Kiminle Birlikte Kime Karşı

ABD emperyalizmi öncülüğündeki koalisyon güçleri, Kobane’yi kuşatma altında tutan IŞİD mevzilerini bombalıyor ve direniş güçlerine silah ilaç vb. tedarikinde “yardımcı” oluyor.

Emperyalist ve bölgesel gericiliğin siyaset alanını daraltan, dahası halkçı alternatif bir model olan Rojava devrimini (ön cephesi haline gelen Kobane direnişini) ‘desteklemesi’ ilk bakışta gerçekten de oldukça tuhaf görünüyor.

Eğer emperyalistler ve işbirlikçilerini kendi çıkarlarına odaklanmış uluslararası baskı ve sömürü sisteminin uygulayıcıları olarak değil de insanlığın gelişimin en son durağı olan ‘Batı medeniyetinin’ özgürlük ve demokrasinin koruyucu ve kollayıcıları olarak gören omurgasız liberallerden (sahi bu palavralara gerçekte inanan kaldı mı?!) ya da Kürt özgürlük hareketini (ve dolayısıyla Rojava devrimini) emperyalist stratejisinin bir parçası olarak gören faşist şovenist, sosyal şovenist akıl fukaralarından değilseniz, bu tuhaflık üzerinde ciddiyetle durmamız gerekir. Zira liberal ve faşist, şovenist, sosyalşovenist kesimlerin kestirmeci söylemlerinin kitlelerde ve ilerici kamuoyunda yaratacağı kafa karışıklığına engel olmak; emperyalizm ve direniş/devrim gerçekliğini somut olgular temelinde açıklığa kavuşturmak devrimci bir görevdir.

Ortadoğu Cangılında Yol Açmak

Marx “her şey göründüğü gibi olsaydı bilime gerek kalmazdı” demişti. Marx’ın bu yaklaşımı Ortadoğu siyaseti söz konusu olduğunda bin kat daha geçerlidir. Ortadoğu siyasetinin karmaşık yapı, ilişki ve dinamiklerinin çoğu zaman ilk bakışta görülemeyen özünü diyalektik bir yaklaşımı esas alarak ortaya çıkarabileceğimizi, doğru yönü bu temelde tayin edebileceğimizi unutmamalıyız. Bunu başarmamız Ortadoğu cangılında kaybolmamamız için olduğu kadar egemen güçlerin ezilen sınıflar ve halkların zihninde yarattığı bulanıklığı gidermek, sürecin devrim ve karşı devrim saflaşması yönünde ve devrim lehine ilerlemesini güvenceye almak bakımından da büyük bir önemi vardır.

Bunun için Kobane direnişine uzanan süreci oluşturan örgüyü, olaylar ve olguları belli başlı unsurlarıyla çözümlemek ve devamında neden sorusunun yanıtına ulaşmaya çalışmak daha doğru açıklayan ve sağlıklı bir yaklaşım olacaktır.

Emperyalistler ve bölgesel gericilik ve IŞİD arasındaki ilişki, ilerici devrimci güçler tarafından sık sık bir özne nesne ilişkisi olarak ele alınmakta ve kabul görmektedir. Bu iki gücün de birbirinden beslendikleri aynı topraktan türedikleri anlamında yanlış değildir. Yine aralarındaki kirli ilişki ve bağları tarif etmek bakımından ajitatif bir değer de taşımaktadır. Ne var ki belli bir anlamda ve ajitatif açıdan doğru olan bit tarif genelleştirilip içeriğin bütünü olarak anlaşılmaya başlandığında sığ bir kavrayışa yol açmaktadır.

Emperyalizm ve bölgesel gericilik ile IŞİD arasında derin bağlar, çıkar ilişkileri ve ittifakı olsa da IŞİD’i basit anlamda bir maşa, emperyalist sistemin ve bölgesel gericiliğin kontrgerilla türü örtülü ama organik bir uzantısı olarak düşünmek doğru değildir.

IŞİD, benzeri birçok egemen güçlerin gübreliğinde gelişip serpildi.

ABD ve bağlaşıkları Suriye, Irak ve İran’i birbirine bağlayan Şii hattını keserek bölgedeki Rus-İran etkiliğini kırmak orayı Batı sermayesiyle daha ileri düzeyde entegre ederek tıkanma halindeki (batı) kapitalizmine nefes aldırmak, petrol kaynaklarını kontrol altında tutmak ve son olarak da alanda egemenlik odaklarından koparak “kendi yolunu açma” hattında ilerleyen Rojava devrimini boğmak istiyordu. Bu stratejide, IŞİD öncelikli bir hedef ya da tehlike değil aksine koçbaşı rolü oynayarak kolaylaştırıcı oluyordu.

IŞİD de Suriye, Irak, İran arasındaki Şii hattını koparmak, Rojava devrimini ezerek Suriye ve Irak’ı merkez alan bir egemenlik odağı olarak ortaya çıkmak istiyordu. IŞİD’in stratejisinde de öncelikli hedef ya da tehlike (önceleri) ABD ve yerel uzantılar değildi. Aksine bu güçlerin yaratığı ortam gelişip güçlenmesi için uygun bir zemin, askeri, ekonomik ve siyasi olarak gelişmesine olanak sunuyordu.

Sonuç olarak; iki strateji üst üste bindi, iç içe geçti

Ne var ki bu durumdan daha çok IŞİD yararlandı.

Emperyalizmin ve bağlaşıklarının öncelikli olarak ve açıktan desteklediği güçler, Esad rejimi karşısında sahada tutunamayıp çözülürken IŞİD kalan güçleri bazen zorla yutarak, bazen ise emip içine alarak büyük oranda etkisiz hale getirdi. Böylece eski Suriye siyasi coğrafyası üç ağırlık merkezi etrafında kümelenmiş/bölünmüş oldu. Rojava, Esad Suriyesi ve IŞİD Suriyesi.

Esad rejimi zayıflamış ama düşmemişti. Rojava devrimi frenlenmiş ama ilerleyişini sürdürmüştü. IŞİD gelişip serpilmiş ve Suriye’deki temel güçlerden biri haline gelmişti. Ortaya çıkan tablonun emperyalizm ve bağlaşıkları bakımından hezimet IŞİD için ise gerçek bir ilerleme olduğu ortadaydı. Bu stratejik kesişme ve ittifaktan IŞİD daha karlı çıktı. Eğer bir kullanma/yararlanma bahsi yapılacaksa, başlangıçta ABD ve müttefikleri IŞİD’den yararlansa da nihayetinde ve daha çok IŞİD’in emperyalizmin ve bağlaşıklarının imkanlarını tepe tepe kullandığını söylemek daha doğru görünüyor.

Burada bir nokta üzerinde özellikle durmalıyız. ABD ve bağlaşıkları başlarda strateji ve IŞİD’le ilişki noktasında genel olarak aynı hizada dursa da, süreç içinde aralarında yer yer belirginleşen farklılıklar ortaya çıkmaya başladı. Esad rejimi ve Rojava devrimi direndikçe ittifakta kendi arasındaki uyumu kaybetmeye başladı. İttifak içindeki her bir güç stratejinin daha çok kendilerini doğrudan ilgilendiren yönlerine odaklanmaya ve IŞİD’le ilişkilerini de buna uygun kurgulamaya başladılar. Bu merkezkaç eğilimler özellikle Türkiye açısından gittikçe tipik hale geldi.

ABD, Esad’ı baskılamak, İran’la yakınlaşan Maliki yönetimini geri çekilmeye zorlamak için IŞİD’İ bir sopa olarak kullanıyor ama bunu yaparken onun kontrol dışına çıkma potansiyelini de dikkate alarak temkinli olmayı elden bırakmıyordu.

Suudi Arabistan ve Katar da ABD ile benzer biçimde IŞİD sopasını kullanarak İran, Esad, Maliki üzerinde baskı kurmak, böylece Şii Fars yayılmacılığını sınırlamak istiyordu. Bu bağlamda ABD sorunun siyasi, askeri ve ekonomik çıkarlar yönünden motive olurken, S. Arabistan ve Katar’ı motive edenin daha çok Sünni Arap yayılmacılığının özgül çıkarları olduğunu ve bu bakımdan bunların

IŞİD’le benzer bir zeminde durduklarını ayrıca belirtmekte yarar var.

Bu bahiste, en sıradışı ve merkezkaç eğilimleri en güçlü biçimde dışa vuran ülke Türkiye oldu. AKP Türkiye’si, ideolojik olarak Sünni mezhepçilik ve Kürt devrimi düşmanlığı ile karakterize olan yeni Osmanlıcı bir yaklaşımı esas alıyor ve bu süreci bölgesel yayılmacılık temelinde değerlendirmek istiyordu. Sünni mezhepçilik ve Kürt devrimi düşmanlığı IŞİD’le ortak bir ideolojik ve motivasyona temel yaratıyordu. Esad rejimi ve Rojava devriminin yenilgiye uğratılamaması aksine Türkiye’nin yeni Osmanlıcı planlarını sahada yenilgiye uğraması, AKP Türkiye’sini sürecin kazananı ve ideolojik kardeşi olan IŞİD’le daha girift ilişkiler kurmaya, ABD’nin kontrollü ilişki sınırlarını aşarak merkezkaç bir tutum geliştirmeye itti. Bu durum, Türkiye ile ABD arasındaki sürtünmeleri gittikçe arttırdı. Yer yer açık çelişkilere yol açtı.

Bazı bakımlardan ve kısmi olduğu kaydını düşerek Barzani KDP’sini de bu bağlamda değerlendirebiliriz. Barzani, Maliki hükümetinin iktidarı merkezde toplama yönelimini bastırmak ve dört parça Kürdistan’ın başat gücü olarak öne çıkan Kürt özgürlük hareketini ve devrimici Rojava’yı kendisine mecbur bırakarak geriletmek amacıyla (böylece Kürt dinamiğinin bölgedeki tek temsilcisi haline gelecekti) başlangıçta bu stratejiye bir biçimde eklemlendi. Kuşkusuz Barzani, IŞİD’ın Rojava’yı ele geçirmesini istemiyordu, onun derdi Rojava’nın Başûr’un denetimine girmesi ve Maliki yönetiminin devrilmesiydi

Ne var ki IŞİD kendisine çizilen çerçeveyi aştı.

IŞİD, Maliki yönetiminin düşüp Sünni bölgenin fiili hale gelmesinden sonra ağır silahları alıp yönünü Rojava’ya dönmekle kalmadı, Erbil ve Bağdat’a doğru ilerleyişini sürdürerek kendi planını devreye soktu. IŞİD’in Bağdat’ı, Erbil’i ve dolayısıyla ABD çıkarlarını hedef sahası içine çekerek kendi çıkarlarına odaklanan bir stratejiye geçmesi tüm taşları yeniden oynattı. ABD ve bağlaşıkları, Şii hattını kesmeyi esas alan stratejiyi geriye çekerek IŞİD’i geriletmeyi öne alan bir stratejik tadilat yaptılar. Burada tek istisna Türkiye oldu. Türkiye, Kürt devrimine düşmanlığına ve Esad’ı devirmeye odaklanmayı sürdürdü. Bunun için daha örtülü olsa da IŞİD’le işbirliğine devam etti. Türkiye’nin ABD ve Güney Kürdistan’ın IŞİD karşısında durumunu yeterince dikkate olmayan, ayak sürüyen tavrı mesafe ve sürtünmeyi arttırdı.

Bu aşamada sürece yön veren bir diğer hamle YPG-HPG’nin Şengal savunması oldu. YPG-HPG, Şengal’de IŞİD’i durdurarak Ezidi halkını tarihi bir soykırımdan kurtarmakla kalmadı. Hem şaşkın biçimde geri çekilen peşmergenin mevzilerini doldurup IŞİD’n Güney Kürdistan’daki ilerleyişini durdurdu, hem IŞİD’in Rojava’nın Cezire kantonunu çevrelemesini önledi hem de IŞİD’e karşı tek gerçek direniş gücü olarak öne çıkarak bölge ve dünya halkları nezdinde kazandığı itibarın yanı sıra IŞİD’e karşı hareket iddiası taşıyan hiçbir gücün görmezden gelmeyeceği bir konum elde etti.

IŞİD’in birbiriyle kavga halindeki uluslararası ve bölgesel güç odaklarına karşı aynı anda ve dört koldan (Irak’ta ABD’ye, Irak merkezi hükümetine, Güney Kürdistan’a ve İran’a Suriye’de ise Esad rejimi ve dolayısıyla Rusya’ya karşı ve nihayetinde Rojava Kürt devrimci güçlerine karşı saldırıya geçmesi, uluslararası güçleri IŞİD molası vermeye zorladı. Daha önce de belirttiğimiz gibi Türkiye dışındaki emperyalist koalisyon ve bölgesel gerici güçleri stratejilerini (öncelikli tehdit olarak) IŞİD’i hedefe çekecek biçimde tadil ettiler. ABD, öncelikli gündeminin IŞİD’le mücadele olduğunu açıkladı. Bölgeden ve dünyanın çeşitli bölgelerinden ülkelerin farklı biçim ve düzeylerde dahil olduğu bir koalisyon oluşturdu. İran, Suriye ve Rusya doğrudan katılmasa da sahadaki uzantıları aracılığıyla dolaylı (mesela Irak’ta ya da Suriye’de olduğu gibi) sessiz kalarak göz yumarak, hatta üçüncü güçler aracılığıyla paslaşıp teşvik ederek bu sürece dahil oldu.

Herkesin pozisyon değiştirdiği bu süreç boyunca Türkiye eski konumunu sürdürmekle kalmadı, IŞİD karşıtı koalisyonu frenleyerek ve IŞİD’i yeniden Rojava’ya yönlendirerek zamanı geriye doğru sarmaya çalıştı. Bu bakımdan Türkiye’nin, Kobane kuşatmasının (IŞİD’in) sadece destekçisi değil aynı zamanda mimarlarından biri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Ne var ki zamanı geriye çevirmek imkansızdır. Türkiye’nin iddiası ve beklentisinin aksine Kobane düşmedi. Bilakis IŞİD’e karşı direniş ve mücadelenin sembolü ve denek taşı haline gelerek dünya çapında bir kamuoyu desteği ve dayanışma hareketine yol açtı. Son ana kadar bekleyen, IŞİD’e Rojava devrimini zayıflatması için zaman kazandırmaya çalışan burjuva uluslararası güçler, Kobane’deki kent savaşının aylara yayılabileceğini ve bu durumun sadece direniş ve devrimin itibarını artırmakla kalmayacağını, durumu izlemekle yetinmeleri halinde dünya halkları nezdinde kendilerini tamamen itibarsızlaştıracağını gördüler. Aynı zamanda kentin düşmesinin IŞİD’e karşı sahada mücadeleyi zora sokacağı gerçeğini kabul etmek durumunda kaldılar. Kamuoyu baskısını gevşetmeye dönük göstermelik bombardımanlar ve ‘insani’ yardımlarla başlayan süreç, etkili bombardımanlara silah ve ilaç tedarikine yardımcı olmaya ve giderek koridor açmaya dönüşerek derinleşti ve direnişe nefes aldıran, alan açan boyutlara ulaştı.

Sonuçlar Riskler Olanaklar

Artık toparlayarak neden sorusunun cevabını verebilir; olasılık ve risklere dikkat çekebiliriz.

İlk olarak vurgulanması gereken nokta, ABD emperyalizmi önderliğindeki koalisyonun Kobane direnişi ‘yanında’ harekete geçmeye, tavır almaya iten şeyin direnişin ve dayanışmanın gücü olduğu gerçeğidir. Koalisyon güçlerini etkili hava hareketleri ve ilaç, silah tedarikine yardımcı olmaya; Avrupa ülkelerini Türkiye üzerindeki koridor açma baskısı yapmaya; Barzani’yi i ilaç, silah ve peşmerge yardımı yapmaya; İran’ı insani koridor açma çağrısı ve insani yardım yapmaya; Suriye’yi (Esad rejimini) Kobane’ye hava yardımı yapmak istiyoruz ama Türkiye’nin angajman kuralları nedeniyle yapamıyoruz demeye; Türkiye’yi yaralıların tedavisi ve son olarak silah geçişi için koridor açmaya ve dünyanın birçok ülkesini PYD ve Rojava devrimini tanımaya, ilişki kurmaya direniş ve dayanışmanın yarattığı meşruluk alanı ve itibarı zorlamıştır. Kobane direnişini tanımadan IŞİD ile mücadeleden bahsetmek imkansız hale gelmiştir.

İkinci olarak vurgulanması gereken şey, ABD dış işleri bakanı John Kerry’in açıkça belirttiği gibi bu durum geçicidir, stratejik değildir. Çünkü son tahlilde, Rojava devrimi ve emperyalistler ile bölgedeki gerici güçlerin stratejik yaklaşımları çatışmaktadır. ABD başta gelmek üzere emperyalist güçler Kobane direnişini destekleyip itibarına ortak olarak şu sonuçları elde etmek istiyor.

a- Yakın tehlike olan IŞİD’in iradesi Kobane direnişi ile kırılacak, sahadaki diğer güçler bu temelde cesaretlendirilecek.

b- IŞİD’e karşı dünya kamuoyunda oluşan tepki ‘IŞİD’le mücadele’ adı altında bölgenin emperyalisler eliyle yeniden dizayn girişimlerine örtü olarak kullanılacak.

c - Devrim güçlerinin ‘kendi gücüne dayanarak ilerleme’, ‘halka dayanarak ilerleme’, ‘kendi yolunu açma’ fikri ve iradesi ve devamında bu iradenin kitlelerde yaratığı devrimci özgüven “kurtarıcı müdahale” fikrinin yaygınlaştırılması yoluyla sarsılacak.

d - Devrim güçleri, egemen güçlerin siyaset sahasına çekilerek çözülmesi sağlanacak.

Yani; ABD önderliğindeki koalisyon bir yandan Kobane’deki direnişin ve dayanışmanın gücü karşısında ona yardım etmeye mecbur olurken diğer yandan bunu devrimi çözmenin bir hamlesine çevirmek isteyecektir, bu anlamda iç içe geçen, birleşen ikili bir amaç gütmektedir. Bu çözme siyasetinin şu ya da bu vadede (sürecin seyrine bağlı olarak) yeniden ezme siyasetine dönüşmesi, geçici olanın stratejik olana yerini bırakması kuvvetle muhtemeldir.

Emperyalistlerin ve bölgedeki tüm gerici güçlerin çelişki ve çatışmalarından devrimci amaçlarla yararlanmak, tüm başat çelişki ve çatışmaları stratejide belirtilen dolaylı yedekler olarak değerlendirmek, Kobane’yi stratejik mevzi olarak tanımlayarak orada konumlanmak ve stratejik yedekleri, tüm ilerici güçleri bu stratejik mevzi etrafında birleştirmeyi hedefleyen taktikler geliştirmek tek doğru devrimci stratejidir. Kobane üzerinden emperyalistler, bölgedeki gerici devletler ve IŞİD gibi gerici güçlerle girilen hegemonya mücadelesi ancak bu yoldan başarıya ulaşabilir. Emperyalistlerin ve tüm gerici güçlerin planları ancak bu yoldan akamete uğratılabilir.

Kuşkusuz bu politika pek çok riski barındırmaktadır. Kürt özgürlük hareketi, Rojava devrimi güçleri ve devrimci komünist güçler sürecin bu karmaşık, değişken karakterini görmeli ve her olasılığa karşı hazırlıklı olmalıdır. Bir yandan ‘kendi gücüne dayanarak ilerleme’, ‘halka dayanarak ilerleme’ çizgisi kararlılıkla korunup kitlelere mal edilirken diğer yandan devrimin siyasi, ekonomik, askeri diplomatik etkinliği büyütülerek onun nefes borularını genişletmek için her türlü olanaktan yararlanılmalıdır.

Direniş etrafında oluşan dayanışma hareketi süreklileştirilerek hem egemenlerin direnişin itibarını çalma girişimleri engellenmeli hem de devrime yeni saldırıları engelleyip nefes aldıracak bir kalkan olarak kurumsallaştırılmalıdır. (Mesela tüm bölgede ve dünyada Rojava’yı siyasi ekonomik, diplomatik vd. bakımlardan destekleyecek, devletlere baskı yapıp halklara tanıtacak bir ‘Rojava devrimiyle dayanışma’ ya da savunma komiteleri ağı hareketi neden örgütlenemesin?)

Kobane direnişi ve Rojava devrimi önemli bir eşiği daha başarıyla geçmiş olsa da süreç hala devam etmekte, devrimin düşmanları devrimi ezmek (IŞİD ve TC) ve çözmek (ABD, AB vs) için harıl harıl çalışmayı sürdürmektedir.

Devrim ve dostları gevşememeli, yanılsamalara kapılmamalı, halkı/ halkları aydınlatarak direniş ve dayanışmanın gücüne dayanarak ilerleme bilinci ve iradesini on-yüz-bin kat büyütmelidir. Zaferi getirecek ve güvenceye alacak olan bu bilinç ve iradedir.

Tarihi Kobane direnişinin ilk dersi ve emri budur.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn