100. Yılında Ekim'in Güncelliği

“Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır, oysa sorun onu değiştirmektir” diyordu Marx, Feuerbach Üzerine Tezler'in 11.'sinde. Ekim devrimi, işte bu dünyayı değiştirme eyleminin tarihsel atılımıydı.

Eğitim ve sağlık hizmetlerinin metalaştığı, yığınsal işsizliğin kronikleştiği, en gelişkin ürünlerin en vahşi sömürüyle üretildiği, kültürel bakımdan en ileri ülkelerde en barbar ırkçılığın hortlatıldığı, emperyalist yağma savaşlarının art arda dizildiği bugünün dünyasında, Ekim devrimi, emekçi ve ezilen insanlık için onurlu ve özgür bir hayatın, barış ve refahın, dayanışma ve eşitliğin sembolüdür halen. Yerküremiz, nüfusun yalnızca yüzde 1'inin toplam zenginliğin yarısından fazlasını elde tuttuğu ve nüfusun yarısınınsa bu zenginliğin yüzde 1'ine bile sahip olmadığı korkunç bir eşitsizlik ve adaletsizlikle şekillenmiş çehresini kökten değiştirecek olan yeni Ekim'lere gebedir. Bu bakımdan Ekim devrimi günceldir, hem de hiç olmadığı kadar...

Gerçekleşmesinden tam 100 yıl sonra, hele de Sovyet Bloku'nun '89-91'deki trajik çöküşünün ardından Ekim devriminin halen nasıl güncellik taşıdığını kuşkuyla sorabilir bazıları. Bu önerme, en hafifinden omuz silken ve en ağırından söven birçok kişinin itirazıyla karşılaşabilir. Ya da, devrimci ufkunu yitirmiş lafzi bir sosyalizm anlayışında olanların gözünde, yılda bir defa adetten ve çoğunlukla da “aşırılık”larına mesafe koymak kaydıyla göndermede bulunulan nostaljik bir takvim yaprağından ibaret olabilir Ekim.

Postmarksist, postmodernist, postyapısalcı argümanların, türlü çeşitli post-zırvaların '89-91 çöküşünün ardından sosyalizm hedefini korumayı adeta bir günah ilan edişleri şöyle dursun. Bu çöküşün sosyalizm için mücadelenin bir tarihsel döneminin kapanması anlamına geldiği ne kadar gerçekse, Ekim devriminin emekçi ve ezilen insanlığın kurtuluş yolunu halen simgelemekte olduğu, sosyalizm için mücadelenin yeni tarihsel döneminin devrimci ışık kaynağı olmayı sürdürdüğü da o kadar gerçektir.

Ekim bütün bir yüzyıla damgasını vuran tarihsel olaydı. Eric Hobsbawn'ın deyişiyle, kapanışı Sovyetler Birliği'nin yıkılışıyla olan “kısa 20. yüzyıl”ın başlangıcıydı. Paris komünü beyazlıklar arasından başkaldıran bir kardelense, Ekim devrimi tarihsel bir sıçrama anı, tarihin akışında yeni bir çığır açımıydı. Marx'a atıfla vurgulanacak olursa, insanlığın tarih-öncesinden çıkış hamlesiydi Ekim.

Doğu Avrupa, Çin, Kore, Vietnam ve Küba devrimleri Ekim'in açtığı tarihsel kapıdan girdiler. Emperyalizm çağını proleter devrimler çağına dönüştüren kapıydı bu. Ekim'le başlayan 20. yüzyıl devrimleri ve sosyalizmi inşa deneyimleri, tüm başarıları ve eksiklikleriyle, zaferleri ve yenilgileriyle, 21. yüzyılda sosyalizmin gerçekleşmesinin koşullarını hazırladılar. "Tarihte hiç yeni bir üretim tarzının, uzun bir başarısızlıklar, hatalar, geri tepmeler dizisi olmadan bir çırpıda kök saldığı görülmüş müdür?" diye soran Lenin'i referans alarak diyebiliriz ki, Ekim'in açtığı yol, 20. yüzyılın sonunda yenilgiye varsa da, yeni bir üretim tarzının kök salmasında bir kilometre taşı oldu.

Lenin, Ekim devriminden birkaç ay önce, Nisan'da, “Marks ve Engels, ezbere öğrenilen ve yinelenen, olsa olsa tarihsel sürecin her evresinin, somut iktisadi ve siyasal durumuyla zorunlu olarak değişen genel hedefleri gösterebilen 'formüller'le haklı olarak alay ederek, her zaman, ‘bizim öğretimiz bir dogma değil, ama bir eylem kılavuzudur’ demişlerdir” diye yazıyordu. Teorinin bir eylem kılavuzu olarak bu kavranışıdır ki, Lenin'in Ekim devriminin özgün yolunu keşfetmesini sağladı.

Marksizm ölü bir dogma, tamamlanmış ve değişmez bir doktrin değil, bir eylem kılavuzu olduğuna göre, onu dünyasal bir güç haline getirmiş olan Ekim devrimi de, elbette kendi çağının çözümleme ve görüşlerine saplanıp kalmakla anlaşılamaz. Yani Ekim, bir reçete ya da şablon değildir. Ne de bir devrim tapınağıdır o. İhtiyacımız olan, Ekim'in canlı devrimci özüdür.

Ekim devrimi ve Sovyetler Birliği deneyiminde, dünya devriminin ve sosyalizmin kuruluşunun bugünkü silueti, teorik ve pratik genel yönü belirmiştir. Fakat o zamanki uygulama şu veya bu yönüyle eksik, hatta yanlış olabilir. Üstelik pratik kendi döneminde gerekli olduğu halde tarihsel hareketin eskitici özelliği sonucu pekala aşılmayı gerektirebilir. Materyalist diyalektik açıdan bakacaksak, Ekim'in devrimci iktidarının her uygulamasına tanrısal bağlılık değil, onun halen canlı olan devrimci özüne, yani bugün devrimin güncelliğinde somutlaşan köşe taşlarına bağlılıktır derdimiz. Bu köşe taşlarına basarak, ama mutlaka yeni tarihsel koşullarda yepyeni yollar bularak gerçekleşecektir devrimin zaferi ve sosyalizmin inşası. Hem de, emperyalist küreselleşmenin devrim için alabildiğine olgunlaştırdığı toplumsal maddi temel üzerinde, günümüzün Ekim'leri çok daha büyük sıçramalarla yol almayı başaracaktır.

Ekim'i tekrarlamak ne mümkündür ne de gerekli. Dünyanın başkalaşan çehresi, devrimin değişen nesnel ve öznel koşulları, her ülkenin farklı tarihsel, toplumsal ve kültürel şekillenişi, dahası sosyalizmin 20. yüzyıldaki deneylerinden süzülen devrimci bilincin yenileyiciliği, günümüzde her toplumsal devrimin tabii ki kendi özgün yolunu keşfetmesini zorunlu kılmaktadır. Ve kuşkusuz, 21. yüzyılda dünya devriminin gelişim seyri 20. yüzyıldakinin aynısı olmayacaktır. Ama Ekim'in içindeki devrimci öz 21. yüzyılda da geçerliliğini koruyacaktır: komünist parti ve sosyalist devrim, proletaryanın devrimci diktatörlüğü, sovyet demokrasisi, ezilenlerin özgürleşmesi, sınıfların kaldırılması, toplumsal mülkiyet, planlı ekonomi.

Dünya Devriminin Önsözü

Eski takvimle 25 Ekim 1917'de gerçekleşen devrim, bir dünya devrimi dalgasının işaret fişeğiydi. Birinci Dünya Savaşı perdesi, emperyalist zincirin zayıf halkaları haline gelmiş bir dizi Avrupa ülkesinde anlı şanlı taçların kaldırımlarda yuvarlanmasına yol açan devrimlerin patlak vermesiyle kapandı.

Ekim devrimi, Bolşeviklerin o güne değin taşıyageldikleri devrim perspektifini Lenin'in Nisan Tezleri sayesinde bir yana bırakarak kavrayabildikleri tarihsel bir imkandı. Rusya'da burjuva demokratik devrimi takip edecek bir proleter devrim, Avrupa sosyalist devriminin öncelikle gerçekleşmesi şartına bağlanmayacak, bilakis Avrupa sosyalist devriminin ateşleyicisi olarak ele alınacaktı. Zira azgelişmiş kapitalizmi sosyalist devrim için yetersiz sanılan Çarlık Rusyası, emperyalist paylaşım savaşının olağanüstü keskinleştirdiği çelişkilerin ve sertleşen sınıf mücadelelerinin odağındaki yeriyle, zayıflamış halkaların en zayıfı durumundaydı. Ekim devrimi emperyalist zinciri bu en zayıf halkasından kırdı. Buradan Avrupa'ya yayılan devrim dalgası, ne var ki, ardında başka bir muzaffer proletarya iktidarı bırakamadan, emperyalist burjuvazi tarafından birkaç yılda bastırıldı.

Dünya işçi sınıfı iki siyasi çizgiye bölünmüştü. Zora dayalı devrim ve proletarya diktatörlüğü yolundan sosyalizmi kurma çizgisi ile parlamenter manevralar ve toplumsal reformlar yolundan sosyalizmi bekleme çizgisi iki ayrı kutbu meydana getirdi. II. Enternasyonal'i çürütüp sürdüren reformist işçi partileri, Avrupa'da devrim yangınını burjuvazi adına söndüren lanetli itfaiyecilere dönüştüler. Devrimci işçi partileri ise III. Enternasyonal'i oluşturdular. Ekim devriminin küresel meyvesi olan Komintern, her ülkede sürdürülen devrimci savaşımın merkezi komünist önderliği, dünya devrimini hazırlamanın birleşik genelkurmayı, dünya sosyalist cumhuriyetler birliğini program edinen bir nevi dünya komünist partisiydi.

Sovyetler Birliği'nin yaşama kudreti gösterip sosyalist inşaya girişmesi, dünya ölçeğinde hükmünü icra eden yeni bir büyük toplumsal çelişkiyi tarih sahnesine çıkardı. Kapitalist devletler ile sosyalist devlet arasındaki bu çelişki, ileride Soğuk Savaşın başlamasına temel oluşturacağı gibi, tüm dünya-tarihsel olaylarda izi sürülebilir sonuçlar üretecekti. Ve dünya çapında kapitalizm-sosyalizm çelişkisine bağlı şekillenen yeni güç dengeleri, bilhassa sosyalist devletin kendini amaçlaştırmaya başladığı noktada, onun enternasyonal devrimci hamleler yapma gücünü törpülemeye de yataklık edecekti. Zamanla dünya devrimi perspektifindeki aşınmaya ve devrimin sürekliliğindeki zayıflamaya karşın, Sovyetler Birliği bütün ülkelerden işçiler ve ezilenler için devrimin merkez üssü, insanlığın tüm ilerici değerleri ve kazanımlarının temsilcisiydi. Öyle ki, dünyayı Hitler faşizmi belasından 26 milyon yurttaşının hayatı pahasına kurtaran da, yine Ekim devriminin bu sosyalist kalesiydi.

Dünya devrimi dalgasının geriye çekildiği ve Rusya'da proleter devrimci iktidarın yalnız başına kaldığı tarihsel şartlarda, sosyalizmin tek ülkede inşasına girişmek, Bolşeviklerin önüne çıkan ertelenemez bir zorunluluk ve devrimin özgün bir savunma stratejisi oldu. Bu “tek ülke” aslında bir dizi ülkenin toplamından müteşekkil ve zengin kaynaklara sahip bir ülke olmasına rağmen, Sovyetler Birliği'nde sosyalizmin inşası, tek ülke sınırlarında kalmanın kaçınılmaz kısıtlılıklarını taşıdı. Çünkü nihayetinde sosyalizmin kapitalizmi aşması, ancak toplumsal üretici güçlerin uluslararası entegrasyonunu sermayenin yaptığından daha ileri düzeyde gerçekleştirmesiyle mümkün olabilirdi.

Son tahlilde, sermaye emeğin üretici güçlerini geliştirmekte ifadesini bulan tarihsel işlevini yerine getirme yeteneğini henüz tümüyle yitirmiş olmadığından dolayı, emperyalist burjuvazi Ekim depreminin Avrupa ve Amerikan kapitalizmini çökertmesini, sosyalist devrimin başlıca kapitalist metropollerde zafer kazanmasını engelleyebildi. Bugün sermayenin bu yeteneğini kaybetmiş olmasıyla varoluşsal krize sürüklenen kapitalist toplumda, dünya tekelleri arasında ve emperyalist devletler arasında gitgide derinleşen çelişkilerin yanı sıra, sermaye-emek, ezen-ezilen ve devlet-halk çelişkileri hiç olmadığı kadar şiddetlenmiş ve dünyasallaşmıştır. Emperyalist burjuvazinin sömürge yağmasından edindiği muazzam karların bir bölümünü dağıtarak Batılı kapitalist metropollerin işçi sınıfını gemleyebildiği ve devrimin ancak üretici güçlerin azgelişmiş olduğu yerlerden sökün edebildiği bir dünya tablosu yok artık. Varoluşsal krize tutulmuş kapitalist dünyada, burjuvazinin taviz ve manevralarla çelişkileri yumuşatma kapasitesi de alabildiğine zayıflamaktadır. Reformlarla ilerlemenin önü tıkandıkça, devrim tek yol olarak belirginleşmektedir. Dolayısıyla bugün her ülke potansiyel zayıf halkadır.

Günümüzde kapitalizm, 100 yıl öncesinden farklı olarak, artık dünyanın her yerinde egemen toplumsal formasyon. Dünya pazarının bütünleşmesinin ve üretici güçlerin uluslararasılaşmasının vardığı düzey, dünya fabrikasını ve dünya işçisini yaratmış durumda. Ulaşım ve iletişim tekniğindeki gelişmeyle, yeryüzünün birbirine en uzak köşeleri dahi sımsıkı bağlanmış halde. Aynı anda ve aynı taleple her ülkeden milyonların harekete geçtiği enternasyonal eylem günlerinin böyle bir hızda örgütlenmesi bir asır önce düşünülemezdi bile.

Burjuva ulus-devletlerin ayrı ayrı varoluşlarının altındaki toplumsal maddi temeli eriten emperyalist küreselleşme dönemi, dünya devrimini ve sosyalizmin dünyasal inşasını çok daha olanaklı kılmaktadır. Sosyalist dünya devrimi elbette tek tek ülkelerde patlak verecek ve eşitsiz tarzda gelişecektir, ama birleşik karakteri çok daha güçlü olacak, sermaye egemenliğine karşı bir devrimin diğer ülkelerde devrimleri tetiklemesinin önü kolay kolay alınamayacaktır. Nesnel imkanları fazlasıyla biriken olası bölgesel devrimlerin ürünü olarak bölgeler çapında demokratik ve sosyalist federasyonlar kurulmasının, sosyalist inşanın bölgesel birleşik biçimler altında ilerletilmesinin toplumsal maddi temelinin 100 yıl öncesine kıyasla alabildiğine güçlenmesi anlamına gelir bu.

Sosyalizmin İnşası

Ekim devrimi, somut ve güncel bir olay olarak, işçilerin ve köylülerin barış, toprak ve 8 saatlik işgünü taleplerinin mevcut iktidarın alaşağı edilmesi yoluyla gerçekleştirilmesi hamlesiydi. Fakat o, toplumsal ve tarihsel bir olay olarak, sermaye ilişkilerine son verilerek özel mülkiyetin toplumsallaştırılması, emekçilerin sömürülmesinin ortadan kaldırılması, tüm sınıfsal farklılıkların gitgide silinmesi perspektifini taşıyordu. Bu anlamda Ekim, proletaryanın sosyalist inşaya girişmesiydi.

Sosyalist sanayileşme ve tarımın kolektifleştirilmesi, proletarya iktidarı için yalnızca genel bir ilke sorunu değil, Stalin'in belirttiği gibi bir ölüm-kalım sorunuydu. Zira proletarya iktidarının emperyalist kuşatma karşısında ve tek başına ayakta kalıp güçlenmesi bunu başarmasına bağlıydı. Sovyetler Birliği, 1920'lerin ortasından 1930'ların ortasına, 10 yıl içinde büyük bir toplumsal dönüşüm gerçekleştirdi. Ekonomi, işçi sınıfının büyük fedakarlığı ve dayanışmasıyla, toplumsal mülkiyete dayalı sanayileşmiş bir temele kavuştu. Dağınık haldeki küçük çaplı tarım üretimi, atılımlar, ayak sürümeler ve acılar arasında, kolhoz adlı kolektif çiftliklerde ve sovhoz adlı devlet çiftliklerinde kolektifleştirilerek merkezileştirildi. 1920'de nüfusun yüzde 80'i köylü ve zanaatçıyken, 1938'de ücretli ve maaşlıların nüfusa oranı onda birden üçte bire yükseldi. 1926'dan 1939'a köy nüfusu yüzde 5 azalırken, şehir nüfusu ikiye katlandı.

İşsizlik son buldu. Parasız eğitim ve sağlık hakkı, her emekçiye sosyal sigorta ve ucuz konut hakkı yerleşti. Orta Asya steplerinde ya da Kuzeydoğu Asya buzullarında en ilkel şartlarda yaşayan içe kapalı topluluklar, 10 yıl gibi bir sürede, bütün bu haklardan yararlanan modern birer topluluk görünümü kazandılar. Yüzde 80'i okuma-yazma bilmeyen bir toplum, gerçek bir kültürel devrim sayesinde, bütünüyle okur-yazar, sanatla, edebiyatla, siyasetle yakından ilgilenen bir toplum haline geldi. Bütün bu gelişmeler, Ekim'in tarihsel devrimci kazanımlarıydı.

1929'da derin bir ekonomik krizle sarsılan ABD ve Batı Avrupa'da işsizlik ve sefalet girdabı içindeki perişan on milyonlar, işsizliği ortadan kaldırmış, herkese eğitim, sağlık, barınma, beslenme garantisi sağlamış Sovyetler Birliği'ne gıpta ediyorlardı. Proletarya iktidarının bu başarısının sırrı, aslında basitti: kar için değil insan ihtiyaçları için üretim, sermaye birikimi için değil toplumsal refah için iktisadi büyüme, rekabetçi ve piyasacı değil kolektif ve merkezi planlı ekonomi.

Ekim devrimi burjuvazinin gereksizliğini dünyaya gösterdi. Sermaye ilişkileri olmaksızın ekonominin örgütlenebileceğini, merkezi planlamanın bilinçli güçlerinin piyasanın kör güçlerine üstün gelebileceğini, özel mülkiyetin varlığında sefalete itilen emekçilerin toplumsal mülkiyet altında refahın meyvelerini paylaşabileceğini kanıtladı. Ekim, emekçi insanlık için onurlu ve özgür bir hayatın kuruluşuydu. Ekim'in devrimci iktidarının henüz piyasayı bütünüyle ortadan kaldıramaması veya merkezi planlamayı mükemmelleştirememesi, emek üretkenliğini herkesin ihtiyacını sınırsızca karşılayacak bir bolluk yaratan seviyeye getirememesi veya çalışmayı bir eğlenceye dönüştürememesi, onun emperyalist kapitalizmin kuşatması altında ve sadece kendi sınırlı üretici güçleriyle baş başa kalmış olmasındandı. Buna rağmen Sovyetler Birliği'nin devasa bir toplumsal dönüşümü gerçekleştirmesi, Ekim'in tarihe yazılan eşsiz başarısıydı.

Lenin, “Sosyalizmle kapitalizm arasında proletarya diktatörlüğünün uzun, çok zorlu bir geçiş döneminin yattığını ve bu dönemin biçiminin birçok bakımdan küçük ya da büyük özel mülkiyetin mi, küçük ya da büyük işletmenin mi egemen olduğuna bağlı olacağı açık gerçeğini görmeyen tek sosyalist yoktur” diyordu. Demek ki, bugün sosyalist inşanın 100 yıl önce olduğundan farklı biçimler alacağı şüphesizdir. Dünyasal ölçekte değerlendirdiğimizde, şimdi bir bakıma piyasayı ortadan kaldıranın bizzat tekelci kapitalizm olduğunu görüyoruz. Sermaye boyunduruğu altında tıkanan üretici güçler aslında artık herkesin temel ihtiyaçlarını karşılayan bir üretimi gerçekleştirecek kadar gelişkin. Her dünya tekeli, orta büyüklükteki bir ülkeninkine denk bir ekonomik yapıyı, kendi bünyesinde en mükemmel şekilde planlıyor. Komünizmin alt evresi olan sosyalizm için toplumsal temelleri, sermaye böylece kendi elleriyle güçlendiriyor. Bilgisayar, internet ve robot teknolojileri, kapitalizmden daha gelişkin bir üretim biçiminin, emeğin üretken gücünün bütünüyle makineye aktarılmasının maddi koşullarını hazırlıyor.

Köylülüğün ve küçük esnafın dağınık ve mikro üretimlerini birleştirip toplumsallaştırmak, tekelci kapitalizmin bu toplumsallaştırmayı sermaye egemenliği altında yıkıcı tarzda mülksüzleştirerek gerçekleştirdiği günümüzde, o kadar sancılı ve zikzaklı bir süreci gerektirmeyecektir. Yıllık ciro toplamı gayrisafi dünya hasılasının yarısına yakın olan 500 dünya tekelinin sermayesine el koyacak bir devrim dalgası, bugün özel mülkiyetin ve piyasanın en büyük bölümünü toplumsallaştırmış, aynı hızla meta üretiminin ve piyasa ilişkilerinin alanını daraltmış olacaktır.

Zenginlik-yoksulluk uçurumunun korkunç derecede derinleştiği, kronik aşırı sermaye fazlası ile kronik aşırı işgücü fazlasının buluşamadığı, sermayenin doğayı gezegenin sonunu getirecek denli yağmaladığı günümüzün emperyalist küreselleşme dünyasında, emekçi insanlığın sosyalizme olan ihtiyacı, bunun ne ölçüde bilincine varıldığı bir yana, nesnel olarak çok daha fazladır.

Proletarya Diktatörlüğü Ve Sovyetler

Ekim devriminin siyasi iktidarı proletarya diktatörlüğüydü. Devrimci proletarya iktidarı, diktatörlüğü, son verdiği eski toplumun sömürücüleri ve asalakları üzerinde uyguladı. Çünkü emeğin yarattığı ürünü toplumun ortak zenginliğine dönüştürmenin, yani üretim araçlarının mülkiyetini toplumsallaştırarak insanın insanı sömürdüğü ilişkiyi ortadan kaldırmanın tek yolu, sermaye sahibi sömürgen azınlığın ve onun karşıdevrimci yandaşlarının direnişini zorla bastırmaktı.

Ekim'le kurulan proletarya diktatörlüğü, proletarya ile burjuvazi, sosyalist yol ile kapitalist yol, devrimin kesintisizliği ile karşıdevrimin bozgunculuğu arasındaki sert sınıf mücadelelerinin devrimci aracı oldu. Proletaryanın devrimci diktatörlüğü, burjuvazi veya çarlık artığı yasaların kaldırılması, işçilerin ve ezilenlerin eşitliği ve özgürlüğüne kasteden karşıdevrimin alt edilmesi ve iç savaşın zafere ulaştırılması, özel mülkiyetin toplumsallaştırılması ve sömürücülerin sınıfsal varlığına son verilmesiyle özdeşleşti.

Proletarya diktatörlüğünün devlet organları, Rusya'da 1905 devrimi sırasında doğmuş ve 1917'de yeniden sahne almış olan sovyetlerdi. Proletarya, devrimde burjuvazinin eski devlet aygıtını ele geçirip kullanmaya değil, onu paramparça edip yeni bir devlet aygıtı kurmaya yöneldi. Ekim, siyasi iktidarı işçi ve asker sovyetlerinin ele almasıydı. Rusçada sözcük anlamı konsey veya meclis olan sovyet, salt bir Rus olayı değildi. Zira işçilerin ayaklanma ve iktidar organları niteliğiyle konseyler, aynı yıllarda Almanya'dan İtalya'ya, Macaristan'dan Avusturya'ya ve Finlandiya'ya kadar devrim ateşinin tutuştuğu bütün ülkelerde boy verdiler. Devrimci iktidar organı olarak sovyet, kendisinden yarım yüzyıl önce Paris'te ilk proletarya iktidarı denemesini yapmış olan komünün temel örgütsel ilkelerini rehber alıyordu: seçilen siyasi temsilcinin ortalama işçi ücretinden fazla gelir edinmemesi ve her an görevden alınabilir olması.

Sovyet iktidarı proletarya demokrasisinin gerçekleştiği form oldu. Siyasal haklarda biçimsel eşitlik sağlayan ama gerçekte zenginleri siyaseten eşitleyen burjuva demokrasisinin aksine, proletarya demokrasisi işçileri ve emekçileri yeni tipte devletin gerçek sahipleri haline getirdi. Lenin, sermayedarların ve onların memurlarının yerini alan silahlı işçilerden boşuna bahsetmiyordu. Zira devrimin ilk günlerinden itibaren yüzbinlerce işçi ve yoksul, iktidarın merkezi ve yerel siyasi yönetim işlerini üstlenmeye başladı. Ülkeyi baştan başa bir ağ gibi saran ve sayısı nihayetinde 60 bine ulaşan sovyetler, yerel düzlemdeki siyasi yönetimde ademi merkeziyetçi tarzı da içeriyordu. Sovyet iktidarı toplumun engin çoğunluğu için gerçek bir demokrasiye hayat verdi, inanç özgürlüğünü güvenceledi, ulusların tam hak eşitliğini sağladı.

Sovyet sistemi, yöneten-yönetilen çelişkisinin son bulmasının nüvelerini içinde taşıyordu. Çünkü bu model, tüm emekçileri gitgide devlet yönetimine çekme, böylece devletin sönüp gideceği temeli atma yeteneğindeydi. Ama sovyetlerin gerçek iktidar organları olarak işlevselliklerinin zamanla erimesi, iktidar gücünü tedricen kendi ellerinde toplayan ve devletle özdeşleşen partinin adeta yan kollarına dönüşmesi, devrimin yüz yüze kaldığı olağanüstü zorlukların üstesinden gelmenin bir bedeliydi belki. Devrimin sürekliliğindeki zayıflama, sovyetlerde kitlelerin iktidarlaşmasının başlıca dayanağı olan tartışma ve eleştiri özgürlüğü alanının daralmasında ve proletarya demokrasisinin deformasyona uğramasında da karşılık buldu. Sovyetlerin bu tarihsel serüveni, proletarya diktatörlüğünün, sömürücü sınıfları tasfiye eden devrimci kuvvet niteliğiyle ne kadar etkin bir rol oynuyorsa, sosyalist demokrasi mekanizmalarıyla işçi sınıfının devrimci öznelliğini üretmekte de en az o kadar etkin olması gerektiğini gösterdi.

Her düzeyde meclislerden meydana gelen devrimci iktidar örgütlenmesi bugün de işçi sınıfı ve ezilenlerin toplumsal kurtuluşunu sonuçlandırmanın siyasi modelidir. Üstelik günümüzde, ulaşım ve iletişim tekniğinin bunca yetkinleşmesi, işçi sınıfının sadece sayısal ağırlığının değil entelektüel kapasitesinin de 100 yıl öncesiyle kıyaslanamayacak düzeyde yükselmesi, işgününü çarpıcı ölçüde kısaltıp işçiye siyaset için zaman kazandırmanın fazlasıyla olanaklı olması, emekçilerin en geniş kesiminin meclislerde siyasi yönetim işlevlerini üstlenmeye çok daha yatkın ve gönüllü hale gelmesini doğurmaktadır.

Parlamenter burjuva demokrasisinin kriziyle beraber temsili demokrasi anlayışına da alternatifler üretilmeye başlandığı yerde, meclislere dayanan devrimci iktidar örgütlenmesi işçi sınıfının siyasi iradesini daha dolaysız biçimlerde yansıtacaktır. Sovyetlerde somutlaşmış ama içinde doğrudan demokrasi tohumunu da taşıyan temsili işçi demokrasisi, bu defa işçi sınıfının doğrudan demokrasisine dönüşme şansına sahiptir. Daha az bürokrasi ve daha çok halk katılımının, “daha az devlet daha çok toplum” sloganının gerçekleşmesinin olanakları tarihte hiç olmadığı kadar birikmiş durumdadır. Bu aynı koşullarda, emperyalist küreselleşmeyle sermayenin merkezileşmesinde ve dünya tekellerinin oluşmasında varılan düzey, proletarya diktatörlüğünün nesnel bakımdan zor kullanma sahasını daraltıcı olduğu kadar, süresini kısaltıcı da olacaktır.

İşçi Sınıfı Ve Ezilenler

Ekim devrimi, en kısa ifadeyle, işçi sınıfının politik iktidarı almasını sağlayan muzaffer hamleydi. Uçsuz bucaksız bir köylüler denizinin ortasındaki kapitalist adalarda kurulu büyük fabrikalarda yoğunlaşmış, kısa tarihinde sert sınıf mücadelelerinin deneyimini edinmiş ve giderek Bolşeviklerin öngörüde eşsiz önderlik yeteneğiyle buluşmuş Rusya proletaryası, Şubat burjuva demokratik devriminde başı çekmekle kalmadı, hızla sosyalist devrime geçmeyi başardı.

Çarlık Rusyası'nda nüfusun ancak yüzde 10'unu oluşturan proletarya, Ekim zaferini, bir bakıma yoksul köylülükle ittifakına borçluydu. Ve proletarya iktidarı, ilk iş, ezilen sınıf ve katmanların, ezilen ulus ve inanç topluluklarının, ezilen cins ve cinsel yönelimlerin eşit haklarını ve özgürlüklerini teminat altına almaya yöneldi. Proletarya böylece tüm ezilenlerin kurtuluşu misyonunu kendi eyleminde içeriklendiriyordu.

Yine de, Sovyetler Birliği'nde proletarya iktidarı, bir küçük burjuvalar ülkesinde varoluşun çarpıcı gelgitlerini, derin sancıları, trajik acılarını yaşamak ve göğüslemek zorundaydı. Küçük ve dağınık köylü üretimini sırf kentlerin beslenmesini sağlamak için bile kolektifleştirip merkezileştirmenin zorluğu ve gerilimi, bunun için verilen devrimci mücadelenin şiddeti yüksekti. Küçük meta üretimine dayalı piyasanın etkinliği, aynı zamanda toplumda küçük burjuva insan tipolojisinin baskın renginin bir kaynağıydı. Telefon santrali memurları, sanayi tesisi teknisyenleri, ortaokul öğretmenleri dahi, ortalama işçiye kıyasla sahip oldukları ayrıcalıklarıyla, burjuva sınıfın uzantısı durumunda olan bir ara katmanın mensuplarıydılar. Proletarya ile küçük burjuvazi çelişkisinin bütün bir devrimci toplumsal dönüşüm sürecinde izlerini sürmek mümkündü.

Bugün dünyanın tamamında kapitalizm hakim ve işçiler en kalabalık sınıf durumunda. Dünya genelinde şehirlerin nüfusu kırsal alanların nüfusunu geride bıraktı. Emperyalist küreselleşme, proletaryanın saflarının alabildiğine genişlemesi, beden emeği ile zihin emeği arasındaki açı farkının daralması, dünün serbest meslek erbabının ve hatta aydın tabakasının çoğunlukla ücretli işçiye dönüşmesi şeklinde dolaysız sonuçlar üretti. Göçlerle bileşimi değişen ve enternasyonal karakteri güçlenen, “refah devleti”ni ezip geçen neoliberalizmle haklarını bir bir kaybeden emperyalist ülkelerin işçi sınıfı da, nesnel bakımdan emperyalist ezen ulustan ayrıştı. 21. yüzyılın başında, dünyada çok daha güçlü bir işçi sınıfı var.

Emperyalist küreselleşme döneminde dünya tekellerinin egemenliği, sermaye üretimi ve dolaşımının uluslararasılaşmışlık düzeyi, her ülkede küçük mülk sahiplerini hızla mülksüzleşme ve yoksullaşma gerçeğiyle yüz yüze bıraktı. Orta sınıflar erimeye yüz tuttu, küçük esnaf tükenişe sürüklendi, köylülük artan bir hızla çözülüp proletarya saflarına itildi. Öğrenci gençlik eğitim yoluyla sınıf atlama imkanından yoksunlaştı. Bir asır öncekine benzer yaygın bir küçük burjuvazi kalmadığı gibi, halihazırda varoluşunu sürdürmeye çalışan küçük burjuva katmanın tekelci sermaye ilişkileri altında varlığını üretme şansı kalmadı. Emperyalist küreselleşme, dünya tekelleri düzeniyle ve burjuva devletle çelişkili diğer ezilen sınıf ve katmanları işçi sınıfıyla kader birliğine doğru itti, bu çelişkilerin çözümü emek-sermaye çelişkisinin çözümüne bağlandı. Dolayısıyla işçi sınıfının, güçten düştükleri ölçüde bağımsız sınıfsal programlarını uygulama kapasiteleri de zayıflayan diğer ezilen sınıfsal katmanları sosyalizm programı etrafında birleştirmesinin imkanı tarihte hiç görülmediği kadar büyüktür artık.

Marx ve Engels'in “Dünyanın bütün işçileri birleşin!” şiarı, kapitalizmin emperyalist aşamaya geçmesiyle ve ezilen ulusların antiemperyalist başkaldırısını gündemleştirmesiyle, Lenin'in öngörüsüyle, “Dünyanın bütün işçileri ve ezilen halkları birleşin!” şiarına dönüşmüştü. Bu şiar, Ekim'in özetiydi bir bakıma. Bugünün emperyalist küreselleşme dünyasının şiarıysa, “Dünyanın bütün işçileri ve ezilenleri birleşin!” olmuştur.

Kadın Özgürleşmesinde Çığır

Ekim devrimi kadınların seçme-seçilme hakkını, Fransa'da 1789 devriminden ancak 150 yıl sonra tanınan bu hakkı, daha ilk günden tanıdı. Kadın-erkek eşitsizliğini ve erkek ayrıcalıklarını içeren bütün yasalar derhal kaldırılırken, hukuki yapıda cinsel eşitlik teminat altına alındı. Eşit işe eşit ücret getirildi, evlenme-boşanma yasası yeniden yapıldı.

Proletarya iktidarının mülkiyeti toplumsallaştırma doğrultusunda attığı her adım, kadının köleleştirilmesinin tarihsel temeline bir saldırı niteliği de taşıyordu. Milyonlarca kadının ücretli çalışmaya ve okuma-yazma seferberliğine çekilmesi, sosyal hayatın dışına iten dinsel baskıdan kurtarılması sosyalist devrimin erkek egemenliğine indirdiği önemli darbeler arasındaydı. 1955'te üniversite öğrencilerinin yarısını kadınlar meydana getiriyordu. Sosyalist inşa süreci kreşlerin, çamaşırhanelerin, aşevlerinin kurulup yaygınlaşmasını içeriyor, kadınların ev içi işlerin cenderesinden çıkmalarının toplumsal zemini yaratılıyordu. “Her aşçı kadın devleti yönetmelidir” diyordu Lenin. Bir yandan burjuva feminist hareketin cinsel eşitlik düzlemindeki talepleri içerildi, diğer yandansa kadın özgürleşmesi toplumsal kurtuluşun başlıca bir bileşeni olarak kavrandı. Böylece Ekim, cinsel devrimin hem teorik görüşlerinin filizlendiği verimli toprak, hem de pratik uygulama sahasına açılan tarihsel geçit oldu.

Kadınların her alanda eşit haklarını kabul etmek, hatta sermaye ilişkilerine ve sömürüye son vermek henüz kadının özgürleşmesini tümüyle başarmak anlamına gelmiyordu. Toplumsal cinsiyet çelişkisinin nihai çözümü için, hem erkek egemenliğiyle yüklü bütün bir toplumsal kültürün değişimi hem de kadın ile erkek arasındaki toplumsal işbölümünün her türünün ve ailenin her biçiminin silinip gitmesi gerekiyordu. Ekim'in cinsel devrime yaptığı giriş, kadının siyasette karar verici konumlarda yer alışındaki ciddi sınırlılıkla uzlaşmanın, lgbti'ler için başlangıçtaki özgürlükçü yaklaşımdan çark etmenin ya da önceleri altını oyduğu aileyi “sosyalist” etiketle tekrar kutsamanın, hasılı sosyalist inşada zamanla erkek egemen anlayışın yeniden başını kaldırmasının önüne geçemedi. Yine de kadın özgürleşmesinde yarattığı öncü mevzilerle Ekim devrimi, dünyanın patriyarkal çehresini dönüştürmenin basamaklarını döşedi.

Bugüne değin verdikleri mücadeleler ve kazandıkları haklarla kadınlar, elbette 100 yıl önce bulundukları yerin çok ilerisinde bir noktaya varmış durumdalar. Fakat kadın, evdeki veya işteki erkeğe kişisel bağımlılıktan ne ölçüde sıyrılırsa sıyrılsın, toplumsal düzlemde, egemen erkeklik için bir cinsel nesne, bedeni sermaye yatırım konusu olan bir meta haline geldi.

Kadının cinsel kimliğinin toplumsal düzeyde erkekliğin nesnesi kılındığı, bütün bir kadınlığın metalaşarak sermayenin yağmasına sunulduğu, dolayısıyla sermaye ilişkileri sınırında duran feminist programın miadını doldurduğu günümüzde, erkek egemenliğine karşı kadın özgürlük mücadelesi ile sermaye egemenliğine karşı proleter kurtuluş mücadelesi nesnel açıdan hiç olmadığı kadar iç içe geçmiştir. Sermaye düzeninde kadın özgürleşmesinin limitine varıldıkça, toplumsal devrimin ikili karakteri, yani proletarya devrimi ile kadın devriminin birliği belirginleşmiştir. Hem Ekim'in devrimci kazanımlarını özümseyen ama hem de onu eleştirip aşan bir sosyalist kadın aydınlanması ve kadın devrimi kavrayışı artık sahnededir.

Demektir ki, 21. yüzyılda sosyalist devrimin aynı zamanda bir kadın devrimi olarak gelişmesinin, cinsel eşitsizlik ve ezilmişliği tüm temelleriyle beraber süpürüp atacak olan sosyalist kuruluşta kadın öncülüğünün gerçekleşmesinin toplumsal zemini yeterince olgunlaşmıştır.

Ulusal Sorunun Çözümü

Ekim devrimi, bir uluslar hapishanesi olan Çarlık Rusyası topraklarının, ezilen uluslar için bir özgürlük bahçesine dönüşmesini sağladı. Ekim'in yarattığı devrimci iktidar, yalnızca ulusal kurtuluşu toplumsal kurtuluşa bağlayan genel sosyalist perspektifin değil, aynı zamanda sömürge ulusların özgün özgürleşme modelinin hayat bulmasıydı.

Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi, komünistler için, sömürge ulusların kendi bağımsız devletlerini kurmaları hakkının tanınması anlamına geliyordu. 60'tan fazla ulus ve ulusal topluluğun bulunduğu ve 130 dilin konuşulduğu bir coğrafyada, Sovyetler Birliği, ayrılma hakkına sahip ve eşit statüde 16 birlik cumhuriyetinin federasyonu haline geldi. Bu federe cumhuriyetlerin yanı sıra, 20 özerk cumhuriyet, 8 özerk bölge ve 13 ulusal bölge olarak yapılanan siyasi sistem, tüm ulusal toplulukların özerkliğini, demokratik özyönetimini olanaklı kıldı. Bütün dillerin özgürlüğü ve anadilde eğitim garantilendi, her dilin serpilip gelişmesinin imkanları sağlandı. Ulusların tam hak eşitliğine dayalı bu sovyetik gönüllü birliği, diğer ezilen ve sömürge uluslara gerçek kurtuluş yolunu, ulusal özgürlüğün en ileri düzeyde kazanılmasının pratik örneğini gösterdi.

Devrimci proletarya iktidarı, dünyanın her köşesinde ezilen ve sömürge ulusların mücadelelerini desteklemeyi ilke edindi. Emperyalizme karşı gelişen bu mücadeleleri proleter dünya devriminin başlıca müttefiki olarak tanımlayan Lenin, “Bütün dünyanın işçileri ve ezilen halkları birleşin!” diyordu. Ekim'in ulusal soruna getirdiği çözümden etkilenen, dahası Ekim'in devrimci iktidarından doğrudan destek alan ulusal kurtuluş savaşımları, emperyalist sömürgeciliği tarihe gömen ulusal devrimler ve sömürgelerin bağımsızlaşması dalgasına dönüştüler. Kapitalist emperyalizm, eski sömürgelerin bağımsız devletlere dönüşmesini tanımak zorunda kalırken, onları iktisaden ve siyaseten yeniden bağımlı kılmanın yolunu yeni-sömürgecilikte bulabildi. Bağımsızlıklarını kazanan ulusların yeni devletlerinden birçoğunun Sovyet Bloku etrafında kümelenmesi, Soğuk Savaş döneminde bile Sovyetler Birliği'yle en azından dostane ilişkiler sürdürmesi tesadüf değildi.

Emperyalist küreselleşme dönemindeyse, tüm kapitalist ülkelerin aynı dünya pazarında alabildiğine bütünleşmesini ve dünya tekellerin her kapitalist ülkenin iktisadi-toplumsal yapısına içselleşmesini getiren koşullarda, antiemperyalist mücadele antikapitalist mücadeleye bitişmiş, nesnel olarak onunla iç içe geçmiştir. Ulusal sorunun kapsamı esasen halen sömürgeci boyunduruk veya emperyalist işgal altında olan az sayıda ulusla sınırlanırken, bağımsız burjuva devletleşmeye dayalı ulusal kapitalist kalkınma yolu tarihsel olarak kapanmıştır.

Bugün sömürge ülkeler için ulusal kurtuluş, ancak toplumsal kurtuluşa bağlanırsa ve sosyalist dünya devriminin parçası olursa, emperyalizmden bağısız kalmayı başarabilir. Farklı ulusların ayrı siyasal-devletsel varoluşlarının aşınan toplumsal maddi temeli, ulusların eşit ve gönüllü siyasal birliğini düne kıyasla artık çok daha gerekli kılmaktadır. Sovyetler Birliği'nin ulusal soruna sosyalist çözüm modeli, şimdi ezilen ve sömürge ulusların özgürleşmelerinde sınanmış ve tek geçerli yolu simgelemektedir.

Ve Parti

Ekim devrimi Bolşevik Parti'nin iradi eylemiydi. Onun teorisini yapan, politik planını kuran, pratiğini gerçekleştiren, Bolşevik Parti'ydi.

  1. Enternasyonal'in günü geçmiş önderlerine göre Çarlık Rusyası'nda üretici güçlerin gelişim düzeyi sosyalist devrim için yeterince olgunlaşmış değildi, dahası gelişkin Avrupa proletaryasının dolaysız yardımı olmadan geri Rusya'da sosyalist inşaya girişmek imkansızdı. Olgunlaşmış üretici güçleriyle Avrupa ülkelerinde devrim patlak verdiğindeyse, devrimci işçi kitlelerini durdurma, ve hatta daha kötüsü, ezme yarışındaydılar. Ekim devrimi, Avrupa sosyal demokrasisinin Kautsky gibi önderlerinin marksizm ezberini bozduğu gibi, proletaryanın yeni tipte devrimci partilerinin tarih sahnesine çıkmalarının katalizörü oldu.

Devrimci eylemin ve sosyalist inşanın en az elverişli görünen şartlarda dahi imkanlarını bulup gerçekleştirme kararlılığı leninizme ve Bolşevik Parti'ye içkindi. Parti tarihin yapılış koşullarını seçme şansına sahip değildi, verili koşullara hücum etti. Ekim bu hücum bilinci ve ruhunun cisimleşmiş haliydi bir bakıma. İdeolojik-politik çizgisi oportünizmle sakatlanmış, teoride dogmatizme saplanmış, örgütsel yapısı hizipler yumağına dönüşmüş bir parti Ekim devrimi gibi dünyayı sarsan bir tarihsel olaya önderlik edemezdi. Daha doğrusu, böyle bir partiyle Ekim devrimi gerçekleşmiş olmazdı. Zira Ekim, partiyle özdeşleşmiş öncü devrimci iradenin, her sosyalist devrimde ortak bir nitel özellik olarak, tarihin olağan görünen akışında olağanüstü bir kopuş momenti örgütlemesiydi.

Lenin'in partisi, işçi sınıfının devrimci eylemine adanmış Bolşeviklerin komünist partisiydi, sınıfa devrimci bilinci dışarıdan taşıyan öncü özneydi. Bilinci dışarıdan taşımak, sadece profesyonel parti kadrolarının devrimci bilinci işçilere yaymalarında ifadesini bulan entelektüel görevi değil, daha önemlisi, ekonomik mücadele, yani işçi-patron çelişkisi temelli kendiliğinden bilinç sahasının dışından, tüm toplumsal-siyasal mücadelelerin politik bilincini işçilere taşıma görevini tanımlıyordu. Parti öncelikle bunun aracıydı. Ve Ekim'i takiben, sosyalist inşaya seferber olan işçilerin devrimci eyleminin politik potasıydı.

Parti, böylesine belirleyici olduğu içindir ki, Sovyetler Birliği'nin çözülüşünün de kritik halkasıydı. Proletarya diktatörlüğünün uygulanışı, sosyalizmin inşası ve savunusu, iç savaşla, emperyalist kuşatmayla, Hitler'in saldırısı ve ikinci emperyalist paylaşım savaşıyla, Soğuk Savaşla, Sovyet halklarının olağanüstü fedakarlıklarıyla karakterize olan zorlu şartlarda gerçekleşti. Bu zorlu şartlar altında parti kendini amaçlaştıran bir varoluş tarzına sürüklenmekten kaçınamadı. 1950'lerde devrimci yol açma iradesinin kırılması ve Kruşçev'de simgelenen modern revizyonist sapmanın egemen olmasıysa Ekim'in sosyalist rotasından kopulmasını getirdi. Partide ve devlette bürokratik dejenerasyon böylelikle dizginlerinden boşaldı. Devrim yerine reformu, kapitalizmi aşmanın yerine kapitalizmle tarihsel uzlaşıyı, planlama yerine piyasacılığı koyan parti çizgisinin sonu, o koskoca ülkenin Ekim'in son kalıntılarını da yitirip '89-91 trajik çöküşüyle kapitalizmin pençesine düşmesi oldu.

Parti, bugün burjuva ideolojik hegemonyanın sis bulutları dağılırken, işçi sınıfı ve ezilenlerin yaşadığı bilinç bunalımına devrimci yanıttır. Kapitalizme alternatifin bilincini “dışarıdan” taşıyacak olan yine partidir. Enternasyonal ya da yerel düzlemlerde emperyalizme ve kapitalizme karşı gelişen kitle hareketlerinin “başka bir dünya” arayışına yanıt yeni Ekimler ve bu yanıtın anahtarı da komünist partilerdir. 21. yüzyılda devrim ve sosyalizm için partiye olan ihtiyaç eksilmemiş, bilakis artmıştır.

Sermayenin doymak bilmez bir kar iştahıyla emeği vahşi sömürüsüne, gözü dönmüş şekilde doğayı tükenişe sürüklemesine, toplumsal düzeyde metalaştırdığı kadın kimliğini yağmalamasına, tüm ezilenlerin kölece boyunduruk altında tutulmasına karşı bütün mücadeleleri toplumsal devrim hedefinde birleşmeye götürecek öncü kuvvettir parti. Tarihsel deneyim, iktidarlaşmış bir komünist partinin henüz iktidar mücadelesi veren bir komünist partiden farklılaşan biçimlerde örgütlenmesi gerektiğini, aksi halde partinin proletarya devletiyle beraber kendisini de sönümlenmeye götüren komünist doğrultuyu koruyamayacağını da ortaya koymuştur.

Üzerinden -dile kolay- 100 yıl geçmişken, partiyi Ekim'e ve geçmişi geleceğe bağlayan ilk ve en derin bağ, devrimin güncelliği kavrayışıdır. Tıpkı Lenin'in kendi döneminde devrimi pratik bir güncellik sorunu olarak görmesi gibi, komünist öncü de bugün devrimi güncel pratik bir sorun olarak ele almaktadır. Gezi barikatlarında ya da Kobanê siperlerinde, günün devrimci imkanlarını realize etmeye kilitlenen tüm zihinsel ve pratik gayretiyle, partinin kendini yeni Ekim'ler örgütlemeye boylu boyunca adayışıdır bu.

Emperyalist küreselleşmenin dünya devrimini tarih sahnesine çağırdığı 21. yüzyılda yepyeni yollar keşfetmeye yazgılı yeni Ekim'leri hedefleyen parti, Ekim'in 20. yüzyıldaki deneyimlerinin, başarıları ve tıkanıklıklarının, atılımları ve kırılmasının bilinciyle donanarak, devrimin ve sosyalizmin zaferine yürüyecektir.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn