Dünden Bugüne Türkiye’de Faşizm / Tahir Laçin

Devlet bir egemenlik organıdır. “Marx'a göre” der Lenin, “Devlet bir sınıfın bir başka sınıf tarafından ezilmesinin organıdır; sınıfların çatışmasına gem vurmak suretiyle bu baskıyı yasa mertebesine yükseltip pekiştiren bir ‘düzen’in yaratılmasıdır.” (Devlet ve Devrim)

Bu egemenlik organının birden fazla biçimi vardır. Monarşi, meşruti monarşi, burjuva gerici iktidar, burjuva demokratik devlet, faşist devlet bunların bazılarıdır. Burjuvazinin “en gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğü”ne faşizm deniyor.

 

Türkiye’de faşizmin tarihsel bazı öncülleri, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) iktidarına uzanır.

  1. Meşrutiyet’in ilanı ardından yapılan seçimler sonucunda oluşan parlamentoda, iç çekişmeler, siyasi rekabet, iktidara tek başına hakim olma gayreti gibi nedenlerle, belirsizlik, güvensizlik ve kaos 1913'e kadar sürer. 1913'te İTC, bir darbeyle tüm iktidarı ele geçirir. Alman emperyalizmi bu darbeye aktif destek verir.

İngiltere, Fransa ve Almanhya gibi emperyalistler yeni bir paylaşım için savaşa hazırlanmaktadır. Osmanlı sultanlık makamı artık sadece sembolik olarak varlığını korumaktadır.

İTC, 1913 darbesiyle iktidar tekelini ele geçirdikten sonra, proto-faşist denebilecek bir rejim şekillendirir. Teşkilat-ı Mahsusa’yı kurar. Muhaliflere zindan ve suikast yöntemleriyle cevap verir. 1908 burjuva devrimiyle kazanılmış grev yapma ve işçi dernekleri örgütleme haklarını tamamen ortadan kaldırır.

İTC troykası, savaş hazırlığına başlarken, Ermenilerin yaşadığı ve Vilayet-i Sitte denilen altı ile dair Berlin Konferansı’nda kararlaştırılan özerkliğin uygulanmasının İtilaf devletlerince dayatılacağını öngörür. Bunun ilhakçı tedirginliğiyle, Hristiyan halkları yok etme ve mülklerine el koyma yoluyla Türk burjuvazisini sıçratma politikasına, Ermeni ve Süryani soykırımına karar verir. Soykırım zalimce uygulanır.

İTC iktidarı, Arap ayaklanmalarına karşı darağaçları kurar. Teşkilat-ı Mahsusa’yı gerek soykırımda, gerekse muhaliflere yönelik suikastlarda etkince kullanır. Ayrıca, Kafkasya ve Orta Asya’daki Türki halkların Osmanlı lehine ayaklanmalarını kışkırtmak için katillerin seferberliğinin de aracı yapar. Teşkilat-ı Mahsusa, bugünkü faşist güçlere benzeterek söyleyecek olursak, MİT ile Ülkü Ocakları karışımı, vurucu yanı ağır basan, linç hareketleri düzenlemede serserileri ve mahkumları kullanan, sivil halktan da kadro devşiren bir “özel kuvvetler” örgütüdür.

Osmanlı devletinin Balkanlar’daki ulusal savaşlarla ve Arap ayaklanmalarıyla parçalanmaya uğramasının egemenler açısından ideolojik düzlemdeki sonucu, Osmanlıcılığın yerini Türkçülüğün alması olmuştur. İTC iktidarı, Türk milliyetçiliğini rejimin ideolojisi haline getirmiştir.

Mustafa Kemal Ve Arkadaşları

Emperyalist savaştaki yenilgiden sonra, İTC içindeyken Enver’le farklı gruplarda yer alan Mustafa Kemal, bu siyasi fırsattan yararlanarak İTC’yi reddeder ve Hakimiyet-i Milliye’yi kurar. Son Osmanlı Meclis-i Mebusan seçimi, Müdafaa-i Hukuk hareketinin baskısıyla şekillenir. Bu meclisin tatil edilmesinin ardından Ankara'da toplanan Millet Meclisi, yaklaşık aynı kadronun ve örgütün eseri olarak ortaya çıkar. Mustafa Kemal, Amasya, Erzurum, Sivas ve diğer kongrelerle, Anadolu topraklarında yaşayan farklı uluslardan ama Müslüman inançtan egemenleri ve halkları, yeni kurulacak devlet etrafında birleştirmeye girişir.

  1. Kemal ve arkadaşları, İTC’nin eski üyeleridir ve genellikle de üst kademe subaylardır. Onlar, emperyalist işgale son vererek, Türk burjuvazisinin “Misak-ı Milli” sınırlarına hakim olacağı ve pazarını koruma altına alacağı kendi devletini kurmayı amaçlarlar. Aynı zamanda, egemen eşraf ve aşiret liderleri aracılığıyla etraflarına topladıkları Müslüman halkları tümüyle Türkleştirmeyi, Türk ulusu içinde eritmeyi hedefleyeceklerdir.

1920-22 dönemindeki meclis, emperyalist işgale karşı savaşta ek kuvvetlere duyulan ihtiyaç nedeniyle, görece burjuva demokratik özellik taşıyan bir iktidar organıdır. Bu meclis döneminde, Türk burjuvazisinin temsilcileri içinde muhtemel muhafazakar ve modernist gruplaşmalar arasında, işgale karşı Türk burjuvazisi etrafında birleşen diğer ulusal toplulukların ve Kürt ulusunun eşrafı, egemen çevreleri ve aydınları arasında burjuva demokrasisi ilişkileri gerçekleşir.

Ama, henüz bu meclis yönetimdeyken bile, M. Kemal ve yandaşları, burjuva iktidar tekeli için tehlikeli olanları diktatörce ezerler. 1920’nin daha Ocak ayında, hem de Sovyetler’den yardım aldıkları ve TKP buna aracı olduğu halde, TKP önderliğini tereddütsüz katlederler. Ege’de Yunan ordusuna karşı savaşın öncülüğünü yapan ve halkçı karaktere sahip olan Çerkes Ethem’i tasfiye ederler. Oysa Anzavur ve Yozgat isyanları karşısında Ankara hükümetini ve M. Kemal’i kurtaran bizzat Ethem’dir. Yine aynı süreçte, M. Kemal etrafında toplanmayı reddeden ve Kürdistan’ın özerkliği için mücadele eden Hoybun örgütünden Alişer ile bazı aşiret liderlerinin öncülüğündeki Koçgiri ayaklanmasını katliamla bastırırlar.

İktidarlaşan blok içinde sonradan 2. Grubu oluşturacak çevre de, en önemli temsilcisi general Kazım Karabekir başta gelmek üzere, M. Kemal ve yandaşlarının diktatörlük inşası kapsamında işledikleri cinayetlerin, yaptıkları katliamların ve uyguladıkları baskıların suç ortağıdır.

Nihayetinde M. Kemal, TBMM’nin 1. Grubunu toplayarak, ama esasen ordunun gücüne dayanarak ve işgale karşı ulusal savaştaki liderliğinden yararlanarak, siyasi hakimiyetini kurar. Mecliste halkçı demokratik grup oluşturan Halk İştirakiyun Fırkası vekillerini tasfiye eder ve partiyi kapatır. Burjuva muhalefeti de 1925’te tasfiye etmek üzere etkisizleştirir.

Meclisin, 1921'de askeri durumun kötüleşmesi nedeniyle üç aylığına M. Kemal'e devrettiği yetkileri, Mayıs 1922'de geri almak istemesi sonuç vermez. Meclis egemenliğinin gitgide lafzı kalır. Padişahlığın Kasım 1922’de lağvedilmesinden sonra, meclisin siyasi otoritesinin fiili tasfiyesi hızlanır. “Milli hakimiyet”, diğer ifadeyle parlamenter temsil sistemi, çok geçmeden tümüyle biçimsel bir hal alır.

Lozan Ve Cumhuriyetle Girilen Yeni Dönem

1923 yılı, Lozan Antlaşması ve cumhuriyetin ilanıyla, M. Kemal diktatörlüğünün hukuki olarak da inşa edilmesinde dönemeçtir.

Ankara Antlaşması’yla Fransız emperyalistleriyle savaş halinin kalkmasından sonra, İngiliz emperyalistleriyle de barış yapılınca ve savaş sona erdirilince, M. Kemal yönetiminin halktan ve egemenlerin diğer kliklerinden güçlere olan siyasi ihtiyacı azalır. Aynı zamanda, Sovyetler Birliği’ne dayanma gereksinimi de ortadan kalkan M. Kemal iktidarı, Lozan’la İngiliz-Fransız emperyalistlerine yanaşır.

Cumhuriyet ilanı, sanıldığından ve göründüğünden farklı olarak, modernist burjuvazinin ilerici adımlarının bir simgesi değil, halklara ve iktidar iddialı rakip kliklere karşı bir tasfiye hamlesidir. 1923'te yapılan ikinci meclis seçimlerine tek bir parti, yalnızca Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) katılır. Tüm adaylar da M. Kemal tarafından belirlenmiştir.

Lozan’da, emperyalistlerin kendi çıkarları için kullanmaya çalıştıkları ulusal sorunlar konusunda, Hristiyan halklar için “azınlık hakkı” tabiriyle ulusal dilde eğitim ve inanç serbestliği öngörülse de, Kürtlere, Müslüman inançtan ulusal topluluklara, hatta Hristiyan Süryanilere anadillerinde eğitim hakkı, Alevilere ise inanç özgürlüğü gündeme gelmez. Böylece M. Kemal iktidarı, cumhuriyetin ilanıyla siyasi meşruiyetini de güçlendirerek, işçi sınıfı ve emekçilere karşı siyasi baskıyı tırmandırdığı gibi, başta Kürt ulusu gelmek üzere ezilen ulusal topluluklara karşı da inkar ve asimilasyonu temel politika olarak uygulamanın koşullarını elde eder. “Modern ulus” yaratmanın yolu yeni soykırım ve katliamlardan geçecektir.

1924'te kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF), 1925'te Şeyh Sait isyanı gerekçesiyle çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu'na dayanılarak ve M. Kemal'e İzmir'de yapılan suikast bahane edilerek kapatılır. M. Kemal'in talimatıyla 1930'larda kurulan Serbest Fırka da kısa zamanda Halk Fırkası'na ve düzene muhalefetin merkezine dönüşünce, yöneticileri partiyi kapatıp soluğu yeniden CHF'de alırlar. CHF tüzüğüne göre, 1927, 1931 ve 1935 seçimlerinde meclis üyelerini belirleme yetkisi reisicumhura, yani M. Kemal’e verilmiştir. Bağımsız kontenjan adayları belirleme yetkisi de keza reisicumhurdadır.

Lozan Antlaşması’nın ardından yüzünü Batı'ya, eski emperyalist ittifaka çeviren M. Kemal ve ekibi, bir taraftan Batı emperyalizmiyle ekonomik-mali işbirliğini geliştirmeye, diğer yandan da kimi siyasal düzenlemelerle yeni bir rejim ve toplum şekillendirmeye girişir. Cumhuriyet ilan edilir, ama cumhura siyasal çalışma, örgütlenme ve eylem özgürlüğü tanınmaz. Kadınlara seçme-seçilme hakkı resmi olarak tanınır, ama kadınların siyasete katılmalarının ekonomik ve toplumsal şartları oluşturulmaz. Batı’nın bir “değeri” olarak laiklik ilan edilir, ama tek din ve tek mezhep, yani devletin dini ve mezhebi tüm topluma dayatılır. Hristiyanlık ve Musevilik dışındaki farklı inançlar inkar edilir, bu inanç toplulukları Sünni-Hanefi Müslümanlığa asimile olmaya zorlanır.

İşçi ve emekçilerin örgütlenme, sendikalaşma, dernek kurma hakkı yoktur. Çalışma ve yaşam koşulları oldukça ağırdır. 1908 burjuva devriminden bir süre sonra elde edilmiş ama fiilen gasp edilmiş olan grev hakkı, 1925’te Şeyh Sait isyanı bahane gösterilip hukuken de yasaklanır. İşçi sınıfının politik amaçları için mücadele örgütü olarak komünist partisi zaten şiddetle ezilmiş ve yasaklanmıştır. 1927’de bir İngiliz şirketinde çalışan Fevzipaşa demiryolu inşa işçilerinin grevi kanla bastırılır, 7 işçi katledilir.

1930’lu Yıllar: Faşizmin Yerleştirilmesi

Takrir-i Sükun’la 1925’ten itibaren yapılanlar, yani emekçilere ve ezilenlere yönelik yasaklar ve katliamlar, milliyetçilik ve şovenizm, tekçi devlet yapılanması, Türk burjuvazisinin açık terörist diktatörlüğünü, faşizmi önceleyen adımlardır. 1930’lu yıllar ise, Avrupa’da faşizmin yükselmesinin de etkisiyle, M. Kemal diktatörlüğünün kemalist faşist diktatörlük formuna bürünmesine tanıklık eder.

Bütün veriler, ikinci emperyalist paylaşım savaşı öncesinde ve savaş yılları boyunca, Türk burjuva devletinin faşist yasaları, kurumları ve uygulamalarının hem genişlemiş hem de derinleşmiş olduğunu kanıtlamaktadır. Alman ve İtalyan faşist devlet yapılarına özenme ve faşizmi alenen savunma devlet katında zaten hayli yaygındır. Keza faşizmin farklı uluslara ve inançlara, kadın cinsine, işçi sınıfı ve emekçilere karşı ırkçı, şoven, cinsiyetçi, tahakkümcü, tekçi politikaları ve saldırgan pratikleri, ideolojik dokusu ve hatta ulusal lider kültü, Türk burjuva devletinin 1930’lardaki tipik gerçeğiyle örtüşür.

Farklı siyasi partilere izin verilmez. Rejime karşı demokratik mücadele odaklarına, hatta burjuva muhalefetin dahi hiçbir biçimine tahammül edilmez. TCK’nın 141 ve 142. maddeleri, komünizm propagandasını cezalandırma içerikli olarak, Mussolini İtalyası’ndan alınarak bu dönemde yasalaştırılır. TKP’ye yönelik zindan politikası daha da ağırlaştırılır. M. Kemal'in idaresine ve emrine karşı çıkan herkes “vatan haini, satılmış, özel çıkar peşinde koşan” diye damgalanır.

İtalya'da Mussolini'nin ve Almanya'da Hitler'in iktidara gelmelerinin ardından, buralara geziler düzenleyen CHP genel sekreteri Recep Peker, Türk devletini bu ülkelerdeki gibi yeniden yapılandırmak gerektiğini ileri sürer. Parti ve devlet bütünselliğini savunur. CHP'nin “altı ok”u 1937'de TC anayasasına konur. Böylece “bütünsellik” sağlanır. Keza yayınlanan genelgeyle CHP il başkanlıkları il valilikleriyle birleştirilir. CHP genel sekreteri de içişleri bakanlığını üstlenir. Parlamentonun tamamen işlevsizleştirilmesi İtalyan ve Alman faşizmine özenmenin düzeyini gösterir.

İdeoloji görevlisi ve adalet bakanı M. Esad Bozkurt, o ünlü Türk ırkçısı paradigmasını yine bu dönemde deklare eder: “Bu memleketin efendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır; o da hizmetçi olmaktır!” Aynı zamanda, “Ne mutlu Türküm diyene” sloganı yükseltilmektedir.

İdeolojik planda yeni ırkçı teoriler ortaya atılır. Türk Tarih Kurumu’na, tüm insanlığın Türklerden türediği fikrini ileri süren Türk Tarih Tezi sipariş edilir. Bütün dillerin kökeninde Türkçenin olduğunu iddia eden Güneş Dil Teorisi gibi ırkçı faşist zırvalar üretilir.

  1. Kemal’in “Ebedi Şef”, ardından İ. İnönü’nünse “Milli Şef” ilan edilmesi, tekçi faşist diktatörlüğün ideolojik-politik niteliğiyle, ulusun lider kültünü yaratma yönelimiyle bağlıdır. Rejimin ideologlarınca bu dönemde formüle edilen kemalizm, Türk burjuva faşist devletinin resmi ideolojisi kılınmıştır. Kemalizm, diktatörlüğün milliyetçi modernist ideolojisi olarak, aynı zamanda tüm burjuva klikleri “zor”la birleştirmenin ve Türk uluslaşmasını ilerletmenin ideolojik harcı olmuştur. Bilhassa Batı burjuvazisine özenilerek alınan bazı modernleşmeci yasalar ve kurumlar, halk düşmanı diktatörlüğün örtüsü yapılmıştır.

Kemalist faşist diktatörlüğün oluşumunun en ağır sonuçlarını Kürt ulusu yaşar. 1929-30 Ağrı isyanı ve 1937-38 Dersim isyanı karşısında, kemalist diktatörlük soykırıma başvurmaktan geri durmaz. “Çıban” olarak görülen Dersim’de Alevi Kürt soykırımıyla Kuzey Kürdistan’daki sömürgeci tahakkümün tamamlanması ve 1938'e kadar “özerk” bir bölge olan Hatay'ın bir oldubitti ile TC topraklarına katılması, Türk burjuvazisinin faşist sömürgeci ve tekçi siyasetini olanca çıplaklığıyla yansıtan iki önemli olaydır.

Savaş Döneminde Hitler’e Destek Ve Irkçı Baskı

Savaş döneminde kemalistlerin faşist diktatörlüğü, “Milli Şef” İnönü yönetiminde, emperyalist dünyayla muhataplığını Hitler Almanyası lehinde kullanır. Rejim içinde Alman yanlısı Saraçoğlu başbakanlığa, Menemencioğlu da dışişleri bakanlığına getirilerek, faşist Almanya ile işbirliği öne geçirilir. Dahası, Nazilerle yapılan görüşmelerde, SSCB’nin işgalinden sonra Türki halkların sömürgeci yönetiminin işbirliği halinde üstlenilmesi pazarlığı yapılır.

1942'de 350 milletvekilinin oybirliği ile çıkardığı “varlık vergisi”, Müslüman olmayan halklarımıza dönük yeni ve ağır bir ekonomik saldırı olur. Keza belirlenen varlık vergisini ödeyemeyenlerin çalışma kampına gönderilmesi de ırkçı baskının yoğunluğunu gösterir.

Bu dönemde komünist, demokrat, ilerici hiçbir kesime söz söyleme fırsatı tanınmaz. SSCB yanlısı propaganda yaptı diye her antifaşistin gözaltına alınması, ağır işkencelerden geçirilmesi veya hapsedilmesi, TKP’lilere yönelik cezaların ağırlaştırılması olağan hale gelir. İşçi sınıfına ve ezilenlere itiraz etme, hak arama ve örgütlenme olanakları tanımamakta cisimleşen faşist baskılar süreğen ve sistematiktir. Aynı dönemde Türkçü, ırkçı, şoven ve cinsiyetçi propaganda en yüksek düzeye ulaşır.

Burjuva Çok Partili Parlamentarizme Geçiş

“Milli Şef”, Hitler Almanyası’nın yenilgi alacağı kesinleştikten sonra, rejimin dümenini galip emperyalistlerden yana kırar. Savaş döneminde teşvik ettiği Türkçü hareketi, 1944’de göstermelik bir soruşturmaya tabi tutar.

Türk burjuva devleti, ABD ve Batı emperyalizmiyle yeniden ilişkiler geliştirme çabasıyla, 1945’te San Francisco Konferansı’na katılır ve Birleşmiş Milletler’in kurulması anlaşmasını onaylar. Burjuva çok partili rejime geçiş kararı, bu anlaşma sonrası olur. Kapitalist dünyanın liderliğini ele geçiren ABD, faşizme karşı tarihsel mücadelelerin zaferini çalmak ve emperyalist hegemonyasının aracı yapmak için burjuva çok partili parlamentarizmi teşvik etmektedir. Türk burjuva devleti, SSCB'ye karşı ABD emperyalistleriyle ekonomik, siyasi ve askeri işbirliğini hızla derinleştirir. 1949’da kurulan NATO’ya katılmak için başvurur.

Burjuva çok partili rejime geçiş sürecinde, tek parti diktatörlüğü formundaki faşist rejimin çözülüşü başlar. Fakat, M. Kemal ve İ. İnönü yönetimleri altında kurumsallaşmış tekçi faşist devlet yapısındaki dönüşüm, burjuva demokratik nitelikte bir rejim biçimi de doğurmaz.

1946’da Cemiyetler Kanunu’nun çıkmasından yararlanarak, TSP (Türkiye Sosyalist Partisi) ve TSEKP (Türkiye Sosyalist Emekçi Ve Köylü Partisi) ile çeşitli sendikalar kurulur. Ama TSEKP’ne zindan saldırısı düzenlenir. Legalleşen Şefik Hüsnü TKP’si üyeleri tutuklanır. Her iki parti de kapatılır. Yeni örgütlenen sendikalar da kısa sürede kapatılırken, bir yıl sonra CHP’ye bağlı sendikalar kurularak bağımsız sendikalaşmanın önü alınmaya çalışılır.

Bayar-Menderes Yönetimi: Demokrasi Beklentisi Ve Diktatörlük

1950 seçimini, “Milli Şef” faşizmine tepkiyi bağrında toplayan Bayar ve Menderes’in Demokrat Parti’si (DP) kazanır. NATO’ya girme fırsatı da DP hükümetine kalır.

Bayar-Menderes iktidarı, ABD öncülüğünde demokratik Kuzey Kore'ye açılan savaşta aktif yer alır. Bu uşaklığın mükafatı olarak, Türk burjuva devleti NATO'ya üye yapılır. Türkiye ABD'nin yeni-sömürgesi olarak şekillenmeye başlar.

“Türkiye'yi küçük Amerika yapma” isteğiyle, başta ABD olmak üzere emperyalist devletlerle işbirliğini geliştirmeye girişen Menderes-Bayar iktidarının, işçi sınıfının, emekçi köylülerin ve ezilenlerin ekmek ve özgürlük beklentilerine çare olmayacağı kısa zamanda ayyuka çıkar.

Emperyalist tekellerin ve işbirlikçi Türk sermayesinin çıkarlarını gözeten her türlü girişim ve düzenlemeyi yapan Menderes-Bayar ikilisi, işçiler, emekçiler, kadınlar, halk gençliği ve aydınlar üzerindeki tahakkümü korur. Demokrasi vaatleriyle dolu seçimlerin üzerinden daha 2 yıl geçmeden, Şefik Hüsnü TKP’si yine kitlesel tutuklama saldırısına maruz kalır. Rüşvet, yolsuzluk, vurgun ve kayırmacılık her tarafı sarar.

6-7 Eylül 1955'te, Müslüman olmayan halklarımıza, özellikle Rumlara karşı Özel Harp Dairesi'nce tezgahlanan yığınsal linç ve yağma saldırısında 15 kişi öldürülür, 300 kişi yaralanır, 200'ü aşkın kadın tecavüze uğrar, 7 bin ev ve işyeri zarar görür. Irkçı ve şoven saldırganlık sistematik ve örgütlüdür. Kürtlerin boğazını sıkan sömürgeci boyunduruk ise ciddi bir gevşeme göstermemiştir.

Diğer yandan, Türk egemen sınıfları içinde siyasi iktidar kavgası yaşanır. Devlet bürokrasisinin ve ordu komutasının kendi içinde bölündüğü, çatıştığı bir durum ortaya çıkar.

Bayar-Menderes kliği, faşist baskılarını 1957-58’den sonra daha da artırarak, DP etrafında Vatan Cephesi’ni kurar, burjuva muhalefete geçmek zorunda kalmış olan CHP’yi kapatmayı gündeme alır. Bu kez DP ve Vatan Cephesi’yle tek partili faşist rejimin yeniden inşası hedeflenir. Muhalif gazeteci ve aydınlara, legal zeminde örgütlenen Hikmet Kıvılcımlı’ya ve onun Vatan Partisi’ne yönelik tutuklama furyasına girişilir. Ancak Bayar-Menderes diktatörlüğü, kendi faşist rejim yapısını yeterince kurumsallaştırma fırsatı bulamadan devrilecektir.

1960 Darbesiyle Açılan Süreç

1960’a doğru, Bayar-Menderes diktatörlüğüne karşı emekçilerin ve ezilenlerin, ama özellikle öğrenci gençliğin ve aydınların tepkisi ve öfkesi büyür. Egemen sınıflar siyaseten ikiye bölünmüş durumdadır. Yaşanan iktidar krizinin aşılması zorunlu hale gelir.

Ordunun CHP'ci kliğinin yön verdiği, faşist Türkeş ve yandaşlarının da içinde yer aldığı Milli Birlik Komitesi (MBK), 27 Mayıs 1960 askeri darbesiyle iktidarı ele geçirir. Devlete hakim olma kavgasında Bayar-Menderes kliği yenilmiştir ve yenilgi darağaçlarıyla mühürlenmiştir.

MBK’nin ilk işi, ABD ve diğer emperyalistlerle daha önce yapılmış ekonomik, diplomatik, siyasi ve askeri anlaşmalara, NATO üyeliğinin gereklerine bağlı kalacağını ilan etmek olur. Yeni bir anayasa yapılması gündeme geldiğindeyse, Türk burjuva devletinin kurucu prensipleri katı şekilde korunmasına rağmen, DP diktatörlüğüne karşı gitgide yükselmiş ve darbeciler tarafından arkalanmış demokratik tepki ve istemler de gözetilmek zorunda kalır. Böylece ‘61 anayasasında kısmi burjuva demokratik haklar yer bulur.

Komünistler halen yasaklıdır. Fakat fiilen demokratik ve sosyalist içerikli propaganda ve örgütlenme alanı kazanılmıştır. Kürtlerin, özellikle Kürt aydınlarının payına ise yine inkarcı ve sömürgeci baskı düşer. Bayar-Menderes iktidarının rehin aldığı ve idamını düşündüğü 49 Kürt aydını zindanda tutulmaya devam eder. Toplumsal nüfuzu olan Kürt aşiret liderlerinin bazıları, “ağalara karşıtlık” sahte görüntüsü altında, Sivas’ta toplama kampına alınıp sürgün edilir. Bu arada, Bayar-Menderes destekçisi politik islamcılara ve Nurculara da baskı uygulanır.

1960’larda işçi ve emekçilerin, öğrenci gençliğin, ezilen ulus ve inançların söz söyleme, örgütlenme, eyleme geçme dinamizmi durmadan artar.

‘50’li yılların sonunda gelişen sendikal mücadele, Türk-İş saflarında işçi sınıfının çıkarlarını savunan sendikacıların etkinleşmelerine yol açar. Bu sendikacılar TİP’i kurarlar. Doğan Avcıoğlu ve ilerici aydınların çıkardıkları Yön dergisi ve TİP etrafında demokratik mücadele gelişir, antiemperyalizm ve sosyalizm propagandası öğrenci gençlik, aydınlar ve halk arasında yayılır.

Diğer yandan, işçi hareketi de büyümektedir. 1963’te Kavel’le başlayan grev hareketi, sonraki yıllarda yayılır ve ‘61 anayasasındaki grev hakkının 1963’te yasalaştırılmasını sağlar. İşçi sınıfı ve TİP yanlısı sendikacıların liderliğindeki sendika şubelerinin Türk-İş'ten kopmaları sonucu, 1967’de DİSK kurulur.

Yükseköğrenim gençliğinin emperyalizme karşı özgürlük mücadelesi ivme kazanır. TİP etrafında kümelenen ve sonrasında Mihri Belli’nin “milli demokratik devrim” çizgisinde gelişen devrimci gençlik hareketi, bazı öğrenci derneklerinde ağırlığı ele geçirir, ırkçı ve politik islamcı gençlik teşkilatlarıyla çatışmaya başlar. Dünyada yankılanan ‘68 gençlik dalgası bu koşullarda patlak verir. Türkiye’de Dev-Genç’le taçlanır.

1965-71 dönemi, reformist ve parlamentarist çemberin kırıldığı, devrimci bir atılımın olgunlaştığı yıllardır. Söz, örgütlenme ve eylem haklarına dönük saldırılara gösteriler, işgaller, boykotlar ve direnişlerle yanıt veren işçi sınıfının, öğrenci gençliğin ve emekçi köylülüğün mücadeleleri sıçramalarla gelişir. Dev-Genç bütün bunlara adeta bir parti gibi devrimci öncülük yapar. Deniz’ler, Mahir’ler ve İbrahim’lerde sembolleşen ’71 devrimci atılımı işte bu mücadelelerin bağrından doğacaktır.

Devrimci-demokratik mücadele, Demirel’in DİSK’i kapatma amaçlı faşist yasasına karşı, 15-16 Haziran 1970 genel direnişiyle doruğa varır. Demirel hükümetinin, yasaklamaların yanı sıra polis saldırılarına başvurması, politik islamcı ve ülkücü faşist çeteleri vurucu güç olarak kullanması, diğer ifadeyle faşistleşmeye başlaması, sözü edilen devrimci gelişmeyi engellemeye yetmeyince ordu devreye girer.

12 Mart Yarı-Askeri Faşist Yönetimi

12 Mart askeri faşist darbesi, bu devrimci yükselişe karşıdevrimin verdiği yanıttır. Darbeyle oluşturulan yarı-askeri faşist yönetimle, ‘61 anayasasının yarattığı kurumsal zaafın giderilmesi hedeflenir. Keza, Özel Harp Dairesi'ne dayanılarak, Türk burjuva ordusunda Amerikancı-NATO'cu kliğin konumunu sağlamlaştırmak da hedefler arasındadır. Devlet aygıtlarının faşist restorasyonu yolunda yürünür.

Kurulan özel askeri mahkemelerde devrimciler, antifaşistler, ilericiler yargılanır. 12 Mart faşizmine karşı mücadeleyi kararlıkla omuzlayan ‘71 devrimci hareketinin önderleri ve kadroları, işkence, zindan, idam ve katliamla cezalandırılır. 12 Mart yarı-askeri faşist yönetiminin bu saldırıları sonucu, işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadelesi frenlenmiş ve devrimci hareket fiziki bir yenilgi almış olsa da, devrimci feda ruhunun ve destansı direnişçiliğin verdiği moralle, kısa bir zaman sonra yeni bir devrimci yükseliş başlayacaktır.

ABD ve NATO'nun “ileri karakol”u olarak görevlendirilmiş Türk burjuva devletinin “bekası” için askeri darbeler artık sıklaşan bir seçenektir. ABD emperyalizmi, Türk ordusunda gerekli tasfiyeleri ve düzenlemeleri yaparak, komuta kademesini de kendi karargahına bağlayarak, bu “ileri karakol”unu güvenceye alma hesabındadır.

Kontrgerilla teşkilatı pekiştirilmiş, Özel Harp Dairesi'ne bağlı olan ve başında Alparslan Türkeş bulunan sivil faşist hareket güçlendirilmiştir.

‘70’li Yıllar: Havuç Ve Faşist Sopa

İşçiler, emekçiler, gençler, kadınlar, Kürt ulusu ve ezilen diğer ulusal ve inançsal topluluklar, faşist darbeyi izleyen birkaç yıl içinde, demokratik hakları ve özgürlükleri için yeniden örgütlenmeye, eyleme geçmeye başlarlar. Bu devrimci yükselişe karşı, devletin gücünü tahkim etmek için Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurulur. Kitlesel antifaşist tepki karşısında geri çekilen bu mahkemeler, ‘70’li yıllar boyunca Türk burjuva devletinin faşist yeniden yapılandırılması doğrultusunda süren siyasi hamlelerin bir sembolüdür adeta.

ABD ve NATO'ya bağlı açık ve gizli faşist güçler harekete geçirilir. Doğrudan bir kontrgerilla örgütlenmesi olan MHP ve Ülkü Ocakları, gitgide iç savaş yönünde keskinleşen siyasi saflaşmanın faşist koçbaşı durumundadır. Bu faşist güruh, devrimcilere, grevdeki işçilere, hakkını arayan emekçilere, mücadeleci öğrencilere dönük süreğen ve sistematik saldırılara girişir.

Boyutlanan yönetememe krizini aşmak için sıklıkla devrimci avına başvurulur. Öğrenci, işçi, köylü, kadın binlerce devrimci, tek tek, MİT’in ve ülkücü katillerin işledikleri cinayetler sonucu ölümsüzleşir. Polis merkezleri işkence ve cinayet üslerine dönüştürülmüştür. Bütün bunlar yetmeyince, hem devrimci-demokratik mücadeleyi ezmek, hem de gitgide askeri faşist bir darbeye zemin hazırlamak amaçlı faşist toplu kıyımlara, 1 Mayıs ‘77, 16 Mart Beyazıt, ‘78 Maraş ve sonrasında Sivas, Malatya ve Çorum katliamlarına girişilir. Yine de devrimci yükselişin önüne geçilemez. Bu aşamadan sonra, OHAL ve sıkıyönetim ilanından başlayarak, Türk burjuva ordusu doğrudan ön plana çıkar.

İşbirlikçi sermaye sahipleri ve TÜSAD, yönetememe krizine müdahale edilmesi ve devrimci yükselişin önüne geçilmesi için ordunun doğrudan görev üstlenmesi gerektiğini propaganda eden gazete ilanları verirler, “özel” mektuplar yazarlar.

1970’li yılların ikinci yarısı, bir yandan iç savaş düzlemine giren doludizgin bir devrimci yükselişin yaşandığı, diğer yandan egemen sınıfların, kimi zaman sosyal demokrat hükümet eliyle sönümlendirme taktikleri, daha çok da faşist Milliyetçi Cephe hükümetleri yoluyla katliamcı saldırganlık yöntemleri izledikleri, antifaşist devrim güçleri ile faşist karşıdevrim güçleri arasında kıyasıya bir mücadele dönemi olmuştur.

12 Eylül Askeri Faşist Rejimi

ABD ve NATO, “Soğuk Savaş”ta “ileri karakolu” olan Türkiye’yi kaybetmemek için, 12 Eylül askeri faşist darbesinin doğrudan örgütleyicisi olarak rol üstlenir. 12 Eylül askeri faşist diktatörlüğü, devrimci yükselişi durdurmayı, devrimci ve ilerici tüm kurumları kapatmayı, politik faaliyetleri yasaklamayı, bütün antifaşist direniş odaklarını ezip yok etmeyi başlıca görev edinir.

Sendikalaşma, grev ve gösteri yasaklarıyla, sermayenin azami sömürüsü için tüm koşullar yaratılır. Kürt halkı üzerindeki inkarcı sömürgeci vahşet, Alevi inancından halk üzerindeki asimilasyoncu zulüm katlanır. Komünistler, devrimciler ve ilericiler, askeri faşist rejim tarafından işkenceden geçirilir, gözaltında katledilir, idam edilir ve sokakta vurulur. 12 Eylül zindanlarında devrimcilere, en insanlık dışı saldırılarla teslimiyet dayatılır.

Beşli generaller çetesi, ‘71 darbesiyle başlanan fakat şiddetlenen sınıf savaşımı nedeniyle sonuca götürülemeyen işi, Türk burjuva devletinin faşist yeniden yapılandırılmasını, dizginsiz faşist terörle tamamlamaya girişir. ‘82 anayasası bu amaçla yapılır,  art arda faşist yasalar ve yasaklar bu amaçla kararlaştırılır. Türk-İslam sentezi resmi ideoloji haline getirilir. Yeni anayasayla kurulan MGK (Milli Güvenlik Kurulu), hükümet, parlamento ve diğer bütün devlet kurumları üzerinde, siyasi iktidar gücünün cisimleştiği yapıdır. “MGK kararları Bakanlar Kurulu’nca öncelikle dikkate alınır” belirlenmesi, bunun yasal argümanıdır.

Askeri faşist diktatörlüğün kesin kontrolünün sağlandığı koşullarda, faşist iktidar gerçeğini örtmek üzere seçim ve parlamento maskesinin takılması benimsenir. Darbe öncesi faaliyet yürüten burjuva partilerin kapatılmış ve yöneticilerine de siyasi yasak konulmuş olduğu bir ortamda yapılan seçimleri, uluslararası mali sermayenin, işbirlikçi tekelci Türk burjuvazisinin has temsilcisinin, Turgut Özal’ın kurduğu parti kazanır.

Yarı-Askeri Faşist Diktatörlük Dönemi

Yeniden açılan ama “generaller partisi”nin otoritesine bağımlı burjuva parlamentolu dönem, artık yarı-askeri faşist rejim, bir başka ifadeyle, faşist MGK diktatörlüğü dönemidir.

Askeri faşist darbe karşısında ağır bir yenilgi alan devrimci hareket yaralarını sarmaktadır. Kürt ulusal özgürlük gerillaları ‘84 yazında Kuzey Kürdistan’da halk savaşının fitilini tutuşturan çıkışı yapar, Türkiye’deyse ‘86'dan itibaren filizlenen işçi, öğrenci ve kadın eylemleri adım adım yaygınlaşmaya başlar.

1990'lara gelindiğinde, darbe rejiminin halklara dayattığı düzen çemberi parçalanmış, ekonomik ve demokratik talepleri için yüz binler sokağa çıkmaya başlamıştır. Kuşkusuz ki dönemin tarihsel önemdeki olayı, Kuzey Kürdistan’da gerilla savaşının halk serhildanlarıyla buluşarak Kürdistan devrimini ateşlemiş olmasıdır.

Kapitalizmin on yılda bir yaşadığı devrevi krizler gibi, Türk burjuva devleti de on yılda bir derin siyasal krizler yaşamaya adeta koşullanmıştır. 12 Eylül’ün faşist askeri zoruyla gemlenen yapısal rejim krizi, Kürt ulusal devriminin gelişmesiyle tekrar patlak vermiştir.

1990’lı yıllarda, “merkez sağ” ve “merkez sol” etiketli burjuva partilerin kurduğu koalisyon hükümetleri yoluyla, emekçilerde ve ezilenlerde sorunların çözüleceği, taleplerin karşılanacağı, demokrasi geleceği beklentisi canlı tutulmak istenir. Keza bu koalisyonlarla, Kürt ulusal özgürlük savaşımına karşı Türk halkından şoven kitle desteği alınması hedeflenir. Kontrgerilla merkezi olan Özel Harp Dairesi ‘90’lı yıllar boyunca son derece aktiftir. Türkiye’de gözaltında kayıplar, basına sansürlemeler, derneklere ve partilere kapatmalar yoğunlaşır. Kuzey Kürdistan'da JİTEM yapılanmasıyla ve OHAL mevzuatıyla sömürgeci faşist saldırganlık en üst düzeye çıkarılır. İşkence köy meydanlarına taşınır, zorla koruculuk dayatılır, köyler yakılıp boşaltılır, “faili meçhul” denilen kontra cinayetleri art arda gelir. Faşist MGK diktatörlüğü, halkların birleşik devrim imkanlarına, demokratik Alevi hareketi ile Kürt ulusal demokratik hareketinin birleşme olasılığına, Sivas-Madımak katliamıyla müdahale eder.

Bütün bu sömürgeci ve faşist saldırganlığa rağmen, işçi sınıfı ve ezilenlerin büyüyen öfke ve tepkisinin önüne geçilemez. Mart 1995'te patlak veren Gazi ayaklanması, yeni bir devrimci kabarışın müjdecisidir. Örneğin, yıllar sonra 1 Mayıs'lar yüz binlerin katılımıyla kutlanır.

“Postmodern darbe” diye adlandırılan 28 Şubat’la, karşıdevrim safları yeniden düzenlenir. Hükümet olan, burjuva devlet aygıtındaki pozisyonlarını güçlendirmeye yönelen politik islamcı parti ve örgütler “generaller partisi” tarafından geriye sürülür. Bunu, Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın tutsak edilmesi ve devrimci harekete yönelik kanlı 19 Aralık zindan saldırısı takip eder.

Türk burjuva faşist devleti ve sermaye oligarşisi, bu süreçte tarihinin en derin ekonomik krizlerinden biriyle karşılaşır. Faturayı bir kez daha ve en ağır biçimde işçi ve emekçilerin sırtına yükleyen iktisadi ve mali “deprem” sonucu, irili ufaklı kendiliğinden kitle gösterileri yayılır ve bir esnaf isyanı gelişir. Kriz hem hükümeti hem de tüm burjuva partileri siyasi iflasa sürükler.

Öte yandan, ‘90'lı yıllarda ABD'ye bağımlılık ilişkileri hiçbir dönem olmadığı kadar geliştirilir. ABD emperyalizmi, Büyük Ortadoğu Projesi’ni (BOP) kurmaya yönelirken, “modern İslam ülkesi” olarak Türkiye’ye, Ortadoğu'da “model ülke” rolü verir. Amerikancı “ılımlı islamcılık” anlayışının yaygınlaştırılması ise AKP’ye ve Gülen cemaatine düşer. Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül'e, ABD tarafından böylece yeşil ışık yakılır.

AKP’li Yıllar Ve Faşist Şeflik Rejimi

İyice yıpranmış burjuva gerici ve faşist partiler, 2002 seçimlerinde, yüzde 10 barajının altında kalarak tarihlerinin en dramatik yenilgilerini alırken, kriz sürecinde yıpranmamış olan, “demokrasi ve adalet” vadeden, AB’ci burjuva değişim bayrağını yükselten AKP, ciddi bir oy almayı ve tek başına hükümet kurmayı başarır.

AB, ABD ve TÜSİAD’ın, mali-ekonomik sömürgeleşme sürecinin iktidar terkibinde “generaller partisi”ni geriletmelerinden yararlanan AKP ve Gülen cemaati ittifakı, süreç içinde iktidarda hakimiyeti ele geçirir. Faşist generallerin ve kemalist yüksek bürokrasinin kirli ve gizli geçmişlerini, darbeci hayal ve kurgularını kullanarak, kendi komplocu maharetlerini de sergileyerek, siyasi iktidarın yeniden yapılandırılmasına ayak direyenleri gitgide etkisizleştirir.

Ergenekoncu/Avrasyacı veya Amerikancı generaller, faşist Türk burjuva devletinin eski iktidar sahipleri, darbeci planlar yapsalar da, ABD'nin desteklemediği bir darbenin başarı şansı bulabileceğine güvenemezler. “Cumhuriyet mitingleri” ile toplumsal-kitlesel dayanak yaratma çabaları da bekledikleri sonucu vermez.

 Emperyalist ABD'nin ve işbirlikçi tekelci Türk burjuvazisinin arkasında durduğu AKP ve Gülen cemaati, 2010'lara gelindiğinde siyasi iktidarın artık yeni sahipleri olarak hareket etmektedirler. Karşıdevrimin bu şiddetli iç çarpışmasında, burjuva liberal ve liberal sol kesimin desteğini de alan AKP-cemaat bloku, anayasa değişiklikleri referandumundan sonra yüksek bürokrasiye de hakim olur. Generallerin siyasi iktidar gücünün kırılması, faşist diktatörlüğün bundan böyle yarı-askeri karakterinin de son bulması demektir.

Reel iktidar gücünü elde eden Erdoğan ise, AB demokrasisi lafzını ve burjuva değişim programını bir yana atar. Ömrü bir asra yaklaşan Türk burjuva cumhuriyetini varoluş temellerinden sarsan rejim krizi karşısındaki çözümsüzlüğü, rejimin faşist politik islamcı restorasyonu yolundan aşma iddialı hamlelerini sıklaştırır. 1 Mayıs’ların tekrar yasaklanması, polise adeta rastgele öldürme yetkisi verilmesi, Gezi-Haziran ayaklanması karşısında faşist polis terörünün tırmandırılması, Kürt ulusal demokratik hareketini ezmek için “çöktürme planı” hazırlanması ve nihayetinde İmralı’daki görüşme masasının devrilmesi, Erdoğan’ın başkanlık formundaki diktatörlüğünün kurulmasına giden yolun belli başlı köşe taşlarıdır. Bölgesel liderlik iştahıyla, yeni-Osmanlıcı çizgide ve emperyalistler arası derinleşen çelişkilerden yararlanma temelinde, sömürgeci ve yayılmacı saldırganlık politikası güdülür.

20 Temmuz Suruç katliamı ise, 2013 Gezi-Haziran ayaklanmasından 2015 7 Haziran seçim başarısına uzanan demokratik halk iradesine karşı Erdoğancı faşist saray darbesinin yürürlüğe sokuluşu olur.

AKP ve Gülen cemaati arasında başlayan iktidar çatışması polis, yargı ve ordu mekanizmaları üzerinden şiddetlenmiş, iktidar blokunun yarılmasıyla bir devlet krizi patlak vermiştir. İktidarın tek elde, tek otoritede merkezileştirilmesi isteği, kılıçların çekilmesini zorunlu kılmıştır. 15 Temmuz 2016 akim askeri darbesi, cemaatin siyasi yenilgisini getirir ve cemaat kadrolarının devlet aygıtlarından yığınsal tasfiyesiyle yanıtlanır. AKP, cemaate karşı MHP’yle, çeşitli ulusalcı faşist güçlerle ittifaka girer.

15 Temmuz darbesini takiben ilan edilen OHAL, çok geçmeden asıl hedefine, Kürt ulusal demokratik hareketine, devrimci-demokratik dinamiklere, işçilerin ve ezilenlerin mücadelelerine yönelir. Türkiye’de faşist devlet terörü, Kuzey Kürdistan’da sömürgeci kirli savaş, Rojava ve Başûr’da işgalci saldırganlık dizginlerinden boşanır. Devlet krizini aşma formülü olarak faşist başkanlık sistemi, OHAL yasaklarıyla ve oy hileleriyle dönülen seçim dönemeçleriyle, 2018’de yasallaştırılır.

Ordunun, polisin, istihbaratın, yüksek bürokrasinin tüm ipleri sarayda merkezileştirilmiştir. Parlamento ve seçimler tamamen formaliteye dönüştürülmüştür. Yasama, yürütme ve yargı sarayın tekelinde toplanmıştır. Diktatör Erdoğan, gerek gördüğünde seçimleri erteleme ve parlamentoyu feshetme yetkisini eline almıştır. Devletin resmi ideolojisi faşist politik islamcı temelde yeniden üretilmektedir. “Tek millet, tek bayrak, tek devlet, tek vatan” söyleminde ifadesini bulan tekçi, ırkçı, şoven faşist Türk burjuva devleti, bugün yeni biçim altında, faşist şeflik rejimi olarak sürdürülmektedir. AKP’ye yamanmış olan MHP ve BBP, artık faşist şefin siyasi yörüngesindedir. Bunun devamı, devletle bütünleşmeyen, “Erdoğan’ın milli siyaseti”ne uyum sağlamayan partilerin tasfiye edilmesi, yalnızca faşist saray iktidarıyla bütünleşmiş partilere müsaade edilmesidir.

Bugün tüm topluma dayatılan, faşist şeflik rejimine biat etmektir. Ama politik islamcı faşist şefe biat etmeyi, saray faşizmiyle bütünleşmeyi, “milli siyasete uyum” sağlamayı elinin tersiyle bir tarafa itenler, onurla direnmeyi seçenler, en ağır bedelleri göğüslemekte duraksamadan, faşizme karşı devrimin zaferi, özgürlük ve sosyalizm için savaşmaya devam edecektir.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn