Haziran Ayaklanmasından Yansıyanlar

“Nasıl oldu da böyle sel oldunuz? Hiç hissetmedik, bu dip dalgayı!”

Taksim komününe yapılan ziyaretlerde bir gazetecinin sorduğu soruyu, “Meğer aynı dertteymişiz” diye yanıtlıyor, genç direnişçi. Hareket bileşenlerinin ruh halini özetleyen cümlelerden biridir bu. Tarih, halkın değişik katmanlarının birbiriyle bağlantılı farklı sorunlardan yola çıksalar da tek bir noktadan buluşup büyük bir hareketin, direnişin ve nihayet ayaklanmanın öznesi durumuna yükselişlerine tanıklık etti.

Batıda büyük bir yangın çıkaran: caddeleri, meydanları anayolları, sokak aralarını ve balkonlardan başlayarak bütün yaşam alanlarını tutuşturarak bir ayaklanmaya dönüşen bu hareket birkaç ağacın kesilmesiyle mi patlak verdi? Mayıs’ı Haziran a bağlayan şafakta, park için nöbet tutan bir grup olmasaydı, saldırı gerçekleştiğinde herhangi bir direniş gösterilmeseydi ve sevgili Sırrı Süreyya Önder Rahchelvari bir hamleyle bedenini iş makinalarına siper etmeseydi bu ayaklanma yine de patlak verir miydi?

Bilindiği üzere bu gibi tekil olayların rutin gidişatı değiştirebilme kudretinde olması, ateşleyici rol oynayabilmesi o güne değin oluşmuş birikimin genişliği ve çapıyla ilintilidir. Gezi Parkı’ndaki kıvılcımın tüm Türkiye’yi sarsan bir yangına, kendiliğinden bir halk ayaklanmasına dönüşebilmesi oluşan birikimin, keskinleşen çelişkilerin varlığı ile açıklanabilir, ancak.

Haziran Ayaklanması, kadınlar ve genç kesimler başta olmak üzere halkın değişik bölüklerinde faşist yasaklara ve kapitalizme karşı ciddi bir öfke mayalanması yaşanmakta olduğunu gösterdi. “İleri demokrasi” demagojisi eşliğinde artan yasakların yaşam tarzına müdahale düzeyine ulaşması, politik özgürlüklerden yoksunluk, işsizlik, geleceksizlik v.b’nin yanardağ misali içten içe kaynayan halkı günün birinde patlama noktasına getirmesi kaçınılmazdı. AKP Hükümeti’nin baskıcı-faşist uygulamalarından büyük rahatsızlık duyan ve gerçekte “Aynı dertte olan” milyonlar için Gezi Parkı direnişi bir işaret fişeğine dönüştü.

Pek çok tarihsel örnekler de deneyimlendiği üzere geniş kitlelerde biriken öfke, tepki beklenmedik bir şekilde açığa çıkabilir. Olayların büyük bir hızla birbirini etkilediği, tetiklediği tarihin akışının hızlandığı böylesi günlerde halkın değişik kesimleri bu akışa şaşırtıcı bir hızla dahil olabilir.

O güne değin sokağa çıkmamış, sorunları uzaktan izlemeyi tercih etmiş milyonlar bir anda hareketin bileşeni haline gelebilir. Olayların baş döndürücü bir hızla aktığı bu tür dönemlerde durağan veya görece durağan günlerde belki de onlarca yılda edinilebilecek deney birkaç günde, belki de birkaç saate edinilir, an’dan-dünden kopuşlar bilinçlerde sıçramalı gelişmeler yaşanır. Gelişmelerin olağanüstü bir seyirde aktığı “Haziran Günleri’nde yaşadığımız tam da budur. Hızlı bir politizasyon, kitlelerin özneleşerek bir irade olarak ortaya çıkışları...

Tam da bu noktada Kürdistan’da otuz yıldır süren savaşın “Barış ve müzakere” dönemiyle birlikte durmasının, PKK tarafından atılan adımları ve “Akil insanlar” sürecinin yarattığı pozitif atmosferin etkisiyle batıda şovenizmin gerilemeye başlaması gerçeğinin altını çizmeliyiz. Öyle ki, Türk halkı adeta şovenizm zehrini attıkça demokratik haklarından yoksunluğunun ve faşist yasakların daha fazla farkına varmaya başladı. Şovenizm uyuşturucusunun yarattığı perdenin kalkmaya başlaması, görülmeyen veya ötelenen gerçeklerin görünür hale gelmesini sağladı.

Kitleler yıllardır sömürgeci savaşa ve katliamlara karşı yiğitçe direnen Kürt halkının ve her türlü şiddete, baskıya rağmen, sokakları terk etmeyen işçi ve emekçilerin mücadelelerini izliyor ve belleklerine kaydediyorlardı. Denilebilir ki, Haziran Ayaklanması kitlelerin yıllardır belleklerine kaydettiklerinin ve biriktirdiklerinin estetik bir dışavurumudur.

Sıklıkla vurgulandığı gibi bu bir kadın isyanı ve gençlik başkaldırısıdır. Elbette ki böyle tanımlanmayı salt gençliğin ve kadınların direniş ve ayaklanmadaki niceliklerinden dolayı hak etmiyor. Nicelik ağırlıklarının yanı sıra her iki kesim ayaklanmanın her aşamasındaki varlıkları, militan duruşları ve yaratıcılıklarıyla öne çıktılar ve büyük bir sempati topladılar.

Direniş ve ayaklanmanın ana omurgasını kadınlar ve gençlikten oluşmasına şaşmamalı. Nihayetinde öfke ve tepki çelişkileri en yoğun yaşayan kesimlerde daha fazla birikiyor.

Kadınların “Kırmızılı kadın”, “Siyahlı kadın”. “Sapanlı nine” simgeleriyle sembolleşmeleri yalnızca ayaklanmanın en estetik figürleri oluşlarından kaynaklanmıyor. Bu aynı zamanda isyan ederek sokaklara dökülmüş kadınların erkek egemen kapitalist sisteme, onun temsilcilerine doğrudan bir meydan okuyuştur. “Sokaklardayız ve eve dönmeyeceğiz.” Mesaj budur.

Öncesi bir yana, AKP hükümetleri döneminde toplumsal cinsiyet kalıpları arasında sıkıştırılmaya çalışılan kadınlar uzun bir süredir “Artık yeter!” noktasına gelmiş ve sokaklara dökülmüştü. Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlığ’ın, “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı”na dönüştürülmesinden başlayan süreç, kadın bedenine doğrudan müdahale anlamına gelen “En az üç çocuk” propagandaları, kürtaj konusundaki düzenlemeler, GEBLİZ uygulaması ve son olarak “Ertesi gün hapı”na reçete zorunluluğu getirilmesi, kadın cinayetlerinin adeta bir cins kırımına dönüşmesi vb. kadın kitlelerinde AKP’nin cinsiyetçi erkek egemen politika ve uygulamalara karşı önemli bir tepki ve öfke biriktirmiştir. AKP Hükümeti’nin cinsiyetçi-erkek egemen politika ve uygulamalarına karşı isyan noktasına gelen kadınlar sokaklardaki duruşlarını Haziran Ayaklanması’na taşıdılar.

Benzer şekilde, kelimenin gerçek anlamıyla geleceksizleştirilen, umutsuzluk sarkacında öğütülmeye çalışılan gençliğin ayaklanmanın en kitle -sel ve dinamik bölüğünü oluşturması yaşamın diyalektiğine uygun olmalı.

Gezi Parkı direnişçilerinin yüzde 56’sının yüksekokul mezunu olması büyük çoğunluğunun mimar, mühendis veya orta düzey şirket çalışanı, yöneticisi vb.’den oluşması şaşkınlıkla karşılanarak çözümlenmeye çalışılıyor. Oysa bu gerçeğin emperyalist küreselleşme koşullarında oturduğu bir yer var. İmalat sanayindeki gerilemeye karşın hizmet sektörünün öne çıkışı, beyaz yakalı olarak tanımlanan kesimlerin, hem nicelik hem de genel toplam içindeki oransal artışına yol açıyor. Dün sınıf atlama olanağı yaratan pek çok meslek büyük bir hızla bu özelliğini yitiriyor. Kafa emeklerini satarak yaşamlarını idame ettirebilen teknisyenler, mühendisler, mimarlar, banka çalışanları, avukatlar ve hatta bilgisayar uzmanları proletaryanın saflarına dahil olarak tabanını genişletiyorlar. Dolayısıyla ne diplomaya sahip çıkmak nede bu diplomaların sağladığı meslekler bir gelecek garantisi anlamına gelmiyor. İşsizlik, geleceksizlik veya en iyi ihtimalle düşük ücretlere mahkumiyetin gençliği sokaklara dökmesi kaçınılmazdı.

Öte yandan AKP’nin birey ve bireysel özgürlükleri yok sayan tekçi zihniyeti ve faşist yasaklarının, muhafazakar yaşam tarzını dayatmaya kalkmasının, içki yasağından, sokaktaki ikili ilişkilere müdahale gayretine (En son Ankara Metrosu’ndaki uygulamaları anımsayalım.) değin pek çok uygulamanın kadınlar ve gençlik başta olmak üzere kentli laik kesimlerde artık önü alınmaz bir öfkeye dönüştüğünü bu gerçeklere eklemeliyiz.

Kürdistan’daki isyan ve kopuşa batıda hemen her kesimde görünür-görünmez bir öfke birikimi eşlik etmekteydi. Yukarıda belirttiklerimize şunları da ekleyelim.

AKP Hükümeti ve Gülen Cemaati’nin tüm yedekleme çabalarına karşın sistemle barışmayan, politik özgürlükler ve demokrasi mücadelesinin temel bileşenlerinden olan demokratik alevi hareketinden başlayalım, örneğin. Gerçek AKP’nin sünni mezhebini temel alan ve Alevileri yok sayan politikalarına karşı, gerekse de Kürt sorununun çözümü konusunda “Devletlü Aleviler” oyununa pirim veremeyen, cemevleri, zorunlu din dersi, 4+4+4 eğitim sistemi gibi uygulamalara karşı refleksler geliştiren ve son olarak 3. köprüye Yavuz Sultan Selim adının verileceği açıklanması küstahlığıyla karış karşıya kalan Aleviler.

Cinsiyetçi homofobik yaklaşımlar ve tam bir toplumsal iki yüzlülükle yok sayılan, görmezden gelinen, adeta gündüzleri sokaklara çıkmaları yasaklanan, kentlerden sürülmeye çalışılan, şiddetin her türüne ve cinayetlere maruz bırakılan, yaşamın ve üretimin dışına itildikleri için bedenlerini satarak yaşamaya mahkum edilen LGBT bireyler.

“Kentsel dönüşüm” adı altında evlerinin yıkılmasına karşı sokaklara dökülen fakat hiçbir biçimde dikkate alınmayan yoksul emekçiler.

Kapitalist rant uğruna tüm yaşam alanlarına el konulması.. .Haydarpaşa örneğinde olduğu gibi şaibeli yangınlar. İnci Pastanesi gibi tarihi dokuları olan mekanların yıkılması.

Devlet tiyatrolarının neredeyse kapanmayla yüz yüze gelmesi, şehir tiyatrolarındaki yönetmelik değişikliklerinin, Emek Sineması’nın tüm karış çıkmalara ve protestolara rağmen yıkılması vb. gibi vandallıkların aydın sanatçı bölükleri başta olmak üzere geniş bir kesimde negatif birikimler.

Sorumluları açığa çıkarılmayan Roboski katliamı, Van depremi sürecindeki tutumlar, Reyhanlı katliamı ve daha niceleri.

İş cinayetlerinin “Kaza” olarak tanımlayıp tek bir sorumlunun dahi yargılanmaması.

2013 1 Mayıs öngününde başta Taksim olmak üzere pek çok meydanın eylem ve gösterilere yasaklanması ve alanlara çıkmak isteyen emek ve özgürlük güçlerine -ve keza 1 ve 11 Mayıs’ta Çarşı Grubu’na- gaz bombalarıyla saldırılması.

Ve bütün bunları ve benzerlerini yıllardır “izleyen” milyonlar.

Patlama kaçınılmazdı.

Taksim Komünü: Hayalden Gerçeğe

Haziran Ayaklanması’nın merkez üssü Taksim Komünü’dür. Taksim Komünü önderlik üssünü yalnızca ayaklanmanın Gezi parkı direnişinden patlak vermesi nedeniyle üstlenmemiştir. Merkez üsse dönüşmesinde bu gerçeğin payı olsa da asıl neden Taksim Komünü’nün diğer kentlere ve İstanbul’un farklı ilçelerine politik ve ideolojik bakımdan önderlik etmesinden kökleniyor. Bilindiği üzere 1 Haziran’dan itibaren İstanbul un değişik semtleri ve diğer kentler yüzlerini Taksim’deki direnişe çevirirler. Direnişten aldıkları güç ve moralle senkronize eylemlere girişirler. Hareket yaygınlaşarak kitleselleşir.

Taksim Komünü Bir Merkez Üsse Nasıl Dönüşür?

Devletin kolluk güçlerinin zembereğinden boşalmış şiddetiyle karşı karşıya kalan kitleler, ilk gazı yedikten ve şaşkınlıklarını atıp korkularını yendikten sonra karış koyabileceklerini görürler. İlk polis saldırısının püskürtülmesinin ardından park ve meydanda gerçekleşen görkemli buluşma ilk büyük kazanımdır. Bu zaferin ardından Gezi Parkı’nın ve senkronize hareket eden tüm park ve meydanların devrimci kararlılıkları defalarca kez sınanır. Günler süren çatışmalara karşın kitle hareketinde en küçük bir kararsızlık, korku veya geri çekilme yaşanmaz. Sokağa ilk kez çıkmış binler, on binler hızla politikleşir. “Kitlelerin kendi deneyimlerinden öğrenmelerinin” parlak örnekleri boy verir. Edinilen bu tecrübe, ortaya çıkan her yeni örnek, farklı her biçim şaşırtıcı bir hızla kolektivize edilir, geliştirilir. Sokakta direnerek kazanılan özgürlük adeta yaratıcılık patlamasına yol açar.

Meydan ve parkla buluşmayı komün yaşamının temellerinin atılması ve yaşamın örgütlenmesi izler. Sokak savaşları ve barikat başlarında yakalanan dayanışma, birbirini kollama, koruma kendini Gezi Parkı’nda ortakça bir yaşamın üretilmesiyle gösterir. Yaralılara hızla müdahale eden sağlık ekipleri seyyar revirler oluşturur. Gönüllü çalışanları, kendi aralarında nöbet çizelgeleri hazırlayacak şekilde organize olurlar. Direnişçilere gönderilen yardımlardan mutfak ve market oluşturulur.

Taraftar grupların arasında, bekli de başkaca hiçbir koşulda sağlanamayacak “Renklerin kardeşliği” inşa edilir.

Doğrudan demokrasinin işlediği; paylaşım, dayanışma ve üretim üzerine kurulu özgür bir ortamda kapitalist ilişkilere alternatif olarak şekillenen yaşam an be an diğer kentler ve parklar tarafından örnek alınır, 79 ile yayınlan direniş, gözünü-kulağını biran dahi Taksim’den ayırmaz.

AKP’nin gözü dönmüşçesine direnişin ve ayaklanmanın merkez üssüne saldırması boşuna değildir: Taksim Komünü’nün ideolojik-politik önderliği karşı devrim tarafından da çözümlenmiştir. Hedef bellidir: Park boşaltılacak, hareket ezilecek, İstanbul fethedilecek ve düzen sağlanacaktır!

Çevre illerden ve hatta Kürdistan’ın kimi kentlerinden takviye kuvvet getirilerek yeni bir saldırı gerçekleştirilir.

İstanbul ve belli başlı bütün kentler sokaklara dökülür. İstanbul’un değişik semtleri Taksim hedefiyle, Anadolu ve Avrupa yakasından anayolları trafiğe kapatırlar. Yüz binlerce insan Boğaz Köprüsü’nü yürüyerek girişir ve çatışır. Balkonlar, sokaklar, anayollar, meydanlar, her yer eylem alanıdır. Yediden yetmişe tüm halk gözü dönmüş faşist saldırganlığa, uygulamalara karşı sokaktadır. Sokak çatışmaları sabaha kadar sürer. Devlet, teknik askeri üstünlüğüne, sahip olduğu onca olanağa karşın ayaklanmanın patlak verişinden on gün sonra ikinci büyük yenilgisini alır.

Bilinç Sıçraması

Bu kendiliğinden ayaklanma şimdilik bir siyasal devrime yol açmadı. İktidarı, hedefleyen her hangi bir programa da sahip değildi. Özellikle ilk günlerde, ufkun “Hükümet istifa” sloganıyla sınırlı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bununla birlikte, devrime yürüyüşte önemli bir prova olduğu gerçeğinin altını çizmeliyiz. Yıllardır Kürdistan’daki sömürgeci savaşı, batıda emekçi sol harekete dönük saldırıları vb. kendisinin dışında olgular gibi gören ve uzaktan izleyen milyonlar Haziran Ayaklanması’yla birlikte seyirciliği bir kenara bırakıp bulundukları noktadan hareketin bir parçası haline gelirler. Özneleşerek ortaya güçlü bir irade koyarlar.

Kafalarındaki korku parçalanınca eşik de aşılır. Yakın zamana kadar polisin adının geçmesi veya polis araçlarının varlığı dahi kitleler bakımından önemli bir tedirginlik konusu olabilirken, devletin kolluk güçleriyle karış karşıya gelmek sıradanlaşır. Biber gazları, gaz bombaları, plastik mermi vb. ne maruz kalmanın yıldırıcı bir etkisi olması bir yana, insanlar defalarca kez TOMA’ların önüne yatarlar. Yanı başındakinin polis kurşunuyla öldürülmesi, ağır yaralar alması dahi kitleyi geriletmez. Bütün bunlar bir sınırın aşılmasını, isyanın ve kopuşun düzeyini göstermesi bakımından çarpıcıdır. Örnekler tekil olmaktan çıkıp genel bir karış koyuşa dönüşüyorsa kaybedecek bir şey yok demektir.

Sınırlarını zorlayan kitle yan yana olduğun da neler yapabileceğini görür. Salt bireysel güçlerinin değil, kolektif güçlerinin, yaratıcılıklarının, inisiyatiflerinin de farkına varırlar. Gaz bombalarının oluşturduğu bulutların arasında gücünün, yapabileceklerinin farkına varan kitlelerin özgüveni boy verir. “Neler yapabileceğimizi gördüm” veya “Gaz bombası o kadar da korkutucu bir şey değilmiş.” vb gibi cümleler pek çok direnişçi tarafından dile getirilir.

Ayaklanma, kitlelerdeki umutsuzluğu, güvensizliği yerle bir eder. Potansiyellerinin farkına varan kitleler umudun kendilerinde saklı olduğunu deneyimleyerek keşfederler.

Günlerle sayılabilecek zaman dilimi içinde devlet aklının nasıl çalıştığını, faşizmin özgürlükler ve demokrasi sorununa nasıl yaklaştığını, herhangi bir protesto gösterisine hangi intikamcı duygularla saldırdığını, insan canının istatistiki bir bilgiden öte bir anlam ifade etmediğini, katillikleri göz önünde olanların devlet korumasıyla nasıl dolaşabildiklerine tanıklık ederler. Devlet gerçeğiyle bizzat yüz yüze gelerek somut olaylar nezdinde tanışırlar.

“Haziran Günleri” kitlelerin doğrularıyla yanlışlarının sarsıldığı, önyargılarının çatladığı hızlı bir politikleşme sürecidir.” Eğer devlet şiddeti kullanıyorsa mutlaka zorunlu kalmıştır” şeklindeki ortalama düşünüş biçimleri bu dönemde hızla eskiyerek yerini, “Bunlar, bize bunları yapıyorsa Kürt halkına kim bilir neler yapıyorlardır” yaklaşımına bırakır. Faşizmin şiddeti, kendisi gibi düşünmeyen, kendisine biat etmeyen herkese karşı kullandığını, “Terörist, bölücü, marjinal, dış mihrak” vb gibi kavramları, kendisi gibi düşünmeyenlerle özdeşleştirildiğine tanık olunur.

Kitleler, ortaya bir irade koyduklarında bir şeyleri değiştirebileceklerini kendi deneyimleriyle görürler. “Neme lazım”cılığın aşılmasının da ötesinde hesap sorma bilincinde muazzam bir gelişme yaşanır. Öyle ki, gelinen aşamada hemen her gelişmeye sokakta hızlıca refleksler verilir. Kesin olan bir şey varsa o da bu halkın kolay kolay sokakları terk etmeyeceğidir. Sözün özü, Haziran Ayaklanması”yla milyonlar bir demokratik, özgürleştirici bilinç sıçraması yaşadı. Bu bilinç sıçraması, artık bir dönemin kapandığını, umut ve güven yüklü yeni bir dönemin açıldığını müjdeliyor.

Mücadele Araç Ve Biçimleri

Taksim Komünü’nü Tahrir Meydanı’na, İspanya’daki Öfkeliler Hareketi’ne, ABD’deki Occupy Hareketi’ne, Yunanistan’daki ayaklanmalara ve hatta çok daha gerilere giderek Tiananmen Meydanı’ndaki harekete benzetenler oldu:

Değişik esinlenmelerden söz edebilir miyiz?

Mutlaka etkilenmeler olmuştur. Nihayetinde toplumsal hareketler birbirleriyle sürekli bir etkileşim içindedirler. Hatta denilebilir ki; her direniş, kendisinden önceki eylem ve direnişlerdeki mücadele araç ve biçimlerden kendi stratejilerine uygun olanları seçer, kullanır ve geliştirir. Örneğin Brezilya’daki isyanın patlak verdiği günlerden itibaren Haziran Ayaklanması’nın kullandığı biçimleri devraldığını tespit etmek mümkün. Keza, Taksim Direnişi de uluslar arası deneylerden olduğu kadar yerel deneylerden de öğrenerek ilerler. Örneğin kamp kurma, bir alan mevziye dönüştürme biçiminin -daha öncesi bir yana-Irak savaşı protestolarından başlayarak Tahrir’de “Wall Street’i işgal et” eylemlerinde kullanılmıştı. Yerel düzeyde ele aldığımızda ise, yüksek öğrenim gençliğinin 4-5 Şubat eylemlerini önceleyen 48 günlük Açlık Grevi’nde, TEKEL direnişinde, SEKA grevinde, NATO sürecinde, Kuzey Kürdistan’daki Barış Çadırlar, Canlı Kalkan eylemleri ve Çözüm Çadırları örneklerinde değişik dönemlerde hayata geçirilen bir biçim olarak öne çıkar.

Diğer biçimler içinde değişik kıyaslamalar yapmak mümkün ama gerekli değil.

Özellikle Gezi Parkı ve meydanın kullanımı bakımından Tahrir’den pırıltılar taşıdığını söyleyebiliriz. “Tahrir Agorası” yerini Taksim Komünü’ne bırakır, örneğin. Fakat öte yandan sosyal medyanın ikinci bir agora olarak devreye girmediğini iddia edebilir miyiz? Çağrışım yüklü tüm sahnelerine karşın Gezi Komünü ve Haziran Ayaklanması bu topraklara özgündür, kendine özgüdür. K. Kürdistan’daki devrimci durumun yılları bulan devrimci etkisi, Arap halk ayaklanmalarının birikimi ve başta Yunanistan olmak üzere anti-kapitalist halk hareketlerinin dolaylı ve doğrudan etkisini taşır. Dolayısıyla da özgürlük, ulusal-cinsel eşitlik, halkların kardeşliği ve anti-kapitalist bilince önemli katkıları olmaktadır.

Hareket, daha önce kullanılmış uluslararası veya yerel deneyleri kullanmakta tereddüt etmediği gibi; yeni biçimler yaratma konusunda da oldukça yaratıcıdır.

Kamp kurmaktan, barikat oluşturmaya, komünler ve takas alanları oluşturmaktan, serbest kürsülere, forumlardan, meclislere, sokak savaşlarından değişik atölyelere, konserlerden açık üniversitelere, barışçıl, barışçıl olmayan onlarca farklı biçim birbirini güçlendirecek tarzda kullanılır ve büyük bir hızla genelleşir, kolektivize olur.

Direniş kendi sanatını, müziğini yaratır. Kısa bir zaman diliminde 50’ye yakın beste ve uyarlama yapılır. Performans sanatının değişik biçimleri üretilir ve yeni kullanıcılarla geliştirilir.

Sosyal medya ve sosyal medya uygulamaları -instagram dahil- etkili bir biçimde kullanılarak yüz binlerce kişiye saniyeler içinde ulaşılır. 31 Mayıs’taki saldırının ardından atılan twe-etler trafiği alt üst eder. 29 Mayıs saat 12.00’den, 31 Mayıs saat 12.00’ye kadar ortalama 2 bin tweet gönderilir. Keza, 31 Mayıs saat 12.00’den itibaren atılan tweetlerin saatte 19 bine ulaşması yeterince bir fikir verir.

1 Haziran günü Erdoğan’ın saat 13.00’te, Türkiye İhracatçılar Meclis’inde yaptığı konuşma sırasında, saatte ortalama bin defa kullanılan “Direnankara” sadece 4 saat içinde ortalama 65 bine yükselir.

“Tayip istifa” etiketi, 18.00-20.00 saatleri arasında 2 binden, 220.000’e çıkarak 110 kat artış sağlar. (Veriler, 6 Haziran 2013 tarihli Radikal’den alınmıştır.)

Yine bir üniversitenin yaptığı ankete göre kitlenin %’90’ı saldırılardan sosyal medya üzerinden haberdar olmuş. Salt bu veriler dahi sosyal medyanın ne denli etkili kullanıldığını çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor.

Direniş savunma araçlarını yaratır ve pratik içinde geliştirir. Basit gaz maskeleri ve kasklar deniz gözlükleriyle takviye edilir, süreç içinde yerini profesyonel gaz maskelerine bırakır. Gazın etkisini hafifleten solüsyonlar hazırlanır. Gaz bombalarını etkisizleştirmek için su dolu bidonlar vb hazırlanır, savunma atölyeleri oluşturulur. Günler ilerledikçe yalnızca çadır sayısında artış olmaz, aynı zamanda ihtiyaçlar dikkate alınarak geliştirilir. Akla gelebilecek her nesne barikat aracına dönüştürülür. Barikatları güçlendirmek için çimento dahi kullanılır.

Duvar yazıları, panolar ve günlükleriyle direniş kendine ait geniş bir külliyat yaratır. Mizah önemli bir politika aracı olarak öne çıkar. Tarih, politika dilinde mizahı böylesine etkili kullanabilen bir direnişle tanışır. Öyle ki, ayaklanmanın kendine özgü esprileri, kıpır kıpır dili, nice mizah dergisini işsiz bırakacak düzeydedir. Bu alanda adeta bir patlama yaşanır. Müthiş bir muziplik, tiye alış, sloganlara - duvar yazılarına yansıyan zeka ürünü espriler.

Çapul TV’yi, Çapulcular adlı gazeteyi ve radyoyu da unutmamalı. Özellikle Gezi Parkı’na yönelik son büyük saldırının gerçekleştiği gece ve ertesi günü Çapul TV’nin sergilediği performans hala hatırlardadır.

Bu kadar çok biçimin kullanılmasının bir nedeni bileşimin çeşitliliği, renkliliği ise diğer özgürlüğün yarattığı yaratıcılıktır.

Tıpkı mücadele araç ve biçimleri gibi sloganlarda bileşimin heterojen yapısını renkliliğini yansıtır. Antifaşist karakterdeki kitle mücadelelerinin ortaya çıkardığı “Faşizme karşı omuz omuza”, “Bu daha başlangıç mücadeleye devam” sloganları güçlü bir içerikle öne çıkarken, “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganı ayaklanmayla özdeşleşir. “Hükümet istifa” şairi ise farklı kesimlerin ortak talebine dönüşür. Öte yandan “Sık bakalım, sık bakalım, biber gazı sık bakalım. Kaskını çıkar, copunu bırak, delikanlı kim bakalım.” gibi taraftar gruplarının ürettiği melodili değişik onlarca özgün örnek öne çıkar.

Kitleler, mücadele araç ve biçimlerinde, sloganlarda ifadesini bulan siyasal dillerini de eylem içinde kurarak geliştirirler. Kurulan bu politik dilin yaşadığı evrimi ve pozitif yöndeki gelişimini mutlaka vurgulamalıyız. Örneğin ırkçılığa denk düşebilecek sloganlar ilkin Gezi’nin muzip, tiye alan diline uyarlanır, daha sonra ise yerini halkların kardeşliği temalı şiarlara bırakır. Keza erkek egemenliğinin, cinsiyetçiliğin kendini bariz biçimde hissettirdiği küfürlü slogan ve duvar yazıları feministlerin ve kadın örgütlerinin müdahaleleriyle zamanla değişir.

Ayaklanma Gençliği Apolitik Mi?

Yıllardır apolitiklikle, internet jenerasyonu olmakla eleştirilen 90 kuşağı direniş ve ayaklanmanın temel dinamiği olarak öne çıktı. Sosyal bilimciler ve kimi köşe yazarları sayısız tartışma yürüttü. X kuşağına mı, yoksa Y kuşağına mı daha çok benziyorlardı? Bu apolitik kuşak ne olmuştu da sokaklara çıkmıştı? Ne istiyorlardı? Şimdiye değin neredeydiler? Politikayı nasıl algılıyorlardı? Burjuva partilere nasıl yaklaşıyorlardı? Devrimci-sosyalist parti ve örgütleri nasıl görüyorlardı? Klasik örgütlenme biçimlerine Örgütlülüğe neden mesafeliydiler? Ve daha bir dolu soru. Gezi Direnişi ve Haziran Ayaklanması’nın ışığında bütün bunları tartışmak gerekli ve yararlıdır. Ne var ki, böyle bir girişim başlı başına ayrı bir yazı konusudur. Bu bölümü öne çıkan birkaç soruyla sınırlandıracağız.

Haziran Ayaklanması, 90 kuşağının iddia edilenin aksine apolitik olmadığını korku ve umutsuzluk cenderesinde sıkışmanın getirdiği bir hareketsizlik içinde olduğunu gösterdi. Sokağa çıkma ve karış koyma cesareti gösterdiklerinde korku duvarını yıktılar. Savaştıkça özgürleştirdiler ve cevherlerinin farkına vardılar. Saldırıları püskürtüp yaşamı örgütlemeye başladıklarında umudun kendilerinde ve kolektif hareket edişte olduğunu keşfettiler.

Klasik anlamda kendilerini her hangi bir parti, örgüt, kurum vb ile tanımlamamaları yanıltıcı olmamalı. Örneğin KONDA’nın Gezi Parkı’nda yaptığı bir araştırmaya göre, sadece %’15’i kendini bir partiye yakın hissediyormuş.” Bugün seçim olsa hangi partiye oy verirsiniz” sorusu yanıtlandığında kararsızların oranı %’29, oy kullanmayacakların oranı %’18 iken, burjuva partiler dışında “Diğer” başlığı altındakilerin oranı %’12. Rakamlar Gezi Parkı’ndaki gençliğin kendisini mevcut burjuva partilere yakın görmediğini resmediyor. Evet, görünen o ki, gençlik bilinçli bir şekilde burjuva partiler ve burjuva politikayla arasına mesafe koyuyor. Fakat bu, dünya ve ülke meselelerine ilgisizliklerine ve sistemle barışık olmalarına yorumlanmamalı. Sorunlara ve gelişmelere kesinlikle ilgililer. Fakat, gerek bağ kurma yöntemleri, gerekse kendilerini ifade etme biçimleri bütünüyle farklı. Nitekim Taksim Direnişi’nin örgütlenme süreci politikaya ilgi düzeyini net bir şekilde ortaya koyuyor.

Bütün bunların ötesinde, kelimenin gerçek anlamında apolitik olanlarında bu ateşten günleri ardından büyük bir hızla politikleştiklerinin altını çizmeliyiz. Ve bir gerçeği daha teslim etmeliyiz; devrimci yapıların gösteremediği umudu bu kuşak sokakta yakaladığı özgürlükte buldu. Öte yandan neredeyse her günü çatışmayla geçen, devlet şiddetinin farklı biçimleriyle tanışan bu kuşak, ayaklanma ve Taksim Komünü deneyiminin ardından artık bir başak bilince sahiptir.

Sayısız örnek verilebilir fakat en çarpıcı olanla yetinelim. Yıllardır apolitiklikle eleştirilen, her fırsatta okumaya olan ilgisizliklerine vurgu yapılan gençlerin, Gezi’de günlük yaşamın örgütlenmesinin ardından ilk iş olarak kütüphane oluşturmaları dahi bu değerlendirmeleri tartışmalı hale getiriyor.

Örgütsüzlüğe Methiye

Direnişin başından itibaren başbakan ve İstanbul Valisi’nin doğrudan açıklamalarıyla direnişçiler bölünmeye, tarafsızlaştırılmaya çalışıldı.

Burjuva medya ve demokrat geçinen pek çok gazeteci-yazar da park ile meydanı ayırmaya çalışarak bu politik saldırının gönüllü ortağı oldular. Söylenenlere inanacak olursak; parktaki örgütsüz gençler siyasi parti ve örgütlerin varlığından rahatsızdı ve orada bulunmalarını istemiyorlardı. Ayrıca pankart, flama vb ne gerek vardı! Ne tesadüftür ki Erdoğan’da ilerleyen günlerde pankart ve flamaları “Paçavra” olarak niteleyip tam islim saldırıya geçecekti.

Aynı burjuva kalemşorların, 90 kuşağı için oluşturma çalıştıkları profil şöyleydi: Liderlerin peşinden sürüklenmek istemeyen, hiyerarşiye ve her türlü otoriteye karşı olan siyası oluşumlar ve partilere sıcak bakmayan bir topluluk.

Direniş ve ayaklanmanın moral etkisi ve politik gücü karşısında şapka çıkarmak zorunda kalan burjuva liberal yazarlar tüm hünerlerini hareketi düzen sınırları içinde tutmaya hasrettiler. Hareketin bileşimine dizilen ölçüsüz methiyelerin en fazla üç cümle sonra örgütsüzlüğün göklere çıkarılmasına bağlanması tesadüf değildir elbette.

Ayaklanmanın diğer bileşenleri gibi genç kesimlerinin de ezici çoğunluğunun örgütsüz olduğu doğrudur. Hatta belirli ölçülerde siyasi parti ve örgütlere mesafeli yaklaştıkları da söylenebilir. Fakat bunun kadar açık olan bir diğer gerçek de direniş ve ayaklanmayı yaşayan kitlelerin büyük bir hızla değiştiğidir. Dikkatlerimizi yoğunlaştırmamız gereken asıl nokta tam da burasıdır. Gezi Parkı’ndaki ilk günden itibaren yaşam, örgütlülüğü ve kolektif hareketi zorunlu kılmış ve kitleler öz deneyimleriyle belirli sonuçlara ulaşarak örgütlenmeye başlamışlardır. Sosyalist parti ve yapıları tanıdıkça, birlikte mücadele ettikçe söz konusu mesafede aşılacaktır. Elbette ibrenin sosyalistlerden yana dönüp dönmeyeceği bütünüyle politika yapış tarzımıza, kullanacağımız araç, biçim ve dile bağlı olacak, umut ve güven verebildiğimiz oranda aradaki mesafe de kapanacaktır.

Diğer yandan tüm esnek yapısına karşın gerek ayaklanma patlak vermeden önce, gerekse sonrasında 80 kurum ve örgütün (Bu sayı direnişin ilerleyen günlerinde 110‘a ulaştı.) yer aldığı Taksim Dayanışma Platformu’nun süreçteki rolü tartışmalara en iyi yanıt olsa gerek.

Örgütsüzlüğe övgüler dizenlerin ayaklanma boyunca büyük bir sempati toplayan ÇARŞI gurubunu da örgütsüz kitlenin bir parçası olarak yansıtmaya çalışmaları ise tam bir tutarsızlık örneğidir. Bir parantez açarak süreçteki özel rolü itibariyle ÇARŞI gurubunun tüm bu övgüleri fazlasıyla hak ettiğini belirtelim. Mesele elbette ki bu değil! Sorun şu ki, antifaşist bir duruşa sahip olan ÇARŞI gurubu örgütsüzlük edebiyatlarına malzeme yapmaya çalışanların söylemlerin aksine karşımızda kolektif hareket eden kurumsal bir yanı vardır. Dahası, bilindiği üzere ÇARŞI’nın örgütlü hareket edişi yeni de değildir. Irak işgali, 1Mayıslar, Van depremi gibi toplumsal olaylardaki duyarlılıklarını anımsamak gerek.

Burjuva medyanın ağız birliği etmişçesine direniş sürecindeki mizaha, pasif direniş örneklerine, sanata vb güzellemeler dizerken (ki, hepsi övgüye değerdir, bu ayrı konu!) barikatları, çatışmaları, ana artellerin kapatılmasını adeta görmezden gelmesi, hareketi düzen sınırları içinde tutma gayretinden başka bir anlam taşımamaktadır. Oysa, herkesin de çok iyi bildiği gibi Gezi Parkı’nın özgürleştirilmesi başta gelmek üzere hemen hemen tüm kazanımlar kararlı çarpışmaların ürünüdür. Benzer şekilde ayaklanma sürecinde emekçi semtlerdeki militan gösteriler, karakol vb devlet kurumlarının hedefleyen gösteriler, ana artellerin kapatılması vb gibi eylemler de aynı mantıkla burjuva medya tarafından görmezden gelinmeye çalışılmıştır.

Son olarak şu gerçeği vurgulamakta yarar var: Özellikle Gezi gençliğinin kendini herhangi bir sosyalist-devrimci parti ya da oluşum içinde ifade etmemesi şu gerçeği karartmamalıdır: Gençlik, hareket tarzı itibariyle kesinlikle soldan, devrimci değerlerden beslenmektedir ve yönünü devrimcilere çevirmiştir.

Komün yaşamına uyum sağlayışta, atılan sloganlarda, militan eylemlere yatkınlıkta, barikat başları ve çatışmalardaki dayanışmacı tutumlarda vb bunun izlerini görmek mümkün. Yine, “Deniz olduk astınız, okyanus olduk geleceğiz.”, “Bizdeki bu ağaç sevdası zamanında astığınız FİDANLAR için” diyen, onlarca duvar yazısında aynı esinlenişi ve sempatiyi görürüz. Gezi Parkı’nda oluşturulan sokaklara Hrant Dink, Ceylan Önkol, Pınar Selek adlarının verilmesi, ağaçların Roboski’de katledilen gençlerin fotoğraflarıyla süslenmesi, barikatların devrimcilerin adlarıyla anılması bir duruşun ifadesidir.

Sayısız örnek var ama bir kaçıyla yetinelim. Otobüs duraklarına “Göğe bakma durağı” adını veren, duvarlara “Dönüşüm muhteşem olacak-Kafka” yazan, “Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser” pankartları açan bir gençliğin entelektüel gıdasını nerelerde aldığı az çok bellidir, aslında.

“Yeni Türkiye” Mi, Demiştiniz?!

Uluslararası düzeyde destek alan ayaklanmayla AKP hükümeti ve onun devleti önemli bir ideolojik-politik yenilgi aldı. “Yeni Türkiye” demagojilerinin geniş kitleler nezdinde en küçük bir itibarı kalmadı. 2023-2071 planları yapan AKP önümüzdeki seçimi nasıl kazanabileceğinin hesaplarına ve derdine düştü. Saldırganlığın dozunun artmasının ve hiç hızı kesmemesinin en önemli nedeni budur. Halkın kutuplaştırılmaya çalışılması “%’50’yi zor tutuyoruz” teraneleri bu aczin dışavurumlarıdır. Milyonların gözü önünde defalarca kez “Bitirin” talimatı veren Erdoğan ayaklanmanın gücü karşısında geri adım atmak zorunda kaldı.

“Bütün bunlar barış sürecini baltalamak için yapılıyor” söylemiyle, Kürt halkıyla Türk halkını karşı karşıya getirme çabaları ve keza türbanlı bir kadının dövüldüğü iddiası etrafında örülmeye çalışılan laik-antilaik kutuplaştırma gayretinin en küçük bir hükmü olmadı.

Ayaklanma içinde devlet gerçeğini tanıyarak Kürt kardeşleriyle empati kurmayı başaran ayaklanmacılar bu demagojileri “Diren Lice, seninleyiz” şiarıyla yanıtladı. Medeni Yıldırım’ın katledilişi on binlerin katıldığı görkemli yürüyüşlerle protesto edildi. Türk halkının bilinci bakımından adeta bir zihniyet devrimi anlamına gelen bu politik duruş bir milat olarak tarihteki yerini aldı.

Dini siyasete alet etmeye çalışanlara en esaslı yanıt direnişçilerden geldi. Kandil gecesindeki ritüellere saygıyı, kitlesel cuma namazı kılınması esnasında olası bir saldırı ihtimaline karşı koruma zinciri oluşturulmasını, Ant-kapitalist Müslümanların öncülüğünde gerçekleştirilen “Yeryüzü iftar sofraları”na kitlesel katılımla oluşan coşkuyu anımsamak dahi yeterli.

Yerlere yayılan gazete ve sofra bezleriyle kurulan sofralardan Taksim Meydanı’ndaki şaşalı-devletlü iftarlara yapılan naniklerin tadı hala damağımızdadır.

Moral Üstünlüğün Elde Tutulması

Erdoğan’ın Afrika gezisi dönüşünde havaalanında karşılanmasının gösteriye dönüştürülme gayretleri ve sonrasında peş peşe gerçekleştirilen mitingler vb’de yaşanan ideolojik-politik yenilgi gerçeğini gizlemeye dönüktür. Fakat, burjuva medya dahi mitinglere direniş kadar ilgi göstermedi. Kazlıçeşme mitinginin ardından Ertuğrul Özkök gibi her devrin adamı, yeminli bir düzen savunucusunun dahi “Meydanlara 10 milyonlar yığsan da bu duran adamın karşısında tenha kalır” demesi direnişin politik moral üstünlüğünü resmediyor.

Elbette ki yenilgi kimi liberal ve demokrat geçinen rejim savunucusu kesimlerin yansıtmaya çalıştıkları gibi salt Erdoğan’ın yenilgisi değildir. Nasıl ki tüm bu saldırganlıklar ve katliamlar sadece Erdoğan’ın kibri, küstah tutumları, egosu, despot tutumları vb ile açıklanamazsa, bütünüyle bir sınıf tutumuysa yenilgi de O’nun kişiliğine indirgenerek daraltılamaz.

AKP yıllar sonra karşısında Kürt Ulusal Hareketi dışında bir kuvvet gördü. Tabandan gelen, militan ve kararlı bir halk hareketinin basıncıyla karış karşıya kaldı.

Direniştekiler salt polisin fiziki saldırılarını değil, karşı devrimin ideolojik-politik saldırılarını da etkisizleştirdiler. Karşı devrimin, Erdoğan eliyle direnişin meşruiyetini gölgelemek için giriştiği her hamle boşa çıkarıldı. Karalama, aşağılama çabaları bütünüyle ters tepti. “Üç beş çapulcu”, “Marjinaller” vb söylemleri hedeflenenin aksine birleştirici ortak bir tanım haline geldi. Erdoğan ve danışmanlarına ne kadar teşekkür etsek azdır. Bu kadar farklı kimlik, siyasi görüş ve yapının özgürlük, direniş ve dayanışmayla özdeşleşen “Çapulcu” tanımı etrafında birleşmesini sağladılar.

Vali Mutlu’nun “Çocuklarınızı çekin” açıklamasının ardından anneler, parkın etrafında el ele tutuşup koruma zinciri oluşturarak “Anneler burada” şiarıyla direnişe yeni bir soluk taşındı.

Ayaklanmacılar, Gezi Parkı’na yapılan ilk büyük saldırının ardından park ve meydanın özgürleştirilmesinin izini sürdüler. Taksim Komünü’nün fiziki olarak dağıtılması “Gezi ruhunun” semt ve parklara taşınmasıyla taçlandırıldı.

Cadı avına dönüştürülmeye çalışılan gözaltı terörü “Bizde vardık orada, bizi de alın” meydan okuyuşuyla, kendini ihbar dilekçeleriyle etkisizleştirildi. Ve daha bir dizi örnek.

Haziran Ayaklanmasının Aynasında Emekçi Sol Hareket

Her şeyden önce “Haziran günleri”nin emekçi sol hareketin tabanında önemli bir silkinme yarattığını açık yüreklilikle ortaya koymalıyız. Umut zayıflamasının, karamsarlığın kendini değişik forumlarda ürettiği politik iklim olağan üstü bir hızla değişerek yerini umut ve güven tazelenmesine bıraktı. İkinci olarak her ne kadar ilk saldırıdan itibaren devrimciler, sosyalistler direnişin içinde yer alarak bir parçası oldularsa da gelişmelerin büyük bir hızla politik özneleri artığını ve özellikle ayaklanmayı kavrayamayan kesimlerin hareketin gerisinde kaldığını belirtmeliyiz.

Ayaklanma hareket halindeki kitle gerçeğini analiz edebilmek bakımından olduğu kadar emekçi sol hareketin mevcut durumunun çözümlenmesi bakımından da eşsiz veriler sundu, sunuyor. Toplumsal dokuyu, eğilim ve talepleri kavramaya çok yönlü olarak olanak sağlayan, verili sınırlara sıkışma noktalarına kalıplara ayna tutabilecek bir laboratuvarla karış karşıyayız.

Süreç devrimci sosyalist parti ve yapıların önderlik kapasitelerini hazırlık düzeylerini, donanımlarını vb açığa çıkardı, çıkarıyor.

Emekçi sol hareket “Bir anda” alışa geldiği kitleden farklı bambaşka bir kitle gerçeği ile karşı karşıya kaldı. “Hedef kitle”sine pek benzemeyen entelektüel düzeyi yüksek politika ile kendine has bir tarzda ilişkilenen bir bileşimdi bu. Böyle bir kitle ile yüzyüze gelen birlikte çarpışan devrimciler, sosyalistler farkında oldukları ya da olmadıkları statükolarına, darlıklarına ve kalıplarına çarptılar. Geçmişten bu yana belirli bir esneme ve kapsama yeteneği olanlar süreci daha hızlı kavrayıp belirli ölçülerde uyum sağlarken statükoculukta ısrar edenler köşeliliğin, devrimci ilkelerin yerine ikame edenler, kalıplarla hareket etmeyi devrimci değerlere sahiplenmekle karıştıranlar kendini tekrar etmenin ilerisine geçemediler.

Süreç değişik biçimler altında devam ediyor. Hareketi doğru tanımlayıp kitle gerçeğini analiz edebilenler “yeni” olanı kavrama ve sürece adapte olma başarısı gösterebilir. Bunu başaramayanlar ise dar statükocu politika yapış tarzlarıyla baş başa kalırlar.

Mücadele, harekete önderlik etmekten kabaca kendini dayatmayı anlayanları, kitlelerin özneleşmesi-ne fırsat tanımayanları, kitle temsili yetine olanak sunsan araçlara dudak bükenleri, kitlelere tepeden bakmayı ve adeta kapalı bir devre gibi hareket etmeyi marifet sayanları eleyerek ilerliyor.

Benzer şekilde kendiliğinden bilince tapınan; yerlere göklere sığdıramayan bir nevi “örgütlü örgütsüzlük” telkinlerinde bulunan anlayışlar da zıt kutuplardan yola çıksalar dahi dar sekter anlayışlarla aynı kulvarda buluşuyor. Neredeyse her türlü devrimci mücadeleye iradi yaklaşıma soğuk bakanlar, bu ateşten günlerin aynı zamanda karşılıklı öğrenme ve değişim süreci olduğu gerçeğini ıskalıyor ve devrimci gelişmenin önünde tıkaç rolü oynuyorlar.

Sürecin devrimci yönde gelişimi bu anlayışların etkisizleştirilmesiyle doğrudan bağlantılıdır. “Haziran Günleri” emekçi sol hareket için önemli bir yenilenme ve değişim fırsatı yaratmış bulunuyor. Önümüzdeki dönem “Yeni” olanı çözümleyebilen, politikayı yapış tarzını, dilini mücadele araç ve biçimlerini halk ayaklanması aynasında gözden geçirerek sürecin ihtiyaç ve özgünlükleri uyarlaya bilenlerin omuzlarında yükselecektir.

Son Söz: Gezi Ruhu

Ayaklanma demokrasi bilincinin gelişmesine muazzam katkılarda bulundu. Sosyalizm fikrine her zamankinden çok daha açık bir kitlelerle birlikte deneyimledik. Ayaklanmanın yarattığı özgürleşmeyi, güveni birlikte yaşadık. Doğrudan demokrasiyi park forumlarında birlikte inşa ediyoruz. Şimdilik “devrim sanki göz kırptı” ama ayaklanmanın ortaya çıkardığı ders ve deneyimlerin yeni isyanları mayalayacağını ve devrimi yakınlaştıracağını biliyoruz.

Kitleler, şoven önyargıların kırıldığı eşitlik, kardeşlik, duygularının geliştiği kaba, cinsiyetçi yaklaşımlarda kimi çatlamaların yaşandığı, homofobik tutumların geriletildiği, mücadelenin kararlı özgürlükçü bir gezi ruhu yarattı. Park forumlarında, direnişçilere karşı yürütülen cadı avlarına protesto eylemlerinde, gezi tutsaklarının sahiplenmesinde LGBT bireylerin onur yürüyüşünde,

2 Temmuz’da, Yeryüzü iftar sofralarında ve en önemlisi “Diren Lice Seninleyiz” şiarıyla Kürdistan’da selam gönderen onbinlerin eyleminde bu ruh vardır. Ağır bir bedeli oldu elbet. Sevdikleri bir daha Ethem’e, Ali İsmail’e, Abdullah’a, Mehmet’e, Zeynep’e ve İrfan’a dokunamayacak, sarılamayacak. Aralarında henüz ömrünün baharında olan Vedat’ında bulunduğu 13 kardeş yüreğin gözünü kaybetmesi, onbini aşkın yaralımız ve 150’yı bulan tutsağımızla kazanılan bu ruh kolay kolay terk etmeyecek göğümüzü.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn