1921 Anayasası – Özyönetim, Özerklik - Kürtler Ve Emekçi Sol

Kürt özgürlük hareketi demokratik özerklik ve demokratik özyönetim talebini yükseltirken sık sık 1921 anayasasına ve birinci meclise vurgu yapar; her ikisini kanıt göstererek Kürt sorununun o günkü perspektifle ele alınması halinde çözüme kavuşturulacağını öne sürer.

Bu mümkün mü? O günün koşullarına yeniden dönülebilir mi? Bunun bir an gerçekleştirildiğini varsayalım, o günkü bakış açısı korunarak sorun çözülebilir mi? Türk burjuvazisinin politik temsilcilerinin sorunu çözme isteği ve iradesi var mıydı? Dönem incelendiğinde bu soruya olumlu yanıt vermenin mümkün olmadığı, hatta olumlu bir yanıt aramanın beyhude bir çaba olduğu kolayca anlaşılır.

O günlerin belirleyici iki temel olgusu Ekim Devrimi'yle pratikleşen sosyalist inşa ile ve yine bu rüzgarla yelkenlerini şişiren ulusların kaderlerini tayin hakkı talebidir. Birinci meclis ve 1921 anayasası tam da bu iki etkenin basıncı altında şekillendi.

Bir yandan Sovyetler birliğinin ve buna bağlı olarak emekçi solun yedeklenmesi, diğer yandan Kürtlerin bağımsızlığa meyletmesinin engellenmesi ve yedeklenmesi Türk burjuvasının hedefe varma yolunda temel stratejisini oluşturuyordu. Tam da bu stratejiyi uygulayabilmek için bir dönem Türk burjuvazisi her iki kesime taviz vermeye (daha doğrusu vermiş gibi davranmaya) mecbur kaldı. Türk burjuvazisi kendini az çok kuvvetli hissettiği her anda sırtını Sovyetlere yüzünü emperyalistlere döndü; ne anayasa tanıdı ne verdiği sözlere ve tavizlere bağlı kaldı. O günlere vurgu yaparken bunu hiç bir zaman akıldan çıkarmamalı. Türk burjuva siyasetçileri bugün söz verir, imza atar, hatta taahhütlerini anayasal güvence altına alır ama fırsatını bulduğu anda hepsinin üzerine çizik atmakta tereddüt etmez. O günlerden bugüne kalan başlıca ders bu olsa gerek.

Atılan demokratik – ilerici adımlarda dönemin Sovyetler Birliği'nin, emekçi solun ve Kürtleri ikna etme zorunluluğunun etkisi büyüktü.

Osmanlı imparatorluğu birinci emperyalist paylaşım savaşından yenilgi ile çıkmış, savaş ve Ermeni soykırımının baş suçlusu İttihat ve Terakki liderleri kaçmıştı. Galip emperyalist devletler Osmanlıyı paylaşmaya girişmişlerdi. Aynı dönemde Rusya’daki Şubat ve Ekim devrimleri ezilen halk tabakaları ve mazlumlara büyük bir umut ve cesaret veriyordu.

Bu koşullar altında İmparatorluktaki sınıflar yeni pozisyon alıyordu. Daha dün Alman emperyalizminin yanında paylaşım savaşına girişen, sermayeyi ve Anadolu’yu Türkleştirmek adına Ermeni ulusunu soykırımdan geçiren, Rumları soykırımcı saldırılarla göçe zorlayan, Kürtleri dağıtarak herhangi bir yerde çoğunluk olmaktan çıkarmayı planlayan burjuva Türk milliyetçileri, ittihatçı artıkları suçlarının hesabını vermeden antiemperyalist hatta antikapitalist söylevler çekmeye başlamıştı.

Böyle yapmak zorundaydılar zira kendilerine yardım edebilecek yegane ülke Sovyet Rusya’ydı. Diğer yandan Ekim devrimi ezilenler arasında umut yaratmıştı. Burjuva milliyetçi aydınların kurmaya giriştiği örgütler kısa zaman içinde şu ya da bu düzeyde sosyalist fikirlerin etkisi altında kalıyor, komünist örgütler ve partiler boy veriyordu. Türk burjuvazisi bunları hesaba katmak zorundaydı.

Yeşil Ordu’nun kuruluşu (1920 Mayıs) ve evrimi bunun tipik örneğidir[1]. Yeşil Ordu’nun kurucularının çoğu İttihatçı artığı burjuva Türk milliyetçilerindendi. Sovyetlere yaranmanın ve ondan yardım koparmanın da bir aracıydı. Ama aynı zamanda sosyalizmin etkisi altındaki pek çok aydın da örgüte katılmıştı. Burjuva Türk milliyetçileri ile emekçi solun bir çeşit ittifakı oluşmuştu. Türk milliyetçileri için bu sorun değildi fakat ne zaman ki Çerkez Ethem’in gerilla birlikleri (Kuvay-ı Seyyare) örgüte katıldı, M. Kemal duruma müdahale ederek örgütün dağıtılmasını istedi. Çünkü gerilla birlikleri halk nezdinde giderek daha itibarlı hale geliyordu. Anadolu burjuvazisi Kuvay-ı Milliye'yi desteklerken yoksul köylüler Kuvay-ı Seyyare’den yanaydı. Milliyeciler zenginlere dokunmadan savaşın yükünü köylülere yıkarken Seyyareciler zenginleri vergiye bağlayarak fedakarlığa zorluyordu. Yoksul kitlelerin Seyyare'ye sempatisinin başlıca nedenlerinden biri buydu. Milliyeci düzenli ordu gerici iç isyanlarla başa çıkamazken Seyyareci gerilla birlikleri bunları bertaraf edebiliyordu. Bu da onun itibarını daha da yükseltiyordu. Bu koşular altında Seyyare'nin Yeşil Ordu'ya katılması M. Kemal ve çevresini kaygılandırdı, örgüt dağıtılmadığı taktirde onların başa bela olacaktı.

Gel gör ki örgütü dağıtmak hiç de kolay değildi. Türk milliyetçilerinin denetimi dışında kalan bir örgüt yapısı oluşmuştu ve sosyalizm sempatisi örgütü dal budak sarmıştı. 4-5 bin kişilik Seyyare birlikleri arasında 700 kişilik bir Bolşevik Taburu da vardı[2]. Örgütün bu biçimde dağıtılması halinde denetim dışı komünist örgütlenmeler çoğalacaktı. Sovyetler Birliği ile iyi geçinmek gerekeceği için bunları ezmek de doğru olmazdı.

Gelişmeler tam da bu yöndeydi. Yeşil Ordu’nun dağıtılması (1920 Sonbaharı) kararının ardından yöneticilerinin bir kısmı Halk İştirakiyun Fırkası'na bir kısmı da resmi TKF’ye katılmıştı. 3. Enternasyonal çizgisinde 14 Temmuz 1920'de bir gizli Komünist Fırkası kurulmuştu. Bu partinin Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası adı altında mecliste milletvekilleri de olan ve daha sonra yasallaşan (7 Aralık 1920) kolu vardı. İstanbul ve Bakü’de de aynı çizgide ayrı komünist partiler faaliyetlerini sürdürmekteydi. 10 Eylül’deki kongreyle bunlar birleşti. Fakat o günkü koşullar altında ayrı partiler gibi çalışmaya devam etmek zorundaydılar.

Sovyet Rusya ve komünizm sempatisini tolore etmek ve halkın bilincini bulandırmak için M. Kemal'in istemi ile burjuva Türk milliyetçileri resmi bir komünist partisi kurdu (18 Ekim 1920). Tescilli komünizm düşmanları, Türk ırkçıları dahi parti kurucusu olmuştu[3]. Üstelik bu resmi komünist parti de kendisini 3. Enternasyonalci ilan etmiş ve kabul edilmesi için Enternasyonal yürütmesine başvurmuştu. M. Kemal, Ethem’den de bu partiyi desteklemesini istedi. Bu isteğe uygun olarak Seyyare’nin Eskişehir’deki yayın organı Yeni Dünya Ankara’ya taşınarak resmi komünist partinin yayın organı olarak çalışmaya başladı.

Öncesinde esasen Ermeniler ve kısmen de Rumlar arasında gelişmeye başlayan sosyalist fikirler Müslüman halklar arasında çok daha az karşılık buluyordu. Ekim Devrimi’nden ve bilhassa Osmanlının paylaşılmaya girişilmesinin ardından Müslümanlar içinde eskiden çok zayıf olan sosyalizm düşüncesi giderek güç kazandı. Sovyetler, komünizm ve halkçılık fikirlerinin İslamcılıkla harmanladığı bir ideolojik atmosfer hakim hale gelmişti. Bu atmosferin meclisi etkisi altına almaması düşünülemezdi.

Nitekim Yeşil Ordu’nun bir kısım üyeleri ve Halk İştirakiyun Fırkası milletvekillerinin ittifakından oluşan Halk Zümresi (1920 yaz sonunda örgütlendi) Meclis’e bir halkçılık programı hazırladı. M. Kemal bir kez daha inisiyatif alarak programı sahiplendi ve meclise sundu. 1921 Anayasasının kaynağı bu programdır

1921 anayasasının oluşumunda Ekim Devrimi, dönemin emekçi solu ve Kürtlerin belirleyici etkisi olduğu açıktır.

1921 Anayasası

1921 anayasası 20 Ocak 1921’de kabul edildi. Anayasanın ayırdedici başlıca iki temel özelliği a) yasama ve yürütmenin Büyük Millet Meclisi’nde toplanması b) şuralara (konsey) dayalı aşağıdan yukarıya (köylerden şehirlere) yerel özerkliğin kabulüydü. Sovyetler Birliği’ndeki yönetim sistemini bazı bakımlardan andırıyordu. Şuralar Sovyetlerin ve BMM’de Yüksek Sovyet’in muadili olarak düşünülmüştü.

Anayasanın 2. Maddesi yasama ve yürütmenin BMM’de toplandığını belirtir[4]. Bu, burjuva demokrasisinin tipik özelliklerinden biri olan yasama ve yürütmenin birbirinden bağımsız erkler olduğu anlayışından uzaklaşmayı ifade ediyordu. Buna karşın yasama ve yürütme yetkisini meclise doğrudan veren Sovyet sistemine yakınlaşma anlamına geliyordu. Burjuva parlamenter sistemde meclis içinden bir parti, hükümeti kurma yetkisi alır, başbakanı ve bakanları bu parti belirler. ’21 anayasasında olduğu gibi meclis hükümeti sisteminde ise bakanlar meclis içinden aday olanlar arasından tek tek seçilir. Seçilen adaylar içlerinden birini başbakan tayin eder. Meclis seçtiği bakanlardan herhangi birini istediği anda geri çağırabilir ve yerine yenisini seçebilir. Sovyetler’de de sistem benzerdir. Bakanları (Halk Komiserleri) Yüksek Sovyet seçer ve istediğinde geri çeker. Sovyetler'de ne cumhurbaşkanı ne devlet başkanı vardır, yalnızca Yüksek Sovyet Başkanı görev yapar. '21 anayasasında da cumhurbaşkanı ya da devlet başkanından söz edilmez, Meclis başkanının yetkileri tarif edilir.

Anayasanın 11. Maddesi[5] ise şuralara dayalı yerel özerkliği düzenler. Buna göre iller, yerel işlerde tüzel kişilik ve özerklik sahibidir. Vakıflar, Medreseler, Eğitim, Sağlık, Ekonomi, Tarım, Bayındırlık ve Sosyal Yardım işlerinin düzenlenmesi ve yönetimi, İl Meclislerinin yetkisi altındadır. Görüleceği gibi halkın doğrudan oyla seçtiği mahalli şuralar (aynı anlama gelmek üzere yerel meclis ya da konseyler) idari işlerin yansıra eğitim, sağlık, ekonomi gibi alanlarda düzenleme yapmakla da yetkilendirilmiştir.

Her kasabayı ve bir kaç köyden oluşan birliği bucak olarak tanımlayan anayasa her bucağa da yerel özerklik tanımaktadır. Anayasaya göre Bucak Meclisi, bucak halkı tarafından doğrudan oyla seçilen üyelerden oluşur. Yönetim Kurulu ve Bucak Müdürü, Bucak Meclisi tarafından seçilir. Bucak Meclisi ve Yönetim Kurulu yargısal, ekonomik ve parasal yetkilere sahip olup; bunların dereceleri, özel kanunlarla belirlenir.

İki Yüzlü Kaypak Burjuvazi

Temel hak ve özgürlüklere yer verilmemesi, ulusal eşitsizliklerin ortadan kaldırılması ve vicdan özgürlüğünün sağlanmasına dair maddelerin olmamasına karşın yukarıda sayılan iki özelliğinden dolayı '21 anayasası halkçı demokratik içerikte sayılmalıdır. Ne var ki bu anayasayı kabul etmek zorunda kalan Türk burjuvazisinin politik temsilcileri hiç bir zaman halkçı demokratik nitelikte olmamıştır. Nitekim fırsat buldukları anda bu anayasayı çöpe atmakta tereddüt etmediler.

Burjuva Türk milliyetçileri Sovyetlerin desteğini almak ve uyanmakta olan Anadolu ezilenlerini kendi çizgisine çekmek için her türlü numarayı çevirmekten geri durmamış, kendini komünist bile ilan etmişti.

Galip emperyalist devletlerin toplamayı düşündüğü konferansa çağrılmasını sağlamak için komünistlere saldırmaya başlayan Ankara hükümeti 1921 yılının başında bu konferansa (21 Şubat, Londra Konferansı) çağırılınca burjuva milliyetçiler artık Sovyet desteğine gereksinimleri kalmadığını düşündü. Hava tersine dönüştü. Sovyetlere şirin görünmek için kızıl kalpak takan, komünist nutuklar atan burjuva Türk milliyetçileri birden kara kalpak takmaya ve komünizme kin kusmaya başladı. Bu değişim o kadar kısa sürede gerçekleşti ki takip edenlerin başı dönerdi. Komünistlere saldırı doruğa vardırılırdı. Ne de olsa şimdi sıra galip emperyalistlere şirin görünmekteydi ve bunun en kestirme yolu komünistleri ezmekti. 1920 Aralık ve 1921 Ocak aylarında komünist avına çıkıldı. 15'lerin Karadeniz'de boğdurulması, Halk İştirakiyun Partisi'nin kapatılması ve yöneticilerinin tutuklanması, komünist yayın organlarının yasaklanması, Kuvay-ı Seyyare’nin dağıtılması aynı döneme denk gelir.

Şu işe bakın ki Londra Konferansı'ndan hiç bir sonuç alamayan Ankara hükümeti bir kez daha Sovyetler'e muhtaç kalmıştı. Bir kez daha heyetler Rusya yolundaydı. Komünistlere af çıktı. Solcu dergi ve gazetelerin yayınına yeniden izin verildi. Halk İştirakiyun Partisi yeniden faaliyete geçti. Burjuva Türk milliyetçilerinin ordusu İzmir'e girdikten sonra Ankara hükümeti İngilizlerle anlaşarak İstanbul'a girme ve savaşı sonlandırma siyaseti izledi. Sovyetlere yine eskisi kadar ihtiyaç kalmamıştı ve yine sol muhalefeti ezme zamanıydı.

Kürtlerin Yedeklenmesi

Stratejinin ikinci ayağı Kürtlerin yedeklenmesiydi. M. Kemal Anadolu'ya geçtiği ilk andan itibaren bu stratejiyi uygulamak için büyük çaba harcadı. Kürtlerin bağımsızlık yoluna girmesi halinde Osmanlı’nın yıkıntıları üzerinde yeni bir Türk devleti kurmak olanaksızlaşacaktı. Batı Anadolu işgal altındaydı. Kürtler de bağımsızlık elde ederse geriye Anadolu'nun orta bölgesi kalıyordu. Yalnızca buraya dayanarak bir “kurtuluş savaşı”na girmek beyhude bir çaba olacağı gibi böyle bir savaş kazanılsa bile küçük ve önemsiz bir bölge kurtarılmış olacaktı. Ama zaten bunun için savaşmaya da gerek yoktu, zira Sevr Antlaşması böyle bir Türk devletinin varlık hakkını tanıyordu. Sevr'i yırtmak ancak Kürtleri kazanmakla mümkündü. Kürtler ikna edilirse Sevr'de öngörülen Ermeni devletine set çekilebilecek, bağımsız Kürdistan planı boşa çıkarılmış olacak ve böylelikle Batı Anadolu ve İstanbul'un yeniden ele geçirilmesi için uygun koşullar da hazırlanabilecekti.

Sevr'de öngörüldüğü gibi o gün için Kürtlerin çoğunlukta olduğu toprakların da dahil edildiği bir Ermeni devletinin kurulması Kürt üst tabakasını endişelendiriyordu.

Temel mesele Kürtlerin ikna edilmesiydi. 1800'lü yılların başından itibaren özerk feodal Kürt devletlerinin ortadan kaldırılması ve buna karşı patlayan onlarca isyan Osmanlı dönemindeki Kürt sorununun ana eksenini oluşturuyordu. Ulusların kaderlerini tayin hakkı yeni dönemde sömürgeci boyunduruktan kurtuluş şiarı haline gelmişti. Yanı sıra rakiplerini zayıflatmak isteyen emperyalist devletler ulusların kaderlerini tayin hakkını bir truva atı olarak kullanıyordu. Ulusal bilinç ve bağımsızlık fikri Kürtler arasında da uyanıyordu. Şimdi artık bir Kürt ulusal sorunu ortaya çıkmıştı.

Bu koşullar altında Kürtlerin bağımsızlıktan vazgeçirilmesinin yegane yolu onların ulusal kültürel haklarının tanınması, aynı devlet çatısı altında eşit ve gönüllü birliğin güvence altına alınmasıydı. Kürtlerin kazanılmasının yegane yolu bu yönde kesin ve imza altına alınmış taahhütlerin verilmeseydi.

M. Kemal Anadolu'ya adım atar atmaz ayağının tozuyla Kürtleri ikna etmeye yönelik güvenceler vermeye başladı. Sivas Kongresi (4–11 Eylül 1919) Beyannamesi'nin sonuç bildirgesinde “Osmanlı Devleti’nin düşünülen ve kabul edilen sınırının Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı” belirtilmişti. Ardından Ankara ve İstanbul hükümetleri ve padişahın temsilcisinin katılımıyla gerçekleşen Amasya buluşmasında (18-22 Ekim 1919) imzalanan protokollerden ikincisinde Kürtlerin bağımsızlığa meyletmesinin engellenmesi maksadıyla onların ulusal varlık hakkı tanınarak “Kürtlerin gelişme serbestliğini sağlayacak şekilde ırk hukuku ve sosyal haklar bakımından daha iyi duruma getirilmelerine izin verilmesi” kabul ediliyordu[6].

27 Haziran 1921’de Büyük Millet Meclisi Heyeti’nin M. Kemal imzasıyla El Cezire (Irak) Cephesi Kumandanlığına yazdığı talimatta “milletlerin kendi kaderlerini tayin etme hakkı uyarınca”, Kürdistan bölgesinde, doğrudan halkın oluşturacağı yerel yönetimlerin kurulması konusunda El Cezire Komutanlığı yetkili kılınıyordu[7].

10 Ocak 1922'de meclise sunulan 18 maddelik bir kanun tasarısında Kürtlere tanınacak özerkliğin çerçevesi çizilmişti. Tasarının birinci maddesinde “TBMM medeniyetin icapları gereğince Türk milletinin ilerlemesini sağlama hedefi doğrultusunda, Kürt milleti için kendi milli ananeleriyle ahenk içinde bir muhtar idare kurma mesuliyetini üzerine almaktadır.” deniyor, altıncı maddesinde “Kürt Millet Meclisi, Doğu vilayetlerinde genel seçim yoluyla kurulacak, Meclisin görev süresi”nin üç sene olacağı belirtiliyordu. 373 mebusun kabul oyuna karşı 64 Kürt milletvekili tasarıya ret oyu vermişti. Bunun başta gelen nedeni özerklik tasarısının içeriğinin boş olmasıydı. Kürt meclisine “Doğu Vilayetleri İdaresinin gelir-gider bütçesini tetkik etmek ile sivil ve idari memurların karışmış olduğu haksızlıkları soruşturma”dan başka bir yetki tanınmamakta (madde 7), “Türk lisanı, yalnızca Kürt Millet Meclisi, Valilik Hizmetleri ve Hükümet İdaresinde kullanılacaktır. Ancak, okullarda Kürt lisanı ile öğrenim yapılabilinir ve vali de kullanımını teşvik edebilir. Fakat bu gelecekte Kürt lisanın hükümetin resmi lisanı olması yönünde bir talebe temel teşkil etmemelidir” denilerek anadilde eğitim hakkı reddedilmekteydi (madde 15). Ayrıca Kürt meclisinin denetimi için bir genel vali atanması öngörülüyordu. Meclisteki Kürt vekillerin tasarıya ret oyu vermesi üzerine daha sonra tekrar görüşülmesi kararlaştırılıyordu[8].

Tasarının mecliste bir kez daha görüşüldüğüne dair bir bulgu olmasa da Kürtlere özerklik verilmesi gündemdeki yerini korudu.

16 Ocak'ta İzmit'te gazetecilerle yaptığı söyleşide Kürt meselesi ile ilgili bir soru üzerine M. Kemal şunu söylüyordu: “başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür yerel özerklikle oluşacaktır. O halde hangi livanın halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait sorun yaratmaları daima mümkündür. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden oluşmuştur ve bu iki unsur, bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmişlerdir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz.”[9]

Milliyetçi Türk Burjuvazisinin İhaneti

Kürtleri yedekte tutmak için hiç bir dalavereden kaçınmayan M. Kemal önderliğindeki Türk burjuvazisi emperyalist devletlerle bir anlaşmaya varır varmaz Kürtlere verdiği sözleri, bu amaçla attığı imzaları yok saymıştır. İnönü, M. Kemal ve meclisin onayı ile Lozan'da Kürtleri Türklerle birlikte kurucu iki unsurdan biri göstererek en alt düzeyde ulusal kültürel haklarının uluslararası güvenceye alınmasını engellemekten geri kalmamıştır.

Türk burjuvazisinin Kürtlere verdiği taahhütleri yerine getirmediği, yalan ve hilelere başvurarak Kürtleri aldattığı ne kadar doğru olsa da bu sözlerin hiç bir zaman gerçek anlamda bir özerklik dahi içermediği de bir o kadar gerçektir.

Kürtlerin ve Türklerin meskûn olduğu yerin bir ve bölünmez bir vatan sayılması Misak-ı Milli'nin temel ilkesidir. Türkler egemen unsurdur. Kürtler bu unsurun egemenliği altındadır. Sivas Kongresi'nden Lozan'a kadar Türk burjuvazisi bu doğrultuda hareket etmiştir. Kürtlere en geniş haklar tanınacağı sözü verildiği anlarda dahi bu temel ilkenin dışına çıkılmamıştır. '21 Anayasasında yerel özyönetim özerkliği kısmen tarif edilse de Kürtlerin ulusal demokratik hakları tarif edilmemiştir. Ocak 1922'deki özerklik yasa tasarısında Kürtlere çoğunluk oldukları yerlerde kısmi idari özerklik hakkı tanınsa da, olası Kürt meclisine yasa çıkarma hakkı verilmemiştir. Demokratik özerkliği yerel yönetim özerkliğinden ayırt eden başlıca özellik, yerel meclisin yasama yetkisinin olmasıdır. Keza hiç bir metinde anadilde eğitim hakkı açıkça belirtilmemiştir. Kürtlerin kolektif hakları her durumda yok sayılmıştır.

Koçgiri Ayaklanmasına karşı tutumu Türk burjuvazisinin meseleye yaklaşımını ve gerçek niyetini yeterince açığa vurmuştur. Eğer gerçek içeriği ile bir özerklikten yana olunsaydı Koçgiri'de ortaya konan özerklik talebi kabul edilir ya da uzlaşmaya varılırdı. Oysa tam tersi yapıldı ve özerklik talebi vahşice bastırıldı.

Kürtlerin, birleştirici bir ulusal önderlikten yoksun oluşu, aşiretsel ve mezhepsel bölünmüşlüğü ve “din kardeşliği”ne safça bağlılığı Kürt ulusal kurtuluşu yönünde güçlü bir irade oluşumunu engelleyen başlıca faktörlerdir. Koçgiri ayaklanmasının bastırılması kararının altında Kürt vekillerin de imzası var. Onlardan biri olan Bitlis mebusu Yusuf Ziya, Şeyh Sait ayaklanmasının öngünlerinde ayaklanmanın örgütleyicilerinden biri olduğu gerekçesiyle idam edildi. Bu, durumu açıklayan tipik bir örnektir. Türk burjuvazisi en alt perdeden verdiği taahhütlere dahi bağlı kalmadı ama Kürtlerin önderleri de kolayca aldandı ve Türk burjuvazisinin ihanetine çanak tuttu.

Sovyetlerin Ve Emekçi Solun Tutumu Da Eleştiriyi Hak Ediyor

3 Haziran 1920'de Sovyetler'in Dışişleri Halk Komiseri Çiçerin'in M. Kemal'e yazdığı mektupta ortaya koyduğu tutuma bağlı kalındığı söylenemez. Çiçerin mektubunun 4. maddesinde “Türkiye'nin Ermenistan'da, Kürdistan'da, Lazistan'da, Batum arazisinde, Şarki Trakya'da ve Türklerle Arapların müştereken mukim bulundukları bilcümle arazide milletlerin kendi mukadderatlarının tayin ve tespiti emrinde serbest bırakmasını ve mültecilerle kerhen hicret etmiş olanların bu mıntıkada serbestçe referanduma iştiraki için yurtlarına iade eylemesini tabi buluyoruz” demekteydi[10]. Mektubun 5. maddesi ise azınlıklarla ilgiliydi: “Ekaliyet teşkil eden unsurlar için de Avrupa'nın en hür memleketlerindeki ekaliyetler için tanınmış olan bütün hukukun tasdiki” istenmiştir. Sovyetler Türkiye'deki çok sayıda ulusun kendi kaderini tayin hakkının ve azınlıkların en ileri demokratik haklarının tanınmasını kesin bir dille belirtmiştir.

M. Kemal 3 Temmuz 1920’de Çiçerin'in mektubunu değerlendirdiği Meclis gizli oturumunda “Erivan Cumhuriyeti'ni tesis ve teşkil eden Ermenilerin müstakil (bağımsız) olmalarını ve bu bapta (konuda) arzuları her ne ise zaten kabul etmişiz. Fakat Kürdistan, Lazistan vesaire hakkında değil. Sureti umumiyede prensip şudur ki (Genellikle ilke şudur:) milli olarak çizdiğimiz daire dahilinde (sınırlar içinde) yaşayan anasırı muhtelifiyei islamiye; yekdiğerine karşı ırki, muhti ahlaki bütün hukukuna riayetkar (Müslüman unsurlar birbirine karşı ırk, çevre ve ahlaklarına ilişkin hukuklarına saygılı) öz kardeşlerdir. Kürt, Türk, Laz, Çerkes ve sair bütün bu İslam unsurlar müşterekülmenfaadır (menfaatleri ortaktır.”) der[11].

Bunun ne menem bir öz kardeşlik olduğu belli. Türk burjuvazisinin öz kardeşlik diye diye sonunda diğer ulusların anadilini yasaklamasına dahi Sovyetler gerekli tepkiyi göstermemiş, en başta ortaya koyduğu ilkesel tutuma bağlı kalmamıştır.

Dönemin Türkiyeli komünistleri de ulusal sorunlara çözüm konusunda 3. Enternasyonal çizgisini savunmuş ve programlarına almışken süreç içinde sosyal şovenizme sapmış ve Türk burjuvazisine yedeklenmiştir.

TKP'nin 10 Eylül 1920'deki birinci kongresinde kabul edilen programının Ulus ve Din bölümünün 7. maddesinde konsey cumhuriyetlerinin özgür ve gönüllü federatif birliği ulusal sorunlara çözüm olarak savunulur.

“7- TKP değişik uluslara mensup devrimci işçi ve köylü sınıfları arasındaki eski düşmanlıkları kaldırmak için, aşağıdaki en kesin çözümlere girişir:

a) Dil ve kültür açısından her ulusun tam özgürlüğünü sağlamak ve (eşitsizlikleri telafi etmek üzere) herhangi bir ulusa özgü her türlü ayrıcalığı ortadan kaldırır.

b) TKP devlet örgütlenmesinde farklı uluslara mensup işçi ve köylülerin şuralar cumhuriyetlerinin kurulmasını kabul eder; Özgür ulusların özgürce birliği esasında olmak üzere federasyon usulünü tercih eder.

c) TKP, işçi ve köylü sınıfları da tamamen ayrı ve bağımsız yaşama isteğini ifade eden akımlara kapılmış olan uluslar arasında, kanlı kavgalar çıkmasına yer vermemek için, bu gibi sorunların plebisit usulüyle, genel oya başvurarak çözülmesi yolunda öncülük eder.”[12]

Bu ileri program pratikleşmedi, kongre tutanaklarında kaldı. 15'lerin Karadeniz'de boğdurulmalarından sonraki TKP önderliği Kürtlerin ulusal demokratik taleplerle ortaya çıktığı her durumda Türk burjuvazisinin kuyruğuna takıldı. Hatta kraldan fazla kralcı kesildi. Kürt ayaklanmalarını toptancı bir mantıkla gerici-feodal ilan etti. Oysa tam da kavranacak ana halka Kürt ulusal mücadelesini desteklemenin ötesinde bizzat içinde yer alarak ezilen uluslar arasında yükselmekte olan sosyalizm sempatisini ete kemiğe büründürmekti.

Komünistlerin anlayamadığını M. Kemal iyi kavramıştı. Kürtlerle ittifak, tutulması gereken ana halkaydı. Türk burjuvazisi bunu başardığı için zafere ulaştı. Komünistler ise Kürt ulusal kurtuluşunun sözcüleri olarak ortaya atılacaklarına Kemalist burjuvazinin yedeğine düştüler. Komünistler için asıl yıkıcı olan buydu. Dinsel-feodal önderlikten yakınmak yerine Türklerin yanı sıra diğer halkların ve Kürtlerin de ulusal kurtuluşunu tam da programda ortaya konulduğu gibi savunsalardı Kürdistan dağlarını Bolşevizm ateşiyle tutuştururlardı. Koşullar buna çok uygundu. Sonraki yıllarda H. Kıvılcmlı bunu gördü ve anladı ama parti sosyal şoven pozisyonunu daima korudu. Kıvılcımlı, Kuzey Kürdistan'ın Türkiye'nin sömürgesi olduğunu, Kürdistan'ın diğer parçalarının da sömürgeci boyunduruk altında bulunduğunu, dört parçanın ulusal birliği ve kurtuluşu için mücadele edilmesi gerektiğini söyler ve partizan savaşı önerir[13].

Kıvılcımlı'nın 1930'larda açık biçimde ortaya koyduğu Kemalizm kuyrukçuluğu bugün de emekçi sol saflarda hala çok canlı. O günlerde ortak cephede birleşmek yerine Türk burjuvazisine, Kemalizm’e kuyrukçuluk yapan Kürtler ve emekçi sol bunun bedelini ağır ödemişti. Ne yazık ki bugün de hala Kemalizm’in kör edici ideolojik etkisi altında olan ve Kürtlerle birleşmekten kaçınan solcular var. Hala burjuva Türk devletinden medet uman, onun vaatlerine kanan Kürtler de var. Neyse ki bugün tarihten ders çıkaranlar ağırlıkta.

Karşı Devrimci Cumhuriyet Karşı Devrimci Anayasa

M. Kemal liderliğindeki Türk burjuvazisinin sözcüleri Lozan’a giderken hala Türk Kürt kardeşliğinden, devletin Türklerin ve Kürtlerin devleti olduğundan bahsediyorlardı. Lozan antlaşması imzalandıktan sonra durum tamamen değişti. Artık Kürtlerin ve Sovyetler’in desteğine ihtiyaçları kalmamıştı. Artık ikiyüzlülüğün de alemi yoktu. Gerçek yüzleri her neyse onunla ortaya çıkacaklardı.

Kendini Marksist olarak tanımlayan pek çok kişi, grup, parti Cumhuriyet’in ilanına ve 1924 anayasası ile tarif edilen yeni düzene tarihsel ilerleme, burjuva ilericiliği atfediyor. Somut durumu ele almak yerine genel geçer doğruları gerçek olguların yerine geçirmenin yol açtığı kaçınılmaz bir yanılgıdır bu.

Genel kanı ya da görüş şöyledir: Osmanlı feodal bir imparatorluktu. Cumhuriyet’le burjuva düzen inşa edildi. İkincisi birincisinden tarihsel olarak ileridedir. O halde ilericidir, hatta devrimcidir. Bu görüş tarihe çok vurgu yapar ama tarih bilgisinden yoksundur.

1908’de yukarıdan bir burjuva devrim gerçekleşti. Yeni anayasada pek çok değişikliğe gidildi[14]. Artık millet padişaha sadakatle bağlı değil, padişah millete sadakatle bağlı olmak zorundaydı (madde 3). Padişahın hükümetin üyelerini keyfince belirlemesi yetkisi elinden alınıyor, sadrazamın (başbakanın) seçtiği bakanlardan kurulu hükümeti onaylama ile sınırlandırılıyordu (madde 7). Hükümet kararları için padişahtan izin isteme yöntemi kaldırılıyor (madde 28, 29), hükümetin ve tek tek bakanların padişaha değil meclise karşı sorumlu olduğu belirtiliyordu (madde 30). Gensoru ile bir bakanın ya da hükümetin meclis tarafından düşürülmesi kuralı (madde 38) ile birlikte padişahın elinden mutlak veto yetkisi alınarak meclise geri gönderdiği yasanın mecliste değişiklik yapılmaması halinde onaylama zorunluluğu (madde 54) getiriliyordu. Sebepsiz cezalandırma ve tutuklama (madde 10), basımdan önce denetleme yani sansür yasaklanıyordu (madde 12). Toplanma ve örgütlenme özgürlüğü kabul ediliyordu (madde 120). “ II. Meşrutiyet, tarihimizin ilk yaygın örgütlenme etkinliğine tanıklık etti. Siyasal partilerden, sendikalardan kadın derneklerine dek, her türlü alanda insanlar örgütlenmeye giriştiler. 120. Madde bu hakkı anayasaya geçirdi.”[15]

II. Meşrutiyet anayasası 1876 anayasasına göre gerçek bir ilerlemeyi ifade ediyordu. 1921 anayasası da II. Meşrutiyet anayasasına göre gerçek bir tarihsel ilerlemeydi. 1924 anayasası ise 1921’e göre bir ilerlemeyi değil gerçek bir tarihsel gerilemeyi içeriyordu. Temel hak ve özgürlüklerin tanınması bakımından II. Meşrutiyet anayasasının bile gerisindeydi.

1924 anayasasında “ madde 88: Türkiye’de din ve ırk ayırdedilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese ‘Türk’ denir.”[16] Artık Kürt, Çerkes, Laz, Ermeni, Rum, Arap, Pomak, Roman, Arnavut ve diğerleri yoktu, dolayısıyla onların ulusal varlıklarından ve ulusal haklarından söz edilemezdi. “Irk ayırd edilmeksizin” denilerek herkesi Türk sayan ırkçılık anayasa hükmü haline getirilmişti. Yalnızca “Türk milleti”, “Türk devleti” vardı (madde 38). “Türkiye Devletinin dini İslamdır. Resmi dili Türkçedir” (madde 2). Herkes Türk’tür, dili Türkçedir, dini İslam’dır. ’24 anayasasının ruhu budur: tek millet, tek dil, tek din. Bu mudur tarihsel ilerleme?!.

Cumhuriyetin ilanı kendi başına tarihsel ilerleme sayılabilir mi? Padişahlık zaten kaldırılmıştı (1922). Üstelik ’21 anayasası ile burjuva parlamenter sistemden çok daha demokratik bir düzen getirilmişti. Aşağıdan yukarı demokratik öz yönetimlere dayalı şuralar (halk meclisleri) öngörülmüştü. ’24 anayasası ile bu tümden çöpe atıldı. ’21 anayasasında yasama ve yürütme yetkisi meclisindi. ’24 anayasası bunu da ortadan kaldırdı. Artık bakanları meclis seçmeyecekti, cumhurbaşkanı başbakanı, başbakan da bakanları atayacaktı. Cumhuriyet ilanı ve ’24 anayasası tarihsel bir ilerleme değil, Türk burjuvazisinin karşı devrimci iki stratejik hamlesidir. Halen yürürlükteki düzenin kökleri ve kodları oradadır.

Cumhuriyetten ve Kemalizm’den kopuşamamak emekçi solun kimi bölüklerinin en büyük zaafıdır. Kürt ulusal özgürlük mücadelesine mesafeli duruşlarının altında bu burjuva kuyrukçuluğu yatmaktadır. Üstelik bu genel bir burjuva kuyrukçuluğuyla ölçülemeyecek kadar derin bir ideolojik ve politik travma halidir. Böyledir çünkü bu tutum Türk burjuvazisinin ve onun tarihsel önderi M. Kemal’in halklarımıza karşı işlediği korkunç suçları görmezden gelmelerine yol açmaktadır. Türk burjuvazisi Ermeni, Rum, Süryani, Kürt soykırım yapmış; ilk sermaye birikimini ve politik egemenliğini bu soykırım ve sürgünler üzerinde inşa etmiş; içeriği tek millet, tek dil, tek din, tek devlet olan burjuva cumhuriyet ve kurucusu M. Kemal sayesinde ayakta kalan ve gelişen bir burjuvazidir. Cumhuriyet ve Kemalizm kuyrukçuluğu bu tepeden tırnağa gericiliği sol sosuna bandırıp kitlelere sunmaktır.

Kürt Ulusal Özgürlük Hareketi bilhassa da Öcalan 1921 anayasası, ya da 1920-23 dönemine vurgu yaparak kendisine yol açmaya, Türk burjuvazisi, aydınları ve halkı nezdinde tarihsel haklılıklarını ortaya koymaya çalışmaktadır. Üstü örtülmeye, sansürlenmeye çalışılan o günün tarihsel gerçeklerini açığa çıkarmak elbette çok önemlidir. Yakın tarihi Nutuk’ta art arda sıralanan yalanlardan ibaret sananlar için bu gerçeklerin açığa vurulması Türk halk bilincinin aydınlatılmasına büyük bir hizmettir. Fakat aynı dönemin tarihsel bilinci Kürt yurtseverleri için de öğretici olmalıdır. Türk burjuvazisi Kürtleri bağımsızlıktan vazgeçirip özerklik havucuyla kendisine yedekledikten sonra fırsatını bulduğu anda onları ezmiş, varlıklarını dahi inkar etmiştir. Türk burjuvazisinin en üst makamdan, M. Kemal üzerinden verdiği taahhütler, sözler; anayasal güvenceler, meclise getirilen yasalar bir çırpıda yok sayılmıştır. Kuşkusuz anayasal güvenceler ve yasalar önemlidir ama aslolan halkın örgütlülüğü, pratikte kazanılan mevzilerdir. Koçgiri’de ayaklananlar tam da bunu yapmış, verilen sözlerin ve anayasanın uygulanması için öz yönetim ve özerklik talep etmiş, bunu gerçekleştirmek istemişti. Tıpkı bugün Farqin’in (silvan), Nusaybin’in, Gever’in (Yüksekova) ve diğerlerinin yaptığı gibi. O gün mecliste M. Kemal’in sözlerine inanan Kürt vekiller ayaklanmayı erken buluyordu. M. Kemal ayaklanmayı bastırırken bundan güç aldı. Bugün de erken bulan çevreler var. Oysa tarihsel tecrübe yol göstericidir: Türk burjuvazisi Kürtlere statü vermez, Kürtler statüyü zorla koparıp alabilir. Emekçi sol içinde tarihsel tecrübe açıktır: Kürt’le birleşmeyen burjuvaziyle birleşir.

Dipnotlar:

[1] Mete Tunçay, Türkiye'de Sol Akımlar 1908 – 1925, s. 130, Bilgi yayınevi

[2] Çerkez Ethem, Anılarım, sf. 122, Berfin yayınları

[3] Fevzi Çakmak, Refet Bele, Tevfik Rüştü Aras, Mahmut Esat Bozkurt, Kazım Özalp, Şükrü Kaya bu isimlerden bazıları

[4] “İcra kudreti ve teşri salahiyeti milletin yegane ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder.” https://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa21.htm. Günümüz Türkçesi için bk. http://anayasametinleri.blogspot.fr/2010/09/1921-teskilat-i-esasiye-kanunu-gunumuz.html

[5] “Vilayet mahalli umurda manevi şahsiyeti ve muhtariyeti haizdir. Harici ve dahili siyaset, şer’i adlî ve askeri umur, beynelmilel iktisadî münasebat ve hükûmetin umumi tekalifi ile menafii birden ziyade vilayata, şamil hususat müstesna olmak üzere Büyük Millet Meclisince vaz edilecek kavanin mucibince evkaf, Medaris, Maarif, Sıhhiye, İktisat, Ziraat, Nafia ve Muaveneti içtimaiye işlerinin tanzim ve idaresi vilayet şûralarının salahiyeti dahilindedir.”

[6] Ayşe Hür, Osmanlı'dan Bugüne Kürtler Ve Devlet, www.Taraf.com.tr

[7] TBMM Gizli Zabıt Tutanakları Cilt 3, İş Bankası Yayınları, sf. 551 (Bugünkü Türkçe ile)       “2. Milletlerin kendi kaderlerini bizzat idare etmeleri hakkı bütün dünyada kabul olunmuş bir prensiptir. Biz de bu prensibi kabul etmişizdir. Tahmin olunduğuna göre Kürtlerin bu zamana kadar yerel yönetime ilişkin örgütlerini tamamlamış ve başkanlarını ve yetkililerini bu amaç uğruna bizim tarafımızdan kazanılmış olması ve oyları açık ettikleri zaman kendi kaderlerine zaten sahip olduklarını Türkiye Büyük Millet Meclisi idaresinde yaşamaya talip olduklarını ilan etmelidir. Kürdistan’daki bütün çalışmanın bu gayeye dayanan siyasete yöneltilmesi Elcezire kumandanlığına aittir”

[8] Robert Olson, Kürt Milliyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Said İsyanı, Öz-Ge Yayınları

[9] Mustafa Kemal Atatürk, Eskişehir-İzmit Konuşmaları, 1923, Kaynak Yayınları

[10] Atatürk'ün Milli Dış Politikası (Milli Mücadele Dönemine Ait 100 Belge 1919-1921 Cilt 1 TC. Kültür Bakanlığı s. 155-156

[11] TBMM Gizli Celse Zabıtları Cilt 1 İş Bankası Yayınları s. 73

[12] Metnin orijinal hali için bk. Mete Tunçay, Türkiye'de Sol Akımlar, 1908-1925, s. 406

[13] “Türkiye'nin sömürge usûlleriyle soyduğu... Kürdistan halkı, en beter sömürge baskısı altında inliyor. Türk burjuvazisinin Kürdistan'da onlarca yıllık hakimiyeti, eski devirleri gölgede bırakacak derecede bir sömürge soygunundan başka ciddi bir netice vermedi... Kürt halkı (işçi ve köylüleri) Türkiye'ye has bir "milli akibet" değildir. İran sınırlarından Irak, Suriye'ye kadar, eski Osmanlı İmparatorluğu'nun eczası olan, şimdiki cumhuriyet sınırları civarında özellikle İngiliz ve Fransız emperyalizmlerinin sömürgesi halinde, ezilen ve soyulan bir Kürtlük var. Türkiye sınırları dışındaki Kürtlerin sömürge şartlarını tekrarlamak bir totoloji olurdu. Çünkü onlar adı üstünde sömürgedirler. Şu halde Kürdistan halkının kurtuluşu demek, ayrı bir devlet teşkil etmeye ka-dar bütün mazlum Kürtlüğün kendi kaderine, siyasi bağımsızlık derecesinde kendisinin sahip olmak hakkı, yalnız Türkiye'deki Kürtlerin değil, bütün Kürtlüğün bir tek sosyal ve siyasi yapı halinde kurtuluşu demektir...Kürdistan halkının kurtuluşundan vazgeçmek, devrimden vazgeçmektir. Türk burjuvazisi anti-emperyalisttir...her pahasına olursa olsun Türkiye'de Kemalizmi tutmak lazımdır. Şu halde Kemalizme karşı olan mazlum Kürt halkının kurtuluş hareketi duraklasın... ve ilh. Tezi, partimiz için pek de yeni bir tez olamaz. Bu tez, Türkiye'deki devrimci hareketleri Kemalizme kuyruk etmek tezidir...Bugünkü Kürdistan'da, herhangi bir komünist hissiyatı ve örgütü yaratmak için mahallin özelliklerine bakınca, iki noktadan işe girişmek zarureti vardır: 1- Kadro yetiştirmek, 2- Partizanlar hareketi.” Hikmet Kıvılcımlı, Yol, 8 Yedek Güç; Milliyet (Doğu), s.193, Parti ve Doğu bölümü, Koksüz yayınları.

[14] Cem Eroğul, 1908 Devrimini İzleyen Anayasa Değişiklikleri, https://cemerogul.files.wordpress.com/2012/03/1908-devrimini-izleyen-anayasa-dec49fic59fiklikleri.pdf

[15] Cem Eroğul, age.

[16] https://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa24.htm

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn