Paris Komünü'nden Rojava Devrimi'ne

Komün Nasıl Kuruldu

Dönemin Fransa imparatoru 3. Napolyon 1870 yılında Almanya'ya (o günkü Prusya) savaş açtı. Ne var ki Fransa yenildi. Kasım ayından itibaren Paris Alman kuşatması altına girdi. Bir yandan süren bombardıman, diğer yandan azalan yiyecek stokları Paris'teki yoksul yığınların hayatını çok daha zorlaştırıyordu. Yoksullar bu zorluklar içinde debelenirken zenginlerin görece rahat hayatları zaten genişlemiş olan zengin fakir uçurumunu daha da derinleştiriyor, bilhassa işçi sınıfı arasında sınıf kininin yoğunlaşmasına neden oluyordu.

Paris halkı silahlıydı. On binlerce Parisli “ulusal muhafızlar” adlı askeri birliğin üyesiydi. Yoksul mahallelerdeki ulusal muhafızlar işgalcilere karşı direnmek ve şehri işgalcilerden temizlemek için yeniden organize oldular. Halktan toplanan paralarla yapılmış olan Paris'teki toplara el koydular, kendi subaylarını seçtiler. Ulusal muhafızlar yeni katılımlarla büyüdü. Halk kendi savunmasını üstlenmişti. Muhafızların merkez komitesi bir tür iktidar organıydı artık, direniş kararları oradan alınıyordu.

Halkın direnişi sonucu Alman ordusu ilerleyişini sürdüremedi, şehrin küçük bir bölgesine hapsedildi. Paris'te yeni bir iktidar kuruluyordu. Silahlı işçilerin ve yoksulların iktidarı. Bu, zenginler ve onların hükümeti için, Alman işgalinden çok daha tehlikeli bir durumdu. Silahlı halk silahsızlandırılmalıydı. Almanların elinden kurtarılarak güvenli bölgelere taşınmış topların halkın elinden alınması için hükümet harekete geçti.

18 Mart'ta ordu birlikleri Montmarte tepelerindeki topları geri almak için Paris'e girdi. Paris'in emekçi kadınları çıplak elleriyle hükümet askerlerinin karşısına dikildi. Ordu birliklerinin bir bölümü halkın saflarına geçti. Hükümetin tutumu biriken öfkenin bir ayaklanma biçiminde patlamasına neden oldu. Ordusu, polisi, bürokrasisi ile birlikte hükümet Paris'ten Versay'a kaçtı.

Zenginlerin de büyük bölümü Paris'i terk etmişti. Paris silahlanmış işçilere ve yoksullara kaldı. Değişik uluslardan devrimciler Paris'i savunmak ve Komün'ün inşasına katılmak için şehre gelmişti. Salt bu bile Komün'e enternasyonal bir nitelik katmıştı.

Halkın silahlı güçleri hükümetin boşalttığı devlet dairelerini, belediye binalarını işgal etti. Ulusal Muhafızlar Merkez Komitesi yegane iktidar merkeziydi artık. Kısa bir süre sonra (26 Mart)seçimler yapıldı. Küçük burjuva cumhuriyetçilerden reformcu sosyalistlere, devrimci sosyalistlerden anarşistlere kadar pek çok ilerici politik akımım temsil edildiği Komünal Konsey'in 92 üyesi halk tarafından seçildi. 28 Mart'ta Paris Komünü'nün kuruluşu ilan edildi.

17 Mart'ta tutuklanan 1848 devriminin sosyalist lideri Louis Auguste Blanqui komünal konseyin başkanı seçildi. Komün kendini "sosyal cumhuriyet" olarak tanımladı; kızıl bayrağı kullandı; 60 günden az bir süre iktidarda kalsa da pek çok devrimci karar aldı, bunların ancak bir kısmını uygulama olanağı buldu. Yerel meclisler ve kooperatifler kuruldu.

Rojava Devrimi Nasıl Gerçekleşti

Tunus'tan başlayarak Mısır'la devam eden Arap devrimci süreci Suriye'yi de kapsamına aldı. Suriye halkları Esad diktatörlüğüne karşı ayaklandı. Arap devrimleri Suriye'ye sıçrayınca Kürtler kendi örgütleriyle devrimde yerini aldı. Demokratik Toplum Hareketi (TEV-DEM), Batı Kürdistan Halk Meclisi (MGRK), Suriye Kürtleri Ulusal Encümenliği (ENKS) kurulan örgütlerden bazılarıydı.

Ne var ki emperyalistler ve bölgedeki devletler devrime gerici çıkarları doğrultusunda müdahale ederek onu raydan çıkardılar. Devrim ve karşıdevrim cepheleşmesi yerini iki gerici kamplaşmaya bıraktı. Devrimci iç savaş olarak biçimlenmeye başlayan süreç kısa bir sürede gerici bir iç savaşa dönüştü.

Rojava Kürtleri ise bir başka yol izledi. Her iki gerici cepheye karşı, devrimci demokratik yeni bir cephe, bir üçüncü cephe açtı. Kürt halkının başkaldırısıyla Esad cephesinin Rojava'daki politik iktidarına son verildi. Doğan iktidar boşluğunu PYD öncülüğündeki halk meclisleri doldurdu. 19 Temmuz 2012 tarihinde Kobanê'den başlayarak halk kentlerin yönetimini ele geçirmeye başladı. Bir yıl içinde 5 kent, 5 belde ve 100'ün üzerinde köy özgürleştirildi.

19 Temmuz devrimi ile birlikte Yekîneyen Parastina Gel (Halk Savunma Birlikleri) Rojava'nın yanı sıra Halep ve Haseki gibi Arap şehirlerinde de meclisler kuruldu. Meclislerde Kürt, Arap, Ermeni, Süryani ve tüm halklar temsil ediliyordu. Devrimci demokratik bir anayasa yürürlüğe kondu, Konseylere dayalı devrimci demokratik bir halk iktidarı inşa edilmeye başlandı.

Her iki gerici cephenin de bu ilerici halkçı mevzilenişe diş bilemesi kaçınılmazdı. Diğer yandan her iki gerici cephenin de diğerine karşı üstünlük sağlamak için Kürtlere ihtiyacı vardı. Her iki gerici cephe de kuşatma altına alarak Rojava'nın devrimci demokratik yeni bir sistem inşa etmesini engellemeye ve onu kendi gerici cephelerine katılmaya zorluyordu. Bir yandan emperyalist koalisyonun ve gerici bölge devletlerinin savaş aparatları El-Nusra ve ÖSO çeteleri saldırıya geçiyor, diğer yandan Esad güçleri fırsatı bulduğunda Kürt mevzilerini ateşe tutuyordu. Kürtler her iki cepheye de direndi, bağımsız pozisyonunu terk etmedi, bir yandan mevzilerini korurken diğer yandan yeni bir toplumun inşasına devam ediyordu. Her yeri kolayca ele geçiren IŞİD çetelerinin büyük saldırısı da durumu değiştirmedi. Dişe diş direniş savaşı ve yeni toplumun inşası bir arada yürüdü.

İki Devrim Arasındaki Benzerlikler

Yüz kırk yıllık bir zaman farkına karşın Paris Komünü ile Rojava Devrimi arasında pek çok benzerlik olduğu kolayca fark edilebilir.

Her iki devrimin oluş biçimi bu benzerliklerden biridir. Savaşan iki cephe ve kuşatma altına alınmış bir kent ya da bölgedeki ezilenlerin her iki cepheye de tutum alarak bulundukları alanda üçüncü bir seçenek, bir devrimci seçenekle ortaya çıkmaları Paris'le Rojava'nın ortak yanıdır. Doğan iktidar boşluğunu bir ayaklanmayla iktidarı ele geçiren halk doldurmuştur.

Her iki devrimde de silahlanmış halk kitleleri direnişin ve devrimin baş aktörüdür. Her iki devrimde de halkın silahlanmış bölükleri (Paris'te Ulusal Muhafızlar, Rojava'da YPG) ayaklanmış halk kitleleri ile devlet kurumlarını ele geçirdiğinde düzen güçleri fazla bir direniş göstermeden geri çekilmiştir. Böyle olduğu içindir ki her iki devrimde de başlangıçta neredeyse kansız denebilecek bir ayaklanmayla iktidar devri gerçekleşmiştir.

Buna karşın devrimi savunmak her ikisi için de büyük bedellere mal oldu. Ezilen halk kitleleri yediden yetmişe direnişe katıldı. Binlerce insan barikat başlarında, savaş siperlerinde devrimi savunmak için ölümsüzleşti.

Kuşatma altında ve savaş koşullarında yeni bir toplumsal düzen inşa edilmesi bir başka benzerliktir. Parisli işçiler ve diğer ezilenler yalnızca demokratik bir cumhuriyet değil sosyal bir cumhuriyet kurmayı amaçlıyorlardı. Demokratik ve sosyal bir cumhuriyet talebi Fransa işçi sınıfı ve tüm yoksulların 1789 devriminden beri başlıca talebiydi. Cumhuriyetçi burjuvazi krallığa ve sonra da imparatorluğa karşı demokratik cumhuriyet programı ile ortaya çıkmıştı. Yoksullar ise demokratik cumhuriyetin aynı zamanda bir sosyal cumhuriyet olmasını istiyordu. İşçi sınıfı ile cumhuriyetçi burjuvazi aristokrasinin egemenliğine karşı demokratik cumhuriyetin programında ortaklaşsa da, sıra sosyal cumhuriyete geldiğinde, düşman iki sınıf oldukları gerçeği tüm çıplaklığı ile ortaya çıkıyordu. 1789'da Külotsuzlar olarak bilinen sosyal kurtuluşçular 1848'de Sosyal Cumhuriyetçiler adıyla öne çıkıyorlardı. Aristokratlar gibi kapitalistlerin de egemen olmadığı, sosyal adaletçi demokratik halk iktidarının gerçekleştiği bir düzen arayışındaydılar. Bilimsel sosyalizmin henüz ortaya çıkmadığı ya da egemen çekim gücü olmadığı koşullarda bunlar ütopik de olsa dönemin devrimci sosyalistleriydi.

Paris Komünü içinde küçük burjuva devrimci cumhuriyetçiler, anarşistler, ütopik sosyalistler ve henüz gelişmekte olan marksist sosyalistler bir aradaydı. Dolayısıyla yeni toplumsal düzenin inşası da birbirinden farklı sosyal kurtuluşçu fikirlerin bir sentezi olabilirdi ancak.

Rojava Devrimi'nin de fikri arka planında önceki mücadele süreçlerinin birikimi vardı. Kürdistan ulusal kurtuluş hareketinde iki tarihsel eğilimden bahsetmek mümkün. Bunlardan birincisi ulusal kurtuluşu salt bağımsız bir burjuva devlet kurma hakkı elde etmekle sınırlayanlar, ikincisi ulusal kurtuluşu sosyal kurtuluşla birleştirmeyi amaç edinen sosyalist eğilimdir.

Sovyetler Birliği'nin içten içe çürüyerek kapitalist sisteme katılması, Çin'in de bizzat parti yönetimi tarafından kapitalist sisteme dahil edilmesiyle sosyalist eğilim güç kaybetmeye başladı. Yaygın kitle bağları olan pek çok sosyal kurtuluşçu akım dağıldı. Kurdîstana Bakûr'daki PKK mücadeleci pratiğiyle ayakta kalmayı başardı. Bilimsel sosyalizmin etki alanının daralması kaçınılmaz olarak sosyal kurtuluşta ısrarcı olan pek çok hareket içinde marksizm öncesi sosyal kurtuluş fikirlerinin yeniden canlanmasına kaynaklık etti. Sosyal kurtuluşçulukta ısrar eden PKK bu fikir ortamından etkilendi ve bu fikir ortamını besledi. Rojava Devrimi'nin toplumsal inşa sürecinin Paris Komünü ile bir çok yönden benzeşmesinde bu fikri ortaklaşmanın önemli payı olduğu açık.

Enternasyonalizm her iki devrimin ortak özelliğidir. Paris Komünü kendini Fransalı değil hangi ulustan olursa olsun tüm yoksulların sosyal cumhuriyeti olarak ilan etti. Bu yüzden üç renkli Fransa bayrağı yerine kızıl bayrağı kullanmayı tercih etmişti. Paris devrimine başta Polonyalı devrimci cumhuriyetçiler olmak üzere pek çok ulustan savaşçı katıldı. Bunlardan halk ordusunun komutanlıklarına getirilenler oldu. Versay'a kaçan hükümet sırf bu yüzden komün yönetimini karalamaktan geri durmadı, Komün'ü yabancıların idare ettiğini ileri sürmeye kadar vardırdı işi. Komün bu saldırılara aldırış etmedi, enternasyonalizm bayrağını sonuna kadar yüksekte tuttu.

Kurdîstana Rojava'da pek çok ulus ve ulusal topluluk yaşıyor. Rojava kantonlarında ve tüm halk meclislerinde hangi ulustan olursa olsun demokratik temsil hakkı anayasa ile hukuki güvence altına alınmış durumda. Rojavalı olsun olmasın farklı ulustan devrimci savaşçılar Rojava Devrimi'ne katılıyor. Bunlar ulusal kimliklerine bakılmaksızın yetenekleri ölçüsünde çeşitli düzeylerdeki komutanlıklarda ya da toplumsal inşa yönetimlerinde yer alabiliyor. Orası bir Kürdistan toprağı olsa da Rojavalı devrimciler kendilerini tüm ezilenlerin kurtuluşçuları olarak tanımlıyor.

Devrim içinde kadın devrimi her ikisinde de ne kadar belirgin. Hükümet birlikleri Parislilerin Alman işgalcilerinden kaçırdığı toplara el koymaya geldiğinde onların karşısına ilk çıkan Parisli emekçi kadınlar oldu. Komutanları askerlere isyancı ulusal muhafızlara ateş emri verdiğinde de bedenlerini siper ederek katliamı önleyenler de kadınlardı. Komün'ü yıkmak için saldırıya geçen karşı devrim ordusuna karşı kahramanca direnişte de kadınlar var güçleriyle kendilerini ortaya koydu. Kuşkusuz kadınların kurtuluş mücadelesinin hem fikri hem de eylemsel düzeyde henüz geri olduğu bir dönemdi. Buna rağmen devrim kadıların bilincine etki etti ve kadınlar yalnızca karşı devrim ordusuna değil Komün'deki toplumsal erkekliğe karşı da mücadele etti. Toplumsal inşa sürecine aktif biçimde katılan, örgütlenen çok sayıda kadın ortaya çıktı.

Rojava elbette daha ileri konumda. Halk ordusu saflarında da yeni toplumsal düzen inşasında da çok daha fazla sayıda kadın yer alıyor. Kadın uyanışı ve cins bilinci daha yüksek. Kuşkusuz bunun tarihsel bir arka planı var. Ama ondan daha önemlisi kadın devrimi yönünde bir devrimci iradenin varlığıdır. Devrim koşulları bu iradenin hareket ve etki alanını büyütmüştür. Kapitalist ilişkilerin gelişme düzeyinin görece düşük olması nedeniyle Kürdistan'da feodal anlayışlar etkindir. Ama PKK'nin öncülüğündeki gerilla savaşının yürütüldüğü alanlarda Kürt kadının uyanışı bir hayli yol katetti. Rojava'da da belirleyici olan bu yeni bilinçtir.

Yeni bir devlet tipinin inşası en önemli benzerliklerden bir başkasıdır. "Komün yönetim, adalet ve öğretim işlerindeki bütün görevlileri, ilgililerin genel oya dayanan seçim aracıyla istediğini seçmesi, ve elbette, en aşağısından en yükseğine, bütün hizmetlere, öbür işçilerin aldıkları ücretten başka bir karşılık ödemedi." (Engels, Marks'ın Fransa'da İç Savaş Kitabına Önsöz, Sol Yayınları)

Rojava anayasasında benzer bir anlayış şöyle tarif ediliyor: "Demokratik Özerk Bölge Yönetimleri; a) ulus-devleti, askeri ve dini devlet anlayışını, aynı zamanda merkezi yönetimi ve iktidarı kabul etmez.

İktidarların kaynağı halktır, halk iktidarın sahibidir, seçimle belirlediği kurumları ve meclisleri aracılığıyla yönetimini sağlar. Demokratik Özerk Yönetimler’in Toplumsal Sözleşmesi’nin dışında kalan yönetimlerin hiçbiri meşru değildir.

b) Demokrasi temeli üzerinde kurulmuş olan meclis ve yürütme kurullarının kaynağı halktır. Bunların tek elde veya zümrede toplanması kabul edilemez."

Kuşku yok ki her iki devrimin gerçekleştiği koşullar çok farklıdır. Doğaldır ki her iki devrimi gerçekleştirenlerin zihinlerindeki yeni toplumsal düzen, o güne kadarki tecrübelerin izlerini taşıyacaktır. Engels Komün'ün yeni düzenini ve devlet anlayışını şöyle tarif eder: "Şimdiye değinki biçimi ile devlet gücünü” parçaladı ve “gerçekten demokratik yeni bir iktidar” ile değiştirdi...

"Filozofların kafasında devlet, 'Fikir’in gerçekleşmesi' ya da Tanrının dünya üzerindeki felsefi dile çevrilmiş saltanatı, sonsuz doğruluk ve adaletin gerçekleştiği ya da gerçekleşeceği alandır. Devlete ve devlete ilişkin her şeye karşı duyulan, ve beşikten beri, tüm toplumun bütün işleri ve bütün ortak çıkarlarının, şimdiye değin olduğundan, yani devlet ve onun gereğince yerleşmiş otoriteleri tarafından çekilip çevrildiklerinden başka türlü çekilip çevrilemeyeceklerini düşünmeye alışıldığı ölçüde kolay yerleşen o boş inana dayalı saygı da işte buradan gelir. Ve soydan geçme krallığa karşı duyulan güvenden kurtulup da, demokratik cumhuriyet için güven beslemeye başlandığı zaman, son derece gözüpek bir adım atılmış olduğu sanılır. Ama, gerçeklikte, devlet bir sınıfın bir başkası tarafından ezilmesi için bir makineden başka bir şey değildir, ve bu, krallıkta ne kadar böyle ise, demokratik cumhuriyette de o kadar böyledir; bu konuda söylenebilecek en hafif şey, devletin, muzaffer proletaryanın sınıf egemenliği için mücadelede kalıt olarak aldığı, ve tıpkı Komün gibi, en zararlı yönlerini hemen budamaktan kendini alamayacağı bir kötülük olduğudur; yeni ve özgür toplumsal koşullar içinde yetişmiş bir kuşak, bütün bu devlet hurdasını başından savacak bir duruma gelinceye değin."

Komün gibi Rojava Devrimi'nde de devlet henüz bütünüyle ortadan kaldırılmış değildir ve hemen kaldırılması da söz konusu olamaz. Her ikisi de devletin en zararlı yönlerini budamaya girişmiştir. Onları birleştiren en önemli nokta bilindik anlamıyla devletin bir kötülük olduğu bilincidir.

Tarihsel Koşulların Farklılığı

Paris Komünü'nden bu yana köprülerin altından çok sular aktı. İki devrimin pek çok benzerliği olsa da onlar farklı tarihsel koşulların ürünüdür.

1- Paris Komünü döneminde kapitalizm henüz Kuzey Batı Avrupa ve ABD'de az çok gelişmişti. Diğer bölgelerde yeni yeni filizlenmekteydi. Kapitalist sömürgeci ilhaklar almış başını gitse de Dünyanın bir çok yeri kapitalizmle tanışmamıştı bile. Kapitalizm emperyalizmin doğum sancılarını yaşıyordu.

Bugün ise kapitalist üretim ilişkileri dünyanın her yerinde egemen. Kapitalist emperyalizm emperyalist küreselleşme aşamasına vardı.

2- Komün çağında işçi sınıfı bir kaç ülke hariç henüz bir azınlıktı ve bir iki sanayi ve ticaret şehrinde yoğunlaşmıştı. O günkü koşullarında kapitalist gelişmenin en üst aşamasında olan ülkelerde bile İngiltere hariç kırda yaşayanlar çoğuluktaydı. Kapitalizmin yeni filizlendiği ülkelerde ise nüfusun ezici çoğunluğu (yüzde 80- 90) köylüydü. Dünya ölçeğinde ele alırsak işçi sınıfı küçük bir azınlıktı daha.

Bugün manzara çok farklı. Avrupa ve Amerika ve Avustralya kıtasında köylülük bir kaç Latin Amerika ülkesi hariç küçük bir azılıktır artık. Nüfusun büyük bölümü şehirlerde yaşıyor. Asya ve Afrika'da köylülük önemli bir azınlık olmaya devam etse de buralarda da sermayenin emperyalist küreselleşme saldırganlığı sonucu hızlı bir mülksüzleşme gerçekleşmektedir. İşçi sınıfı dünya çapında çoğunluktur bugün.

3- Komün zamanlarında kapitalizm henüz gelişme ve yayılma aşamasında olduğu için bir yandan işçileşme artarken diğer yandan artan kentleşmeye bağlı olarak kapitalist düzenin bel kemiğini oluşturan, işçi sınıfı ile burjuvazi arasında yer alan kentli geniş bir küçük burjuva tabaka, yeni bir orta sınıf doğuyordu. Burjuva ideolojik hegemonyanın emekçiler arasındaki başlıca dayanağı bu tabakaydı.

Bugün ise kapitalizm gelişmesinin sınırlarına varmış durumda. Sermaye ile emek arasındaki uçurum derinleştikçe bu ara tabakalar da eriyor. Burjuva düzenin bel kemiği kırılıyor. Varoluş krizine saplanmış burjuvazinin ideolojik hegemonyası dağılıyor.

4- Komün günlerinde de yoksullar ile zenginler arasındaki uçurum çok derindi. Hatta bugünkünden bile daha derindi. Fakat o günlerde kapitalizm gelişme çağında olduğu için burjuvazi işçi sınıfına taviz verebiliyordu. Dolayısıyla devrimsel ayaklanmalar çelişkilerin şiddetli dışa vurumu olurken taviz siyaseti ile aynı çelişkiler yumuşatılabiliyordu. Keza içeride sıkışan kapitalizm emperyalizme yönelerek krizini aşma ve yeni sömürü alanları elde etme imkanı buluyordu. Elde edilen emperyalist sömürü kazancının bir bölümü içerideki çelişkileri yumuşatmak için işçi sınıfına verilebiliyordu.

Bugün ise kapitalizm bir varoluş krizine saplanmış bulunuyor. Kapitalizm yalnızca ekonomik değil politik ve ideolojik kriz içinde. Bırakalım taviz siyaseti ile çelişkileri yumuşatmayı, sermayenin azami kar hırsı uğruna bu çelişkileri daha da azdırmaktan başka seçeneği yok. Bu varoluş krizi bir burjuva ideolojik ve politik hegemonya krizi olarak dışa             vuruyor. Bu krizin etki alanı Komün günlerinde olduğu gibi bir kaç kapitalist ülke değil bütün dünyadır. Haliyle o günlerde dünya devriminden kastedilen bir kaç kapitalist devleti kapsayan bir devrim dalgasıydı. Bugün ise dünya devriminin kapsamı kelimenin gerçek anlamıyla bütün dünyadır.

5- Komün günlerinde dünya devriminden söz edilmesine ediliyordu ama diğer yandan burjuva ulusçuluk ideolojisi yükselişteydi. Dünya devriminden kastedilen sosyalizmin nihai zaferinin ancak dünyasal olabileceği gerçeğiydi. Ama kapitalist dünya bir kaç ülkeden ibaretti. Burjuva uluslaşma dünyanın geri kalanının kapitalistleşme güzergahıydı. Enternasyonalizm kadar burjuva ulusçuluk ideolojisi de işçi sınıfını etkiliyordu. Sömürge halklarda ise ulusal devlete kavuşma bir kurtuluş umuduydu.

Bugün burjuva ideolojik hegemonya krizinin burjuva ulusçuluğu da kapsaması kaçınılmaz. Yalnızca işçi sınıfı için değil diğer emekçi sınıflar için de ulusal kurtuluş bir hayal artık. Emperyalist küreselleşme ulusal kurtuluşçuluğun üzerinde yükseldiği zemini çekip aldı. Sosyal kurtuluştan başka bir yol kalmadı. Henüz sömürge olan ülkelerde ulusal kurtuluş ancak sosyal kurtuluş amacına bağlanırsa yaşam şansı bulabilir. Rojava, aynı zamanda bunun pratik karşılığıdır.

6- Üzerinden atlanmaması gereken bir başka fark da sosyalist inşa deneylerinin bıraktığı olumlu ya da olumsuz mirastır.

Komün'e kadar işçi sınıfının iktidar deneyimi yoktu. Komün yönetimi politik iktidarı ele geçirmişti ama ekonomik iktidarın en önemli aracı olan bankaya el koymamıştı. Kendinden sonraki devrimler onun bu tecrübesinden faydalandı. Büyük bankalar ve büyük sanayi kamulaştırılmadan ne politik iktidar güvenceye alınabilirdi ne de yeni toplumsal düzen inşası devam ettirilebilirdi. Bu tecrübeler bugün de yol göstericidir.

Sosyalist inşaların nihai zaferle taçlanmak yerine kapitalist yola girerek çürümeleri ve sonunda kapitalistleşmelerinin sosyalist kurtuluşa olan inancı tarumar ettiği de bir başka gerçek. Bu da olumsuz bir miras.

7- Yine de, kim ne derse desin, zorunluğun bilinci, ideolojik dogmaları ve politik sekterizmi er ya da geç parçalıyor. Paris Komünü bunun en tipik örneklerden biri. Komün yönetiminde blankiciler çoğunluktaydı. Prudoncu sosyalistlerle birleşen Uluslararası İşçi Birliği üyeleri azınlığı oluşturuyordu. Engels'in deyimi ile blankiciler "sadece devrimci içgüdü ile, proleter içgüdü ile sosyalist idiler. Sadece küçük bir bölümü bilimsel sosyalizmi biliyordu".

Blankiciler, "görece küçük sayıdaki kararlı ve iyi örgütlenmiş insanın*, zamanı geldiğinde, sadece iktidarı ele geçirmeye değil, ama büyük bir yılmazlık ve gözüpeklik göstererek, halk yığınını devrim içine çekmeyi ve onu küçük yönetici birlik yöresinde toplamayı başarmak için yeterince uzun bir zaman iktidarda kalmaya da yetenekli olduğu fikrinden hareket ediyordu. Bunun için, her şeyden önce, tüm iktidarın yeni devrimci hükümetin elleri arasında en sıkı diktatörce merkezileştirilmesi gerekiyordu." Gel gör ki blankicilerin çoğunlukta olduğu komün bunun tersini yaptı. Ordu, siyasal polis ve bürokrasi alaşağı edilmiş, halk meclisleri üzerinde yükselen bir düzen kurulmuş ve Fransa çapında da bir komünal federasyon oluşturmayı hedeflemişti.

Prudon (Proudhon), "küçük köylülük ve zanaatçının sosyalistiydi... rekabet, işbölümü ve özel mülkiyetin, iktisadi güçler olarak kalacaklarını söylüyordu. İşçilerin ortaklığı, örneğin demiryolları gibi, ancak büyük sanayi ve büyük işletmelerin oluşturduğu istisnai durumlar için yersiz olmayacaktır." Prudoncuların içinde yer aldığı komün başka bir yol izlemeye yöneldi, tam olarak başarma olanağı bulamasa da büyük fabrikaların işçilerin ortak mülkiyetine alınması ve bu ortaklıkların bir federasyon içinde toplanmasına ilişkin bir buyrultu yayınladı.

Rojava'da henüz büyük sanayi yok denecek düzeyde olsa da öyle ya da böyle bu sanayi gelişecektir. Tıpkı Prudon gibi özel mülkiyete dokunmadan demokratik özerklik inşasına girişen Rojava yönetimi de toplumsal yeniden inşayı sonuna kadar götürmek istiyorsa eninde sonunda büyük sanayi işletmelerini kamulaştırmak zorunda kalacaktır, çünkü başka türlü bir hareket tarzı yeni bir toplumsal düzenin inşasına olanak tanımayacaktır.

Kaldı ki varoluşsal kriz içinde debelenen kapitalizm şartlarında emekçiler, kadınlar ve tüm ezilenler sosyalist inşa deneylerinin olumlu mirasına yüzlerini daha çok döneceklerdir. Bu deneyler, geçmiş bir yük olmaktan çıkarak bir destek haline gelecektir.

İki Başlangıç

Paris Komünü proletaryanın bağımsız bir güç olarak tarihe girişini simgeler. İki aylık bir zaman zarfında aldığı kararları doğru dürüst uygulama imkanı bile bulamasa da kendinden sonraki bütün işçi sınıfı ve halk devrimlerine ilham kaynağı oldu. Paris Komünü ile açılan kapı Rus devrimi ile yepyeni bir boyut kazandı.

Rojava Devrimi ile açılan kapı da yeni sıçramalara vesile olacak. Elbette bu kendiliğinden olmayacak, işçi sınıfı ve tüm ezilenlerle birleşmiş devrimci iradesi ile gerçekleşecek.

Komün ancak başka komünlerin gerçekleşmesiyle ayakta durabilirdi. Rojava da ancak yeni Rojavalarla ayakta kalabilir.

Paris Komünü Rojava Devrimi'nde yeniden hayat buluyor. Onun yanında durmak, onu sahiplenmek, onun için savaşmak, onun açtığı yoldan yeni Rojavalar yaratmak ve dünya devrimine yürümek her sosyalistin görevidir.

Rojava yeni bir başlangıç yapmanın mümkün olduğunu gösterdi, tıpkı Paris Komünü gibi. Gerisi komünist devrimcilere kalmış tıpkı Komün'ün izinde Ekim Devrimini yaratanlar gibi.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn