Marx Ve Engels’te Ekoloji / Ziya Ulusoy

İnsan, felsefe, din ve edebiyattan önce, yemek, içmek, giyinmek ve barınmak zorundadır. Bu zorunluluk nedeniyle toplumsal insan olmaya başlar başlamaz, doğayla emek harcadığı bir ilişki içerisinde var olagelmiştir. Toplumsal insanın evriminin vardığı düzey, doğayla ilişkisinde emek sürecini hangi tarzda gerçekleştireceğini belirler ve sonraki aşamanın maddi koşullarını yaratır.

 

Kapitalizm, insan-doğa arasındaki emek sürecinin sınırlarını yıkıp geçer. Bununla, üretim kıtlığının giderek aşılmasını sağlarken, üretici emekçiyi bu üretimin sonuçlarından ancak işgücünü yenileyebilecek kadar yararlandırır; fazla nüfus –işsizliği– yaratarak açlığa mahkum ederken, artıdeğeri küçük bir azınlığın elinde toplar.

Kapitalizmin bugünkü koşullarında, artıdeğer, kapitalist dünya tekellerinin hakimiyet altına aldıkları dünya çapındaki üretim zinciriyle gerçekleşmekte, yine dünya mali tekelleri, hakimiyet altına aldıkları karın büyük çoğunluğunu tekelci tarzda gasp etmektedirler. Bilim ve teknolojiyi de kendi tekellerinde tutarak, karlarını azamileştirmenin aracı kılmaktadırlar. Bunu, gerekli emek zamanını kısaltmanın aracı olarak kullanmalarına karşılık, çalışma saatlerini uzun tutmaya devam ederek, emekçi insanlığın yeteneklerini geliştirmesinin engeli yapmaktadırlar.

Özellikle 2008 kapitalist dünya krizi açığa çıkardı ki, dünya tekellerinin hakimiyetindeki kapitalizm, varoluşsal kriz içinde, fazla sermaye ve fazla nüfusu yan yana getirme, üretici güçleri geliştirme yeteneğini yitirmiştir.

Kriz içindeki dünya kapitalizminin egemeni tekeller, artıdeğer oranını yükselterek kar kütlesini korumak için, bir yandan uzun çalışma saatlerine başvurarak işçi sınıfının haklarını geriye götürmekte, diğer yandan hayali sermaye oyun alanı finans ağlarından kar kapmakta, devletleri eliyle dünyanın değişik bölgelerindeki savaşları ve silahlanmayı kışkırtarak silah sanayisini ve ticaretini geliştirmekte, işgaller aracılığıyla pazar ve hammadde gaspına girişmektedirler.

Kapitalizm, Marx ve Engels’in zamanından bugüne, kar maksimizasyonuna bağlı olarak emekçinin işgücü talanını zirveye vardırmakta ve kronik işsizliği yasa katına çıkararak emekçilerin bu kesimini sefaletin en diplerine itmekte, bütün bunları doğanın talanıyla birlikte yapmaktadır.

Bugün dünya tekellerinin egemenliğindeki kapitalizm, gerek emperyalist devletlerin devasa militarist gücüyle, gerekse mali-ekonomik sömürgeleştirdiği ülkelerdeki egemen burjuvazilerin militarist gücüyle, dışarda ve içerde, insan emek-gücünün ve doğanın talanını zirveye vardırmıştır. Bu durum, doğa-insan ilişkisinde sürdürülebilir bir insani gelişme imkanını gitgide tüketmiş, doğanın artık neredeyse geri döndürülemez düzeyde tahribatıyla ekolojik krize yol açmıştır.

Bu koşullarda, proletarya ve ezilenlerin sömürüden kurtuluşu da, onların yaşam alanı olan doğayı yeniden insani gelişmeyle uyumlu hale sokacak doğanın kurtuluşu da, dünya mali tekellerinin egemenliğine karşı devrimlerde birleşmiş durumdadır. Emekçinin kurtuluşu ve ekolojik kurtuluş kopmaz bağlarla birbirine bağlanmıştır.

Buna rağmen, ekolojik kurtuluş için mücadeleyi, dünya mali tekellerinin hakimiyetini yıkacak proleter devrimlerden kopararak ele alan görüşler gelişmektedir. Bu görüşler, sosyalizmi ve bu mücadelenin teorik kurucuları Marx ve Engels’i de, doğanın geri döndürülemez tahribatına yol açan kapitalizmle aynı cephede göstermekte ya da en azından ekolojiye kör kalmakla eleştirmektedirler.

Gerçeğin böyle olmadığını ortaya koymak ve Marx ve Engels’in insani gelişmeyi doğayla uyumlu kılan bir ekolojik görüşe sahip olduklarını kanıtlamak komünist hareketin görevidir.

Tarihsel materyalizmin, sosyalizm ve komünizm için mücadelenin kurucuları olarak Marx ve Engels, kapitalizmin en uzlaşmaz eleştirisini yaptılar.

Onlar, kapitalizmin emekçi insanı artan oranda ve sürekli olarak mülksüzleştirerek proleterleştirmekte olduğunu, bir yandan emeğin ürünü devasa zenginlikleri sermayenin elinde toplarken, mülksüzleştirdiği çoğunluğu nasıl yoksulluk denizine ittiğini, azınlık için sefahat ve güzellik üretirken, çoğunluk için sefalet ve fiziki tahribat ürettiğini ortaya koydular. Kapitalizmin ortaya çıkardığı mezar kazıcısı proletaryanın tarihsel görevinin, toplumsal devrimle kendisinin ve tüm ezilenlerin kurtuluşunu gerçekleştirmek olduğunu formüle ettiler.

Fakat onlar bununla yetinmediler. Doğa ile toplumsal insan ilişkisini de ele aldılar.

Marx ve Engels, insanı, doğanın ondan koparılması olanaksız bir ürünü olarak gördüler. Engels bunu yalın biçimde ifade eder:

“Hiçbir şekilde, başka bir topluluğa egemen olan bir fatih, doğa dışında bulunan bir kişi gibi, doğaya egemen değiliz; tersine, etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parçayız, onun tam ortasındayız.”[1]

Marx ise bunu başka bir biçimde ve doğanın özel mülkiyet edinilmesi eleştirisinde ifade eder:

Toplumun daha yüksek bir ekonomik formundan bakıldığında, dünyanın, bireylerin özel mülkiyetinde olması, bir insanın diğer bir insanın özel mülkiyetinde olması kadar saçmadır. Hatta bütün bir toplum, bir ulus veya aynı anda var olan tüm toplumlar, gezegenin sahibi değildir. Gezegenin sadece maliki, intifa hakkı sahibidirler ve meskenin dost canlısı sakinleri gibi gezegeni gelecek nesillere iyi durumda devretmeleri gerekir.”[2]

Kapitalist, kar için üretimi amaçladığı için, insanın emek faaliyetini bu amaç doğrultusunda yönetir ve sermayenin genişletilmiş yeniden üretimine tabi kılarak kısa zamanda kar elde etmeyi hedefler. Bunun dışında diğer şeylerle, örneğin fazla nüfusun açlığıyla nasıl ki asla ilgilenmezse, bu karakteristik özelliği doğayla ilişkide de geçerlidir. Engels bunu, Küba’da kahve üretimindeki İspanyol tarımcının faaliyetini örneklendirirken belirtir. Doğayı uzun dönemde kalıcı olarak tahrip etmesinin bu tarımcı için hiçbir önem taşımadığını vurgular:

“Küba'da dağ yamaçlarındaki ormanları yakarak en verimli kahve ağacının bir kuşağına yetecek gübreyi bunların külünden sağlayan İspanyol tarımcılarını, sonradan şiddetli tropikal yağmurların artık korunamayan üst toprak tabakasını alıp götürmesi ve geriye yalnız çıplak kayalar bırakması ilgilendirir miydi?”[3]

Engels, Doğanın Diyalektiği’ndeki makalelerinden birinde, kapitalizmin üretimi devasa geliştirmesinin temel sonuçlarından birini, insanın yaşam alanına, doğaya verdiği zararı anlatır:

Doğa üzerinde kazandığımız zaferlerden dolayı kendimizi pek fazla övmeyelim. Böyle her zafer için doğa bizden öcünü alır. Her zaferin beklediğimiz sonuçları ilk planda sağladığı doğrudur, ama ikinci ve üçüncü planda da büyük çoğunlukla ilk sonuçları ortadan kaldıran, bambaşka, önceden görülmeyen etkileri vardır. Mezopotamya, Yunanistan, Küçük Asya ve başka yerlerde işlenecek toprak elde etmek için ormanları yok eden insanlar, ormanlarla birlikte nem koruyan ve biriktiren merkezlerin ellerinden gittiğini, bu ülkelerin şimdiki çölleşmiş durumuna ortam hazırladıklarını akıllarına hiç getirmiyorlardı. Alpler’deki İtalyanlar, dağların kuzey yamaçlarında dikkatle korunan çam ormanlarını güney yamaçlarında yok ederken, bölgelerinde sütçülük sanayiinin köklerini kazıdıklarını sezemiyorlardı.”[4]

Engels’in bu bakış açısı, bugüne uyarlandığında, kapitalizmin yarattığı ve telafisi bugün neredeyse olanaklı olmayan, yakın zamandaysa tamamen olanaksız olacak tahribatın öcünün doğa tarafından çok daha acımasızca alınacağı, geri dönülemez bir ekolojik yıkım düzeyine ulaşacağı anlamına gelir. Kapitalizmin yarattığı tahribat sonucu insan yaşamının temeli olarak doğanın bu elverişliliğini yitireceği gerçeğini, Engels’in yüzyıldan daha fazla zaman öncesinden eleştirel olarak ortaya konduğunu gösterir.

Marx da, kapitalist tarımın hem “toprağın bereketinin sürmesi için gerekli koşulları tahrip ettiğini”, hem de “kentli işçi sağlığını tahrip ettiğini” vurgulayarak, benzer bir eleştiriyi yapar.[5] “Kapitalist üretim... teknolojiyi geliştirir ve ancak bütün zenginliğin asıl kaynağını, yani toprağı ve emekçiyi kurutarak çeşitli süreçleri toplumsal bir bütün içinde bileştirir.”[6]

İnsan, doğanın ayrılamaz bir unsuru olduğu gibi, yaşamı ve devamı için doğayla zorunlu bir alma-verme ilişkisi içindedir. Bu işlevi gören emektir. Marx’ın vurguladığı gibi, “Emek öncelikle, insan ve doğa arasında, insanın kendi hareketleri ile kendisi ve doğa arasındaki metabolizmaya aracılık ettiği, düzenlediği ve kontrol ettiği bir süreçtir.”[7]

Fakat kapitalizm, emek sürecini nasıl ki kar amacının egemenliğinde yönetirse, insan yaşamının vazgeçilmez koşulu olan havayı ve suyu kirletmekten geri durmaz, toprağı toplumsal faydalı olacak niteliğinden çıkaracak, hammaddeleri doğayı tahrip edecek tarzda kullanır. Doğayı insani gelişmenin uyumlu koşulu olmaktan çıkarır. Temel yasası kar ve azami kar olan kapitalizm, bu sonuca kaçınılmaz olarak yol açar.

Marx ve Engels, kapitalizmin havayı ve suyu kirletmesini, toprağı tüketmesini, doğayı emekçinin insani gelişmesinin karşıtı bir niteliğe dönüştürmesini uzlaşmaz eleştiriye tabi tuttular. Ve kapitalizmin doğayı tahrip etmesi henüz geri döndürülemez bir düzeyde değilken bile bu eleştirileri yaptılar. Yukarıda alıntıladığımız görüşleri bunun kanıtıdır.

Fakat onlar aynı zamanda, kapitalizmin yapısal çelişkisi olarak, öte yandan kaçınılmaz biçimde insanın çok yönlü gelişmesinin maddi-nesnel temelini yarattığını vurguladılar.

Maddi Temele Vurgu Kapitalist Üreticiliğe Övgü Değil

Evet, Marx ve Engels, kapitalizmin üretimde devrim yaptığını vurguladılar. Bütün önceki üretim tarzlarından farklı olarak kapitalizmin, üretimi sıçrattığını ve sürekli genişletilmiş yeniden üretimin başta gelen karakteristik özelliğinin bu olduğunu açıkladılar. Fakat bu vurgu ve hatta yer yer övgü, kapitalizmin, insanı çok yönlü geliştirdiği ve insan-doğa uyumlu ilişkisini taşıyan bir sistem olduğu anlamına gelmiyordu, gelmez. Dahası, Marx ve Engels’in kapitalizmin ekolojiyi tahrip ve talan etmesine kör oldukları anlamına da gelmez.

Onlar, kapitalist üretim tarzının, çelişik biçimde, üretimi durmaksızın geliştirerek zenginlik yarattığını, ama üretim araçları mülkiyetinin özel olmasını koruyarak, burjuvazinin sermayesini ve mülkiyetini biriktirdiğini, üreticileri ise sefalete ittiğini gösterdiler. Öte yandan kapitalizmin, insan-doğa ilişkisini geliştirirken, bedava yararlanarak ve mülk edinerek doğayı yağmaladığını, gelecek kuşaklara elverişsiz bir doğa bıraktığını, bunun kapitalizmin kar yasasının kaçınılmaz sonucu olarak gerçekleştiğini belirttiler.

Kapitalizm, üretimsel ve toplumsal alanda, işgücünü talan ettiği emekçileri proleterleştirerek mezar kazıcısını, sistemini yok edecek sınıfı sürekli büyüttüğü için kendi tasfiyesinin de maddi koşullarını yaratır. Marx ve Engels, teorilerinin temelini bu gerçeğe dayandırdılar.

Benzer biçimde, doğayı sürekli ve sınırsızca talan eden kapitalizm, aynı zamanda gerekli emeği kısaltarak, proletaryanın ve emekçi insanlığın boş zamanının çoğalmasının, çok yönlü yeteneklerinin gelişmesinin maddi koşullarını da yaratır. Bunlar, bir başka ifadeyle, proletaryanın özel mülkiyeti toplumsal mülkiyete dönüştürerek, komünizm yoluyla insanın hem çok yönlü yeteneklerini geliştirmesinin, hem de doğayla uyumlu üretimi geliştirmesinin de maddi koşullarıdır.

Bunlar, kapitalizmin çelişkili yapısının sonuçlarıdır.

Marx ve Engels’in bu temel çelişkiden kaynaklanan sonuçlara vurgu yapmaları, tartıştığımız konu açısından, onların kapitalizmi ve sonuçlarını savundukları anlamına gelmez. Nasıl ki, kapitalizmin üretimi sıçratması, dolayısıyla zenginliği sıçramalı biriktirmesi, onu üreten işçi sınıfının yoksullaşmasıyla ve emekçilerin mülksüzleştirilmesiyle sonuçlanıyorsa, bu durum, kapitalizmin temel çelişkisinden kaynaklanan diğer başlıca sorunlar ve sonuçlar için de geçerlidir.

Burjuvazinin aşırı kar yasasına dayanan üretimi, üretim için üretime yol açarak, doğanın geri döndürülemez tahribatıyla sonuçlanıyor. Fakat burjuvazi, üretimi geliştirip gerekli emek zamanını kısaltmakla, yalnızca artıdeğeri ve kar kütlesini artırmakla kalmıyor, insanın çok yönlü yeteneklerinin geliştirilebilmesinin maddi koşullarını da yaratmış oluyor. Bu kapitalizmin onulmaz çelişkili yapısını gösteriyor.

Marx ve Engels, bu maddi temel üzerinde komünizmin kurulabileceğini belirtirlerken, bunun kapitalizmin tasfiyesi ve toplumsal mülkiyetin gerçekleştirilmesi mücadelesi yoluyla olacağının teorisini inşa ettiler.

Aynı zamanda kapitalizmin, hava, su ve toprağı tahrip etmesini eleştirdiler. Ekolojik krize ilişkin kesin sonuçlar ve çözümler ortaya koymadıysalar da, insan-doğa uyumluluğu temelindeki üretimin öneminin atını çizdiler. Dahası, kapitalizmin yarattığı maddi koşullar üzerinde kurulacağını öngördükleri komünizmde, çok yönlü yetenekleri gelişecek insanın aynı zamanda doğayla uyumlu üretimi geliştireceğini vurgulamakla, ekolojik kurtuluş teorisine başlangıç olacak görüşler ortaya koydular.

Dolayısıyla, kapitalist üretkenliğin toplumsal mülkiyet için elverişli maddi koşullar yaratmasına vurgu yapmaları, Marx ve Engels’in kapitalist üretimle aynı cephede yer aldıklarını göstermediği gibi, onun yol açtığı doğa tahribatına kör oldukları ya da nötr davrandıkları anlamına da gelmez. Zira kendilerinin doğrudan kapitalizmin doğa tahribatına karşı uzlaşmaz eleştirileri, metabolik yarılma görüşleri, doğayla uyumlu ilişki önerileri, insan-doğa ilişkisine nötr/kör yaklaşmadıklarını fazlasıyla kanıtlar.

Doğanın Kör Güçlerine Egemenlik

Marx ve Engels, komünist toplumda insanın doğaya egemenliğinden bahsettiler: “Sonunda kendi öz toplumsal örgüt biçiminin efendisi olan insan, aynı zamanda, doğanın egemeni ve kendisinin efendisi olur – özgür olur.”[8]

İnsan, doğanın bir unsuru olarak, doğayı tümden egemenliği altına alamaz; Marx ve Engels de bunu asla ileri sürmediler. Marx ve Engels, toplumsal insanın yalnızca doğanın kör güçlerine egemen olması gerektiği görüşünü kararlıca dile getirdiler. Toplumsal insanın tarihi gelişiminin de bu olduğunu vurguladılar.

Doğanın kör güçlerini –insana, toprağa ve canlılara zarar veren güçlerini– egemenlik altına almak demek, insana ve yaşam alanına, canlı türlerine yönelik zararları önlemek demektir. İnsan bu yeteneği ancak tarihsel gelişme sürecinde sağlayabilir, bu yeteneği üretim tarzı ve toplum biçimine bağlı olarak değişik düzeylerde ve hızlarda geliştirebilir.

Kapitalizm de toplumsal insana, doğanın yasalarını tanıma ve bunlardan yararlanarak ve teknikteki gelişme seviyesini kullanarak doğanın kör güçlerinin verdiği zararları önleyebilme olanağını maddeten sağlar. Ancak kapitalizm bu olanağı kısa dönemdeki çıkarına, karına tabi kılar. Ötesine ihtiyaç da gerek de duymaz. Marx’a atıf yaparak söyleyecek olursak, gölgesinden kar edemeyeceği ağacı, meta olarak satmak üzere keser!

Kapitalizm, toprağı sellerden korumayı ancak kapitalist işletmeciliğin olduğu alanlarla sınırlar. Bununla kalmaz, kimyasallarla toprağı verimli olmaktan çıkarır, verimini tüketir, dahası insan yaşamına zararlı hale getirir. Depremden insanı korumayı yalnızca karlı konut inşasıyla sınırlı tutar. Dahası, kapitalist sanayi işletmelerinin ve enerji üretiminin doğayı geri döndürülemez tarzda tahrip etmesini, ekolojik kriz yaratmasını önemsemez.

Ekolojik felaketlerin alabildiğine çığırından çıktığı koşullarda, kapitalizmin sağladığı devasa zenginliklerle kapitalistler için dünyada veya başka bir gezegende korunaklı bir hayat sağlanabilir, ama bu da kapitalizmin kar yasasının işletildiği tarzda, tıpkı uzaya gezinin kar amaçlı bir işkoluna dönüştürülmesinde olduğu gibi, lüks tüketim aracı üretiminin bir nevi devamı olarak yapılabilir.

Sosyalizm ve komünizm mücadelesinin bilimsel teorisinin kurucuları ise, kapitalizmin, insanın doğa yasalarını daha çok anlamasına ve bu yasaların bilgisini insan-doğa uyumluluğu içinde çok daha etkin kullanabilmesine nesnel maddi olanaklar yarattığını belirttiler. Kapitalizmin bu olanakların kullanılmasını dizginlediğini, komünizmin ise bu olanakları “kendi toplumsal koşullarının egemeni” haline gelecek insanın kullanımına özgür bırakacağını vurguladılar: “Doğaya... onun üzerinde kurduğumuz bütün egemenlik, başka bütün yaratıklardan önce onun yasalarını tanıma ve doğru olarak uygulayabilme üstünlüğüne sahip olmamızdan öte gitmez.”[9]

Bu bölümde yer verilen iki alıntıdaki görüşlerin birbirleriyle çeliştikleri iddia edilebilir. Ekolojik yıkıma karşı mücadeleyi kapitalizme karşı komünizm için mücadeleden ayıran görüşün sahipleri, bu çelişkiye dikkat çekerek, hatta ikincisinde ifade edilen görüşü yok sayarak, Marx ve Engels’i, kapitalistler gibi insanın doğaya hakim olması gerektiği anlayışına sahip olmakla itham ediyorlar.

Bu kesinlikle yanlıştır. Onlara savunmadıkları bir görüşü atfetmektir. Marx ve Engels, konuya ilişkin ifadelerinde, komünizmde “insanın doğaya egemen olacağını” belirtmişlerdir. Ama egemenlik sözcüğüyle kastettikleri anlamsal içerik, Marx’ın toplumsal mülkiyet altında doğaya hakimiyetin içini “gelecek kuşaklara iyi koşullarda devretme” olarak doldurduğunu dikkate aldığımızda, Engels’in insanın doğaya egemenliğini “onun yasalarını tanıma ve doğru olarak uygulayabilme üstünlüğüne sahip olmamızdan öte gitmez” şeklinde anlamlandırmasıyla birlikte yorumladığımızda, kesinlikle kapitalizmden temelden farklı olarak, doğa yasalarını anlamak ve doğanın kör güçlerine egemen olmakla özdeştir.

Emekçiyi Emeğin Koşullarından Ayırma Ve Metabolik Yarık Eleştirisi

Marksizmin kurucularının temel bir teorik argümanı, kapitalizmin, zanaatçıyı ve küçük mülk sahibi köylü emekçiyi, üretim araçlarına sahip olmaktan kopardığı, hiçbir mülkiyete sahip olmayan ve yaşamak için yalnızca işgücünü satmak zorunda kalan işçiye dönüştürdüğüdür. Dahası emekçi, üretim araçlarının eklentisine dönüştürülmüştür.

Marx ve Engels, buradan hareketle, kapitalizmin emekçi ile ürünü arasındaki ilişkiyi, tam bir ayrılığa, antagonist karşıtlığa dönüştürdüğünü, toplumsal mülkiyetin gerçekleştirilmesiyle, bu karşıtlığın ortadan kaldırılarak, emekçi ile üretim araçları ve emeğin koşulları arasında birliğin sağlanacağını öne sürmüş ve savunmuşlardır:

Kapitalizm, “emekçi insan ile emeğinin araçları arasında var olan özgül birliğin bölünmesi”dir. Komünizm ise, “özgül birliği yeni bir tarihsel form içinde yeniden kuracak” olan “üretim tarzında yeni ve köklü bir devrim”dir.[10] Başka bir ifadeyle komünizm, “emeğin ve işçinin emek koşullarından kopartılıp birbirinden bağımsız güçler haline gelmesi”nin “tarihsel tersyüz edilişi”dir.[11] Kapitalizmin ücret sistemi altında “üretim araçları işçiyi kullanır”, komünizmde “işçiler, özneleşerek, üretim araçlarını, kendileri için zenginlik üretmede kullanır.”[12]

Marx ve Engels benzer görüşleri insan-doğa ilişkisinde de dile getirmişlerdir:

Kapitalizmde “doğanın ve bilimin güçleri… sermayenin güçleri olarak emekçilerle karşıtlaşır.”[13] “Bilim, doğal güçler ve emeğin büyük çaplı ürünleri” yalnızca “emek sömürüsünün, artıdeğer çıkarmanın araçları olarak” kullanılır.[14] Kapitalizmin kent ve kır arasındaki zıtlaştırıcı işbölümü, “yaşamın doğal yasalarının sağladığı toplumsal değiş tokuşun sürekliliğinde onulmaz bir kırılma” yaratır.[15]

Marx ve Engels, kapitalizmin insan ve doğa arasında metabolik yarık yarattığı, insan-doğa ilişkisinde karşıtlık meydana getirdiği tezini ileri sürdüler. Bunu antagonist bir karşıtlık düzeyinde koymadılarsa da, komünizmin yeniden insan-doğa birliğini –ilkel komünal toplumunkinden daha üst düzeyde– sağlayacağını, sağlaması gerektiğini tartışma götürmez biçimde ortaya koydular.

Marx ve Engels’in kapitalizmin yarattığı insan-doğa ayrılığını ve metabolik yarılmayı antagonist karşıtlık düzeyinde ele almamalarını, o günün koşullarında ekolojik tahribat düzeyinin göreceliliğinden gelen bir eksiklik olarak görebiliriz. Fakat yine onların, ekolojik kurtuluşun kapitalizmin tasfiyesiyle ve toplumsal mülkiyetin gerçekleşmesiyle sağlanacağını tartışma götürmez tarzda ortaya koymaları, bu eksikliği giderecek bakış açısını da bizzat sundukları anlamına gelir.

Sonuç Yerine

Marx ve Engels kapitalizmin insan-doğa ilişkisinde metabolik yarığa ve ayrılığa yol açtığını açıkça tarif ettiler. Komünizmin, doğaya zarar vermeyecek bir üretim tarzını geliştirmesi ve insan-doğa birliğini bu kez üst düzeyde gerçekleştirmesi gerektiğini vurguladılar.

İnsanın doğaya hakimiyetini, doğa yasalarını daha çok keşfederek anlama, bunlara uyumluluk içinde doğadan yararlanma ve doğanın insana ve canlılara zarar veren kör güçlerini kontrol altına alma olarak içeriklendirdiler.

Kapitalizmin yarattığı maddi nesnel koşulların, insan-doğa ayrılığını ve metabolik yarılmayı gidermeye, insan-doğa birliğini sağlamaya ve ekolojik kurtuluşu gerçekleştirmeye elverişli olanaklar yarattığını, öznel koşulların ise ancak kapitalizmi tasfiye edecek toplumsal mülkiyet altındaki gelişmeyle sağlanabileceğini açıklığa kavuşturdular.

Doğa-insan ilişkisi açısından özgürlük dünyasının ancak maddi alanın ötesinden başlayabileceğine dair vurguları, bu anlayışı berrak bir netlikle ortaya koyar:

“Bu alanda özgürlük ancak doğanın kör güçlerinin önüne katılmak yerine, doğayla olan karşılıklı ilişkilerini rasyonel bir biçimde düzenleyen ve doğayı ortak bir denetim altına sokan toplumsal insan, ortaklaşa üreticiler tarafından gerçekleştirilebilir; ve bu, en az enerji harcamasıyla ve insan doğasına en uygun ve en layık koşullar altında başarılır. Ama gene de bu, bir zorunluluk alemi olmakta devam eder. Gerçek özgürlük alemi, kendi başına bir amaç olarak insan enerjisinin gelişmesi, bunun ötesinde başlar; ama bu da ancak temelindeki bu zorunluluklar alemi ile serpilip gelişebilir. İşgününün kısaltılması onun temel önkoşuludur.”[16]

Marx ve Engels’te ekolojiye körlük veya kapitalizm yandaşlığı bulan eleştirileri kapsayan görüşler, gerçeği araştırıp bulma zahmetime katlanmayanların ve ekolojik kurtuluş mücadelesini kapitalizmden kurtuluş mücadelesinden ayıranların görüşleridir.

Gelişen ama ihtiyaçları artan toplumsal insanın doğayla uyumluluk içinde kendisini geliştirmesinin ve yine doğayı gelecek kuşaklara çok daha elverişli haliyle bırakmasının ancak komünizmde gerçekleşebileceğini; kapitalizme karşı ve komünizm için mücadeleden koparılmış bir ekoloji mücadelesinin, ekolojik çöküşe gidişi kısmen frenlemenin ve göreli iyileştirmeler elde etmenin ilerisinde bir sonuç sağlayamayacağını belirtelim. Ekolojik krizden kurtuluşu, kapitalist sömürüden kurtuluşla beraber, dünya çapında büyümeye devam eden ve mücadelesi daha da uluslararasılaşan proletarya gerçekleştirebilir.

Dipnotlar

[1] Friedrich Engels, Doğanın Diyalektiği, Sol Yayınları, s. 229.

[2] Karl Marx, Capital: Volume Three (Progress Publishers, 1978), s. 776.

[3] Engels, Doğanın Diyalektiği, s. 232.

[4] Engels, age, s. 228.

[5] Karl Marx, Kapital 1. Cilt, Sol Yayınları, 1967, s. 505.

[6] Marx, Kapital 1. Cilt, s. 518.

[7] Marx, age, s. 283.

[8] Friedrich Engels, Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm, Sol Yayınları, s. 102.

[9] Engels, Doğanın Diyalektiği, s. 229.

[10] Karl Marx, Ücret Fiyat ve Kar, Sol Yayınları, 1976, s. 39.

[11] Karl Marx, Artı-değer Teorileri, Cilt 2, Sol Yayınları 1971, s. 271-2.

[12] Karl Marx, Artı-değer Teorileri Cilt 1, Sol Yayınları, 1968, s. 580.

[13] Marx, age, s. 391.

[14] Marx, age, s. 391-2.

[15] Karl Marx, Kapital Cilt 3, Sol Yayınları, 1967, s. 813.

[16] Marx, age, s. 720.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn