21. Yüzyılda Marx’ın Ekolojisi / Brett Clark & John Bellamy Foster (Çev. Sevi Emek Önder)

Monthly Review dergisi editörleri Brett Clark ve John Bellamy Foster’ın “Marx’s Ecology in the 21st Century” başlıklı ortak çalışması, Mart 2010’da (World Review of Political Economy, Vol. 1, No. 1, pp. 142-56) yayınlandı. Marx’ın materyalist ve metabolik bakış açısının insan, doğa ve ekosistem içindeki ekolojik yarığın oluşumu ve gelişimini kavramak açısından taşıdığı önemi ortaya koyan Clark ve Foster’a göre, “Ekolojik krize işaret etmede öne sürülen piyasa işleyişlerine –ki bu işleyiş karı, doğayı korumanın üstünde tutar– taban tabana zıt olarak Marx’ın ekolojisi, gelecek kuşaklar için yaşam koşullarını sürdürülebilir kılan toplumsal bir düzenin kurulması gerekliliğine vurgu yapmaktadır.”

 

“21. Yüzyılda Marx’ın Ekolojisi” hakkında konuşmak çağdaş okuyucuya tuhaf gelebilir. Ekolojik düşüncenin genellikle 20. yüzyıl sonlarında ortaya çıktığı düşünülürken, Marx 19. yüzyıl ortalarında bu konu hakkında yazmıştır. Geçtiğimiz son birkaç on yılda, Marx’ın ekolojik eleştirinin başlatıcısı, daha doğrusu öncüsü olduğu, sol hareketin geniş kesimleri tarafından kabul görmüş olsa da, bazıları bugünün bakış açısından yalnızca tarihsel değer taşıyan bu kavrayış biçiminin buharlı motor çağına havale edilmesi gerektiğini düşünmektedirler.

Dolayısıyla, Marx’ın ekolojisi bazı yeşil sol hareketlerin ve hatta ekososyalist düşünürlerin gözünde 21. yüzyıl koşulları ile büyük ölçüde uyumsuzdur. Maarten de Kadt ve Salvatore Engel-Di Mauro, “doğa hakkındaki düşünüş”ün, bilimdeki birçok ilerlemenin henüz gerçekleşmediği “o zamanlarda [Darwin ve Marx’ın zamanında] görece ilk aşamada olduğunu” ileri sürmektedir. Marx, nükleer enerji öncesinde ve “poliklorobifenilleri, kloroflorokarbonları ve böcek öldürücüleri ortaya çıkaran kimya bilimlerinin ilerlemesi”[1] öncesinde yazıyordu. Bu yüzden, onun düşüncelerinin bizim güncel ekolojik sorunlarımızı anlamaya katkısı zorunlu olarak hayli mütevazı görünmektedir.

Bizim iddiamız ise tamamıyla farklıdır. Biz, Marx’ın materyalist ve metabolik bakış açısının, kullanım değeri ile değişim değeri ve zenginlik ile birikim arasındaki çelişkiye yaptığı vurgunun, sürdürülebilir insani gelişme üzerinde durmasının ve bir bütün olarak sermaye eleştirisinin, hem günümüz çevresel yıkımının eleştirisine, hem de toplumsal ve ekolojik dönüşümün tahayyülüne çok önemli bir metodolojik zemin sağladığını ileri sürmekteyiz. Marx’ın ekolojik diyalektiğinin önemini vurgulamak, tabii ki onun bugün bizim karşılaştığımız bütün karmaşık ekolojik sorunlara birebir işaret ettiği anlamına gelmez. Biz ayrıca, “Marxçı orijinal külliyat”ın kendinde, “doğayı kapitalizmden kurtarmak için tam ve yeterli bir kılavuz”[2] olduğunu öne süren gülünç düşünceyi savunmuyoruz. Buna karşın, Marx’ın ekolojisinin bize çağdaş ekolojik düşüncenin temel kısıtlılığı ile ilişkilenmede eleştirel bir yöntem (Lukács’ın marksizmdeki ortodoksluğun başta yönteme bağlı olduğunu vurgulayan savı anlamında) sağlaması tartışmamızın konusudur: toplum sorununa geri dönerek “doğa sorunu” ile bağlantı kuran bir diyalektik ekolojik materyalizm geliştirme yetersizliği.

Şunu belirtmek önemlidir ki, günümüzde ekososyalist bir perspektif formüle etmek için girişilen ilk çabalar tarihsel bir anlayış inşa etme başarısızlığından mustaripti. Ekososyalist teorinin ilk aşaması, çok çeşitli teorileri eklektik olarak bir araya getirmiş ve birleştirmiş açık büfe bir yaklaşım içermekteydi. Marksizm sıklıkla yeşil teoriye eklemlendi ya da tam tersi oldu. Doğa/çevre marksizm içinde önemli bir faktör olarak yeniden yaşama döndürüldü, fakat ekososyalizm “çeşitli ad hoc formülleri” kabul ettiğinden ve yeşil teoride bulunan “tinsel, idealist, dirimsel ve ahlakçı vurguların” eleştirisinden özenle kaçındığından dolayı, ancak titrek bacaklar üstünde durabildi. Ekososyalizm ayrıca, klasik marksizmin ekolojik görüşleri ve yaklaşımlarını araştırmaya da ilgisiz kaldı. İroniktir ki, sözde eko-marksistler, ekolojik krizin ortaya çıkardığı temel meselenin, yaşam koşullarında toplumsal bakımdan oluşan ve doğanın kendisine uzanan yarılma değil de, ekolojik üretim koşullarının altının oyulmasından kaynaklanan ekonomik kriz olduğunu öne sürerek (James O’Connor’un deyişiyle “kapitalizmin ikinci çelişkisi”), ekolojik çelişkileri çoğunlukla ekonomik çelişkilerin altında sınıflandırmaya çalıştılar.[3]

Ekososyalist teorinin ikinci aşaması, bu eksikliklerin ötesine geçmek için köklerine, Marx’a geri dönmeye, “onun materyalizminin ekolojik bağlamını anlamaya” ve bütün bir yaşamın üzerinde yükseldiği maddi koşulların kapitalist sistemce nasıl dönüştürüldüğünü içeren ekonomi politik eleştirisinin daha kapsamlı boyutlarını belirlemeye çalıştı. Bu ilişkilenme, (Antik Yunan filozofu Epicurus’tan etkilenerek) Marx’ın, her ikisini diyalektik olarak birbirine bağlayarak, doğa ve tarihin materyalist konseptini nasıl kurduğunu açımladı.[4] Bu ise, Marx’ın değer analizini (özellikle kullanım ve değişim değeri arasındaki çelişkiyi ele alışını), onun sürdürülebilir insani gelişme kavramının oluşumuna bağladı. Marx’ın ekolojik materyalizmi hem felsefi bir yönelimdir, hem de tikel bir üretim tarzının içsel çelişkilerini inceleyen eleştirel bir bakış açısıdır: toplum ve doğa arasındaki diyalektik değişimde kendini gösteren gerçekliğin keşfi. Burada, toplum ekolojik ve tarihsel olarak fiziksel dünyanın içine gömülüdür, onunla tümleşiktir.[5] Dolayısıyla bugün halen, doğa ve toplum arasındaki çelişkileri rahatlıkla anlamamıza olanak sağlayan Marx’ın ekolojik metodu eşsizdir.

Az ileride, Lauderdale Paradoksu ile ilişkisi içinde Marx’ın metabolik analizini merkeze alarak, onun doğa ve toplum diyalektiğinin temel unsurlarına, yine onun gelecek kuşaklar için sürdürülebilirlik kavramının “temel ekoloji üçgeni” olarak adlandırılabilecek olan şeyde nasıl bir rol oynadığına ana hatlarıyla değineceğiz. Sonunda ise, bunun 21. yüzyılın ekolojik kriz tartışmalarına nasıl etkilerde bulunduğuna işaret edeceğiz.

Marx Ve Metabolik Yarık

Marx, kendisinin de daima vurguladığı gibi, bir materyalistti ve onun asıl katkısı tarihin materyalist kavrayışının geliştirilmesindedir. Fakat Marx açısından, tarihin materyalist kavranışı diyalektik olarak doğanın da materyalist açıdan kavranması demekti. En nihayetinde ikisi de aynı şeydi. Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi’nde yazdıkları gibi, “Biz sadece tek bir bilim tanıyoruz, tarih bilimi. Tarih, doğa tarihi ve insanlık tarihi olmak üzere iki açıdan incelenebilir, fakat bu iki kısım birbirinden ayrılamaz. İnsan var olduğu sürece, insan tarihi ile doğa tarihi birbirini etkileyecektir.”[6] Bu bakımdan, Marx’ın tarihsel materyalizminden, cisimleştirilmiş bir ekolojik materyalizm olarak da bahsedilebilir.

Marx, ekolojik materyalizme bağlılığın bir parçası olarak, beslenme döngüsü gibi doğal sistemlerin de, madde ve enerjinin birbirinin yerine geçmesini sağlayan, bağımsızca işleyen ve toplumun yeniden üretimini ve devamını sağlayarak onunla ilişki içinde olan kendilerine has bir metabolizması olduğunun farkındaydı. Bu demektir ki, maddelerin karşılıklı değişimini yöneten belirli düzenleyici süreçler vardır. Marx, metabolizma kavramını, insan ve dünya arasında zorunlu bir “metabolik etkileşim” olduğunu belirterek, toplumsal olanın doğayla etkileşimlerine doğru genişletti. Toprak besin döngüsü, karbon döngüsü, ağaçların meyve üretimi gibi doğal süreçler insanın varlığını sürdürmesine destek olur. Dolayısıyla, “Yerkürenin kendisi evrensel bir araçtır… İşçiye, ayaklarını basacağı zemini tesis eder ve emek süreci için ‘iş alanı’ sağlar.”[7] Yerküre “toprağın, madenlerin ve benzerlerinin verimliliği misali emeğin doğal koşullarını”[8] temin eder.

Marx, insanın onun aracılığıyla dünyayı etkin olarak dönüştürdüğü metabolik değişimin bir parçasının emek olduğunu açıkladı. Şöyle yazdı:

“Emek, her şeyden önce, insanla doğa arasındaki bir süreçtir; bu süreçte insan, doğa ile kendisi arasındaki madde alışverişini kendi çabasıyla yürütür, düzenler ve denetler. Doğanın maddeleri karşısında bir doğa gücü olarak yer alır. Doğanın maddelerini kendi ihtiyaçlarına adapte edecek bir biçimde mülk edinmek üzere, kendi bedenine ait doğal güçleri, kollarını ve bacaklarını, kafasını ve ellerini harekete geçirir. Bu hareketiyle, kendi dışındaki doğa üzerinde etkide bulunur ve onu değiştirirken, aynı zamanda kendi doğasını da değiştirir.”[9]

Marx, insanın doğaya nasıl bağlı olduğunun ve doğayla ilişki içinde kendi tarihini nasıl yarattığının altını çizdi. O aynı zamanda, madde ve enerjinin “insan ve doğa arasındaki dinamik değiş tokuşuna” işaret ederek, toplumsal metabolizma kavramını kullanıma soktu. Burada, doğal süreçlerin yeniden üretimi için oluşmuş “zorunlu doğa koşulları” bulunduğuna, fakat aynı zamanda insanın da toplumsal etkileşimin belli zorunlu formları altında bahsi geçen bu süreçlere etkide bulunma kapasitesine sahip olduğuna işaret etti. Marx ve Engels’in çalışmalarında, metabolizmanın tüm analizi, 19. yüzyıl fiziğinde termodinamiğin gelişimiyle kavramsal olarak birleştirildi.[10]

Marx, toplumu ekolojik olarak bütünleştirdikten sonra, toplum ile doğa arasındaki maddi aktarıma etki eden kapitalist üretim tarzının özgün toplumsal metabolizmasını tarihsel konumuna yerleştirir. Marx’ın buradaki ekonomi politik eleştirisi, onun metabolik analizi ile iç içe geçer. Kapitalizm sermayenin sürekli birikimine dayalı bir sistemdir. Bu, hem bir “öznel amaçtır hem de tüm ekonomik sistemin motor gücüdür.”[11] Nihayetinde kapitalizm, birikim çarkının devamlı genişleyen ölçeğinde sonsuz bir büyüme tarafından ileri itilir; “parasal sermaye, üretim aracılığıyla, başlangıçtaki değere eklenen bir artıdeğeri gerçekleştirecek şekilde daha fazla paraya satılmak üzere üretilen metaya dönüştürülür.”[12] Yayılmaya ve biriktirmeye olan bu “doyumsuz iştah”, rekabet ile sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi tarafından körüklenir. Bu büyüme hammaddeye ve enerjiye gereksinim duyar, doğanın endüstriye yakıt ve piyasaya meta üretimi için kullanılmasıyla karşılanan bir gereksinim. Üstel bir büyümeye doğru olan bu kalıtsal itki, doğaya olan talebi artırarak, kapitalist düzenin toplumsal metabolizmasını pekiştirir. Yeni teknolojiler, üretimi artırmak ve emek maliyetini düşürmek için devreye sokulur. Sonuç olarak ise, kapitalizm ve doğa “sonu gelmez bir çatışmanın”[13] içine düşer. Artan üretim ölçeği, sonsuz olmayan bir dünyada geniş çapta ekolojik yıkım ve çevre kirliliği meydana getirir; doğanın sistematik bir biçimde sömürülmesi, ekosistemin kendini yeniden üretmesine olanak sağlayan doğal döngü ve süreçleri sarsarak tehdit eder.

Kapitalizmin toplumsal metabolizması, doğal döngü ve süreçlerde metabolik yarıklar yaratarak, doğal metabolizmadan giderek ayrılmaktadır. Böylesi metabolik yarıklar, ekolojik yıkımın gitgide boyutlanan artışı tehlikesini doğurarak, toplumsal üretimin doğaca dayatılan ve doğanın yeniden üretiminin zorunlu koşullarını gerektiren düzenleyici yasalarını çiğnemektedir. Marx, bu metabolik analizi, tarihsel olarak toprak krizinin belirdiği özel bir bağlamda, 19. yüzyıl İngiltere’sinde geliştirdi. O, toprağın mahsul verebilme kapasitesini sürdürebilmesi için azot, fosfor ve potasyum gibi birtakım besin ögelerine ihtiyaç duyduğunu, çünkü mahsullerin bu besin ögelerini kullanarak yetiştiğini belirtti. Fakat şehir ve köy arasında çitleme hareketleri sonucu artan ayrışma, nüfusu giderek kentsel alanlarda topladı. Böylece, gıda ve lif kırsal kesimlerden uzak piyasalara gönderilirken, besin ögeleri de toprağa dönmek yerine atık birikintisi haline geldiği kentlere transfer edilmiş oldu. Marx, bu üretim tipi için, “insanla yeryüzü arasındaki metabolik etkileşimi bozar, mesela insan tarafından besin ve giysi olarak tüketilen bileşenlerin toprağa dönmesinin önüne geçer; dolayısıyla, toprağın süreğen verimi için gerekli ezeli ve ebedi doğal koşulun işleyişini engeller”[14] açıklamasını yaptı. Sonuçta, besin döngüsünün içinde bir metabolik yarık yaratıldı.

Besin ögelerinin transferi birikim sürecine bağlandı, giderek artan bir biçimde de ulusal ve uluslararası düzeylerde gerçekleşti. Böylece besin ögeleri toprağa geri dönmez oldu. Birikim çarkının etkisi altında, kent piyasalarında satılacak gıda ve lif rekoltesini artırmak ve sürekli kılmak için –suni gübre kullanımının yanı sıra kemik ve martı gübresinin kitlesel ithalatını da içeren– yoğun tarım uygulamaları yürürlüğe kondu. Fakat bu uygulamalar metabolik yarığı onarmadı. Toprağın zenginliği hesapsızca heba edilmeye devam edildi ve ihtiyaç duyduğu zorunlu besin ögeleri kalıcı olarak tüketildi.

Kapitalizmin toplumsal metabolik düzeni, ekolojik emperyalizmden ve ekonomik sistemin yayılımından ayrılamaz. 19. yüzyıl İngiltere’sideki yoğun tarımsal üretim, Peru ve Şili’den milyonlarca ton martı gübresi ve nitratın çorak toprağı zenginleştirmek üzere Kuzey’e transfer edilmesiyle, küresel bir metabolik yarığın açılmasına katkı sundu. Bu uluslararası ticaret, tıpkı emeğin sömürülmesinde olduğu gibi, doğanın sömürülmesinde de asimetriler içermekteydi. 90 binin üzerinde Çinli, çoğunlukla baskı altında, plantasyonlarda ve demiryollarında çalıştırılmak üzere Peru’ya sevk edildi. Marx, Çinli amele sistemini, “köle çalışmasından daha berbat” olarak tanımlıyordu. En kötü koşullar, Çinli işçilerin gübre katmanları arasında çalışmaya zorlandığı, gübrenin çuvallara ve el arabalarına koyulup gemilere yüklendiği martı gübresi adalarında bulunmaktaydı. Kuralları çiğneyenlerin dövüldüğü ve aç bırakıldığı bu adalardan işçilerin ayrılmasına müsaade yoktu. Onlar günlerini, gübre tozunun yoğun boğuntusu altında, gözden çıkarılabilir hayvan muamelesi görmekle geçirdiler. Kuzey topraklarını canlandıran suni gübre, işte tamamen, Çinli işçilerin sömürülüp ömürlerinin kısaltılmasına, Peru’nun borç batağına saplanmasına ve bir doğal kaynağın tükenip gitmesine bağlıydı.[15]

Marx’ın metabolik analizi, sermayenin, doğal sistemlerin sürdürülebilirlik ihtiyaçlarını karşılamak yerine, ortaya çıkardığı metabolik yarıklar ne olursa olsun, bu yarıkların toplumsal nedenlerine tam olarak yönelmeksizin, onları teknolojik onarımlarla (toprağın besin ögelerinin sistematik tüketimiyle karşı karşıya kalındığında üretimi suni gübreleme ile devam ettirmek gibi) kapatmaya çalıştığı gerçeğine işaret eder. Böylesi yapay çözümler, ilave çevresel sorunlar yaratarak ve tüm sorunu örtbas ederek, problemi basitçe başka bir yere kaydırır. Bugün dahi, yapay gübrelemenin yaygın kullanımı, suyollarını kirleterek ve deniz ekosistemine aşırı besin ögesi yüklemesi yapan yüzey akışına neden olmaktadır. Kıyı sularında geniş çaplı “ölü bölgeler” meydana gelmiştir.[16] Bu durumda, tarımsal üretim, şu anki kapsamın dalga dalga ötesine yayılacak ve gıda üretimiyle doğrudan ilintili olmayan sistemlerde de yıkıma sebep olacak ekolojik sonuçlar ortaya çıkarabilir. Metabolik bakış açısı bu ilişkiselliği yakalamaya yardımcı olur, çünkü ekolojik bağlamın kendisine odaklanır ve üretim alanında yalnızca çevresel çıktılarla ilgilenmez.

Marx’ın ekolojisinin gücü, onun hem ekosistemin ve daha geniş bir doğa örgüsünün özgül ekolojik koşullarını ve hem de kapitalist üretim tarzı tarafından biçimlendirilmiş belli toplumsal etkileşimleri göz önünde bulundurarak, toplum ve doğa arasındaki karşılıklı aktarımı araştırmaya titiz yaklaşımından kaynaklanmaktadır. Burada, çeşitli çevresel problemler, metabolik analizi kullanan ekolojik materyalist bir yaklaşıma tarihsel ve ekolojik olarak oturtulabilir. Bunun yararı, metabolik analizi güncel ekolojik sorunlara doğru genişleten son dönemin çalışmalarında görülmektedir.

Kapitalist büyüme, üretim mekanizmasına enerji temin etmek ve uluslararası eşit olmayan ticari alım-satıma destek sağlamak amacıyla, fosil yakıtların kullanımına gün geçtikçe daha da bağımlı hale gelmiştir. Bu ekonomik genişleme, yerküreye depolanmış enerjiyi çıkarırken atmosfere yüklü miktarda karbondioksit salmasından dolayı, güneş gelir bütçesinde bir kırılma meydana getirmiştir. Aynı zamanda, ormansızlaşmaya bağlı olarak karbon yutaklarının emilim kapasitesi de azalmaktadır. Sonuç olarak, kapitalizmin karbon metabolizması, insanlığı ekolojik koşulları temelden değiştirebilecek bir doruk noktasına doğru iterek, küresel iklim değişikliğine neden olmaktadır.[17]

Marx’ın metabolik analizi, insanın okyanus ekosistemini aşırı avcılık ile değişime uğrattığı, balık yataklarında balık popülasyonunun kendini yenilemesinin önünü alan bir çöküşe sebebiyet verdiği deniz ekosistemine doğru da genişletilebilir. Suya ait ekosistemler ve besin zincirleri boyunca geçerli olan bu hassas örgü, sınır tanımaz bir sistemce tehdit altında tutulmaktadır. Marx, 19. yüzyıldaki toprak krizini incelerken, Philip Mancus da besin ögelerindeki sabit azalmaya bağlı toprak sorununun nasıl devam ettiğine dikkat çekmiştir. Sonuçta kapitalist tarım işletmeciliği, sınırlanmış ve tüketilmiş arazide gıda üretimi yapmak için sistemin gereksindiği oran ve ölçekte bir suni gübre çarkının dönmesine dayanmaktadır.[18] Bu metabolik analizler, kapitalist büyüme ile bağlantılı toplumsal-doğal kaymalara ışık tutmaktadır, ki buna göre, sistemin toplumsal metabolizmasının doğayı her cephede ezmeye doğru itilmesiyle yoğunluğu ve ölçeği katlanarak artan metabolik yarıklar bir ekosistemden diğerine art arda yaratılmaktadır.

Tüm dünya sermayenin mantığına indirgendiğinden ve dünyanın her bölgesi birikimi artırmanın bir aracı olarak hizmet ettiğinden, bu ekolojik materyalist metabolik analiz, kapitalist sistemin kalıtsal olarak sürdürülemez karakterini açığa çıkarmaktadır. Marx, sermayenin doymak bilmez iştahını açıkça tarif ederken, şunları belirtmiştir:

“Sermaye burjuva toplumunu yaratır ve doğaya evrensel olarak el koyulmasına neden olur… Doğa, tarihte ilk kez salt insan için bir nesne, salt yararlanılacak bir nesne halini alır, kendi başına bir kudret olarak görülmemeye başlar; özerk yasalarının teorik bilgisi, sadece, onu bir tüketim maddesi ya da bir üretim aracı olarak, insan ihtiyaçlarına bağımlı kılmaya yarayan bir hile gibi kullanılır. Sermaye, bu eğilimi gereğince, tüm ulusal engellerin ötesine geçer… Bütün bunlar karşısında yıkıcıdır; üretici güçlerin gelişmesini, ihtiyaçların genişlemesini, üretimin çeşitlenmesini, doğal ve zihinsel güçlerin işletilmesini ve mübadelesini kısıtlayan tüm ayak bağlarını çözüp atarak, bunları sürekli devrimcileştirir.”[19]

Marx, kapitalizmin metabolik yarıklara ve genel olarak ekolojik bozuluma sebebiyet veren yıkıcı eğilimlerine karşı çıkmak için yeni bir toplumsal metabolik düzenin gerekli olduğunu ileri sürdü. O, birleşmiş üreticilerin metabolik yenilenmeyle meşgul oldukları, toplumsal ve doğal yeniden üretim yasalarına sadık kaldıkları, böylece de doğayla toplumsal değiş tokuşun yaşam koşullarına zarar vermemesini garanti altına aldıkları bir sistem tahayyül etti.[20]

Marx Ve Lauderdale Paradoksu[21]

Marx’ın çalışmalarının çoğu tabii ki ekonomi politik eleştirisini dert edinmektedir ve emek-değer teorisine vurgusunun, Marx’ı, bugün ihtiyaç duyulan ekolojik farkındalığa sahip ve doğanın kendisini hesaba katan bir değer analizinin doğrudan karşısında konumlandırdığı ithamı sıklıkla duyulmaktadır. Luis Barbosa, Marx’ın “hammaddelerin bize doğa tarafından bedava verildiğine ve bu maddelere değerini verenin insan olduğuna inandığını” öne sürer. Böylece, Luis Barbosa’ya göre, “Marx doğanın içkin değerini fark etmekte başarısız olmuştur.”[22] Benzer şekilde, Jean-Paul Deléage de Marx’ın “doğal kaynaklara hiçbir içkin değer atfetmemesinden”[23], tek değer kaynağını emek sürecinde bulmasından yakınır. Joel Kovel, daha felsefi bir noktadan ifade ederek, Marx’ın, kullanım değerini doğada ararken, “kullanım değerini doğanın içkin değeri kavramından, yani ‘kendisi için’ doğadan, farklılaştırma ihtiyacını pek de görmediğini” iddia eder. Bu yüzden Marx, “doğanın içkin değerini önemsiz gördüğü” için eleştirilebilir.[24]

Ekososyalizmin (ve ana akım yeşil analizlerin) ilk dalgasının karakteristiği olan bu gibi görüşler, Marx’ı doğanın değerine dair ekolojik olmayan bir bakış açısı benimsediği için eleştirirlerken, öte yandan da, onun gerçek görüşlerinin tarihsel köklerine değin izini sürmekte başarısızlardır. Aksine, Marx’ın değer/zenginlik analizinin ve bunun ekoloji ile olan bağının detaylı bir incelemesi, ekolojik kavramlarda onun zayıflığından ziyade gücünü ortaya koymaktadır.

Marx’ın değer analizini anti-ekolojik olmakla niteleyen eleştirilerin çoğu, onun analizini bir ekonomi politik eleştirisi olarak, yani kapitalist toplumdaki baskın sınıf analizlerinin eleştirisi olarak kavramaktaki başarısızlıktan kaynaklanmaktadır. Marx’ın eleştirisinde kullandığı “bahşedilmiş doğa”, “değer yasası” gibi kavramsal kategoriler, onun keşfetmediği fakat klasik ekonomi politikten devraldığı, onun nezdinde sistemin asıl eğilimlerini ortaya koyan ve burjuva toplumun kendisinin aşılmasıyla beraber aşılacak olan kategorilerdir. Bu bakımdan Marx, kapitalist virüs için her zaman bir çare bulma arayışında olan bir bilim insanıdır.

Doğanın “bahşedilen bir hediye” olduğu düşüncesi temel olarak klasik liberal iktisada aitti ve bu düşünce Marx’tan uzun zaman önce Malthus tarafından geliştirilmişti.[25] Bu kavram tam olarak burjuvazinin doğa ile olan ilişkisini tarif etmekteydi. Marx, bunu kapitalist ekonomi politiğin bir gerçekliği olarak kabul etmesine rağmen, yine de toplumsal ve ekolojik çelişkilerin bu bakış açısında saklı olduğunun farkındaydı. Bu yüzden, 1861-63 Ekonomik Elyazmaları’nda, “doğadan insana bir hediye” olarak çevre fikrinin, bu “fizyokratik nosyon”un peşine takılan, bunun aslında tarihsel olarak sermaye tarafından oluşturulan belli toplumsal ilişkilerin ürünü olduğunu kavramakta başarısız kalan Malthus’a sıklıkla hücum etti.[26] Sürdürülebilir gelişmeye yapmış olduğu vurguyla beraber, Marx için bu tür görüşler, doğa ile onu sistematik olarak “gasp eden” birikim sistemi arasındaki çelişkiyi taşıyordu. Benzer bir ilişki, hiçbir anlamda tüm tarihsel formasyonların genel yasası olarak ele alınmazken, kapitalizmin “değer yasası” dahilinde de inşa edildi.

Ne var ki, doğanın “bahşedilen bir hediye” olduğu tavrı, esasen kapitalist ekonomiye aitken, neoklasik iktisadın temelini oluşturan başlıca bir önerme olarak alınmayı sürdürmektedir. Bu düşünce, büyük neoklasik iktisatçı Alfred Marshall’ın eserlerinde temel bir aksiyom olarak tekrarlanmış ve ortodoks iktisat ders kitaplarında el üstünde tutulmaya devam etmiştir. Campbell McConnell yaygın kullanılan bir ders kitabında, “toprağın, üretim sürecinde kullanılabilir olan tüm doğal kaynakları (‘doğanın armağanı’) kastettiğini” belirtir. Dahası, “toprağın üretim maliyeti yoktur, ‘doğanın bedava ve kopyası yapılamaz bir armağanıdır’ o.” Nick Hanley, Jason F. Shogren ve Ben White, Introduction to Enviromental Economics adlı kitaplarında, “doğal sermayenin doğanın bahşedilmiş tüm armağanlarını kapsadığını ve dolayısıyla yenilenebilir ve yenilenemez enerji ve madde kaynaklarını, temiz hava ve suyu, besin maddeleri ve karbon döngüsünü ve bioçeşitliliği de içerdiğini” belirtirler.[27]

Özgül olarak emek-değer teorisi temelindeki Marx eleştirileri, bu teori yalnızca emeğin değeri meydana getirdiğini ileri sürdüğü için, bilhassa vurucu görünüyor olabilir. Fakat buradaki ayrıntılı incelemeler bunun tam tersini ortaya çıkarmaktadır. Emek-değer teorisi elbette ki Marx ile sınırlandırılamaz, bu teorinin klasik iktisadın temelini oluşturan ayrı bir tarihi vardır. Dahası, emek-değer teorisi temelli yaklaşımın anti-ekolojik doğasına dair görüş, değer ve zenginlik sözcükleri arasındaki bir karışıklığı içermektedir. Başlangıçtan itibaren zenginlik, Locke’un “içkin değer” olarak adlandırdığı ve sonrasında ise ekonomi politikçiler tarafından “kullanım değeri”[28] olarak adlandırılan şey ile ilişkilendirildi. Bu hem doğal hem de nitel karakteristik olarak ele alındı ve üretim sürecinde harcanan insan emeğinin ürünü olan “değişim değeri”nin, yani niceliksel değerin (ya da kısaca değerin) sosyoekonomik yaratımıyla ilişkisi kurulmadı. Bu yüzden, klasik iktisadın ve Marx’ın da dahil olduğu bakış açısından, zenginliği (kullanım değeri veya içkin değer ile ilişkili olarak) azaltırken, değeri (değişim değeri anlamında) artırmak mümkündü. İnsan emeği, ki kapitalizm altında değerin temeli haline gelmişti, zenginliğin bir kaynağı ise, doğa da zenginliğin diğer kaynağıydı. Marx’a göre, zenginliğin biricik kaynağını emek olarak görenler, emeğe “doğaüstü yaratıcı bir güç” atfetmekteydiler. O, buna karşılık, “emek maddi zenginliğin babası ise, doğa da annesidir”[29] diyen William Petty’den alıntı yapmıştı. Kapitalizmin değer hesabına doğayı katmaktaki başarısızlığı ve değer ile zenginliği birbirine karıştırma eğilimi, Marx’a göre sistemin, değişim değerinin kullanım değeri üzerindeki tahakkümünü ve birikim amacıyla doğanın yağmalanmasını yansıtan temel çelişkileriydi. Bu yüzden, Paul Burkett, “doğaya değer atfetmeme konusunda Marx’ı hatalı bulanların, eleştirilerini kapitalizmin bizzat kendisine çevirmeleri gerektiğini” yazmıştır.[30]

Doğanın sürdürülebilirliğine (kullanım değeri/içkin değer) zarar verme pahasına kapitalizmin sermayenin değerlendirilmesine (değişim değerinin yükselişi) verdiği önemin kapitalist toplumda yol açtığı ekolojik çelişkiler, en somut biçimde “Lauderdale Paradoksu” olarak bilinen paradoksta karşımıza çıkar. Lauderdale sekizinci kontu olan James Maitland (1759-1839) Kamusal Zenginliğin Doğası ve Kökeni ile Bu Zenginliğin Artışını Sağlayan Araçlar ve Sebepler Üzerine (1804) kitabının yazarıydı. Lauderdale, ele aldığı paradoksta, ikincisinin artışının ilkine zarar verdiği kamusal zenginlik ile özel servet arasındaki çelişkiyi tartıştı. “Kamusal zenginlik insanın kullanışlı ve hoş bulduğu için istediği her şeyden oluşur” diye yazdı. Bu türden malların kullanım değeri vardır ve dolayısıyla zenginliği tesis ederler. Fakat zenginliğin karşıtı olarak değer (veya değişim değeri), “insanın kullanışlı ve hoş bulduğu için istediği her şeye” ek olarak, “bunların bir kıtlık derecesinde var olmasını” şart koşmaktaydı. Bu durum, Lauderdale’in birileri böylesine bol ama yaşamsal elementler olan su, hava ve besinde kıtlık yaratırsa, özel servetini ve aslında ülkenin servetini de kamusal zenginliğe zarar vermek pahasına çoğaltabileceğini tartışmasına sebep oldu. Örneğin, biri daha önce serbestçe erişim bulunan membaları fiyata bağlayarak suyu tekeli altına alabilseydi, ülkenin servetini verimli su kaynaklarına (yani kamusal zenginliğe) erişimin düştüğü ve bireylerin giderek artan biçimde susuz kaldığı boyutlara dek arttırırdı.

Lauderdale, Alman kolonistlerinin özellikle verimli dönemlerde “baharatları” nasıl yaktıklarını ya da yerlilere hindistan cevizi ağaçlarının taze filizlerinin veya yeşil yapraklarının kökünü kurutmaları için nasıl para ödediklerini; zamanında plantasyoncuların nasıl Virginia’daki tarlalarında çalışan her köle başına belli bir miktar tütünü yakmak zorunda olduklarını açıkladı. Bu uygulamalar, kamusal zenginliği oluşturan ne varsa –bu tikel örnekte toprağın üretimini– yok ederek kıtlığı körüklemek ve özel serveti çoğaltmak adına tasarlanmıştı. Lauderdale, “Çıkarları doğ­rultusunda avantaj sağlamaya çalışan o kişilerin algıladıkları bu prensip, kamusal zenginliği özel açgözlülüğün gaddarlığından koruyacak genel kombi­nasyonların imkansızlığından başka bir şey değildi”[31] diye yazdı.

Marx’a göre, Lauderdale’in argümanı kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki çelişkinin klasik iktisatçılar arasındaki kabulüne başat örnekti. O, Lauderdale’in “sistemini iki farklı değerin ters orantısı üzerine kurduğunu” ileri sürdü. Bu görüş, klasik ekonomistler üzerinde hatırı sayılır bir etki bıraktı. Marx, Lauderdale Paradoksunun değeri (değişim değeri) ve zenginliği (kullanım değeri) kavramsal olarak birbirinden ayırdığında ısrar eden Ricardo’dan alıntı verdi.[32] Marx’ın kendisi de, ekonomi politik eleştirisinde geniş bir alanı, kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki çelişki üzerine kurmuştu. O, metabolik yarık analizinde, endüstriyel tarım tarafından toprağın sürekli olarak yağmalandığını ve dolayısıyla doğanın ve kamusal zenginliklerin de kapitalizm altında değer büyümesine ve birikmesine bağlı olarak yağmalandığını yazdı.

Marx, bir doğal kaynağın bir değişim değeri kaynağına dönüşebilmesi için tekelleştirilmiş ve yabancılaştırılmış olması gerektiğini vurguladı. Fakat kapitalizm koşullarında çoğu zaman, doğal kaynakların tekel altına alınması, özel servetin büyüme sürecinde kamusal zenginliğin tahribatına yol açmaktaydı.[33] Dolayısıyla, azınlığın yararına olan sermaye birikimi, sıklıkla, bir bütün olarak toplumun zenginliğinin düşüşüyle el ele gitti. Marx’ın kavramlaştırmasında toplumun üretici güçlerini oluşturmakta önemli bir yeri olan sermaye birikimi, bu biçimde, yaratıcılığında o denli yıkıcıydı ki, tarihsel görevi bir kez tamamlandıktan sonra bir kenara atılmalıydı, basitçe yaşamın kendisini korumak adına.

Marx’ın sermaye birikimi uğruna doğal zenginliklerin tahribatına dair analizi, onun özel kazanç için doğa ve toprağın tekelleştirilmesinin sonuçları ile ilgilenen rant teorisinde gayet açık bir biçimde bulunmaktadır. Burada, metabolik yarığın ve (doğaya bahşedilmiş bir armağan gibi davranan) sermayenin değerlenmesinin ekolojik olarak yıkıcı doğasının analizi –Lauderdale Paradoksunu ortaya çıkararak– bir araya getirilmiştir. Bu yüzden Marx, burada sıklıkla sürdürülebilirlik koşullarına işaret etmektedir: gelecek kuşaklar için yerkürenin korunması ihtiyacı. Bunun Marx tarafından ortaya koyulan bir koşulu da, gelecek kuşaklar için iyi yönetim ilkeleriyle korunması zorunlu olan yerkürenin kimsenin (tüm bir toplumu veya toplumları bir araya getirince bile) mülkiyetinde olmadığıdır. Bunun mümkün olması için, insan ve doğa arasındaki metabolik ilişkiler, kendi ihtiyaçları ve gelecek kuşakların ihtiyaçları çizgisinde birleşmiş üreticiler tarafından, aynı zamanda böylesi süreçlerin içerdiği enerjiyi de koruyarak, akılcı bir biçimde düzenlenmelidir.[34] Marx’a göre, doğanın devamlılığını sağlamaya, genellikle, kullanım değerlerini idame ettirmek açısından yalnızca insan merkezci bir perspektiften bakıldı. Fakat o, aynı zamanda, doğanın tamamen metaya indirgenmeme hakkı olduğuna işaret etti. Bu yüzden Marx, Thomas Müntzer’in gelişmekte olan burjuva toplumundaki gerçekliğe işaret eden şu meşhur ifadesini alıntıladı: “Sudaki balıklar, gökyüzündeki kuşlar, toprak üzerindeki bitkiler, topyekün tüm varlıklar meta haline getirilmiştir, yaşayan tüm canlılar özgürleştirilmelidir.”[35]

Yukarıda belirttiklerimizle beraber Marx’ın düşüncesinden çıkan “temel ekoloji üçgeni”nden (Chávez’in yine Marx’tan türetilen “temel sosyalizm üçgeni” ile de ilişkilidir) söz edebiliriz: (1) doğanın sahipliği değil, toplumsal kullanımı; (2) insan ve doğa arasındaki metabolizmanın birleşmiş üreticiler tarafından akılcı düzenlenişi; (3) yalnızca şu an için değil, gelecek kuşaklar için de toplumsal ihtiyaçların tatmini.[36]

Kapitalizm Ve 21. Yüzyılda Ekolojik Kriz

Marx’ın ekolojisinin bugün tüm dünyayı tehdit eden ekolojik kriz açısından önemi nedir? Dünyadaki her türden ekosistemin gerileme içinde olduğu, var olan türlerin yarısının soyunun bu yüzyılda tükenebileceği ve karbon emisyonlarının geçen on yıla oranla on kat artıp dünyayı iklim değişikliğini hızlandıran bir yöne sürüklediği bir durum ile yüz yüzeyiz.[37] Peki Marx’ın 19. yüzyılda geliştirdiği ekolojiden bugün bizim edinebileceğimiz dersler olası mıdır?

Tam da Marx’ın ekolojisinin kapitalizmin pratiklerinin aşkınlığını temsil etmesinden dolayı, onun bugün için metodolojik önemini tartıştık. Artık bu noktada, Marx’ın metabolik yarık analizine, onun zenginlik-değer (kullanım değeri-değişim değeri) çelişkisini kavrayışına ve bunun ekolojik koşullarla olan ilişkisine Lauderdale Paradoksu bağlamında dönebiliriz. Sermaye birikimi, emeğin bölünmesinin yanı sıra doğanın bölünmesinin de devamlı genişlemesine ihtiyaç duymaktadır. Fakat, yeryüzünün insan tarafından kullanılan farklı alanları ve türlerinin doğanın kendisini yeniden üretmesini sürdüren bir bağlam içindeki bölünmesi, artık doğanın toplumsal olarak bölünmesi değildir. Aksine bu, doğanın, doğal süreçlerin döngüsünü bozarak ekolojik yarıklar meydana getiren ayrıntılı ve yabancılaşmış bir bölünmesidir. Doğa, bu yolla, tek bir sonuca doğru sürüklenmek üzere yeniden oluşturulur: rasyonel bilimin derslerine ve sürdürülebilirlik koşullarına bakılmaksızın sermaye birikimine. Her bir arazi parçasındaki yiyecek üretimi ve besin tedariki bakımından küçük çiftliklere ve/veya tarım kooperatiflerine dayanan bir sistemin neredeyse her zaman üstün olduğu artık kesin bir biçimde ortaya konulmuştur.[38] Fakat, büyük ölçekli tekelci tarım işletmeciliği özel serveti arttırmakta kamusal zenginlik pahasına bile olsa başarı sağladığından, her yeri ele geçirmektedir. Sonuç, genişlemeye devam eden bir metabolik yarıktır.

Örneğin bugün, dünyanın bir numaralı “üreticisi” Çin ile birlikte yeraltındaki katmanları suni gübre elde etmek amacıyla kazılan fosfor, rezervler hızla azalırken ve yalnızca birkaç bölgede toplanmış halde kalırken, Bilimsel Amerika tarafından “saatli bir bomba” olarak adlandırılmaktadır. Aynı zamanda, fosforun toprakta bulunan besin ögelerinin yağmalanmasını telafi etmek için modern tarım işletmeciliği tarafından aşırı kullanımı, suni gübre akışı sonucunda kıyı alanlarında ölü bölgelerin oluşmasına yol açarak, gezegen çapında toksik durumlara neden olmuştur. Şu anda dünya çapında 400’den fazla bu türden ölü bölge mevcuttur.[39] Bu gelişmeler, yalnızca kapitalist üretimin kaçınılmaz bir biçimde meydana getirdiği metabolik yarığa işaret etmekle kalmaz, aynı zamanda özel servet peşinde koşmanın sonucu olarak kamusal zenginlikte hızlı bir düşüş olduğunu da gösterir.

Ana akım iktisatta mevcut çevresel problemlere yönelik olarak tercih edilen yanıt, doğayı fiyatlandırmanın, doğal kaynakları doğal sermayeye ve iklimi emisyon ticareti aracılığıyla piyasaya çevirmenin yollarını bulmaktır. Özel sermaye birikiminin randımanlı olduğu ve piyasanın fiyatlandırılmamış veya değerinin altında fiyatlandırılmış doğaya doğru genişlemesinin yaratacağı randımanın çevresel sorunları çözmede yeterli olacağı sanılmaktadır.[40] Fakat, bu türden görüşler çoğunlukla değişim değeri ile kullanım değerini ve değer ile zenginliği birbirinden ayırmakta başarısızdırlar. Dolayısıyla bu görüşler, daha geniş etkilere bakmaksızın, basitçe ulusal gelirin artmaya devam edip etmeyeceğine odaklanırlar.

Örneğin, Nobel ekonomi ödülünü kazanmış olan Robert Solow, kaynaklar giderek azaldıkça, bu kaynakların fiyatlarının yükseleceğini, kullanımlarındaki verimliliğin artacağını ve yedeklerinin bulunacağını ileri sürmüştür. Dolayısıyla piyasa, ekolojik sorunlara ve “büyümenin sınırları”na otomatik çözümler önermektedir. Fakat Solow’un argümanı değişim değeri kavramlarına o denli yatırılmıştır ki, yükselen fiyatlarla birlikte kaynakların sömürüsünün toplam verimlilikten daha hızlı artabileceğini ve böylece kaynakların tükenmesinin hızlanabileceğini fark etmede başarısızdır. Onun yedeklere dair yaptığı vurgu, verili doğal kaynakların önemini azaltma ve (doğanın bahşedilmiş bir armağanı gibi davranılamayacak olan) bu yedeklerin çok daha hızlı bir biçimde sömürüleceği gerçeğini gizleme eğilimindedir. Bir diğer deyişle, argümanın bütünü, doğal zenginliğin, dünya ve onun sakinleri için uzun vadeli daha ciddi sonuçlara yol açacak şekilde, tüketilmekte ve daha kötüsü paramparça edilmekte oluşunu değerlendirmede başarısızdır. [41] Solow’un doğal kaynakların rolünü önemsizmiş gibi gösteren argümanına karşın, sermaye birikiminin doğal zenginliğe zarar vereceğini kavrayan Marx gibi, Engels de bir mektubunda, “enerji, kömür, maden, orman ve benzeri rezervlerimizin israf edilmesinden”[42] yakınmıştı.

Ekolojik iktisatçı Herman Daly, Lauderdale Paradoksuna Geri Dönüş adlı makalesinde, ekolojik çelişkinin bugün çok daha ciddi bir hal aldığını savunmuştur. Şöyle yazmıştır: “Dünya nüfus artışına ve ekonomik büyümeye bağlı olarak daha da kalabalıklaşırken, öncelerde ücretsiz olan mallar kıtlaşmıştır ve yüksek fiyatlara bağlanmıştır. Bu yüzden, kamusal zenginlikteki azalmayı fark etmeksizin özel servette akıl almaz biçimde göklere çıkarılan bir artış gözlemlemekteyiz. Lauderdale’in paradoksu, zenginliği değişim değeriyle ölçtüğümüz için ödediğimiz bir bedel gibi görünmektedir.”[43] Lauderdale 19. yüzyılda, suya, eğer ki arzı kısıtlı olursa ve tekel altına alınırsa, kamusal zenginlikte tehlikeli bir yıkımı gizleyerek özel servetin artışına sebep olabilecek potansiyel bakımdan kıt bir kaynak olarak işaret etmişti. Bugün, temiz su hızla yok olmaktadır ve sistem “çözüm” diye bir kez daha özel serveti çoğaltacak, ekolojik kıtlık problemini ise ileride yalnızca artıracak olan özelleştirmeyi öne çıkarmaktadır.[44]

Tüm bunlar, diğer kritik ekolojik sorulara yol açmaktadır: Karbon emisyonlarında karbon ticareti temelinde sermaye birikimine izin veren pazarlanabilir piyasalar kuruduğunda ne olacaktır? Bu durum, özel servetler büyürken, tüm kamusal zenginliğin en önemli formu olan iklimi koruyacak mıdır veya bu kamusal zenginliğin yok olmasının (veya en azından korunmamasının) önüne geçecek midir? Karbonda piyasa yaratmak adına yapılan böylesi bir girişim, küresel metabolik yarık genişlerken, sorunu en fazlasıyla merkezden kaydırmak olmayacak mıdır? Bunun basitçe, Marx’ın atıf yaptığı Lauderdale Paradoksunu şiddetlendirmesinin getireceği tehlikeler nelerdir?

Bizim görüşümüzce esas problemin izi, Barry Commoner’ın uzun zaman önce işaret ettiği gibi, doğal döngüleri oluşturan çevrimlerin kırılıp artık özel birikime yönelen doğrusal süreçlere dönüşmesi olgusunda sürülebilir. Öyle ki, giderek artan bir ölçekte gerçekleşen birikimin doğası, gitgide savunmasız kalan ekosistemlerin omzuna taşınması imkansız bir külfet yüklemektedir.[45] Bunun yarattığı metabolik yarık, sermaye sistemi altında düzelmek şöyle dursun, genişlemeye devam etmektedir. Buradan çıkan sonuç şudur ki, yerkürenin tedavisi, yalnızca eşitlikçi ve sürdürülebilir sosyalist bir toplumda “temel ekoloji üçgeni” yenilenmesi aracılığıyla mümkün olabilir. Isaac Deutscher’ın Tamamlanmamış Devrim kitabında ileri sürdüğü gibi, “İnsanlığın tam anlamıyla hayatta kalmak için birleşmeye [dünya ile birleşmeyi de ekleyebiliriz] ihtiyacı var; bu ise sosyalizmde değilse nerede bulunabilir ki?”[46]

Dipnotlar

[1] Maarten de Kadt ve Salvatore Engel-Di Mauro, “Failed Promise”, Capitalism, Nature, Socialism, 12 (2001): 50-54.

[2] Joel Kovel, The Enemy of Nature (New York: Zed Books, 2002), pp.210-211. Kovel, bu eleştiriyi, özellikle günümüz yazarlarından birinin çalışmasına ve Paul Burkett’a yöneltmiştir. İkincisine saygıyla not edilmelidir ki, Burkett’ın ekolojik iktisattaki güncel teorik tartışmalarla bağı içinde Marx’ın ekolojisinin hayli çapraşık ve diyalektik uygulamaları, dahası diğer geleneklerin ve çağdaş gelişmelerin unsurlarını da içererek Marx’ın yaklaşımından köklenen yeni bir sentez yaratmayı başardığı yordamı, Kovel’in haksızca onu bugünün ekolojik sorunlarını anlamakta Marx’ı sadece gerekli değil yeterli de görmekle itham etmesini açıkça boşa çıkarmaktadır. Bkz. Paul Burkett, Marx and Nature (New York: St. Martin’s Press, 1999) and Marxism and Ecological Economics (Boston: Brill, 2006).

[3] John Bellamy Foster, “Review of Environmental Politics”, Historical Materialism 8 (2001): 461-477; Paul Burkett, “Two Stages of Ecosocialism?”, International Journal of Political Economy 35, 3 (2006): 23-45.

[4] John Bellamy Foster, Marx’s Ecology (New York: Monthly Review Press, 2000).

[5] Brett Clark and Richard York, “Dialectical Materialism and Nature”, Organization & Environment 18 (2005): 318-337; Richard York and Philip Mancus, “Critical Human Ecology”, Sociological Theory 27 (2009): 122-149; John Bellamy Foster, “The Dialectics of Nature and Marxist Ecology”, in Bertell Ollman and Tony Smith, eds., Dialectics for the New Century (New York: Palgrave, 2009).

[6] Karl Marx and Frederick Engels, excerpt from The German Ideology, in Karl Marx, Writings of the Young Marx on Philosophy and Society (Indianapolis: Hackett, 1967), p. 408.

[7] Karl Marx, Capital, vol. 1 (New York: Vintage, 1976), pp. 286-287, 637-638.

[8] Karl Marx, Theories of Surplus Value, vol. 3 (Moscow: Progress Publishers, 1971), p. 34.

[9] Marx, Capital, vol. 1, p. 283.

[10] Foster, Marx’s Ecology, p. 158; Paul Burkett and John Bellamy Foster, “Metabolism, Energy, and Entropy in Marx’s Critique of Political Economy”, Theory and Society 35 (2006): 109-156.

[11] Paul Sweezy, “Capitalism and the Environment”, Monthly Review 41, 2 (1989): 1-10.

[12] John Bellamy Foster, “The Treadmill of Accumulation”, Organization & Environment 18, 1 (2005): 14.

[13] Allan Schnaiberg and Kenneth A. Gould, Environment and Society (New York: St. Martin’s Press, 1994); Richard York, Brett Clark, and John Bellamy Foster, “Capitalism in Wonderland”, Monthly Review 61, 1 (2009): 1-18.

[14] Marx, Capital, vol. 1, p. 637.

[15] Brett Clark and John Bellamy Foster, “Ecological Imperialism and the Global Metabolic Rift”, International Journal of Comparative Sociology 50 (2009): 311-334; Karl Marx and Frederick Engels, On Colonialism (New York: International Publishers, 1972).

[16] Brett Clark and Richard York, “Rifts and Shifts”, Monthly Review 60, 6 (2008): 13-24.

[17] Brett Clark and Richard York, “Carbon Metabolism”, Theory and Society 34, 4 (2005): 391-428; Herman Daly, Steady-State Economics (San Francisco: W. H. Freeman and Company, 1977).

[18] Rebecca Clausen and Brett Clark, “The Metabolic Rift and Marine Ecology”, Organization &Environment 18, 4 (2005): 422-444; Philip Mancus, “Nitrogen Fertilizer Dependency and Its Contradictions”, Rural Sociology 272, 2 (2007): 269-288. Ayrıca bkz. John Bellamy Foster and Fred Magdoff, “Liebig, Marx, and the Depletion of Soil Fertility: Relevance for Today’s Agriculture”, Fred Magdoff, John Bellamy Foster and Frederick H. Buttel, eds., Hungry for Profit: The Agribusiness Threat to Farmers, Food, and the Environment (New York: Monthly Review Press, (2000), pp. 23–41.

[19] Karl Marx, Grundrisse (New York: Penguin Books, 1993), pp. 409-410.

[20] John Bellamy Foster, The Ecological Revolution (New York: Monthly Review Press, 2009), pp. 50-53.

[21] Bu bölümdeki argüman, John Bellamy Foster ve Brett Clark’ın “The Paradox of Wealth: Capitalism and Ecological Destruction” adlı makalelerinde geliştirilen eleştirinin kısaltılmış bir versiyonudur. “The Paradox of Wealth: Capitalism and Ecological Destruction”, Monthly Review 61, 6 (2009): 1-18.

[22] Luiz C. Barbosa, “Theories in Environmental Sociology”, in Kenneth A. Gould and Tammy Lewis, eds., Twenty Lessons in Environmental Sociology (New York: Oxford University Press, 2009), p.28.

[23] Jean-Paul Deléage, “Eco-Marxist Critique of Political Economy”, in Martin O’Connor, ed., Is Capitalism Sustainable? (New York: Guilford, 1994), p. 48.

[24] Kovel, The Enemy of Nature, pp. 211, 221

[25] Thomas Malthus, Pamphlets (New York: Augustus M. Kelley, 1970), p. 185.

[26] Marx and Engels, Collected Works, vol. 34, pp. 151-159.

[27] İtalik ifade makale yazarları tarafından eklenmiştir. Campbell McConnell, Economics (New York: McGraw Hill, (1987), pp. 20, 672; Nick Hanley, Jason F. Shogren and Ben White, Introduction to Environmental Economics (New York: Oxford University Press, 2001), p. 135. Alfred Marshall, Principles of Economics (London: Macmillan, 1920).

[28] Robert Brown, The Nature of Social Laws (Cambridge: Cambridge University Press, 1984), pp. 63-64.

[29] Karl Marx, Critique of the Gotha Programme (New York: International Publishers, 1938), p. 3; Marx, Capital, vol. 1, p. 134.

[30] Burkett, Marx and Nature, p. 99.

[31] James Maitland, Earl of Lauderdale, An Inquiry into the Nature and Origin of Public Wealth and into the Means and Causes of its Increase (Edinburgh: Archibald Constable and Co., 1819), pp.37-59. Lauderdale klasik ekonomi politikte en çok Malthus’a yakındı, fakat arz-talep yasalarının ve üretimin üç faktörünün (toprak, emek ve sermaye) üzerinde durarak, yetersiz bulduğu klasik değer teorisini genel olarak reddetti. Burjuva ekonomi politikte Ricardo’yu ölçü alan Marx, bu yüzden, bir teorisyen olarak Lauderdale’e, kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki çelişkiyi yansıtan ünlü paradoksundaki kavrayışından öte, fazla bir ilgi göstermedi.

[32] Karl Marx, The Poverty of Philosophy (New York: International Publishers, 1964), pp. 35-36.

[33] Marx, The Poverty of Philosophy, pp. 48-49; Burkett, Marx and Nature, p. 94.

[34] Karl Marx, Capital, vol. 3 (New York: Penguin Books, 1991), pp. 911, 959.

[35] Karl Marx, Early Writings (New York: Vintage, 1974), p. 239; Thomas Müntzer, Collected Works (Edinburgh: T. & T. Clark, 1988), p. 335. Ayrıca bkz. Frederick Engels, The Peasant War in Germany (New York: International Publishers, 1926), p. 68.

[36] Paul Burkett, “Marx’s Vision of Sustainable Human Development”, Monthly Review 57, 5 (2005): 34-62. Marx, Capital, vol. 3, p. 911.

[37] Elizabeth Kolbert, “The Sixth Extinction”, The New Yorker, May 25, 2009; Eli Kintisch, “Projections of Climate Change Go from Bad to Worse”, Science 323 (2009): 1546-1547; John Bellamy Foster, Brett Clark, and Richard York, “The Midas Effect: A Critique of Climate Change Economics”, Development and Change 40, 6 (2009): 1085-1097.

[38] Peter Rosset, “Fixing Our Global Food System”, Monthly Review 61, 1 (July-August 2009).

[39] David A. Vaccari, “Phosphorus: A Looming Crisis”, Scientific American (June 2009): 54-59.

[40] Peter H. May and Ronaldo Serôa da Motta, Pricing the Planet (New York: Columbia University Press, 1996); Paul Hawken, Amory Lovins, and L. Hunter Lovins, Natural Capitalism (Boston: Little, Brown and Co., 1999).

[41] Robert Solow, “Is the End of the World at Hand?”, in Andrew Weintraub, Eli Schwartz, and J. Richard Aronson, eds., The Economic Growth Controversy (White Plains, New York: International Arts and Sciences Press, 1973), pp. 39-61; Burkett, Marx and Nature, pp. 97-98.

[42] Marx and Engels, Collected Works, vol. 46, p. 411.

[43] Herman Daly, “The Return of Lauderdale’s Paradox”, Ecological Economics 25 (1988): 21-23. Ayrıca bkz. Herman Daly and John Cobb, For the Common Good (Boston: Beacon Press, 1994), pp. 147-148.

[44] Maude Barlow, Blue Covenant (New York: New Press, 2007).

[45] Barry Commoner, The Closing Circle (New York: Alfred A. Knopf, 1971).

[46] Isaac Deutscher, The Unfinished Revolution (Oxford: Oxford University Press, 1967), pp. 110-114.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn