliyetlerin haksızca korunmasına dayalıydı."(16)

Şili işbirlikçi burjuvazisi, emperyalist dünya sistemi içinde kendine yeni bir yer arıyor; ABD emperyalizmi ve IMF’nin güdümünde, iktisadi yapıyı bu doğrultuda dönüşüme uğratıyordu. Bir yandan ücretler düşürülüp, düşük maliyetli üretimin toplumsal çerçevesi oluşturulurken, bir yandan da ihracata yönelik sanayileşmenin gereği olarak, ekonomi yabancı sermayeye tamamen açıldı. Gümrükler ve ithalatı zorlaştıran vergiler adım adım kaldırıldı. Kur politikası ve devalüasyonlarla ihracat teşvik edildi. Temmuz 1974’te açıklanan yatırım tüzüğüyle, yabancı şirketlere kârlarını sorunsuzca ülke dışına transfer etme serbestisi tanındı. Bir yandan da, Şili burjuvazisi bir iç dönüşüm yaşamakta; sürece ayak uyduran, ihracata dönük üretime yönelen kesim ile finans burjuvazisi güçlenmekte, iç pazara dönük geleneksel sanayi yapısı ve bu üretime endekslenmiş tekeller yıkıma uğramaktaydı.

Nisan 1975’te "şok politikası" ilan edildi:

a-Kamu harcamaları yüzde 25 düşürülüyor,

b-Gelir vergisi ve lüks tüketim vergisi yüzde 10 yükseltiliyor,

c-Çeşitli ürünlere uygulanan devlet sübvansiyonu kaldırılıyordu.

Paketi formüle eden bizzat M. Friedman’dı. Bir "anti-enflasyon programı" olarak sunulan paket, yeni modelin oturtulması yönünde keskin bir adımdı. Kamu harcamalarının düşürülmesiyle, iç talep keskin biçimde düştü. Buna paralel olarak iç pazar ciddi biçimde daraldı ve iç pazara dönük üretim yapan sanayi tam bir yıkım yaşadı. (1975’te üretim yüzde 25, yatırımlar yüzde 40 oranında düştü.) İşsizlik büyük oranda arttı. Küçük ve orta boy şirketlerde bir iflas dalgası yaşandı. Yaşanan mali tıkanıklık ve para darlığı, finans burjuvazisinin gücüne güç kattı. Cuntadan bu yana Şili burjuvazisi içinde öne çıkmakta olan ihracatçı ve finans burjuvazisi “şok politikasından en büyük faydayı sağladı. Bu dönemde bir yandan da özelleştirmeler hızlandırılarak, çok sayıda devlet işletmesi özel şirketlere devredildi. Şok politikası iki yıl süren bir iktisadi bunalım yarattı; ekonomi iki yıl boyunca mutlak olarak küçüldü. Ama, yeni modelin oturması uğruna bu kriz göze alınmıştı. Zaten ihracatçı ve finans sermayesi, bizzat bu kriz döneminde güçlerini misliyle artırıp semirdiler.

Bir yandan da düşük maliyetli üretim için gerekli işgücü piyasası koşulları yaratılıyordu. Şimdilerde çokça bahsi geçen esnek çalışmanın ilk adımları atılıyordu. Friedman, "işgüçlerinin istenildiğinde işe alınıp, istenildiğinde çıkarılmasını sağlayacak mekanizmalar yaratılmalıdır"(17) sözüyle, yeni işgücü piyasası modelinin çerçevesini çiziyordu. Çalışma mevzuatında bir biçimde işçiyi koruyan ve sermayenin hareket alanını kısıtlayan tüm uygulamalar kaldırılıyor; ücretsiz izinler, keyfi işten çıkarmalar gündeme geliyor; iş güvencesi kavramı çöpe atılıyordu. Şok politikasıyla birlikte başkent Santiago’da yüzde 22.5’e, fiili genelinde ise yüzde 17.4’e çıkan işsizliğin ve cunta terörünün sağladığı uygun ortamda, işgücü piyasası kuralsızlaştırılıyordu.

1978’den itibaren, yeni modelin rayına oturtulduğu yeni bir sürece girildi. Gümrük duvarları Haziran 79’da tamamen kaldırıldı. Bunu iflaslarda bir sıçrama ve sermayenin merkezileşmesinde hızlanma takip etti. Ekonomi, ‘77’den itibaren canlanmaya başlamıştı, 78-’80 döneminde büyümesini sürdürdü.(18) Sınai üretimdeki büyümeye rağmen, işsizlik oranları ciddi bir düşme göstermedi. Kitlesel ölçekte kronikleşmiş işsizlik, düşük maliyetli üretimin olmazsa olmaz bir parçası olarak, sanayideki büyümeye eşlik etti.(19)

Tarımda, neoliberal program, toprağın merkezileşmesine, kır nüfusunun şehirlere akarak işsizler ordusunun saflarını doldurmasına dayanıyordu. 1976’dan itibaren, toprağın merkezileşmesini sağlayacak bir dizi yasal düzenlemeye gidildi. Neoliberal program, tarım üretiminin de dünya pazarına eklemlenmesine götürdü: Geleneksel tarım (buğday, sebze, vb.) gerilerken; ihracata dönük tarımsal üretim artmıştır. Toprağın az sayıda elde merkezileşmesi, geleneksel tarımdan ihracat-tarımına geçişin sosyal temeli oluyordu.

Bu dönem boyunca, yabancı yatırımlar da artma eğilimi gözlenmiştir. Ekim 1974 Mayıs 1978 arasındaki dört yılda, 450 milyon dolarlık yabancı yatırım gerçekleşmiştir. Mayıs 78’den Ağustos ‘80’e kadarki iki yıllık sürede ise 488.8 milyon dolarlık yabancı yatırım yapılmıştır. Yani modelin oturmasını takip eden iki yıllık dönemde, geçmiş dört yıldan daha büyük bir yatırım olmuştur. Emperyalist sermayenin ülkeye akmak için, istediği koşulların gerçekleşmesini beklediği anlaşılıyor.

Şimdi, tüm bu süreci özetleyen gelir dağılımının evrimi tablosuna göz atalım (Tablo 1)(20):

TABLO 1

Aileler(%20’lik gruplar)

1969

1972

1978

I (En fakir)

7.7

9.5

5.2

II

11.8

14.6

9.3

III

15.6

18

13.6

IV

20.5

23.8

20.9

V (En zengin)

44.5

34.1

51.0

Bunlar resmi verilerdir; ama fiili burjuva devletinin resmi verileri dahi durumu tüm çıplaklığıyla ortaya koymadan edemiyor. En zengin yüzde 20 dışındaki tüm nüfus, bu süreç boyunca gelirinden bir şeyler yitirmiştir. En büyük kaybı ise en fakir yüzde 20’lik kesim yaşamıştır -ki bunlar, söz konusu yıllar boyunca işsizlik ve sefalet içinde kıvranan sanayi proleterleri, toprağını yitiren ve proleterleşen küçük köylülük, tarım işçileri vb.dir. Modelin baş destekçisi ve arkasındaki temel toplumsal kuvvet olan emperyalist ABD burjuvazisi ve işbirlikçi fiili tekelci burjuvazisi (özellikle de banka-finans burjuvazisiyle ihracatçı burjuvazi) muazzam kârlar elde etmişlerdir. Neoliberal program, toplumsal gelirin tekelci burjuvazi lehine yeniden dağılımını sağlamıştır. (Ki neoliberal iktisat doktrininde bu durum bir hedef olarak açıkça betimlenir: Zenginlerin daha büyük gelirler ve daha yüksek kârlar elde etmesi ve toplam zenginlikten daha büyük bir pay almaları, daha fazla yatırıma, kaynakların daha rasyonel kullanımına, dolayısıyla daha fazla istihdam oluşmasına ve tüm toplumun daha fazla refaha kavuşmasına götürür. Bu kaynaklar "aşağı sınıfların" eline geçtiğinde ise, bireysel tüketime harcanmakta ve yatırıma dönüşmemektedir! -Oysa biz, neoliberalizmin yarattığı bu zenginlik yoğunlaşmasının her yerde daha fazla sanayi yatırımına değil, daha fazla rantiye faaliyetine ve borsa çılgınlığına yol açtığını biliyoruz. Bu durumu ileride ele alacağız.)

Şili laboratuvarında denenen ve emperyalist dünya sisteminin yapısal dönüşümüne yanıt olan neoliberal program, ABD’de Ronald Reagan ve İngiltere’de Margaret Thatcher yönetimlerinin ekonomi politikalarıyla dünya çapında tanındı. Sıkı bir Fredrich von Hayek hayranı olan M.Thacher’in "TINA" (There Is No Alternative Hiçbir Alternatifi Yok) şiarıyla İngiliz proletaryasına dayattığı neoliberal program; özelleştirme, mali serbestleşme ve sosyal programların imhasına dayanıyordu.(21)

Reagan-Thatcher dönemiyle birlikte, neoliberalizm, emperyalist burjuvazinin "resmi ideolojisi" haline geldi. Serbest rekabet! Pazarın egemenliği! Özelleştirme! Devlet, ekonomiden elini çekmeli! Yabancı sermayeyi ürkütmeyelim! Rekabet gücümüzü yükseltelim! Belki de dünya tarihinin tanık olduğu en uzun süreli ve en yaygın ideolojik bombardıman kampanyası yaşandı ve yaşanıyor. Giderek kendisi de bir uluslararası tekel gücü haline gelen büyük medya, bu bombardımanın en aktif kuvveti olarak konumlanıyordu. Özellikle SSCB’nin ve Doğu Bloku’nun yıkılmasından bu yana, bu propaganda yoğunlaştırılmış ve adeta ‘piyasa tanrısı’na tapınmaya dönüştürülmüş durumda. Serbest rekabetin her şeyi yoluna koyacağı dogması o denli yaygın ve sistemli biçimde propaganda edildi ki, bu yalanı ortaya atanlar bile giderek ona inanmaya başladılar. Bu dogmanın vardığı sonuçlar traji-komiktir: Örneğin eskinin ulusal kalkınmacılarından, şimdinin neoliberallerinden Gülay Göktürk, evliliklerdeki "kalitesizlikten" yakınarak, aşkta serbest rekabet önermektedir! Evliliğin/aşkın serbest rekabete açılması, ya da (kendi deyimiyle) "yuva yıkma serbestisi!" ilişkilere kalite getirecektir!(22)

Serbest rekabet ve pazarın egemenliği, evet, büyük sermayenin ve çok uluslu tekellerin kârlarını olağanüstü artırmaktadır. Neoliberal iktisadın dünyaya bakış açısı da büyük tekellerin penceresinden olduğu için, piyasanın egemenliğine yapılan övgü, aslında tekellerin sınırsız hareket serbestisinin kutsanması oluyor. Dünün sosyal devletçi ekonomik politikası, kapitalizmin ekonomik kanunlarının kör işleyişini ödünlüyor, kapitalizmin yıkıcı sonuçlarını törpülüyordu. Bu ödünleme, o günkü iktisadi ve politik koşullara uygundu ve denk düşüyordu. Kapitalist sistemin gelişim süreci, bu ihtiyacı ortadan kaldırınca, hatta bu "sosyal" kurumlar sermaye birikiminin ihtiyaçlarıyla açık biçimde çelişmeye başlayınca; "serbest piyasa" tanrılaştırıldı ve kapitalizmin hareket yasalarını etkileyen tüm "sosyal" bariyerler bir kenara fırlatılıp atıldı. Böylece dünya, tekelci sermayenin sınırsız hareket alanı haline geldi/geliyor.

Kuşkusuz, burjuvazi, dünya proletaryasını neoliberalizme "ikna" etmek için ideolojik bombardımandan daha fazlasına ihtiyaç duydu. Neoliberal programın tarihçesi; iktisadi terör ve yıkıma eşlik eden insanlık dışı baskıların, askeri darbelerin, işkence, katliam ve kayıpların, sansürün, tutuklama ve zindan katliamlarının, grev yasakları ve işçi katliamlarının vb. tarihçesidir de aynı zamanda. Sınıf mücadelesinin mantığı açısından anlaşılmaz bir durum değil bu: Sınıflar, temel ekonomik çıkarlarını ancak politika yoluyla gerçekleştirebilirler; ve zor, başlı başına bir ekonomik güçtür. Tekelci burjuvazi de neoliberal programı, her şeyden önce politik silahlarıyla uygulamaya sokmuştur. Neoliberalizmin attığı her adımda kan izi vardır. Dünya burjuvazisinin, tıkanan kapitalist sistemi yeniden yapılandırmak için giriştiği neoliberal taarruz, emekçi insanlığa tarifsiz acılar çektirmiştir.

Şili’de uygulanan ekonomik program, ilk gününden itibaren faşist Pinochet cuntasının pençelerinin açtığı yoldan ilerledi. Milyonların işkenceden geçirilmesi, on binlerin zindanlara tıkılması ve en az üç bin kişinin kaybedilerek, yüzlercesinin kurşuna dizilerek katledilmesini, yıllar süren koyu bir faşist diktatörlük dönemi izledi -ki bu diktatörlük rejimi bugün de yeni bir biçim altında sürmektedir. Şili darbesini, tüm Latin ve Orta Amerika’yı kaplayan bir darbeler dizisi izledi. Sadece Arjantin’de Videla diktatörlüğünün 30 bin muhalifi uçaktan denize atarak ‘kayıp’ ettiğini hatırlatalım. Uruguay, Brezilya, El Salvador... liste uzatılabilir.

IMF, yeni bir uluslararası işbölümü ve dünya pazarının bütünleşmesini isteyen emperyalist burjuvazinin iradesinin cisimleştiği kurum olarak, neoliberal programı dünya çapında uyguladı. IMF programının Türkiye’deki izdüşümü 1980 24 Ocak kararları oldu. Bu kararlar, 12 Eylül faşist darbesine kadar ancak çok kısmen uygulanabildi. Eylül darbesiyle birlikte, ‘80’li yılların ilk yarısını kaplayacak muazzam bir iktisadi ve siyasal şiddet dalgasının tetiği çekilmiş oluyordu. Bu dönemde, ihracata dönük sanayileşmeyle dünya pazarına açılan işbirlikçi Türk burjuvazisi, yoğun siyasal şiddete eşlik eden devalüasyonlar ve enflasyon sayesinde ücretleri neredeyse yarı yarıya aşağıya çekiyor, ‘ucuz üretici’ olmak için gerekli toplumsal çerçeveyi örgütlüyordu. 1980’in ilk altı ayında, 24 Ocak kararlarına rağmen, yabancı sermaye yatırımlarında ciddi bir artış olmamıştır. (1979’a göre sadece 2.6 milyon dolarlık [yüzde 15’lik] bir artış). Tüm teşviklere rağmen ciddi bir artış olmamasını Turgut Özal şöyle açıklıyordu: "Yabancı sermaye yatırımlarının Türkiye’de gelişmesi, büyük çapta politik stabilitenin temin edilmesine bağlı gözüküyor."(23) Zira, fiilen yatırım olmasa da, dev miktarda yatırım izni alınmıştır. Ocak-Temmuz dönemi içinde Devlet Planlama Teşkilatı’ndan alman yatırım izni toplamı 280 milyon doları buluyordu; ki bu, 1950 ila 1970 arasında yatırım izni alan toplam sermayeye denk gelen bir rakamdı.(24) Emperyalist sermayenin "istikrar"ın sağlanması için pusuya yattığı görülüyor; ve bu istikrar uğruna akıtılan kanlar onların kasalarına dolar olarak girecekti... Emperyalist sermayenin bir kuruluşu olan Business International Corporation’ın bir açıklamasından şunları okuyoruz: "Başkan Marcos’un 1972 Eylül’ünde sıkıyönetim ilanından ve Yeni Toplum Düzeni’ni beyan edişinden bu yana, Filipinler’deki yatırım havası günden güne iyileşti. (...) Yabancı yatırımlara yapılacak yasal işlemler ve tanınacak ayrıcalıklar ilan edildi, çoğu durumlarda daha liberal bir politikaya geçildi. (...) Girişimcilerin güvenle yatırım yapacakları bir iklim yaratılmıştır. (...) Bir yanda hammaddelerin bolluğu, bir yanda istihdam dışı kalmış işgüçleri yatırımcılar için ayrı bir özendiricilik arz etmektedir"(25)

Aynı Business International Corporation, 23 Temmuz 1976’da, "Tayland’da Sürekli İş Huzursuzlukları Yatırım Havasını Zehirliyor" başlıklı bir haber yayımlıyor (Business Asia dergisinde). Bu süreçte Tayland’da bir grev dalgası yaşanmaktadır ve yazı, bu grev dalgasının vereceği zararlar konusunda Tayland burjuvazisini "uyarıyor". Nitekim pek çok işkoluna yayılan, ama özellikle ihracat-sanayisinin iki ana dalında -tekstil ve elektro-teknikte yoğunlaşan ücret grevleri, ücret düzeyinde kısmi bir iyileşme sağlamaya başlar başlamaz, emperyalist tekeller yatırımlarını ülkeden çekmeye başlıyorlar. Durulmayan ücret-grevlerini Ekim 1976 askeri darbesi izliyor. Darbe hükümetinin ilk tedbirleri: Ücret anlaşmazlıklarına ilişkin görüşmeler kesiliyor, grevler yasaklanıyor, sendika konfederasyonu dağıtılıyor, sendikacılar tutuklanıyor. Bu esnada işçiler yığınlar halinde işten atılırken, fazla mesailerde de büyük bir artış yaşanıyor.(26) Yeni uluslararası işbölümü ve bu işbölümünün yeni sömürgelere yüklediği "düşük maliyetli üretim" misyonu o denli katı ki; sistem, cüzi ücret artışlarını dahi kaldıramayabiliyor.

Bolivya... 1985 Eylül’ünde açıklanan Yeni Ekonomik Politika’yla neoliberalleştirmede önemli bir adım atıldı. Amaç: "enflasyonla savaşmak" ve "iç ve dış ekonomik dengesizlikleri ortadan kaldırmak". İstikrar paketi (‘Decreto Supremo’) şunları içeriyordu: Devalüasyon. Döviz kurlarının tekleştirilmesi ve bir döviz borsasının kurulması. Devlet harcamalarının yüzde 15 kısılması. 50 bin kamu çalışanının işten atılması. Fiyat denetiminin kaldırılması. Ücretlerin enflasyondan bağımsızlaştırılması. İş güvencesinin kaldırılması ve işgücü piyasasının liberalleştirilmesi. Gümrüklerde indirim. Pek çok madenin kapatılması, 23 bin işçinin sokağa atılması. "İstikrar paketi"ne proletaryanın yanıtı on gün süren genel grev oldu. Burjuvazi ülkede olağanüstü hal ilan etti, sendikacılar sürüldü, grev ezildi. Eylül 1985’ten önce yüzde 24 bin düzeyinde seyreden enflasyon düşürüldü; ama bunun tüm yükü işçi-emekçi yığınların omuzlarına bindirildi .(27)

Bu bölümden çıkan sonuçları kısaca toparlarsak: Emperyalist burjuvazi, yapısal uyum programları ve silahlı şiddet eşliğinde, kapitalist sistemde kendi ihtiyaçlarına denk düşen bir yapısal dönüşümü adım adım örgütlemektedir. Bu dönüşüm süreci, yeni sömürgelerdeki işbirlikçi burjuvazilerin de çıkarlarına hitap ediyor ve bu konuda bir irade birliği sözkonusudur. Yeni sömürge ekonomileri dünya pazarıyla daha ileri düzeyde bütünleşiyor, bu ülkelerdeki sanayi üretimi de emperyalist tekellerin yönetimindeki dünya sanayi üretiminin bir parçası haline getiriliyor. Bu sürecin başlangıçtaki siyasal sonuçları askeri darbeler vb. eşliğinde yürütülen yoğun bir siyasal şiddettir; ancak bu şiddet, kısa dönemli ve geçici olmayıp, yeni modelin ayrılmaz bir parçası olarak kurumlaşır. M. Chossudovsky; "Yapısal uyum programı, iç güvenlik aygıtının güçlendirilmesini gerektiriyor: Siyasal baskı... paralel bir ‘ekonomik baskı’ sürecini destekliyor". Ekonomik reformların doğası, bunların uygulanabilmesi için "her zaman ordunun ve otoriter devletin desteklenmesini gerektiriyor" diyor. Güney Kore üzerine bir çalışmadan da şunları okuyoruz: "G. Kore gibi bir ihracat ekonomisinde siyasal sistemin temel işlevi, bütün ekonomik ve ekonomi-dışı araçları kullanarak ülkenin uluslararası işbölümü bağlamında üstlendiği yeni görevleri yerine getirmesini sağlamaktır. Yani siyasal sistem, öncelikle ihracat sektörünün ihtiyaç duyduğu ucuz işgücü akışını güvence altına almakla yükümlüdür. Bunun için, daha yüksek ücretler talep eden sendikalara boyun eğdirmek ve bu kurumları sistemli olarak devletin birer denetim aygıtı haline dönüştürmek gerekir. Ayrıca devlet, sermaye birikiminin bu yeni biçimine uyarlı siyasal, yönetsel ve hukuki koşulları yaratmalı ve bunların uygulanırlığını da güvence altına almalıdır." Ve; "(General) Park Çung Hi ve haleflerince uygulanan ve Kore’de günlük yaşamın her alanında hissedilen bu yoğun baskı ortamı, periferi (çevre -bn.) ülkelerde uygulanan kapitalist kalkınma stratejisinin zorunlu bir öğesidir." (28)

Yoğunlaştırılmış siyasal baskı rejimlerinin, uzun vadede, darbelerin veya sıkıyönetimlerin yerini biçimsel parlamenter rejimlere bırakmasıyla sürdürülmesi mümkündür. Ki bu, burjuvazi bakımından bir tercih de olur. M. Chossudovski, Brezilyalı bir banka yöneticisiyle yaptığı röpörtajdan şunları aktarıyor: "Bizim Brezilya’da gereksindiğimiz, ‘yumuşak bir Pinochet hükümeti’dir, bunun sivil olması tercih edilmeli, Fujimori’ninki gibi bir şey olmalı, askeri yönetim bir seçenek değildir."(29) Böylece, neoliberal programın kendine koşut biçimde yarattığı burjuva şiddet rejimi, uzun vadede, "istikrar" adına, yeni bir biçime bürünmekte ve yüzüne parlamenter maske takmaktadır. "Yapısal uyum, ekonomik yeniden yapılanma sürecini destekleyen sahte kurumları ve sahte bir parlamenter demokrasiyi destekliyor."(30) Bu eğilim, bir yandan burjuva demokrasisinin biçimsel bazı kuramlarının (seçimler, çok partili rejim, parlamento vb.) yaygınlaşmasına götürürken, bir yandan da bu kuramların içinin aynı oranda boşalmasına yol açıyor. IMF’nin ekonominin yönetimini üstlendiği, ordunun ise emperyalistlerin güdümünde iç siyaseti yönlendirdiği ‘yumuşak Pinochet hükümeti’ modeli yeni sömürgelerde genelleşiyor. Emperyalist ülkelerde de biçimsel burjuva demokratik hak ve kuramların içinin giderek daha fazla boşaldığı paralel bir süreç yaşanıyor. Yüzyılın başından bugüne seslenen Lenin’e kulak kabartalım: "Emperyalizm, her yere, özgürlük değil, egemenlik götü ren mali sermayenin ve tekellerin çağıdır. Bu eğilimin sonucu ise şöyle olmaktadır: siyasal rejim ne olursa olsun, her planda gericilik ve bu alanda mevcut uzlaşmaz karşıtlıkların aşırı ölçüde yoğunlaşması."(31)

İç Pazarın Dönüşümü

Yeni uluslararası işbölümünün kökünde, yeni sömürgelerdeki düşük ücret düzeyinin yattığını görmüştük. Öyleyse, emperyalist dünya sistemi yeniden örgütlenirken, bu düşük ücret düzeyinin kurumlaştırılması ve sürekli kılınması gerekiyordu. Bu olgunun yansıması olarak, neoliberalizmin temel ayaklarından birisi de işgücü pazarına ilişkindir. İşgücü pazarında bir biçimde işçilerin lehine olan yasal-kurumsal düzenlemeler "hür teşebbüs' ve "girişimci ruh"u öldürmektedir ve bu pazara tam bir kuralsızlık hakim olmalıdır. Dünya pazarında kendilerine bir yer bulmak isteyen yeni sömürge burjuvazileri var güçleriyle "kendi" işçilerinin elindeki tüm kazanımlara saldırdılar. Bu ülkelere akmakta olan emperyalist sermaye de bu saldırıyı yönlendiren ve örgütleyen güç oldu. Böylece, hiçbir sosyal güvenceye sahip olmaksızın çalışan, iş günü 15-20 saati bulan, tatil hakkından yoksun ve tüm bunlara karşın olağanüstü düşük ücretler alan bir işçi tipi tüm yeni sömürgelerde işçi sınıfının geneline damgasını vurmaya başladı.

Serbest bölgeler, bu yeni çalışma koşullarını örgütlemek için yaygınca kullanılan bir araçtı. Sınırları içerisinde işçilerin tüm haklardan yoksun bırakıldığı bu üretim adacıkları, emperyalist sermayeye ve yeni sömürgelerdeki işbirlikçi burjuvaziye sınırsız sömürü olanakları sunuyordu. Grevin

yasak olduğu, işten çıkarmanın ve işe almanın hiçbir kurala bağlı olmadığı, işçilerin adeta yarı-işsiz durumda yaşadıkları düşük ücretli sanayi alanları, ‘60’ların sonu ve ‘70’lerin başlarında yaygınlaşmaya başladı. Serbest bölgeler ve nitelikçe onlara denk düşen ihracat sanayii merkezleri, giderek dünya sanayi üretiminin önemli bir yüzdesini üstleneceklerdi. 1975 yılında, doğrudan dünya pazarına dönük üretim yapan fabrikalarda 725 bin işçi çalışıyordu. (Bunların 500 bin kadarı serbest bölgelerde.)(32) 1998’e gelindiğinde, yalnızca serbest bölgelerde çalışan işçi sayısı 27 milyona ulaşmıştı.(33)

Ancak, gelişmenin yönü, kuralsız çalışmanın serbest bölgelerin de dışına taşmasına; ve yeni sömürgelerin tümden serbest bölgelere dönüşmesine doğruydu. Esnek çalışma, neoliberal toplum projesinin temel ögelerinden birisi olarak, bu eğilimin ifadesiydi. Çalışma yaşamında işçiler lehine kurumlaşmış tüm hakların ortadan kaldırılması ve sermaye lehine bir yeniden düzenleme anlamına gelen esnek çalışma, yeni tipte bir işgücü pazarı yaratıyordu.

Bu yeni işgücü pazarını belirleyen bazı özellikler şunlardır:

İş saatlerinin sınırsızca uzatılması ("esnetilmesi"): İşgünü uzadığı oranda, artı değer oranının da yükseldiği, genel olarak bilinen bir olgudur. Ama bunun yanı sıra, olağanüstü uzun iş saatleri, işçi sınıfını düşünsel bakımdan sefilleştirmekte, onun tüm yaşamını makine başına hapsetmektedir. Dolayısıyla uzun iş saatleri, aynı zamanda, işçi zihnini de fakirleştirerek, uysallığı ve itaati koşullamaktadır. Bu uzun iş saatlerinin işçi sınıfına maliyeti, kısalan yaşam süreleri, artan hastalıklar ve düşen ücretler olmaktadır. Çünkü ironik biçimde, kapitalizmde, çalışma saatleri ne kadar uzun, ve böylece işçinin yıpranması ne denli şiddetli olursa, ücretler de o kadar düşük olmaktadır. Bir işgücünün yıllık çalışma saatleri, ‘70’lerin ortalarında şöyleydi: F. Almanya: 1860, G. Kore: 2800, Malezya: 2288, Tunus: 2226, Ekvador: 2152.

Ergin Yıldızoğlu ise, daha güncel veriler aktarıyor: 1994 yılı itibariyle, Seul, Bangkok, Hong Kong, Singapur gibi şehirlerde yıllık çalışma süresi 2000-2300 saat, ücretli izinler ise yılda 8-17 gün arasında değişirken; Kopenhag, Düsseldorf, Madrid, Frankfurt ve Londra’da bu rakamlar 16601880 saat ve 22-32 gün arasında değişmektedir.(34) Bir işçinin iki, ya da üç işçinin işini yapmaya zorlandığı bu sistem, sınıfın bir bölüğünü aşırı-çalışmaya mahkum ederken, diğer bir bölüğünü de işsizliğe mahkum ediyor. Yaygın işsizlik, hem işçileri uzun iş saatlerine mecbur etmenin bir aracı, hem de bu durumun beslediği bir sonuçtur.

İş güvencesinden yoksunluk, ya da "sayısal esneklik": İşler geçici ya da yarı-zamanlı, işten atılma ve alınma hali süreklidir. Böylece yeni uluslararası işbölümü, işçinin elinden, geleceğe dair güvenin ve evcil bir rahatın son kırıntılarını da koparıp almaktadır. Geniş bir işsizler ordusu, çalışanlarla yıprananların sürekli yer değiştirmesini olanaklı kılmakta, uzun çalışma saatleri sonucu hızla yıpranan işçilerin yerini yenileri almaktadır. İşten atma, burjuvazinin elinde her işçi isyanını bastırmada olağanüstü etkili bir silah haline gelmiştir.

Nitelikli işgücünün ucuzlatılması: Sermayenin işçi üzerindeki kontrolü, geçmişte, işin parçalanmasına dayanıyordu. Yapılan üretim ne denli çok sayıda parçaya ayrılır ve tek işçiye düşen iş ne kadar parçalanırsa, iş verimliliği ve sermayenin işçi üzerindeki denetimi de o oranda artar. İşçi niteliksizleştikçe sermayenin üretim süreci üzerindeki denetim ve iktidarı da o denli artar. Ama işin parçalanmasında öyle bir noktaya gelinir ki, işçinin yaptığı iş o denli küçük ve anlamsız parçalara ayrılır ki; bunun işçide yarattığı yabancılaşma, zihinsel yozlaşma ve ruhsal sakatlanma iş verimliliğini düşürmeye başlar. Bu durumda sermaye, işbölümünün parçalanmışlığını kısmen sınırlandırmaya ve nitelikli işgücünü de ucuzlatmaya yönelir. Özellikle yeni sömürgelerdeki ücret düzeyinin düşüklüğü ve işsizliğin boyutu, nitelikli işgücünün de ucuzca alınıp-satılmasına, en düşük ücretlere mahkum edilmesine olanak sağlıyor. Ayrıca bu ülkelerdeki eğitim sisteminde mesleki eğitimin öne çıkartılması, meslek okulu mezunluğunun yaygınlaşması; ücretler hemen hemen aynı kalmakla birlikte, ortalama işçinin nitelik düzeyinin yükselmesine yol açıyor. G. Kore burjuvazisi "kendi" işçilerini emperyalistlere şöyle pazarlıyordu: "...Geniş çapta bir eğitim sistemi, ülkenin yüzde doksanının okur-yazar olmasını sağlamıştır. ... Kore insanı çalışkan, bireyci ve yükselme çabası içindedir. ... Teknik ve mesleki eğitim kuramlarının hızla yaygınlaştırılması sonucu, her meslekten usta işçiler bulma olanağı artmıştır."(35) Böylece eğitim sisteminin bürünmesi gereken yeni işlev saptanmış oluyor: Okur-yazar, çalışkan, bireyci, yükselme çabası içinde ve teknik bilgiye sahip uysal köleler yetiştirmek.

Üretimin uluslararasılaşması, beraberinde, dünya ölçeğinde bütünleşen bir işgücü pazarı yarattı. İkili bir işgücü pazarıdır bu: Bir yanda uğradığı yoksullaşmaya rağmen hâlâ belli bir ücret düzeyini koruyan Batı Avrupa-ABD-Japonya işgücü, öbür yanda ise sefaletin, yoğun işsizliğin ve derin cehaletin kıskacında, en ucuz işlere dahi razı gelen yeni sömürge işgücü. Böylece dünya işgücü pazarı, bir yandan bütünleşirken, diğer yandan da kendi içinde iki alt klasmana, iki ‘lig’e ayrılmaktadır. 1994’te, bir saatlik emek maliyeti, Almanya’da 25, ABD’de 16, G. Kore’de 5, Meksika’da 2.4, Polonya’da 1.4, Çin ve Hindistan’da ise 0.5 dolardı.(36) Neoliberal iktisadın, "kaynakların rasyonel kullanımına götüreceği teziyle formüle ettiği ve aslında diğer örneklerdeki gibi proletaryanın aşırı yoksulluğuna götüren bu yeni işgücü piyasasının işleyişine dair şu kısa veriler bir fikir verecektir. Bunlar, Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi (NAFTA) anlaşmasının beş yılda yol açtığı sonuçlardır(37):

*Meksika’da saatlik işçi ücretleri: 1.21 dolar. ABD’de imalat sektöründe saat ücreti: 17.7 dolar.

*Meksika’da asgari ücret: Günlük 3.4 dolar. ABD’de ortalama ücret: Saatlik 5.15 dolar.

*1978’den bu yana General Motors’un Meksika’da açtığı fabrika sayısı: Minimum 50.

*NAFTA başladığında Maquiladora sanayi bölgesinde çalışan işçi sayısı: 546 bin 433. 1998 Nisan ayında Maquiladora’da çalışan işçi sayısı: 983 bin 272.

*NAFTA sonucu işinden olan ABD’li sayısı: 395 bin

*Yasal asgari ücretten daha az kazanan Meksikalı sayısı: 1993’te 6 milyon 186 bin 938, 1997’de 7 milyon 771 bin 600

*Meksika sınırındaki ABD kentlerinde işsizlik oranı: 1993’te yüzde 10.4, 1998’de yüzde 13.5

Emperyalist ülkelerin işçi sınıfı, yaygın, kitlesel ve kronik bir işsizlikle boğuşmakta(38) ; sanayi üretiminin büyük oranda yeni sömürgelere taşınmasıyla birlikte, artık daha ziyade hizmet sektöründe yoğunlaşmaktadır. Hizmet sektörünün düzensiz, geçici, yarı-zamanlı işleriyle birlikte, geçmişe oranla çok düşük bir ücret düzeyinde yaşamaktadır. İş güvencesine ve türlü sosyal güvencelere sahip, büyük sanayide çalışan işçi tipi giderek önemsizleşmektedir. Çeşitli emperyalist ülkelerin burjuvazileri de yüksek teknolojili yatırımları çekmek ve ağır sanayinin ürünlerini daha ucuza mal etmek için birbirleriyle rekabet içindedir; ve bu rekabetin yansıması olarak esnek çalışma, sosyal hakların gaspı, ücretlerin düşürülmesi vb. saldırılarla işçi sınıfına yöneliyorlar. Bu ülkelerdeki ücret düzeyi yeni sömürgelere nazaran görece yüksek kalmakla birlikte, sürekli düşmektedir.

Yeni sömürge ülkelerin proletaryası ise aşırı yoksulluk koşullarına mahkum edilmiştir; ve sistem bu koşulların sürekli daha da kötüleşmesi üzerine kuruludur.(39) "Kendi" proletaryasını en fazla sömüren, en düşük ücretleri ve en kötü çalışma koşullarını kabul ettiren burjuvazi, en fazla yabancı yatırımı çekiyor ve dünya pazarına en ucuz ürünle çıkmış oluyor.

Yaygın bir işsizlik, düşük maliyetlerin ön koşuldur. Tarımdaki kapitalistleşme tarafından kırdan koparılıp şehirlerde yaşam savaşı veren yığınlar, daha düşük ücretlerle çalışmaya hazır bir yedek sanayi ordusu oluşturuyorlar. İşçilerin sürekli işten atılıp, geri alınmaları, onları en düşük ücretlere razı ediyor. Burjuva devlet aygıtı da işçilerin tepesinden sopasını hiç eksik etmeyerek, bu sistemin siyasal güvencesini oluşturuyor. "Tek tek gelişmekte olan ülkelerdeki ulusal ücret düzeyleri, tek başına ulusal emek piyasasının yapısına değil, aynı zamanda rakip ucuz-emek merkezlerinde geçerli olan ücret düzeyine de bağlıdır."(40) Dolayısıyla, bir ülkede ücretlerin sefalet koşullarında olması yetmiyor. Aynı ‘lig’deki diğer ülkelerde ücretler daha da düşükse, o ülkenin burjuvazisi dünya pazarında yine dezavantajlı duruma düşüyor. Böylece her iki ‘lig’deki burjuvalar, ama özellikle de yeni sömürge burjuvazileri, ücretleri düşürmek, çalışma koşullarını kötüleştirmek için birbirleriyle bitmek bilmez bir rekabete giriyorlar. Bu rekabet savaşının üzerinde cereyan ettiği savaş meydanı ise dünya proletaryası oluyor.(41)

Tarım Programı Ve Doğa Katliamı

Neoliberalizmin tarım programı, küçük köylü tarımının yıkımı ve toprağın merkezileştirilmesi üzerine kuruludur. Bu program, uygulandığı tüm ülkelerde, küçük köylülüğün binlercesinin sefaletten dolayı ölmesine, sağ kalanların ise yığınlar halinde şehirlere göçüne yol açmıştır. Şehirlere göç eden bu yığınlarca emekçi, düşük ücretli üretim için güçlü bir dayanak oluşturmuştur. Her yeni göç akımı, ücretlerin düzeyinin bir derece daha aşağıya çekilmesini sağlamıştır. Bu yeni, taze ve yıpranmamış işgüçleri, sanayi mekanizmasının içine çekilmiş ve adeta karın tokluğuna çalışacakları bir hayata adımlarını atmışlardır. Bazı örnekler üzerinden neoliberal tarım politikasını inceleyelim.

Güney Kore. Burjuvazinin ‘düşük ücret’ hedefine varmasının bir aracı da tarım ürünlerinin fiyatını düşürmekti. Çünkü temel besin maddelerinin fiyatları düştükçe, işçinin hayatta kalmasının maliyeti de düşer ve böylece ücretler de daha aşağı çekilebilir. ABD tahıl fazlası, "gıda yardımı" adı altında iç pazara pompalandı. Böylece küçük köylülük borçlarını ödeyemez duruma gelirken, besin fiyatları da ucuzluyordu. Yerli tahıl fiyatları endeksi 1956’da 100’den, 1959’da 73.3’e düştü.(42)

Bir tarım ülkesi olan G. Kore, sanayileştikçe, tarımda kendine yeterlik düzeyi düştü. Tarımdaki durgunluk ve ucuz ithal tarım ürünlerinin rekabeti küçük tarımda bir yıkıma yol açarken, pirinç ve tahılda kendine yeterlik düzeyi 1961’den 1973’e yüzde 92’den yüzde 68.6’ya düştü, f978’de hala yüzde 68’di. Bir yandan girdi fiyatlarının patlaklanması, diğer yandan da ürün fiyatlarının ucuzlaması, yoğun bir iç göçe yol açtı: 1955’te G. Kore nüfusunun yüzde 75.5’i kırda yaşıyordu; 1975’te bu oran yüzde 51.5’e düşmüştü. Tarımsal üretimin Gayrı Safi Milli Hasıla (GSMH) içindeki payı 1955’te yüzde 61.9’dan, 1975’te yüzde 37.3’e düştü.

Bir yandan geleneksel tarım gerilerken, diğer yandan, ginseng ve ham ipek üretimi gibi ihracata yönelik tarım giderek artıyordu. Devletin hedefi, büyük ölçekli tarım için gerekli olan toprak yoğunlaşmasını yaratmaktı. Tedricen de olsa, kentlerdeki sanayi ve finans burjuvazisinin gelişimiyle böyle bir yoğunlaşma yaratıldı. Kyunghyang Shinmun gazetesi, 27 Haziran 1972’de şöyle yazıyordu: "İki hektardan büyük tarımsal arazi sahiplerinin yüzde 65’i kentli kapitalistlerdir."(43)

Somali: Üst üste yaşanan kuraklıklara rağmen, 1970’lere kadar Somali’de gıda sıkıntısı yaşanmadı. Somali, kendine yeterli bir tarım ülkesiydi. ‘80’li yıllarda, IMF yapısal uyum programıyla birlikte, ülke kıtlıkla ve açlıktan ölümlerle tanıştı. Haziran 1981’de yapılan devalüasyonun ardından, tarımsal girdi fiyatları (gübre, vb.) yükseldi, hayvan ilaçlarının fiyatları arttı. Göçebe çobanlara verilen bedava veterinerlik hizmeti özelleştirildi. Diğer yandan, ABD tahıl fazlası ve AB hayvancılık fazlası Somali iç pazarına "gıda yardımı" adı altında akıtılmaya başlandı. Emperyalistlerin yaptığı "gıda yardımı", aslında bu ucuz ürünlerle tarım ürünleri fiyatını düşürmek ve artan maliyetler ile ucuzlayan fiyatlar arasında sıkışan Somali küçük köylüsünü yıkmak amacını taşıyordu. 1975-’89 arasında, tarım için yapılan devlet harcamaları yüzde 85 oranında düşürüldü; sağlık harcamaları da yüzde 78 azaltıldı. Bu süreçte küçük köylü yıkıma uğradı, en verimli topraklar, bürokrat-subay-tüccar takımının elinde merkezileşti. IMF, bu verimli arazilerde ihracat için tarımı (meyve, sebze, pamuk, yağlı tohum) teşvik etti. Böylece IMF, göçebe çobanlarla küçük çiftçiler arasındaki basit meta değişimine dayanan kırsal Somali ekonomisine bir "kapitalizm aşısı" yapıyordu: Bu aşının sonuçları kısa sürede görüldü. Somali, dünyada açlıktan ölümlerin timsali oldu; dış gıda yardımına bağımlı bir ülke konumuna gelmişti artık. Üstelik bu yardımların büyük bölümü de egemen sınıflarca gasp ediliyordu. Bu durumun ülkede toplumsal öfke ve kabarmaya götürdüğünü, emperyalist NATO’nun ise IMF programının tamamlayıcısı olarak ülkeyi işgal ettiğini sanırız hatırlamayan yoktur.(44)

Bangladeş: Ağustos 1975’te yönetimi eline alan ABD güdümlü askeri darbe ve darbenin ardından kurulan General Ziya-ur Rahman başkanlığındaki "istikrarlı siyasal geçiş" hükümeti, IMF programının uygulayıcısı oldu. 1990’a kadar süren cunta boyunca, Dünya Bankası nezdinde kurulan "yardım komisyonu", ekonominin iplerini elinde tutuyordu. IMF programıyla birlikte; tarıma verilen teşvikler kaldırıldı. Küçük çiftçilerin kullandığı ucuz krediler kaldırıldı. IMF, ülkedeki hint keneviri sanayiinin üçte birinin kapatılmasını ve 35 bin işçinin işten atılmasını buyurdu: Hint keneviri ekimi yapan 3 milyon köylü için bir yıkımdı bu. Tahıl piyasası kuralsızlaştırıldı ve ABD tahıl fazlası "gıda yardımı" olarak iç pazara sürüldü. Sonuç, diğer ülkelerdeki gibi, küçük köylünün iflası, arazilerin büyük toprak sahiplerinin ellerinde toplanması ve mülksüzleşen köylülerin bir kısmının şehirlere göç etmesi oldu. Kentlere yönelen bu yoğun işgücü göçü, ucuz işgücüne dayalı konfeksiyon sanayiinin sosyal temeli oldu. Toprağını yitiren köylülerin bir diğer kısmı, sel tehdidi altındaki verimsiz topraklara göç edip, burada yaşamaya çalıştılar. 1991’deki büyük sel baskını bu nedenle büyük can kaybına neden oldu: Tümü emekçi sınıflardan 140 bin ölü!(45)

Tüm bunları toparlarsak: Neoliberal program, yeni sömürge ülkelerin tarımında da kapitalist ilişkilerin derinlemesine nüfuz etmesini, köylülüğün sınıfsal ayrışmasının hızlanmasını ve giderek kırın insansızlaşmasını öngörüyor. Kırda sınıfsal ayrışmayı, küçük köylülüğün mülksüzleşmesini ve yıkıma uğramasını geciktiren, bu süreci görece yumuşatan devlet desteği, sübvansiyonlar vb. kaldırılmaktadır. Emperyalist ülkelerin geçen yüzyıllarda yaşamış olduğu bu süreç, şimdi neoliberal program aracılığıyla keskin biçimde hızlandırılarak yeni sömürgelere yaşatılıyor. Tarım emekçileri yığınlar halinde kırdan kente sürülmektedir. Nüfusun yapısındaki büyük dönüşüm ve kentlere yığılan işgüçleri, düşük maliyete dayalı sanayinin gelişmesi için bir sosyal taban olmaktadır. Diğer yandan ise, toprağın merkezileşmesiyle birlikte, ülkedeki tarım üretimini dünya kapitalist tarım üretimine bağlayacak olan, ihracata yönelik tarım olanaklı hale gelmektedir. Az sayıda toprak sahibinde yoğunlaşan büyük topraklar, makinalı, büyük ölçekli tarımı mümkün kılmakta; tarımsal üretim de dünya ölçeğinde bütünleşmektedir. Artık tarım üretiminde de kıstas, ülkenin kendini beslemesi değil, dünya pazarına yönelik üretimdir. Geleneksel tarımın gerilemesi ile, ihracata yönelik tarımdaki yoğunlaşma el ele yürüyor: "Senegal’de meyve plantasyonları tahıl üretimini; Bangladeş’te tatlı su karidesi üretimi pirinç tarımını; Mozambik’te pamuk, yerli küçük köylü ünitelerini yıktı."(46) Böylelikle, eskinin tarım ülkeleri, kendini beslemek için ABD gıda yardımına muhtaç hale getirilmektedir. İnsanların açlıktan öldüğü ülkelerde, Avrupalı beyefendilerin damak zevkine uygun tarım ürünlerinin üretiminde patlama yaşanabilmektedir örneğin.(47)

Diğer yandan; "kapitalist tarımdaki her gelişme, yalnız emekçiyi soyma sanatında değil, toprağı soyma sanatında da bir ilerlemedir"(48) ve kapitalizm, emekçiyi ve toprağı kurutarak, kendi damarlarını kanla doldurur. Bir yandan tarımdaki tekelleşmenin ve tek-tipli/monokültür tarımın (yukarıda sayılan ihracat ürünlerine bkz.) toprağın özünü kurutması ve fakirleştirmesi; diğer yandan ise kapitalist sanayinin sınır tanımaz bir pervasızlıkla doğaya zehir saçması, dünyayı hızla yaşanılır olmaktan çıkarmaktadır. Yeni uluslararası işbölümünün bağımlı ülkelere biçtiği misyonun bir yüzü de çevreye ilişkindir. Emperyalistler, kendi ülkelerinde sıkı bir çevre koruma mevzuatı uyguluyorlar ve bu, kuşkusuz sermayeye bir dizi ek yükümlülük getiriyor; arıtma tesisleri, vb. Öyleyse yeni sömürgeler, "rekabet gücü" adına, çevre maliyetlerini sıfıra indirmeli, bu topraklar sınırsız doğa talanına sunulmalıdır. Çevre maliyetleri ne denli düşük, dolayısıyla, doğanın talanı ne denli olanaklı olursa, o ülke de o oranda yabancı sermaye yatırımı çekmekte ve o ülkenin burjuvazisi o oranda ucuza üretmektedir. Sonuçlar trajiktir: G. Kore’nin dillere destan ‘kalkınma’ süreci, daha 30 yıl öncesinde dahi, korkunç bir doğa katliamına yol açmıştı: "1970 yılında Seul il sınırları içinde kimyasal toz miktarı 38 ton ve şehir merkezinde 67.7 ton idi. (Sağlık sınırı kilometre kare başına 6.5 tondur). Seul’ün içme suyu kaynağı olan Han ırmağındaki kirlenme oranı 1970’de sağlık sınırını yüzde 400 ila 800 arasında değişen ölçüde aşmış durumda. Ekim/Kasım 1975 tarihli Dong A İl-Bo gazetesinde İnçon sanayi bölgesiyle ilgili bir araştırmada şöyle deniliyordu: “Deniz sessizce ölmek te. Civardaki bir adada morina balıkları ölmeye başlamıştır. Denize akıtılan petrol ve kirli sular yüzünden, balık cinsleri doğal özelliklerini kaybetmektedir. Hükümet bile sadece bu bölgede çevre kirliliğine yol açan tam 718 fabrika bulunduğunu saptamıştır’. Özellikle Japonya, çevreye çok miktarda zararlı kimyasal atık yayan fabrikalarını Güney Kore’ye naklederek, çevre korumasına yönelik yasaların yokluğundan faydalanıyor. Aynı fabrikalar Japonya’daki çevre koruma yasalarına göre yasadışı sayılıyor."(49) Bugün de dünyanın havası en kirli 7 kentinden 5’i Güneydoğu Asya’dadır.

İnsanlık, "küreselleşme"yle birlikte, içme suyu kıtlığıyla tanıştı. Dünya içme suyu stokları, 1970’lerdeki düzeyinin yüzde 30’una kadar geriledi. Dünya nüfusunun yüzde 40’ını oluşturan 88 ülkede sürekli içme suyu sıkıntısı çekiliyor. Birçok ülkenin gecekondu bölgelerinde su, vesikayla satılmaktadır. Dünyada her gün 1762 çocuk, temiz su içemediği için ölüyor.(50) Bolivya, temiz içme suyu kıtlığını en yoğun yaşayan ülkelerden birisidir ve 2000 yılında Bolivya halkının su zamlarına karşı ayaklanmasının altında yatan etken de budur. Doğanın insana gani gani sunduğu içme suyu kaynakları, ya kapitalist sanayinin sınır tanımaz kar hırsıyla kirletiliyor, ya da su tekelleri (Danone vb.) tarafından satın alınıyor.

Afrika’da, dış borç ödemeleri için yılda 4 milyon metreküp ağaç kesiliyor.(51)

Dev ormanların dış borç karşılığında satılması; ırmakların, göllerin ve denizlerin sanayi atıklarıyla doldurulması; neo liberalizmle önü açılan doğa katliamının güncel yansımalarıdır. Ergene Nehri’nin, Porsuk Çayı’nın, İzmir ve Kocaeli Körfezlerinin, Karadeniz kıyılarının durumu, Bergama’yı bekleyen gelecek, yeni uluslararası işbölümünden bağımlı ülkelerin payına düşenlerin çarpıcı görünümleridir aslında.(52)

Mali Serbestleşme Ve Borsa

1970’lerden bu yana dünya, üretken güçlerdeki muazzam bir atılıma tanık oluyor. Yeni teknolojiler devreye giriyor, üretimin yoğunlaşması görülmedik bir düzeye ulaşıyor. İnsanlık, belki de tarihinde hiç rastlamadığı bir kaynak bolluğu içinde yüzüyor. Ancak kapitalist üretim ilişkileri, bu kaynak bolluğunun yanı sıra ve onunla birlikte derin bir yoksulluğa, yüz milyonların açlık içinde kıvranmasına da yol açıyor. Dünya nüfusunun en tepesindeki burjuva elitin ellerinde toplanan başdöndürücü miktarlarda sermaye, iletişimdeki yeni gelişmelerle birlikte, kendisine akacak yeni bir kanal bulmuş görünüyor: Mali spekülasyon ve borsa.

Üretimin uluslararasılaşmasına paralel olarak, mali piyasa da uluslararası bir kimlik kazandı. Kapitalist dünyanın eski geleneksel borsalarına (New York, Londra, Tokyo, vb.) son yirmi yıl içinde onlarca yeni borsa eklendi. Yeni uluslararası işbölümüne eklemlenen bağımlı ülkelerde birbiri ardına borsalar kuruldu. (90’lı yıllar boyunca bu kapsamdaki ülkelerde 70 yeni borsa açıldı; ki bunların 50’si 1990-’94 arasında kuruldu. Bu ülkelere net sermaye akımı, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından bu yana 15 kat arttı. Baring Securities adlı bir finans şirketine göre: "gelişmekte olan piyasalar"da, yabancıların elindeki kağıtların değeri, 1986’da 2.1 milyar dolardan, 1993’te 200 milyar dolara ulaştı.(53) Neoliberal programların tekellerin elinde yoğunlaştırdığı, üretimdeki yoğunlaşma ve teknolojik atılımlarla birlikte devasa boyutlara ulaşan bir para-sermaye miktarı, ‘global’ bir mali piyasa içinde hızlı biçimde hareket ediyor. En yüksek kârı vaat eden piyasada kısa süre konaklıyor; kârı tehlikeye düştüğünde ise aynı hızla bu ülkeyi terkedip, borsa çöküşlerine vb. neden oluyor. Bilgisayar ve elektronik alanındaki gelişmeler, paranın bir elektronik veri olarak saniyelik yolculuklarla dünyanın bir ucundan diğerine uçmasını sağlıyor. Bugünkü dünya iktisadi sistemi, milyarlarca doları diyelim salı günü Tayland borsasına, çarşamba oradan aniden çekip ABD hazine bonolarına, perşembe ise birden yükseliveren Belçika repo piyasasına yatırmayı olanaklı kılıyor. Bu temelde, sistem, hiçbir üretken faaliyetle uğraşmadan, salt bir-iki bilgisayar işlemiyle milyarlarca dolarlık gelir elde etmeyi olanaklı kılıyor. Dünya finans piyasalarındaki günlük değişim; 1986’da 290 milyar dolardan, 1990’da 700 milyar dolara çıktı, 1994’te ise, 1 trilyon doları aşkın bir meblağa ulaşmıştı. Döviz alım-satımı; 1995’te, günde 1.3 trilyon dolar, yılda 325 trilyon dolar idi. Ki bu rakam, dünya toplam gelirlerinin 10 katına denk geliyor! Kuşkusuz, ortada gerçekten böyle bir para yok. Paranın hayali alınıyor-satılıyor-sonra tekrar alınıyor ve tüm bu işlemler sırasında kimsenin eli nakit paraya değmiyor. Mali piyasaların cirosunu bu kadar kabarıklaştıran bu. Yoksa, dünya merkez bankalarının toplam rezervinin (600 milyar dolar) neredeyse iki katı bir paranın her gün el değiştirmesi olanaklı olmazdı...(54)

Spekülasyon ve borsa çılgınlığı, kapitalist dünyayı sarmış durumda. Aşağıdaki çizelge bunu ifade ediyor:

Tahvil ve hisse senedi piyasalarındaki işlem hacminin GSMH’ya oranı(55) (Tablo 2):

TABLO 2

Ülke

1980

1990

ABD

9

93

Almanya

8

85

Japonya

7

119

İngiltere

386*

690

*1985 verisi

Toplam spekülatif faaliyetlerin yalnızca bir bölümünü ifade eden tahvil ve hisse senedi işlemleri, emperyalist ülkelerin ekonomilerine denk ya da onu aşan büyüklüğe ulaşmış durumda. Bu devasa büyüklükte para-sermayeyi bir mıknatıs gibi kendine çeken; yüksek kâr oranıdır. Borsada yeni bir değer üretilmez. Bir oyuncunun diğer oyuncuların cebindekileri almaya çalıştığı bir alandır bu. Sonuçta ortada dönen para aynı kalır, ama bu paranın bölüşümü değişir. Her kapitalist, elindeki artı değer dilimini kullanarak, başkalarının artı değerinden parça koparmaya çalışır. Borsa vurgununun vaad ettiği kâr oranı, sanayi yatırımından elde edilecek orandan yüksek ise, tüm risklerine karşın, sermaye bu alana hücum eder -ki pratikte de böyle oluyor. Teknolojik gelişme sonucunda, imalat sanayiinde kâr oranı düşüyor; sanayi yatırımları cazip olmaktan çıkıyor. Bu durum, tekellerin elinde biriken sermaye fazlasının yüksek kâr ihtimali olan borsaya akmasını getiriyor. Mali piyasanın uluslararasılaşmasıyla birlikte, sınai üretimde elde edilen artı değerin, dünya burjuvazisinin çeşitli bölükleri arasında yeniden bölüşüldüğü global bir kumarhane oluşmuştur. Bu alandaki sermayenin sahibi, "rantiyeler" adında kimliği bulanık kişiler değil; finans, sanayi ve ticaret sermayedarlarıdır; büyük sanayinin ve banka tekellerinin başını çektiği dünya burjuvazisidir. Burjuvazi içinde kuşkusuz ki, ön planda olan banka ve finans tekelleridir. Bunlar borsa ve benzeri spekülatif işlemler üzerinde tam bir hükümranlık kurmuş durumdalar. Dünyanın en büyük 10 mali kuruluşunun toplam aktifleri, 1997 sonunda 4 trilyon 853 milyar dolar idi.(56) Yerkürenin dört bir yanına dağılmış milyarlarca para damlacığını her gün borsalara taşıyan ‘küçük yatırımcı’lar ve ellerindeki sermayeyi, başka kapitalistlerden artı değer çalmak için kullanmak isteyen burjuvalar, mali piyasalarda buluşmakta ve yoğunlaşan bu para-sermaye finans sermayesinin gücüne güç katmaktadır.

Uluslararası ticaretteki artış da mali sermayeyi besleyen bir diğer faktör oluyor. Büyük çaplı ithalat ve ihracatı finanse eden dünya banka tekelleri ve uluslararası tüccarlar, sanayide üretilen artı değerden aslan payını alıyorlar. M. Chossudovsky’nin aktardığı bazı verilere bakalım. 1990’ların başında, kahvenin, çiftlik çıkışı 0.25 ila 0.5 dolar; dünya piyasası fiyatı 1 dolar, nihai perakende satışı ise 10 dolar idi (K. Amerika perakende piyasasında.) Bir diğer örnek: 1992 fiyatlarıyla, Bangladeş’te imal edilen bir düzine gömleğin fabrika satış fiyatı 36 ila 40 dolar (FOB). Aynı gömleğin ABD piyasasındaki satış fiyatı; tane 22 dolar, bir düzine gömlek ise 266 dolar.(57) Aradaki 226 dolarlık farkı kim almaktadır?

a) Gerçek dolaşım maliyetleri (depolama, nakliye vb.) b) Uluslararası dağıtımcılar, tüccarlar. c) Gümrük vergileri ve diğer vergiler. Bunlara bir kalem de biz ekleyelim: d) Uluslararası ticareti finanse eden bankacılık tekelleri ve uluslararası kreditörler. Chossudovsky’nin hesaplamasına göre; bu ticaretten aslan payını yüzde 71.8’le "brüt ticari kâr"a el koyanlar almaktadır. Yanı sıra, emperyalist devlet de vergiler aracılığıyla artı değerden payını almaktadır. M. Chossudovsky, bu durumu bir ironiyle, "ithalata dayalı büyüme" olarak adlandırıyor.(58) Bangladeş’li kapitalist, işçilerinin gece-gündüz canını çıkartarak elde ettiği muazzam artı değeri bankalara feda ediyor. "Metanın fiyatının bir kısmı, emeğin fiyatını içerir. Emeğin fiyatında karşılığı ödenmeyen kısmın (yani artı değerin, bn.) metanın fiyatında hesaba katılması gerekmez. Bu kısım alıcıya hediye edilebilir. Rekabetin yol açtığı ilk adım budur. Rekabetin attırdığı ikinci adım, işgününün uzatılmasıyla yaratılan anormal artı değerin hiç olmazsa bir kısmının metanın satış fiyatının dışında tutulmasıdır. Bu şekilde, metanın anormal derecede düşük satış fiyatı önceleri ara sıra görülür ve zamanla bu, yerleşik hale gelir, bundan böyle bu fiyat, fazla emek zamanının karşılığı olan acınacak derecede düşük bir ücretin değişmeyen temeli olur."(59) Olağanüstü ağır sömürü koşullarıyla elde edilen büyük artı değer kitlesi, yeni sömürge burjuvazilerine çok düşük fiyatlarla dünya pazarına çıkma olanağı sunarken, fiyat düşürmek için "alıcıya hediye edilen" artı değer kitlesi de uluslararası tüccarların ve dünya finans tekellerinin kasasına akmaktadır. Böylece bu üretim dışı unsurlar, yeni sömürgelerdeki aşırı sömürünün kaymağını zahmetsizce yemektedir. Sermayenin uluslararasılaşmasıyla birlikte, mali sermaye, tüm dünyadaki sınai, ticari, tarımsal vb. faaliyeti haraca kesen dev bir haydutlar çetesine dönüşmüştür.

Finansal yağmanın bir boyutu da dünya borç piyasası ve burada dönen muazzam kredi hacmidir.(60) Dipnota aldığımız çizelgeden de görülebilecek iki olguya değinelim: Birincisi, dünya kredi piyasasının hacmi, sermayenin uluslarasılaşmasıyla birlikte muazzam ölçüde artmıştır. Bu, aynı zamanda, toplam global artı değerden bankaların faiz biçiminde sızdırdığı dilimin de büyüdüğü anlamına gelir. Zira, örneğin, dış kredi ödemeleri 7 büyük ABD bankasının kârlarının 1970’de yüzde 22’sini oluşturuyordu; 1982’de ise yüzde 60’ını.(61) İkincisi; yoğun dış borç ilişkisi, çizelgeye konu edilen ülkeler bakımından, sanayi üretiminin finansmanı için vazgeçilmez hale gelmiştir. Ki, bu durum sadece bu on ülke için değil, başta ABD olmak üzere kapitalist dünya ekonomisinin tüm bileşenleri için geçerli. (ABD 1 trilyon doları aşan borcuyla dünyanın en borçlu ülkesidir. ABD’de şirketlerin toplam varlıklarının finansmanında borçların payı 1980’lerin başında yüzde 37 iken, 1990’a gelindiğinde yüzde 45’e yükselmişti. ABD şirketlerinin gayrı-safi kârının giderek daha büyük bir bölümü faiz ödemelerine gidiyor -1979’da yüzde 24, 1988’de yüzde 31-). Gelişen teknoloji, üretim araçları maliyetlerini akıl almaz düzeylere çekmiştir: Artık yoğun kredi kullanımı olmaksızın sanayi üretimi finanse edilemiyor. Geniş ölçekli uluslararası ticaretin de, krediler olmaksızın finanse edilemediğini belirtmiştik.

Böylece görüyoruz ki; üretim yoğunlaştıkça, üretici güçler geliştikçe, ürünlerin giderek daha büyük bir dilimine üretimle hiç ilişkisi olmayan asalaklar el koyuyor. İnsanlığın evrensel üretici güçleri ne ölçüde ileriye doğru atılırlarsa, o denli büyük bir kaynak üretken faaliyetten tamamen koparak spekülasyona yöneliyor. Böylece kapitalist özel mülkiyet ilişkileri altında, üretken faaliyetteki her atılımın, üretim-dışı asalak sektörü misliyle büyüttüğü, böylece de üretime akabilecek devasa kaynakların sistemli biçimde üretimin dışına çekildiği bir noktaya gelinmiş oluyor. Böylelikle, kapitalist mülkiyetin ve onun bağrından fışkıran kar hırsının, üretici güçlerin gelişmesini sürekli biçimde sabote ettiği bir sistem kurgusuyla karşılaşıyoruz: Kapitalist çürümenin son noktasına doğru hızla gerilen çelişkiler duruyor karşımızda. Mali serbestleşme, bu çelişkileri ketleyen tüm bariyerleri bir kenara süpürmüştür. Kapitalist ilişkilerin insanlığın üretici güçlerinin gelişimine çektikleri kalın sınır çıplak gözle görülür haldedir artık. Burjuva yazını dahi, rantiye faaliyetinden rahatsızlığını açıkça ifade etmekten çekinmiyor, ama kuşkusuz çelişkinin özünü gizleyerek. Bir BM raporu şöyle diyor: "Her yerde finans sanayinin, rantiyeler de yatırımcıların önüne geçmiştir. (...) Var olan men kul değerlerin el değiştirmesi, yatırım yoluyla servet yaratılmasına göre, çok daha kazançlı bir faali yet haline gelmiştir."(62) Burjuva yazın açısından bunun aksi mümkündür: Çokuluslu şirketlerin denetimi, borsa hareketlerine vergiler vb. rantiye faaliyetini geriletecektir. Oysa sistemin kendi gelişiminin doğurduğu ve aksi yöne saptırılamaz bir hareket sözkonusudur: Artık özel mülkiyet ile çürüme, birbirine ayrılmazcasına yapışmış ikiz kardeşler gibidir.

Neoliberalizm Ve Dünya Sistemi

"Burjuvazi, üretim araçlarını, ve böylelikle üretim ilişkilerini ve onlarla birlikte toplumsal iliş kilerin tümünü sürekli devrimcileştirmeksizin var olamaz. (...) Üretimin sürekli alt-üst oluşu, bütün toplumsal koşullardaki kesintisiz sarsıntı, sonu gelmez belirsizlik ve hareketlilik, burjuva çağını bütün öncekilerden ayırt eder. Bütün sabit, don muş ilişkiler, beraberinde getirdikleri eski ve saygıdeğer önyargılar ve görüşlerle birlikte çözülüyorlar, bütün yeni oluşmuş olanlar kemikleşeme den eskiyorlar. Yerleşmiş olan ne varsa eriyip gidi yor, kutsal olan ne varsa lanetleniyor, ve insan, kendi toplumsal durumlarına ve karşılıklı ilişkilerine sonunda ayık kafa ile bakmak zorunda kalıyor."(63)

Emperyalist dünya sistemi, büyük bir yapısal dönüşüm geçirerek, 1974-75 kriziyle açığa vuran derin bunalımını aşmayı başardı. Tam da bu başarıdır ki, onun yeni bunalımının kapısını araladı. Emperyalist dünya sisteminin aldığı yeni biçim, daha "kemikleşemeden eskidi". Neoliberal program, kapitalizmin kör kanunlarını kısmen törpüleyen, yıkıcı etkilerini ödünleyen sosyal devleti, ulusal himayeciliği, iş güvencesini vb. tasfiye ederek, sermaye birikimini bir üst düzeye sıçrattı. Ama tam da bunu yaparak, aynı zamanda kapitalizmin çelişkilerinin en çıplak ve yakıcı biçimde ortaya serilmesine yol açtı. Doğu Asya 1997 kriziyle dünyaya saçılan manzaralar, kapitalizmin insanlığa bunca teknolojik gelişmenin ardından 1800'ler İngiltere'sinden bir gram daha iyi yaşam koşulları sunamadığını tüm dünyaya ilan etti. İşte, üretkenlikteki tüm büyük sıçramalara karşın, dünya gelirinin dağılımı(64): Tablo 3

Ülke

Nüfus (milyon)

Dünya nüfusuna oranı (yüzde )

Toplam gelir (Milyar dolar)

Dünya gelirine oranı (yüzde )

3. Dünya (toplam)

4.296,7

78,1

4.088,6

17,1

D. Avrupa ve Eski SSCB

392,3

7,1

1.045,5

4,4

Zengin ülkeler (toplam)

812,4

14,8

18.758,3

78,5

Afrika (Aşağı Sahra)

599,0

10,9

311,5

1,3

Güney Asya

1.194,4

21,7

370,3

1,5

Dünya nüfusunun yüzde 78’inin, dünya gelirinin yüzde 17’sini paylaştığı; nüfusun yüzde 15’inin ise gelirin yüzde 78’ini aldığı bir sistem bu! Ve kuşkusuz ki gerçek tablo bundan çok daha vahimdir ve tek tek ülkelerin gelir dağılımı incelendiğinde açığa çıkabilir. Türkiye’ye ilişkin güncel bir tabloyu vermekle yetinelim. Yukarıdaki satırlarda Şili ve ABD’ye ilişkin aktardığımız dağılım verileriyle birlikte bu tablo bizi doğru sonuca götürecektir)(65): Tablo 4

TABLO 4

Sosyal grup

Nüfus içindeki payı (yüzde )

Gelirden aldığı pay (yüzde )

Süper zengin (ayda 7.5 milyar)

1

16.6

Yüksek gelirli (ayda 1-2.1 milyar)

5

16.1

Üst-orta (501-999 milyon)

16

25.6

Alt-orta (200-500 milyon)

48

32.5

Düşük gelir (200 milyon ve altı)

30

9.2

Eğer kapitalizmin daha çıplak işlediği İstanbul’a bakacak olursak; yüzde 1’lik grup, ayda ortalama 27.5 milyarlık gelire sahiptir ve gelirin yüzde 29’una el koymaktadır.

Böylece tablo tamamlanmış oluyor: Emperyalistlerin dünya gelirinin büyük bir yüzdesine el koyduğu, yeni sömürgelere düşen küçük meblağın ise, bu ülkelerin burjuvazileri tarafından yağmalandığı; emperyalist ülkelerdeki işçi ve emekçilerin yoksulluğu, yeni sömürgelerdeki sınıf kardeşlerinin ise aşırı yoksulluğu yaşadığı bir dünya tablosu karşımızda. Emperyalist sermaye, işbirlikçi burjuvazilerle birlikte yerkürenin her santimini pervasızca sömürüyor. Hiyerarşinin en tepesinde dünya finans tekelleri duruyor. Onların hemen yanında, sıkı sıkıya denetime aldıkları ve kaynaştıkları ticaret ve sanayinin dünya tekelleri duruyor. Yeni sömürgelerin işbirlikçi tekelleri de bu haydutların eteğine yapışmış, onlar adına kılıç sallıyor. Ve tüm bu tiranlar koalisyonunun altında, ezilen, yoksullaşan ve geleceksizleştirilen işçiler, küçük köylüler, emekçi kadınlar, şehir ve kırın yarı proleter yığınları, kısacası yerküredeki tüm zenginliğin yaratıcıları...

Zenginliğin merkezileşmesi süreciyle, üretimin uluslararasılaşması süreci birbirine koşut biçimde ilerleyerek, dünya çapında faaliyet gösteren dev tekellerin doğuşuna götürdüler. Tüm dünya sanayi üretiminin birkaç yüz tekelin denetimine girdiği bir noktaya ulaştık. Üretken güçler, dünya ölçeğinde iç içe geçer ve toplumsallaşırken, sermaye bu süreci kendi güdümüne aldı, çarpıklaştırdı ve bir avuç dünya tekelinin sınırsız sömürüsü için kullandı. Üretimin uluslararasılaşması, sermayenin icat ettiği bir buluş değil, üretici güçlerin evrimiyle ortaya çıkan nesnel bir gelişmedir. Üretimin toplumsallaşmasında varılan yeni bir düzeydir.

Modern sanayinin ulaştığı düzey, teknolojik gelişme, ulaşım ve iletişimdeki ilerlemeler, üretimin uluslararası düzeyde örgütlenmesini hem mümkün kılıyor, hem de dayatıyordu. Sermaye, bu nesnel gelişmeyi kendi güdümüne aldı, yelkenlerini onun rüzgarlarıyla şişirmeye çalıştı. Tabii ki, bunu yaparken tek amacı, varlığı tarihin gelişimiyle zıt düşen özel mülkiyeti ayakta tutmaktı. Bu yüzden tüm bu sürece özel mülkiyet ve kâr hırsına özgü yöntemler damgasını vurdu: Proletaryanın korkunç sefilleşmesi, kriz ve yıkımlar, doğanın görülmedik ölçüde talanı, darbeler, katliamlar vb. Böylelikle burjuvazi, varlığı toplumsal üretimle çelişen özel mülkiyeti ayakta tutmak için, üretimi daha büyük toplumsal bir ölçekte; dünya ölçeğinde örgütlemeye girişti.

"Büyük bir işletme, dev boyutlara ulaştığı ve türlü verilerin tam hesabını yaparak plana göre on milyonlarca insan için gerekli hammaddenin üçte ikisini ya da dörtte üçünü sağlamayı örgütlediği zaman; hammaddeler sistemli ve örgütlü bir biçimde bazen birbirinden yüzlerce, binlerce verst uzaklıktaki en uygun üretim yerlerine ulaştırıldığı zaman; hammaddenin birbirini izleyen işlenme evreleri türlü mamul madde dizilerinin yapımına değin bir el tarafından yönetildiği zaman; bu ürünler tek bir plan içinde, on milyonlarca, yüz milyonlarca tüketiciye dağıtıldığı zaman (...) -bütün bunlar olduğu zaman, artık bellidir ki, ... üretimin toplumsallaşmasıyla karşı karşıyayız; özel ekonomik ilişkiler ve özel mülkiyet ilişkileri, artık içeriğine uymayan bir kabuktan, çıkarılması yapay olarak geciktirilirse kesinkes çürüyecek olan, belki bu çürüme durumunu oldukça uzun sürdürse de, ... sonuçta kesinkes atılacak olan bir kabuktan ibarettir."(66)

Kapitalizm koşullarında, üretimdeki toplumsallaşma arttıkça, doğru orantılı olarak, mülkiyetteki özelleşme de artar. Çünkü ancak merkezileşmiş büyük sermaye toplumsal ölçekteki üretimi kurabilir. Üretimdeki yoğunlaşmanın ve üretim ölçeğindeki genişlemenin hem önkoşulu, hem de zorunlu sonucu mülkiyette daha fazla tekelleşmedir. Üretimin uluslararasılaşmasında ifadesini bulan bugünkü toplumsallaşma düzeyi de mülkiyetin dünya tekellerinde yoğunlaşmasına götürmüştür.

Üretimin toplumsallaşmasındaki her ilerleme, bir yandan özel mülkiyeti daha fazla anlamsızlaştırır ve gereksiz kılarken, öbür yandan da mülkiyetin özel karakterini daha fazla belirginleştirir. Yani; üretimin toplumsallaşmasında ileriye doğru atılan her adım, özel mülkiyetin krizini nihayetinde hafifletmez, ağırlaştırır. Üretimin dar ulusal kabuklarını kırarak uluslararasılaşması da, evrensel ölçekte işleyen dev bir sanayi mekanizması yaratarak, özel mülkiyeti daha da fazla gereksizleştirdi. Kapitalist üretim ilişkilerinin dünya sanayi sistemi üzerindeki yıkıcı ve sakatlayıcı etkileri de derinleşti. Görece ulusal kabukların içindeki üretimde dahi üretim anarşisi, fazla üretim ve krizler meydana geliyordu. Oysa şimdi beş-on büyük sanayi şehrinin, 150-200 büyük tekelin, 5-10 milyon işçinin yerini; yüzlerce büyük sanayi merkezi, dünya pazarı gibi dev bir alanda at koşturan onbinlerce çok uluslu şirket ve milyarlarca işçiden oluşan kocaman bir işgücü pazarı almıştır. "Hafif atlatılmış" bir kriz olarak ‘97-’98 Asya-Rusya krizi, üretimdeki uluslararasılaşmanın özel mülkiyetin sınırlarıyla ne büyük bir çatışma içinde olduğunun ilk sinyallerini vermiştir. Kriz dün kaçınılmazdı; bugün daha fazla öyledir. Üretimin toplumsal niteliği dün toplumsal mülkiyeti ve merkezi planlamayı zorunlu kılıyordu; bugün daha fazla öyledir. Komünist Manifesto, özel mülkiyetin kaldırılması konusunda şu sözleri dünyaya ilan ettiğinde 19. yüzyılın ortalarıydı: "Özel mülkiyeti ortadan kaldırma niyetimiz karşısında dehşete kapılıyorsunuz, oysa özel mülkiyet sizin mevcut toplumunuzda nüfusun onda dokuzu için zaten ortadan kalkmıştır; birkaç bin kişi için var oluşu, tamamıyla, bu onda dokuzun elinde var olmayışından ötürüdür."(67) Bugün 21. yüzyıldayız; ve özel mülkiyet artık dünya nüfusunun yüzde 99’u için ortadan kalkmıştır. Bir yanda dünya tekellerinin kâr hırsıyla yönlendirdikleri sınai üretimin dünya pazarı okyanusunda kayadan kayaya çarpması; diğer yanda kendi içeriğine uygun bir mülkiyet biçimini kuvvetli biçimde dayatan toplumsallaşmış dünya üretimi; beri yanda, devasa büyüklükte kaynakların asalak alanlara akışı ve üretken faaliyetin gemlenmesi; öte yanda ise az sayıda elde sıkışıp kalmış ve tamamen gereksizleşmiş özel mülkiyet: İşte 21. yüzyılın dünyasında tüm çelişkilerin filizlendiği toprak budur .

Böylelikle burjuvazi, neoliberal program doğrultusunda, bir yandan kapitalizmin çelişkilerini tüm yıkıcılığıyla gelişmeye itip, diğer yandan ise bu çelişkilerin filizlendiği zemini, yani üretimin toplumsal niteliğini bir üst düzeye çıkararak, kendi sonunun tarihsel koşullarını daha ileriden örgütlüyor ve (Marks’ın deyimiyle) "tarihin kör aleti" rolünü oynamış oluyordu. Ayakta tutmak için çırpındığı özel mülkiyeti, şaşâlı programlarıyla, niyetsizce daha fazla gereksizleştiren burjuvazi, bu tarihsel trajediye son verecek olan toplumsal devrimin koşullarını da kuvvetlendirmiştir.

Yeri gelmişken;

"küreselleşme karşıtı" yazına hakim olan ulusal kalkınmacı eğilim üzerine de kısaca duralım. M. Chossudovsky, Samir Amin, Immanuel Wallerstein, Hans Luther, coğrafyamızda da Engin Yıldızoğlu vb. yazarlar bu kategoriye girer. Bu akım, sermayenin uluslararasılaşmasmı şiddetle protesto etmekle beraber, bu sürecin alternatifini "ulusal, alternatif, bağımsız bir kalkmma"da, "tarımın desteklenmesinde" ve "pazarın egemenliğinin yerine demokratik egemenliği geçirmekte" bulur. Bu akımla geniş bir tartışma yürütmek bu çalışmanın kapsamını aşar. Ancak, ABD’de sözkonusu akımın temsilciliğini yapan yayınlardan Monthly Review’un genel görüşlerine yakın bir makalede öne sürülen fikirleri kısaca inceleyerek, görüşlerimizi özet olarak formüle edelim. Gregory Albo, bu derginin Aralık 1996 sayısındaki "Dünya Ekonomisi, Pazar Zorunlulukları ve Alternatifler" başlıklı yazısında, sermayenin uluslararasılaşmasını ve bunun savunucusu sosyal demokratları uzun uzun eleştirdikten sonra, alternatif projesini açıklıyor: Demokrasiyi topluma yayalım, üretimi ise ulusal sınırlara doğru geri yönlendirelim. Üretimin hacmini daraltalım, toplumsal kaygıları üretim hacminin önüne geçirelim. ("... mali sermayeyi ve üretim ilişkilerini global zeminden ulusal ve yerel zeminlere geri yerleştirmek" -sf. 19) Yeni uluslararası örgütler kurulmalı; bunların amacı, "kapitalist toplumsal mülkiyet ilişkilerini sınırlandırmak ve demokratik örgütlenme biçimleri ve olanaklarının alanını genişletmek" olacak. "Planlı ticaret, sermaye denetimi ve çevre standartlarının dayatıldığı" alternatif bir büyüme modeli. İş saatlerinin kısaltılması, işçilerin boş zamanlarında yönetime katılması vb. Tüm bunlarla birlikte, bu gelişme modeli, bir çeşit sosyalizme geçiş süreci başlatacak.

Tüm bunlar kapitalist dünya ekonomisinin ve burjuva devletin sınırları içinde yapılacak! G. Albo’nun "alternatif model"i, uluslararasılaşan üretimin karşısına, üretimin dar ulusal sınırlara yeniden hapsedilmesini koyuyor. Kapitalizmin üretim ilişkileri tarafından zaten fazlasıyla sınırlanan ve ketlenen üretici güçleri bir de "sosyalizm" adına geriletmeyi, üretimin ölçeğini küçültmeyi öneriyor. G. Albo’nun ufku, kapitalizmin bir adım ötesini göremediği için, üretimin uluslararasılaşmasının kapitalizm altında oynadığı işlevi, onun mutlak genel işlevi zannediyor. Sermayenin uluslararasılaşmasının yarattığı sonuçları, üretimdeki uluslararasılaşmaya mal ediyor. Oysa ikincisi, insanlığın üretici güçlerindeki nesnel bir gelişme eğilimine tekabül eder; birincisi ise, bu eğilimin kapitalizmin boyunduruğu altına alınmasına ve sermayenin kâr hırsı için sakatlanmasına tekabül eder. Üretimin toplumsallaşmasının karşısında durmak, üretimi dar ulusal kabuğuna zorla geri hapsetmeye çalışmak, tarihin tekerini geri çevirmeye çalışmak demektir: düpedüz gerici bir projedir bu. Albo’nun önerileri, kapitalizm ve kapitalist devlet altında gerçekleştirilemez olmanın ötesinde; onun iddiasının aksine, bir çeşit "sosyalizme geçiş süreci" de başlatmaz. Çünkü Albo, bizzat kapitalizmin zeminindeki derin fay hattını ortadan kaldırmaya çalışıyor. Onun önerdiği model sosyalist değil, kapitalisttir; üstelik de bugünkü kapitalizmden çok daha geri ve proleter devrimin koşullarının daha zayıf olduğu bir kapitalizm. Bu yanıyla ulusal kalkınmacı akım, yüzyılın başında tekeller kapitalizminden serbest rekabetçi kapitalizme geri dönmeyi öneren sosyal reformizmin bugünkü türevidir diyebiliriz. İlginç ve ironik olan, yüzyılın başında Kautsky ve benzerlerinin emperyalizme karşı geliştirdiği taleplerin, yüzyılın sonunda, ulusal kalkınmacı yazarlar tarafından sermayenin uluslararasılaşmasına karşı önerilmesidir. Örneğin Hans Ulrich Luther, Güney Kore modelini eleştirdiği kitabında, bu modele karşı tarımın desteklenmesi, "ulusal sanayinin" dengeli ve eşit gelişimi, milli gelirin hakça paylaşılması gibi kapitalizm kapitalizm oldukça asla mümkün olmayacak bazı ütopik talepler sıralıyor; ki bu taleplerin bazıları (ör.: tarımın desteklenmesi, sanayinin dengeli-eşit gelişimi) bizzat Kautsky’nin projeleriyle bire bir örtüşmektedir. "Burjuvazi, dünya pazarını sömürüsüyle, her ülkedeki üretime ve tüketime kozmopolit bir nitelik verdi. Gericileri derin bir kedere boğarak, sanayinin ayakları altındaki ulusal temeli çekip aldı."(68) Ufku kapitalizmden ötesini görmeyen bazı iktisatçıların, ilerici saiklerle yöneldiği ulusal kalkınma ya da "bağımsız gelişme" akımı, bugün için görece ilerici bir rol oynasa da, özü itibariyle bugünkünden daha geri bir kapitalizme dönmeyi öneren gerici bir ütopyadır. Üretimin uluslararasılaşması, bunun sermayenin güdümü altında yol açtığı korkunç yıkımlar, özel mülkiyetin daha da gereksizleşmesi ve çürümesi, her yanda proletaryanın isyanını ve yeni bir proleter devrim dalgasını hazırlıyor. Bu dalganın ilk kıvılcımlarının ve derinden yürüyen hazırlığının mevsimindeyiz. Proletarya, neoliberalizme ve "küreselleşme"ye karşı uluslararası yığın hareketi içinde, kendisini sınıf olarak kuruyor. Bugün dünya proletaryasının da ufku henüz alternatif bir toplumsal sisteme uzanacak denli açık değil; bu yüzden "küreselleşme"ye karşı gelişen genel hareket içinde ulusalcı ya da reformcu akımların belirgin bir ağırlık taşıması anlaşılırdır. Ancak sermayenin uluslararasılaşmasının karşısında tek gerçek alternatif proletarya devrimidir; ve yüzyılımız, üretimin uluslararasılaşmasıyla birlikte artık tamamen gereksizleşmiş bulunan kapitalist özel mülkiyetin proleter devrimin yeni dalgası altında ezildiğine tanıklık edecektir.

Adı sıkça neoliberalizmle birlikte anılan "ulus-devlet" sorununu da kısaca ele almak gerekiyor. Neoliberalizmin çeşitli renk ve tondan temsilcileri, sermayenin uluslararasılaşmasıyla birlikte ulus-devletin önemsizleştiğini ve ölmeye başladığını öne sürüyorlar. Öyle ki, kapitalizm altında devletlerin sönmeye başladığı, sınırsız bir dünya toplumuna gidildiği anlatılmak isteniyor. Burjuva ulusalcı "bağımsız gelişme" yanlıları ise, bunun karşısına "ulus-devlet mevzisini savunma" şiarıyla çıkıyorlar. Proletaryayı emperyalizme karşı "kendi" egemen sınıflarının peşine takılmaya çağırıyorlar. Her iki görüşün de "sol" yelpazede azımsanmayacak etki ve yansımaları vardır.

Peki gerçekte hareketin yönü nedir? Üretici güçlerin gelişme düzeyi ve dünya ölçeğinde kaynaşmış bir bütün olmaya doğru yönelmeleri, gerçekten de ulusal sınırları ve bu sınırlar üzerine kurulu devletleri tarihsel bakımdan gereksizleştiriyor. Ancak, kapitalizm bu tarihsel zorunluluğa direniyor ve sınırlara, devletlere sıkı sıkıya sarılıyor. Birincisi, "küreselleşme" denilen sürecin baş kahramanı olan dünya tekelleri, yerkürenin kaç köşesinde faaliyet gösterirlerse göstersinler, muhakkak bir "ulus-devlet"in şemsiyesi altındadırlar. Burjuva devletlerin sağladığı diplomatik-siyasi ve askeri destek olmaksızın hiçbir tekel dünya pazarında bu büyüklükte bir faaliyete girişemezdi. İkincisi, sermaye uluslararasılaşırken, emeği "kendi" ülkesinde zaptetmenin yegane yolu ulus-devletleri ve ulusal sınırları korumaktır. Yeni uluslararası işbölümünün dayandığı ikili işgücü pazarı sistemini muhafaza etmenin başkaca yolu yoktur. Emeğin de sermaye kadar serbestçe dolaştığı bir dünyada, giderek tüm dünya işgücü pazarına ortalama bir ücret düzeyi hakim olur, ki bu da sistemin iflasına götürür. Üçüncüsü, o çokça yüceltilen yeni sömürgelerdeki burjuva devlet aygıtları, tıpkı emperyalist ülkelerdeki devletler gibi, ama onlardan daha açık ve pervasız baskı aygıtlarıdır. Çelişkilerin bu denli çıplaklaştığı bir dünyada, bu çelişkileri çözmeye yönelen güçler yalnızca militarist baskıyla zincire vurulabilir. Yaygın, köklü ve kurumlaşmış bir baskı aygıtından yoksun emperyalist sistem, bir gün dahi ayakta kalamazdı. Yeni sömürgelerdeki burjuva ulus-devletler, emperyalist dünya sisteminin karakollarıdır. Emperyalist “küreselleşme”nin, bu karakolları ortadan kaldırmaya doğru bir eğilim barındırması olanaksızdır. Yok olan, yalnızca bu devletlerin sosyal ve ekonomik işlevleridir. Buradan da çıktığı gibi, yeni sömürgelerdeki burjuva ulus-devletler, güncel antiemperyalist savaşımın “mevzileri” değil, antiemperyalist devrimle yıkılması gereken işbirlikçi aygıtlardır. Emperyalizmin saldırganlığına karşı güncel mücadele, “ulus-devleti savunmak” ufkunu aşamadığı oranda, işbirlikçi burjuva sistemin de sınırlarını aşamayacaktır. Diğer yandan, dünya burjuvazisinin her bir "ulusal" bölüğü, üzerinde durduğu toplumsal-siyasal ve ideolojik zemini korumak, yoğun baskı ve sefaleti gerekçelendirmek için birer ulus-devlete muhtaçtır. "Küreselleşme"nin dünyanın her yanında doğurduğu sonuçlardan birisi de şovenizmin yükselişidir. Ayrıca, sermayenin uluslararasılaşmasına koşut olarak, sınıf savaşımının enternasyonal ölçeğe sıçramasının olanakları da artmaktadır ve sınıf mücadelesini tekeller lehine olarak ulusal çitlere hapsetmek için de ulus-devletler vazgeçilmez kalıyor.

Üretici güçlerin dünya ölçeğinde toplumsallaşmaları, dünya ölçeğinde bir merkezi planlamayı ve tek bir dünya devletini dayatsa da, kapitalizm bu tarihsel zorunluluğa direnmekte, üretici güçlerin gelişimine bu alanda da engel olmaktadır. Öyleyse, gelişmenin nesnel yönü ve tarihsel hareketin bundan sonraki uğrağı sınırların ve devletlerin yok oluşu ise de, bu noktaya kapitalizm altında asla varılamaz. Hatta öyle ki, kapitalizm bu gelişmenin önündeki en büyük engeldir. Kapitalizm altında, ulus-devlet ekonomik bakımından gereksizleştiği oranda, devletlerin sayısı artmakta ve bu devletler sürekli güçlendirilmekte, ulusal çitler kalınlaşmaktadır.(69) Tarihsel gelişmenin dayattığı; proletarya devrimi ve Dünya Sovyet Cumhuriyetleri Birliği’dir -yani devletten devletsizliğe geçişin devleti. Üretici güçler, ulusal kabuklarından ancak o zaman tam anlamıyla sıyrılacak, ulusal eşitsizlikler ancak o zaman sönmeye yüz tutacak, uluslararasılaşan üretim, kendine uygun bir mülkiyet biçimine ancak o zaman kavuşacaktır.

 

Dipnotlar

1 : Çeviri bize ait. Ne var ki, romanın orijinal metnindeki ifade zenginliği çeviri esnasında kısmen kayboluyor. Bu yüzden metnin orjinalini de buraya aktarma gereği duyduk. "The whole of the public policy is an attempt to reconstitute a culture, a social system, an economic order, that have in fact reached their end, reached their limits of viability. And then I sit here and look at this double inevitability: that this imperial, exporting, divided order is ending, and all its residual forces, all its political formations, will fight to the end to reconstruct it, to re-establish it, moving deeper all the time through crisis after crisis in an impossible attempt to regain a familiar world. So then a double inevitability: that they will fail, and that they will try nothing else." (Aktaran, Monthly Review, Aralık 1996, s. 21)

2 : Dış ticaretin GSYİH'ya oranı:

Fransa:                1913:  % 35.4          1973: % 29             1993: % 32.4

Almanya:             1913:  % 35.1          1973: % 35.2           1993: % 38.3

Japonya:              1913: % 31.4          1973: % 18.3           1993: % 14.4

ihracatın GSYİH'ya oranı (başka bir kaynaktan):

Avrupa:              1913: % 18.3       1970: % 17.4                1992: % 21.7

ABD:                  1913: % 6.4        1970: % 4                     1992: % 7.5

Japonya:             1913: % 12.5      1970: % 9.7                  1992: % 8.8

(Aktaran: Küreselleşme Sorgulanıyor, Paul HirstGraham Thompson, Dost Kitabevi, Eylül 1998, Ank., s. 9) Uluslararası yatırımların oranı için bkz.: Ergin Yıldızoğlu, Globalleşme ve Kriz, Alan Yay., s. 15

3 : Aktaran, Marksist Eleştiri, sayı 1, s. 64

4 : Bazı akımlarda, M. Keynes'e bir tür ilericilik atfetme, hatta onu "emekten yana" görme eğilimi gözleniyor (Örneğin EMEP-Özgürlük Dünyası). Oysa, Keynes'le Friedman arasında özsel hiçbir fark yoktur. Her ikisi de burjuvazinin ve kapitalizmin açmazlarına çözüm getirmeye çalışan ideologlardır. Her ikisinin de temel kaygısı, etle tırnak gibi bağlı oldukları kapitalist sistemin sürmesi ve tıkanıklıklarının açılmasıdır. Her ikisi de düşünsel yetilerini, tarihsel bakımdan ömrünü doldurmuş özel mülkiyetin emrine sunmuşlardır; o bakımdan her ikisi de eşit derecede gericidirler. Keynes'le Friedman'ı ayıran yegane faktör, yaşadıkları tarihsel koşullardır. Koşullardaki farklılık, teorilerindeki farklılığın köküdür. "Keynesçilik, emeğin ağır baskısıyla deforme olmuş kapitalizmi, liberalizm emeğin baskısından sıyrılmış kapitalizmi temsil eder." (Coşkun Adalı, Marksist Eleştiri, sayı 1, s. 65)

5 : W. Kisselmann'dan akt.: Yeni Uluslararası işbölümü ve Serbest Bölgeler, Folker FröbelJürgen HeinrichsOtto Kreye, Belge Yay., s. 72

6 : Adı geçen eser, s. 168

7 : Kapital, C.1, s. 462, abç.

8 : "Bizim Federal Almanya'da uzun vadede koruyabileceğimiz özellik, çok-geliştirilmiş teknolojimizdir, yani teknik açıdan yüksek kaliteli ürünleri imal etmek. Evet, sıradan ürünler imal etmek artık bizde kârlı olmaktan çıkmıştır, çünkü ücretler alıp başını gidiyor. Bu düzeyin altında imal edilecek ne varsa, hepsini yurtdışına kaydırmamız gerekiyor." (Gutehoffnung AG metalurji fabrikalarının Yönetim Kurulu Başkanı, Der Spiegel'den akt.: Age, s. 71-72)

Alman Sanayi ve Ticaret Odaları Başkanı O. W. Von Amerongen, 1974'te şunları söylüyordu: "ithalat bedellerinin yükselişi yanında, ücretlerdeki korkunç artışlar, ileri sanayi ülkelerinde ve bu arada F. Almanya'da da bir çok sınai ürünün artık üretilmemesine yol açıyor. ... Bu durumda, uluslararası işbölümünün değişen koşullara uymasını sağlayacak uzun bir süreç başlıyor demektir. Bir yanda bizim yüksek kaliteli, teknik yönden kusursuz uzmanlık ve üretme yeteneklerimiz, öte yanda düşük ücretli ülkelerin daha düşük kaliteli işgücünden yararlanacak merkezlere doğru kayış..." (akt.: age. s. 72)

Mustafa Sönmez: "Genel düzeyde ifade edersek, bunalım için önerilen anti-kriz programları, bugün uluslararası işbölümünde bir yeniden düzenlemeyi öngörmektedir. Bu işbölümü, sermaye-yoğun tekniklerle çalışan, emekgücü verimliliği yüksek sanayi dallarını metropollere uygun görürken; emek-gücü verimliliği görece düşük, emekyoğun tekniklerle çalışan sektörlerde de bağımlı ülkelerin yoğunlaşmasını öngörmektedir. (...) Sermaye-yoğun yatırımlar için gelişmiş ülkeler birbirlerinin topraklarını seçmekteler, bağımlı ülkelere aktarılan sanayilerin başlıcaları ise tekstil, gıda, hafif metal eşya, gemi yapımı, vb. olmaktadır." (Türkiye Ekonomisinde Bunalım, Belge Yay., C:1, s. 16)

Michel Chossudovsky: "ileri ülkelerin sınai altyapısının önemli bir bölümünün gelişmekte olan ülkelerdeki ucuz emek merkezlerine kaydırılma süreci, dünya ekonomisine damgasını vuruyor"(...)"3. Dünya temel bir tarım üreticisi olarak rol oynamaya devam etmesine karşın, çağdaş dünya ekonomisinin yapısı artık 'sınai üretim' ile 'tarım üretimi' arasındaki geleneksel ayrımlara (...) dayanmıyor. Dünyadaki imalat faaliyetlerinin giderek daha büyük bir bölümü Güneydoğu Asya, Çin, Latin Amerika ve Doğu Avrupa tarafından üstleniliyor" (Yoksulluğun Küreselleşmesi, Çiviyazıları Yay., s. 90)

1992'ye gelindiğinde, "3. Dünya"nın "metropol"e yaptığı ihracatın yüzde 54'ü sanayi ürünlerinden oluşuyordu(akt.: Marksist Eleştiri, sayı:1, Coşkun Adalı, sf: 91). Yine aynı yerden, 1993'te dünya toplam ihracatı içinde sanayi mallarının payının yüzde 75'i bulduğunu, maden ürünlerinin ise yüzde 12'ye düştüğünü okuyoruz; ki bu son 50 yılın en düşük seviyesi oluyor.

9 : Akt.: Coşkun Adalı, Marksist Eleştiri, sayı:1, s. 97, dipnot

10 : Yeni Uluslararası işbölümü ve..., s. 109

11 : F. Alman imalat sanayiinde çalışan sayısı:

1967: 7.6 milyon 1973: 8.1 milyon 1974: 7.8 milyon 1975: 7.246 milyon ve 1976: 7.19 milyon (age.)

12 : Yeni Uluslararası işbölümü..., s. 31 ve 56

13 : Neoliberal Model'den aktaran, Friedman Modeli Kıskacında fiili, sf: 221. Genel olarak fiili konusundaki bilgileri bu kaynaktan aldık.

14 : Akt.: age, s. 83

15 : "GSMH içinde ücretlerin payı, 1970-'72 yılları arasında yüzde 55'lik bir oran tutarken, askeri dikta altında bir yıl içinde yüzde 37'ye düşmüştür." (Dieter Nohlen'den akt. age, s. 86)

16 : Akt.: age, s. 238-9

17 : Akt.: age, s. 97

18 : GSMH, 1977'de yüzde 8, '78'de yüzde 7.3, '79'da yüzde 2.5, '80'de de yüzde 6.5 büyüdü. Sanayi üretimi ise, '77'de yüzde 9.9, '78'de yüzde 11.7, '79'da yüzde 8.2 büyüdü.

19 : Resmi işsizlik oranı: 1978'de yüzde 14.6; 1979'da yüzde 13; 1980'de ise yüzde 11.2 idi. (Ki bunlar resmi rakamlardır ve en az dört puan eksik olduğu belirtiliyor).

20 : Instituto Nacional de Estadisticas'tan akt.: age, s. 121

21 : Thatcher'dan önce, İngiltere'de her 10 kişiden birisi resmi yoksulluk sınırının altındaydı. 1996'da ise her 4 kişiden biri; her 3 çocuktan biri bu sınırın altında yaşıyordu. (Britanya Çocuk Yoksulluğu Çalışma Grubu, 1996 Raporu'ndan.) 1979-1994 arasında, Britanya'da kamu sektöründe iş sayısı 7 milyondan 5 milyona düştü (yüzde 29'luk bir küçülme) Ortadan kaldırılan işlerin hemen tümü sendikalı işlerdi.

Reagan dönemi ABD'sinde gelir dağılımı üzerine yapılan bir araştırma şunları belirtiyor: 1977 ile 1988 arasında, Amerikan ailelerinin en üst yüzde 10'luk dilimi, gelirini yüzde 16 artırmış; en üst yüzde 5'lik dilim gelirini yüzde 23; en üst yüzde 1'lik dilim ise yüzde 50 oranında artırmış. Bu yüzde 1'lik kesimin yıllık ortalama geliri, 270 bin dolardan 405 bin dolara çıkmış! En dipteki yüzde 10'luk aile dilimi ise en büyük gelir kaybına uğramış: yıllık 4113 dolardan 3504 dolara; yüzde 15'lik bir gelir yitimi. 1977'de, Amerikan ailelerinin en üst yüzde 1'lik dilimi, dipteki yüzde 10'un 65 katı ortalama gelire sahipti: 1988'de bu fark 115 kata çıktı. (Kevin Phillips, The Politics of Rich and Poor)

ABD'de 1977-'97 arasında reel işçi ücretleri ortalama yüzde 20 düştü. 1982'de bu ülkede 13 dolar milyarderi vardı, 1996'da bu sayı 450'ye yükselmiştir. (Akt.: Neoliberal Saldırı, Kriz ve insan(lık), Temel Demirer vd., s. 8 ve 39)

"ABD'de 30 milyon insan 'aç'lar sınıfına dahil" (M. Chossudovsky, Yoksulluğun Küreselleşmesi, sf. 38)

22 : Bu konuda karanlıklar kraliçesinin Haşmet Babaoğlu'yla yaptığı tartışma için bkz.: Sabah Pazar eki, 13 Ağustos 2000, sf. 9

23 : 1 Eylül 1980 tarihli Demokrat'tan aktaran, M. Sönmez, Türkiye Ekonomisinde Bunalım, c. 1, s. 116

24 : Güngör Uras'tan akt.: age, s. 117

25 : Business International, Asia/Pasific, 27 Kasım 1974'ten akt.: Yeni Uluslararası işbölümü..., s. 106-7

26 : Age, s. 145-147

27 : Bolivya'ya ilişkin verileri M. Chossudovksy'nin Yoksulluğun Küreselleşmesi eserinden aldık. Bu noktada, güncel değeri olması açısından, IMF'nin enflasyon-programı üzerine kısaca durmak istiyoruz. Burada ele aldığımız ve alamadığımız pek çok ülkede (bu arada güncel olarak Türkiye'de), IMF programları enflasyona karşı mücadele damgasını taşıyor. Enflasyonun düşürülmesiyle yoksulluğun vb. son bulacağı iddia ediliyor. Böylece enflasyona karşı "tüm toplumun birlikte mücadelesi" demogojileriyle burjuvazinin programına toplumsal destek sağlanmak isteniyor. IMF'nin enflasyon programı, uygulandığı her ülkede, başkaca gerçek hedefleri maskeleyen bir gerekçe rolünü oynamıştır. Bu programın kökü, ücretlerin reel olarak düşürülmesine ve devlet harcamalarının kısılmasına dayanır. Böylece iç talep düşer, piyasa durgunlaşır ve doğal olarak, satılamayan metaların fiyatları da artmaz. Bu da enflasyonda bir düşmeye götürür. Ama asıl hedef, "düşük ücretli üretim"in toplumsal çerçevesini oluşturmaktır. Nihayetinde enflasyonda bir düşüş ve sabitlenme oluşsa da, bu, işçi sınıfı açısından, program süresince derinleşen yoksulluğunun sabitlenmesi dışında bir anlam taşımaz. işçi ücretlerinde keskin bir erimeye yol açmayan, sınıfın yaşam koşullarını kötüleştirmeyen hiçbir IMF anti-enflasyon programı yaşanmamıştır. işçi sınıfı bu "toplumsal fedakarlık"ı yaparken, burjuvazi, düşen ücret düzeyi sayesinde, daha yüksek bir artı değer oranı, dolayısıyla, daha yüksek bir sömürü düzeyi elde ediyor: IMF'nin "enflasyon-programları", toplumsal gelirin tekelci burjuvazi lehine yeniden dağıtımına hizmet ediyor. Böylelikle enflasyonun düşüşü, yoksulluğu derinleştirmiş oluyor. Kuşkusuz enflasyonu savunmuyoruz, ama bu programlar enflasyonun gerçek nedenlerine ucundan bile dokunmuyor (devalüasyon, dev askeri harcamalar, tekellere akıtılan devlet yardımları vb.) Dolayısıyla bunlar, enflasyonu düşürmeyi değil, enflasyonu düşürme vesilesiyle ücret düzeyini düşürmeyi hedefleyen programlardır. Örneğin Türkiye'deki enflasyon düşürme programının askeri harcamalarda hiçbir kısıtlama yapılmadan uygulanması, program esnasında banka kurtarma operasyonlarına milyonlarca dolar akıtılması ve nihayetinde programın 2001 Şubat'ında, büyük bir devalüasyonla farklı bir biçime evrilmesi bunun göstergeleridir. işçi ücretlerindeki erime ve yoksulluk çıplak gözle bile görülebilir düzeydedir.

28 : Yoksulluğun Küreselleşmesi, sf. 40 ve G. Kore Bir Model Olabilir Mi?, Hans Ulrich Luther, Belge Yay., s. 166 ile 169, abç.

29 : Akt.: Age, sf. 222. Fujimori; Peru'nun Temmuz 1990'da seçimle işbaşına gelen devlet başkamdir. Fujimori, adına "Fuji-şok" da denilen bir ekonomik politikayla tüm temel malların fiyatlarını kısa sürede 10, 20, hatta 30 kat artırmış, ülkede yoksulluğun dayanılmaz boyutlara varmasına yol açmıştı. Fuji-şok'tan birkaç gün önce ülkede sıkıyönetim ilan edildi, başkent Lima'nın gecekondu bölgeleri askerler ve antiterör timleri tarafından kuşatıldı. Aydınlık Yol ayaklanmasının, bu dönemde ülkeyi sarmalamasıyla birlikte, toplumsal muhalefete ve Aydınlık Yol'a karşı kirli savaş ('la guerre sucia') devreye sokuldu. Af Örgütü rakamlarına göre, 3 bin kişi 'kayıp' edildi, bir o kadarı yargısız infazla öldürüldü; buna sistematik ve yaygın işkence ile keyfi tutuklamalar eşlik ediyordu.

30 : M. Chossudovsky, age, s. 41

31 : Emperyalizm..., s. 136, abç.

32 : Yeni Uluslararası işbölümü..., s. 97

33 : ILO verilerinden akt.: Neoliberal Saldırı, Kriz ve insan(lık), s. 163

34 : 1970'lere ait veriler; Yeni Uluslararası işbölümü..., sf. 136. E. Yıldızoğlu, Globalleşme ve Kriz s. 21. E. Yıldızoğlu bu veriyi Far Eastern Economic Review'un 24/11/1994 tarihli sayısından aktarıyor.

35 : G. Kore Ekonomik Planlama Dairesi'nin bir broşüründen, akt.: Yeni Uluslararası işbölümü..., s. 126.

36 : 01/10/1994 tarihli The Economist'ten aktaran E. Yıldızoğlu, age, s. 20

37 : Cumhuriyet, 1 Nisan 1999'dan akt.: Neoliberal Saldırı..., sf. 320. NAFTA'yı imzalayan ülkeler ABD, Kanada ve Meksika'dır. Şimdi ise, NAFTA tüm Amerika kıtasına yayılmaya, FTAA (Amerikalar Serbest Ticaret Bölgesi) adıyla Kuzey, Orta ve Latin Amerika'yı kapsayacak biçimde yeniden örgütlenmeye çalışılıyor.

38 : Bazı ülkelerde işsizlik oranları:

Ülke                   1970               1997

AB geneli          3.4                  7.1

Almanya            0.6                 11.4

Belçika              1.9                 12.7

Fransa               2.5                 12.4

Hollanda            0.6                 5.6

İngiltere            2.4                 6.9

İtalya                5.4                 12.3

Japonya            1.2                 3.4

ABD                 5.0                 4.9

(Milliyet, 13 Mart 1999'dan akt.: Neoliberal Saldırı..., sf. 117) ABD'deki işsizlik oranı dışındaki veriler, gerçek eğilimi yansıtıyor. ABD'deki resmi veriler ise ciddi biçimde saptırılmıştır. ABD'de resmi işsiz sayısı 6 milyon 543 bindir ve tablodaki işsizlik oranına denk düşmektedir. Oysa AFL-CIO sendikasının açıklamalarına göre, gerçek işsiz sayısı neredeyse bunun iki katıdır: 12 milyon. 1 milyon işsiz iş aramayı bıraktı; 4 milyon işsiz ise kadrosuz yarım-gün işlerde "çalışır gibi" yapıyor (Age.) Bunları da işsizlik oranına eklediğimizde, 1975'ten bu yana ABD işsizlik oranının yaklaşık iki kat arttığını görürüz. Kuşkusuz emperyalist ülkelerdeki bu kronik kitlesel işsizliğin tek nedeni maddi üretimin yeni sömürgelere kaydırılması değil. '70'lerin ortasından başlayan yeni teknolojilerin üretime sokulması salgını, işçi sayısını kronik olarak azaltmıştır. Buna, yine aynı dönemde başlayan, ama '90'larda başdöndürücü bir hıza ulaşan birleşmelerin ve rasyonalleştirmelerin işinden ettiği milyonlarca işçinin yeniden sanayide iş bulamaması eklenmelidir. Bunlar eski güvenli işlerini yitiriyor, hizmet sektörünün güvensiz, geçici işlerinde yaşamlarını sürdürecek kadar bir gelir elde etmeye çalışıyorlar.

39 : Seul'de çalışsan bir Alman işadamı, G. Kore'nin yüksek yüzdeli büyümesiyle ilgili şunları söylüyordu: "Böylesi bir ekonomik büyümeyi gerçekleştirebilmek için, öncelikle üç işçi neslini harcamaktan başka bir çare yoktur." (G. Kore Bir Model Olabilir Mi?, H. Ulrich Luther, sf. 166) Yazar bu sözlere bir itiraz düşüyor: "Ama bu sözler bile ancak kısmen doğrudur, çünkü G. Kore 'model'inin itici gücü, işgücünü 'harcama' sürecinin aşılması değil, aksine, çalışanların 'harcanmasının' sürekliliğidir."(aynı sayfa.)

40 : M. Chossudovski, Yoksulluğun Küreselleşmesi, s. 95.

41 : Coğrafyamızda 2000'den itibaren yürürlüğe sokulan IMF programının kökünde de aynı mantık yatmaktadır. Türkiye, evet, proletarya için bir sefalet ülkesidir. Ama, yine de Türkiye burjuvazisi, bu rekabette 'akran'larından geride kalmıştır. Bir-iki ufak veri:

Tekstilde işçi ücretleri(dolar/saat): Türkiye: 2.14 Tunus: 1.89 Fas: 1.92 Hindistan: 0.6 Polonya: 2.52 Çin: 0.61 İtalya: 16.65

Konfeksiyonda üretim maliyetleri(cent/dakika): Türkiye: 10 Tunus: 9.5 Fas: 9.0 Hindistan:5.0 Polonya: 12.5 Çin: 4.5 İtalya: 42.0 (Dünya gazetesi, Reel Ekonomi eki, sayı 25, 24/02/2001)

Bu durumda, yabancı sermaye akışında bir zayıflama yaşanıyor. Türk burjuvazisi dahi, işgücünün daha ucuz olduğu komşu ülkelerde (Bulgaristan, Romanya gibi) yatırım yapmaya yöneliyor.

Böyle olunca; enflasyon-programı reel ücretleri düşürüyor, sosyal güvenlik tasfiye ediliyor, uluslararası tahkimle emperyalistlerin ve yerli ortaklarının dizginsizce at koşturacakları bir yasal çerçeve sağlanıyor, 'endüstri bölgeleri yasa tasarısı'yla kuralsız çalışma yasallaştırılmak isteniyor vb. işbirlikçi Türk burjuvazisi dünya pazarındaki rakipleriyle, yeni uluslararası işbölümünün mantığına denk düşen bir rekabete girişiyor; bunun tüm bedelini ise proletarya, küçük köylülük, esnaflar, memurlar ödüyor.

42 : G. Kore Bir Model Olabilir Mi?, s. 116 G. Kore tarımına ilişkin verileri bu eserden aldık.

43 : Akt.: Age, s. 124

44 : Somali'de IMF programı konusundaki verileri Michel Chossudovski'nin Yoksulluğun Küreselleşmesi eserinden aldık.

45 : Bkz. Yoksulluğun Küreselleşmesi.

46 : The Economist 25/09/1993'ten akt.: E. Yıldızoğlu, age., s. 202

47 :Türkiye'nin henüz bu sürecin başında olduğunu ve 2000 IMF programının temel öğelerinden birinin mevcut köylü nüfusunun orta vadede üçte iki oranında azaltılması ve toprağın merkezileştirilmesi olduğunu hatırlatalım. Tekelci burjuvazinin sloganı: "Tarımı köylü değil çiftçi yapmalı"dır ve tüm devlet desteğinin kesilmesiyle birlikte emperyalist tarım tekellerinin açık rekabetine maruz kalacak olan Anadolu kırı, büyük toprak sahiplerinin talan bölgesine dönüştürülmek isteniyor.

48 : K. Marks, Kapital, Sol Yay., c.1, s. 501

49 : Don Long'dan akt.: G. Kore Bir Model Olabilir Mi?, s. 163

50 : E. Yıldızoğlu, Globalleşme ve Kriz, s. 206-7

51 : Neoliberal Saldırı..., s. 188

52 : Yeni uluslararası işbölümünün gelişmesiyle birlikte, Greenpeace tarzı burjuva çevre hareketlerinin yanı sıra, bizdeki Bergama ve Akkuyu örnekleri gibi, emekçi tarzda çevre hareketleri de oluşmaktadır. Çevre talanı ve yıkımına karşı oluşan bu hareketler, Seattle vb. eylemliliklerin aktif bileşenlerindendir. Emperyalist dünya sistemine karşı mücadelenin ihmal edilemez bir ayağı olarak emekçi bir çevre hareketi geliştirmenin yol ve olanakları üzerine düşünmek, güncel bir sorundur.

53 : Financial Times'tan aktaran E. Yıldızoğlu, age., s. 52

54 : Aktaran: Neoliberal Saldırı..., s. 88-89

55 : The Economist, 19/9/1992'den akt.: E. Yıldızoğlu, age. s. 16.

56 : Financial Times'dan akt.: Neoliberal Saldırı..., s. 28

57 : Yoksulluğun Küreselleşmesi, s. 104-105. Ayrıca s. 107 ve 108'deki tablolara mutlaka bkz.

58 : aynı yerde, s. 103

59 : K. Marks, Kapital, c.1, s. 562, abç.

60 : 10 ülkenin dış borçları (milyon dolar):

Ülke

Dış borç (1980)

Dış borç(1996)

GSMH'ya oranı(1996)

Brezilya

71 520

179 047

26

Meksika

57 378

157125

44

Çin

20 938

129 033

64

Endonezya

4 504

128 817

17

Rusya

124 785

51

Arjantin

27 157

93 841

31

Tayland

8 297

90 824

56

Hindistan

20 581

89 827

22

Türkiye

191 131

79 789

47

Filipinler

17 417

41 214

51

Aktaran: Neoliberal Saldırı..., sf. 245

61 : Age., sf. 181

62 : 1997 tarihli bir UNCTAD raporundan aktaran Neoliberal Saldırı..., s. 103

63 : K. Marx, F. Engels, Komünist Manifesto, Sol Yay., 1998, s. 13-14

64 : Dünya Kalkınma Raporu 1995'ten aktaran Neoliberal Saldırı..., s. 45

65 : iktisatçı Mustafa Sönmez'in 1994 DİE verilerine dayanarak yaptığı hesaplama. 5 Ekim 2000 tarihli Milliyet gazetesi.

66 : V. Lenin, Emperyalizm, Sol Yay., s. 142-3, abç.

67 : s. 30

68 : Komünist Manifesto, s. 14

69 : John Naisbitt: "Milli devletin önemi azaldıkça, sayısı artmakta, yenileri oluşmaktadır" (Global Paradoks, s. 36'dan akt.: Neoliberal Saldırı..., s. 99)

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn