Cerablus İşgali Türkiye Cumhuriyeti'ni Kurtarır Mı?

Faşist politik islamcı saray iktidarı, Cerablus işgalini, Mercidabık Savaşı'nın 500. yıldönümüne denk getirerek yaptığı analojiyle, Osmanlılık, sultanlık ve halifelik hayallerini de yansıttığı bir gövde gösterisine dönüştürmek istedi. Sultan Selim'in Mısır seferi sırasında Memlûk devletiyle 24 Ağustos 1516'da Halep'in kuzeyinde yaptığı bu savaşın sonucunda, Suriye, Lübnan ve Filistin toprakları Osmanlı'ya geçmişti.

Fakat bundan çok daha ilginç bir çağrışım, İngiliz subay ve diplomat T.E. Lawrence'ın, yani bilinen adlandırmayla “Arabistanlı Lawrance”ın, Arapların birinci emperyalist paylaşım savaşı sırasında Osmanlı-Türk sömürgeciliğine karşı yükselttikleri bağımsızlık mücadelelerinde boy göstermesinden sadece birkaç yıl önce, arkeolog olarak Cerablus'ta bulunması olabilir. Bilinir ki, bir yüzyıl evvel, artık son demlerindeki Osmanlı devleti, Mercidabık Savaşı'yla almış olduğu tüm toprakları ve daha da fazlasını yitiriyor, Sykes-Picot Anlaşması Ortadoğu'nun yeni sınırlarını çiziyordu.

Türkiye Cerablus İşgaliyle Ne Amaçlıyor?

Cerablus işgalinin Rojava bütününde Kürt ulusal demokratik iktidarlaşmasını önlemeye dönük bir hamle olduğu her türlü kuşkunun ötesinde. Zaten hem “Fırat Kalkanı” adlandırması hem de olayların gelişim seyri bunu fazlasıyla doğruluyor.

Türk burjuva devleti, YPG'nin Fırat'ın batısına yayılmasını ve Kobanê ile Efrîn kantonlarını birleştirmesini, ne pahasına olursa olsun engellenmesi gereken bir tehdit olarak kavrıyor. Nitekim, YPG'nin batıya ilerleyişi karşısında Fırat nehri boyunca bir kalkan oluşturmayı tasarlayan TSK, işgalin henüz ilk günlerinde DAİŞ'le değil DSG (Demokratik Suriye Güçleri) ve YPG güçleriyle savaşmaya yöneldi. Belli ki, Atme'den İdlib'e uzanan sınır bölgesinin halen El Nusra'nın elinde olması ve çete geçişlerine açık kalması, sınırlarının güvenliğinin sağlanmasından bunca bahseden Türk devletini pek o kadar ilgilendirmiyor.

Faşist saray diktatörlüğü Suriye'de “tampon bölge” adı altında bir işgal gerçekleştirmeyi uzun süredir hedefliyordu. Reyhanlı'da patlatılan bombalar dahi böyle bir işgali meşru kılma arayışıyla bağlantılıydı. Fakat bu hedefin gerçekleştirilmesi, MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın Suriye'den Türkiye'ye birkaç füze attırıp ardından tankları Suriye'ye sürme hesabını dile getirdiği sözlerindeki kadar kolay olmadı. Zira emperyalistler ve bölge devletleri Türkiye'nin işgal hedefine yeşil ışık yakmıyorlardı. Rus jetinin düşürülmesinden sonraysa, sadece karadan işgal değil, havadan harekatlar da imkansız hale gelmişti.

Sömürgeci faşist rejim, sınırlarını önce El Nusra'nın, ardından DAİŞ'in kontrolüne bırakmıştı. Erdoğan ve AKP'nin DAİŞ'i Kobanê'nin işgaline yönlendiren politikası, muzaffer Kobanê savunmasıyla kritik bir yenilgi almıştı. Fakat faşist politik islamcı Erdoğan iktidarı, emperyalistlerle sürtüşme pahasına, DAİŞ'i Rojava devrimine karşı destekleme ve kullanma politikasında ısrarını sürdürmekteydi. YPG Girê Spî'yi DAİŞ'ten alıp Cizîrê ve Kobanê kantonlarını birleştirdiğinde Türk devleti yine hararetlenmiş, sınır boyu YPG'nin kontrolüne geçer geçmez sınır kapılarını kapatarak top atışlarına başlamıştı.

Türk devletinin ABD'yle geçen kış yaptığı anlaşmaya göre, Türkiye fiilen DAİŞ'e karşı pozisyon alacak, Cerablus-Azez hattını Türkiye'ye bağlı ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) denilen çeteler tutacak, YPG ise Fırat'ın batısına geçmeyecekti. Ardından Şubat'ta İncirlik'te, ABD'nin devreye girmesiyle, bu kez Minbic Askeri Meclisi ile Türk devlet görevlileri arasında Minbic hamlesi gündemli bir toplantı gerçekleştirildi. Fakat, Minbic hamlesinin Türkiye güdümlü çetelerin katılımıyla yapılmasını isteyen saray iktidarının adres gösterdiği komutanların aslında El Kaideci oldukları açığa çıkarılınca, Türk devletinin Minbic'le ilgili herhangi bir inisiyatif alması mümkün olmadı.

Oysa Rojava devriminin gelişiminde en önemli köşetaşlarından biri Kobanê zaferiyse, diğeri de Minbic zaferidir. Kobanê savunması DAİŞ'i yenilgiye uğratarak nasıl Rojava devrimine hayat aşısı yaptıysa, Minbic'in alınması da Rojava devrimini her üç kantonu pratikte birleştirmenin eşiğine getirdi.

Ve DSG'yle beraber YPG ve YPJ Minbic'e zafer bayrağını dikince, Türkiye güdümlü çeteler de Cerablus-Azez hattını ele geçirmekte kayda değer bir ilerleme sergileyemeyince, sömürgeci faşist Türk devleti bu defa doğrudan kendi askeri kuvvetlerini sahaya sürdü.

Türkiye'nin Korkusu Neden?

AKP iktidarı, “stratejik derinlik” perspektifini ve Osmanlı İmparatorluğu göndermeli yayılmacı emellerini, Arap devrimci süreci patlak verdiğinde, Ortadoğu'da bir Sünni eksen oluşturmak ve Erdoğan'ı Müslüman Kardeşler çizgisinde kurulacak yeni Sünni iktidarların bölgesel hamisi katına yükseltmek doğrultusunda somut bir dış politikaya dönüştürmüştü. Fakat bu Ortadoğu politikası, Sünni eksen inşası gitgide tıkandıkça, kendine özgü amaçlarıyla DAİŞ sahnede etkinleştikçe, Mısır'da Müslüman Kardeşler hükümeti askeri darbeyle devrilince, Irak'ta Türk devletiyle işbirliği halindeki güçler etkisizleşince, Suriye'de Esad'ın kısa vadede devrilemeyeceği belirginleşince ve Türkiye'nin girişimleri ABD ve Rusya'yla daha derin çelişkilere düştükçe, tamamen bir iflasla yüz yüze geldi. İflasın siyasi faturası da başbakanlıktan alınan Ahmet Davutoğlu'na kesilmiş oldu.

Böylece gelinen aşamada, sömürgeci faşist saray rejiminin Ortadoğu'da tek önceliği olarak, Kürtlerin bölgede demokratik bir ulusal statüye kavuşmalarının engellenmesi amacı kaldı.

Ortadoğu'da eski emperyalist ve sömürgeci statükoların yıkılmakta ve mevcut ulus-devlet sınırlarının çözülmekte olduğu bir tarihsel kesitte, yani içinden geçmekte olduğumuz bu siyasi altüst oluş döneminde, Kürt özgürlük hareketinin kazandığı her yeni ulusal demokratik mevzi, Türk egemen sınıflarından başlıca siyasi figürlerin adeta ölüm korkusuna tutulmalarına neden oluyor. Zira ömrü bir asra yaklaşan Türkiye Cumhuriyeti, durmaksızın derinleşmekte olan bir varoluşsal kriz yaşıyor. Cumhuriyetin Kürtlerin ulusal inkarına dayalı tekçi kurucu harcı, ne ideolojik ne de politik açılardan, artık cumhuriyeti taşıma gücünü gösteremiyor. Kürt ulusal demokratik mücadelesi, “fabrika ayarları” ırkçı ve inkarcı sömürgecilikle karakterize olan Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihsel varoluş temellerini geri dönülmezcesine öğütmeye, varoluşsal krizini boyutlandırmaya devam ediyor.

Güncel olarak, Bakur'da özyönetimlerin yayılmasında ve Rojava'da kantonların birleşmesinde kendi yıkılış olasılığını gören Türkiye Cumhuriyeti, Kürtlerin ulusal demokratik statü kazanmalarına götüren bu hamleleri bertaraf etmek için tüm imkanlarıyla saldırıyor. Faşist politik islamcı saray iktidarının Bakur'la ilgili saldırganlığı özyönetim kentlerinde taş taş üstünde bırakmamaktan ve parlamenter dokunulmazlıkları kaldırmaktan belediyelere kayyum atamaya varırken, Rojava'yla ilgili saldırganlığı da PYD'nin Cenevre görüşmelerinden dışlanmasını sağlamaktan Cerablus'un doğrudan işgaline uzanıyor. AKP, MHP ve CHP'yi saray şemsiyesi altındaki milliyetçi cepheleşmede buluşturan da, işte her şeyden önce, Kürt ulusal demokratik kazanımlarına böylesine ortak düşmanlıkları oluyor.

Gezi isyanıyla sarsılan, 6-7 Ekim Kobanê serhıldanıyla geri adıma zorlanan, 7 Haziran genel seçimlerinde yenilgi alan ve özyönetim hendekleriyle dengesi iyice bozulan faşist politik islamcı iktidar, aynı süreçte devletteki yarılmanın 15 Temmuz darbe girişimiyle doruğa tırmandığı bir durumla karşı karşıya kaldı. Yönetememe bunalımından kurtulamayan faşist saray cuntası, kemalistlerle/ulusalcılarla ve ırkçı faşistlerle geliştirdiği yeni ittifaka dayanarak ve akim kalan darbeyi bir karşı-darbeyle yanıtlayarak, bir yandan Fethullahçı örgütlenmeyi devletten tümüyle temizlemenin, diğer yandansa Kürt ulusal demokratik mevzilerini olabildiğince tasfiye etmenin adımlarını atıyor. Politik bakımdan hayli zayıflamış pozisyonunu, kendisi için en güncel ve en acil tehditleri püskürterek, güçlendirmeye uğraşıyor.

Türk burjuva devleti, Cerablus işgaliyle, Rojava kantonlarının birleşmesini şimdilik frenlemiş görünüyor. İşgalci askeri kuvvetleri ve yeni nüfuz alanıyla faşist saray iktidarı, emperyalist pazarlık masasında, gerek Suriye'nin gerekse Rojava'nın geleceğine etkide bulunma imkanlarını artırdığını düşünüyor. Erdoğan, işgal için -PYD ve DSM (Demokratik Suriye Meclisi) hariç- tüm siyasi aktörlerin onayını almış olmakla, özellikle bölgede belirleyici emperyalist güçler olan ABD ve Rusya ile yaşadığı gerilimin dozunun düştüğünü hesaplıyor. Tayyip Erdoğan, hem halklar hem de emperyalistler nezdinde “güçlü lider” imajı çizerek, 15 Temmuz kabusundan kurtulmak istiyor. Ama madalyonun bir de diğer yüzü var.

DAİŞ Niçin Cerablus'u Savunmadan Terk Etti?

DAİŞ'in Bakur'da Antep Kürt düğününe katliam saldırısı, Rojava'da Minbic yenilgisinin bir nevi intikamı niteliğindeydi. Fakat, Ocak 2014'te Cerablus'u ele geçirmiş olan DAİŞ, bu önemli askeri ve lojistik üssünü, Minbic'i sonuna değin savunmasının tersine, savaşmaksızın işgalci Türk ordusuna bıraktı.

Faşist politik islamcı saray iktidarı açısından, Cerablus'un DAİŞ'in elinden TSK ve ÖSO çetelerine geçmesi, Rojava devrimi karşısında bir kostüm değiştirme niteliği taşıyor. Türk devletinin, Cerablus'tan çekilmesi için DAİŞ'le zımni bir anlaşma içinde olduğu görülüyor. Zira DAİŞ'in ve ardından ÖSO'nun başaramadığı YPG'nin önünü kesme rolünü, şimdi dolaysızca işgalci TSK güçleri devralmış oluyor. “Suriyeli muhalifler” diye lanse edilen ÖSO çetelerinin varlığı da, Türk sömürgeciliğinin Cerablus işgaline devletler nezdinde meşruiyet kılıfı sağlamakta kullanılıyor. Nurettin Zengi Hareketi, Sultan Murat Tugayı, Suriye Türkmen Ordusu, Ahrar-uş Şam, Ceyş-ül İslam gibi Türk devleti güdümlü gerici gruplar bu işgale angaje ediliyor.

DAİŞ açısındansa, TSK kuşatması altında uzun süreli tutunmasının zaten imkansız olduğu Cerablus'tan çekilmek, onun bu dönemeci en az kayıp ve en fazla kazançla dönme taktiği izlediği anlamına geliyor. DAİŞ, belli ki, TSK'nın esasen YPG'yle karşı karşıya gelmesinin ve böylece kendisi için politik-askeri yönden avantajlı bir sonuç ortaya çıkmasının hesabını yapıyor.

Bütün bunlarla beraber, DAİŞ'in -Cerablus'un aksine- El Bab'ı var gücüyle savunması muhtemel. Çünkü El Bab onun Şehba bölgesindeki son büyük üssü ve Rakka'nın kuzeye açılan tek kapısı durumunda.

ABD Türkiye'ye Niçin İşgal Onayı Verdi?

Türk burjuva devleti, dün, sadece YPG'ye/PYD'ye karşı olan değil, aynı zamanda Esad yönetimine karşı da Halep'e doğru sızan bir işgal sahası oluşturmak için ABD'den izin alamamıştı. Böyle bir işgal sahasını “tampon bölge” veya “uçuşa yasak bölge” olarak tanımlıyordu. Bugünse ABD, Türk devletinin Cerablus-Azez hattında bir işgal sahası açmasına izin vermiş bulunuyor.

Uzun süredir, ABD Türkiye'yi Rojava topraklarında “tampon bölge” kurmaya değil, DAİŞ'e karşı fiili konum almaya itiyordu. Ve şimdi de, Türk devletinin işgal harekatına DAİŞ'e karşı savaşma sınırlılığında onay verdi. ABD'nin harekata hava desteği vermesinin, aslında işgalci Türk ordu güçlerini gözetim altında tutmakla da ilgili olduğu görüldü. Nitekim TSK YPG'yle çatışmaya başlar başlamaz, ABD hemen devreye girerek Türk devletini YPG'yle ateşkes yapmaya zorladı. Türkiye, her ne kadar yalanlıyor olsa da, böylece YPG'ye dönük saldırılarını durdurmaya mecbur kaldı.

ABD'nin Cerablus işgali için Türkiye'nin dayatmalarına onay vermesinde, saray iktidarıyla süren gerilimin, Erdoğan'ın siyaseten Rusya'yla daha fazla yakınlaşmasıyla sonuçlanabilecek bir tırmanışını tercih etmemesi de etkili oldu. Zira başarısız kalan 15 Temmuz darbe girişimiyle ABD'nin ilişkisi, faşist saray iktidarı ile Amerikan emperyalizmi arasındaki gerilimi zaten yeterince artırmıştı.

ABD emperyalizmi, bir yandan YPG'yle ve öte yandan Türk devletiyle sürdürdüğü ilişkileri dengede tutmak istiyor. ABD'nin bölgede DAİŞ'i geriletme önceliği, Rojava'da YPG'nin DAİŞ'e karşı başarıyla savaşan tek istikrarlı büyük askeri güç olması gerçekliğiyle çakışıyor. Bu nedenle ABD, Rojava devrimini siyaseten desteklemeksizin, YPG'yle askeri çerçevede işbirliği yapıyor. Fakat ABD, bir mali-ekonomik sömürge olan Türkiye'yle yapısal siyasi ve askeri bağlarını da durmaksızın yeniden üretiyor. Rojava'nın bugünkü düğüm noktasında ABD'nin YPG'yle ve Türkiye'yle ayrı ayrı yürüttüğü ilişkileri dengede tutma tavrı -ki belki de, CIA'in ÖSO'yla ve Pentagon'un da YPG'yle askeri ilişkileri sürdüğü şeklindeki yorumlar, söz konusu gerçeğin bir başka ifadesi olarak okunabilir-, Türk devletine YPG'yi hedeflememesi ve DAİŞ'le savaşması şartıyla Cerablus-Azez hattına yerleşme izni vermesinde ve YPG'ye de askeri destek sağlarken Fırat'ın batısına yayılmamayı telkin etmesinde somutlaşıyor.

Bu arada, ABD'nin Türk devletine verdiği işgal izninin fiziki kapsamı da netleşiyor. Türk burjuva devleti işgal güçlerini 97 km'lik sınır boyunca 40 km kadar derinliğe indirmenin, Minbic'in kontrolünü ele almanın ve bütün bu alana “uçuşa yasak bölge” resmiyeti kazandırmanın pazarlığını yapıyor olsa da, işgalin Cerablus-Azez hattında ve ancak 5 ila 15 km derinliğinde gerçekleşmesine onay verildiği açığa çıkıyor.

Türkiye'nin Esad'a Dair Politikası Değişti Mi?

Davutoğlu'nun görevden alınmasından bir süre sonra, Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, “Başımıza ne geldiyse Suriye politikası yüzünden geldi” demişti. AKP hükümetinin hezimete uğrayan Suriye politikasının gözden geçirilmekte olduğunun ilk açık işaretiydi bu. Esad'ın kısa vadede devrilemeyeceği -hele de Rusya ve İran'ın sahada askeri ağırlıklarını koymalarıyla- çoktan ortaya çıkmışken ve ABD de Esad'ın düşmesi önceliğini artık askıya almışken, Erdoğan ve AKP hükümeti “Esad'lı geçiş” formülüne itirazını gitgide geriye çekmek zorunda kaldı.

Perinçek'in Vatan Partisi'nden kontrgerillacı eski generaller, saray iktidarının iplerin kopmuş olduğu Rusya ve Suriye'yle tekrar görüşme masasına oturmasının taşeronluğunu yaptılar. Böylece ilişkiler, uluslararası burjuva diplomaside “modus vivendi” denen bir duruma evrildi. Bu göreli uzlaşı durumunda, Erdoğan iktidarı Esad rejiminin yıkılması girişimlerinden vazgeçerken ve hatta Halep savaşına sürdüğü çetelerin bir kısmını oradan çekerken, buna karşılık olaraksa, Esad yönetimi Türkiye'nin Cerablus'ta geçici işgalini kabullendi. Esad açısından bu, rejimin pozisyonunu siyaseten sağlamlaştıracak bir manevra olmanın yanı sıra, Suriye iç savaşındaki en kritik halkalardan biri olan Halep'te askeri üstünlük sağlamasının yolunu açan bir gelişme anlamına geldi.

Tayyip Erdoğan'ın Antep'te düzenlediği mitingde Esad'ın adını anmaması ve ama PYD'nin kökünü kazımaktan bahsetmesi kadar, Suriye'nin Cerablus'taki işgali sadece düşük perdeden bir kınamayla adeta geçiştirmesi de dikkat çekiciydi. Cerablus işgalinden yalnızca bir hafta önce, Esad rejiminin iç savaş boyunca ilk kez YPG'ye karşı hava kuvvetlerini kullanarak gerçekleştirdiği Hasekê saldırısı ve yine ilk kez YPG'ye “terörist” nitelemesinde bulunması, aslında Esad-Erdoğan uzlaşısının bir işaretiydi. Üstelik İranlı Besic birliklerinin ve Hizbullah güçlerinin de Hasekê çatışmalarında Esad'a bağlı kuvvetlerin yanında yer aldıkları ortaya çıktı.

AKP hükümeti, Cerablus işgali öncesinde İran'la da bir diplomasi trafiğine girmiş ve onay almıştı. Esad karşıtı politikasından geri adım atması, faşist saray iktidarının Rojava sorununda İran'la anlaşmasının yolunu açmıştı. Zira İran molla rejimi için, Suriye'de Esad rejiminde ve Lübnan'da Hizbullah etkinliğinde ifadesini bulan bir tür Şii eksenin mevcudiyeti, onun bölgesel hegemonya politikasının temel bir dayanağını teşkil ediyor.

Nihayetinde, Kürdistan'ın üç parçasını ayrı ayrı sömürgeci boyunduruk altında tutan üç devletin -yani Türkiye, Suriye ve İran'ın- Cerablus işgali etrafındaki kısmi uzlaşısı, her üç devletin de Rojava'da Kürt ulusal demokratik kazanımlarının genişlemesine karşıtlıkta buluşmalarından kökleniyor. Tarihin ironisi midir bilinmez, İran ve Irak'ın Güney Kürdistan'da Mustafa Barzani liderliğindeki Kürt ulusal güçlerine karşı ittifakının 1975 Cezayir Anlaşması'yla tesis edilmesi gibi, bugün Kürt karşıtı Türkiye-Suriye-İran anlaşması da İran'ın arabuluculuğunda yine Cezayir'de bağlanmış oluyor. PKK, PYD ve PJAK'ın mücadeleleri karşısında her üç devlet, birleşik bir Kürdistan'ın ufukta belirmesini engellemekte örtüşen çıkarlara sahipler.

Rusya İşgal Denkleminin Neresinde?

Türk devletinin Rus savaş uçağını düşürüp ardından Rusya ile NATO'yu ve ABD'yi karşı karşıya getirme girişimi, bir bumerang gibi dönerek, saray iktidarını vuran ve sonuçta Erdoğan'ı Putin'den özür dilemek zorunda bırakan bir krize dönüşmüştü. Türkiye'nin Esad'a ilişkin politikasının değişimini ve Erdoğan-Putin görüşmesini takiben, Türk devleti Rusya'nın da Cerablus işgaline göz yummasını sağlamayı başardı.

Rusya'nın Suriye politikasının önceliği, hegemonyası altında bir Suriye iktidarını ayakta tutma ve böylece Ortadoğu ve Akdeniz'deki emperyalist rekabette başlıca dayanağı olan Suriye'deki askeri üslerinin kalıcılığını güvenceleme hedefinde özetlenebilir. Rusya bu yüzden Esad rejimiyle ittifak halindeyken, DAİŞ ve El Nusra'nın yanı sıra, “Suriyeli muhalifler” denen diğer tüm politik islamcı güçleri de “terörist” sayarak bombalıyor.

Bir yandan Erdoğan iktidarıyla ABD arasında açılan mesafeden Rusya'nın politik bakımdan yararlanma imkanının doğması, diğer yandan da Erdoğan'ın gerek Rusya'ya diz çökmesi gerekse Halep'i rejimden kopartma ve Esad'ı düşürme politikasından geri adım atması, Rusya'nın Türkiye'yle Cerablus konusunda uzlaşmasının zemini oldu. Türk devletinin Rusya'yla çatışma halindeki Kırım Tatarlarına ve Çeçenlere destek sağlayan politikası da böylece boşa düştü. Esad rejimine dayanan Rus emperyalizmi ise, Suriye'de hem Türk devletiyle hem de PYD'yle ilişkileri dıştalamayan bir politik çizgide durmaya yöneldi.

Barzani Rojava'da Ne Çeviriyor?

Cerablus işgali başlarken, Barzani Ankara'ya çağrıldı. Faşist Türk burjuva diktatörlüğünün izlediği Kürt düşmanı politikaya entegre olan Barzani ihanetçiliği, Cerablus işgalini desteklemekten de geri durmadı. Böylece Barzani ırkçı ve sömürgeci işgali Kürtler nezdinde meşrulaştırmaya dönük oyunun piyonu olmakla kalmadı, “Rojava Peşmergeleri” olarak adlandırılan KDP'ye bağlı silahlı bir gücün işgalci TSK birliklerinin himayesinde YPG'ye karşı savaşmak üzere konumlandırıldığı şeklinde haberler de ortalığa saçıldı.

Barzani'nin Cerablus işgali sorununda faşist saray rejimiyle işbirliği yapmasında şaşılacak bir yan yok. Zira Barzani, Kuzey Suriye Federasyonu'nun ilan edildiği gün, Başur ile Rojava arasındaki sınır kapısı olan Semalka'yı kapatmış, Rojava'ya uygulanan ambargonun aleti olmuştu. SUK (Suriye Ulusal Konseyi) isimli Türkiye işbirlikçisi yapılanma ve MİT'in Rojava'da ENKS (Suriye Kürt Ulusal Konseyi) ile işbirliğine dayalı bir dizi suikast gerçekleştirildiği açığa çıkmıştı. Dahası, 27 Temmuz'da Qamişlo'daki DAİŞ katliamına KDP güdümlü ENKS'nin de karıştığı anlaşılmış, 62 kişinin öldüğü katliamın ardından Rojava'da güvenliğin ancak “Rojava Peşmergeleri” eliyle sağlanabileceğinin propagandası yapılmıştı.

Rojava'da PYD/YPG-YPJ çizgisinin her yeni politik ve askeri zaferi, yarın Başur'daki politik güç dengelerinin de değişmesi anlamına geleceğinden, Barzani'yi fazlasıyla tedirgin ediyor. Zaten Güney Kürdistan'da politik iktidar meşruiyeti zayıflayan ve petrol fiyatlarındaki dramatik düşüşle iktisaden de zor durumda kalan KDP ve Barzani'nin, zümre çıkarlarını kolladıkça Türk devletinin himayesine muhtaç kalacağı ve gerek Başur'da gerekse Rojava'da Türk faşist sömürgeciliğinin Kürtler içindeki dayanağı olmayı görünür gelecekte de sürdüreceği söylenebilir.

YPG Kobanê'yle Efrîn'i Birleştirebilecek Mi?

PYD, Suriye'deki iç savaş yangınında ve emperyalist müdahaleler ortasında, Rojava devrimini ilerletmeye ve egemen sınıfların emperyalist ve gerici güçleri karşısında ezilenlerin bağımsız çizgisinde yürümeye devam ediyor.

Geçen yıl kurulan, ana gövdesi YPG'den oluşan, Hol ve Şeddad hamlelerini gerçekleştiren DSG, Minbic'in DAİŞ'ten özgürleştirilmesini de başardı. Kobanê ve Efrîn arasındaki Şehba bölgesinin kilidi olan Minbic'in kurtarılması, hem 40 km kuzeydeki Cerablus'un hem de 45 km batıdaki Bab'ın alınmasının kapısını açtı. DSM (Demokratik Suriye Meclisi) tarafındansa Mart ayında Kuzey Suriye Federasyonu ilan edilmişti. Minbic, El Bab, Cerablus, El Raî, Azez ve Mare'nin de bu federasyonun sınırları içinde yer alması kararlaştırılmıştı.

ABD-YPG ilişkilerinin hangi nitelikte seyrettiğini gösteren Minbic hamlesinin, bir bakıma, ABD'ye rağmen yapıldığını söylemek isabetli olur. ABD Rakka'ya yönelik bir operasyona öncelik tanıyordu ve askeri güçlerin Rakka hamlesine göre pozisyon almasını dayatıyordu. YPG ve DSG buna karşın Rojava devriminin kendi önceliklerine göre hareket etti ve Minbic hamlesinde ısrarcı oldu. Ve nihayetinde, hamleye çok kısıtlı ve adeta mecburiyetten askeri destek veren ABD'nin önemli bir rolü olmaksızın, büyük bedeller pahasına Minbic hamlesi başarıya ulaştırıldı. YPG, YPJ, MLKP, BÖG ve Enternasyonal Özgürlük Taburu Minbic'i özgürleştirmenin onurunu taşıdılar. ABD'nin şimdi Türk devletinin Cerablus işgaline onay vermesi ve YPG'ye Fırat'ın batısından geri çekilmeyi dayaması, bu yüzden, PYD ve YPG'nin ABD güdümüne girmeyişi karşısında başvurulan bir tür Amerikan şantajı olarak da okunabilir.

ABD'nin YPG'yle askeri işbirliğine girmesi, tamamen YPG'nin DAİŞ'e karşı mücadelede başlıca rolü üstlenmesiyle ve DAİŞ'i askeri bakımdan durdurabildiğini pratikte ortaya koymasıyla gerçekleşti. Muzaffer Kobanê direnişi, tüm dünyada enternasyonalist devrimci bir yankı uyandırırken, o dönemde DAİŞ'le mücadeleyi öncelik saymaya başlayan ABD'yi de Kobanê savunmasına müdahil olmaya ve YPG'yle ilişkilerini geliştirmeye mecbur bıraktı.

YPG DAİŞ'le savaşıyor, yer yer Esad rejimiyle çatışmalara giriyor, Barzani'nin provokasyonlarıyla uğraşıyor, hem de Türk devletinin saldırganlığını boşa çıkarmaya çalışıyor. Bu arada, ABD'yle askeri işbirliğinden de Rojava'nın özgürleştirilmesi doğrultusunda yararlanıyor. Fakat YPG'yle askeri işbirliği yapan ABD, emperyalist niteliği gereği, Rojava'daki halkçı demokratik iktidarlaşmayı siyaseten desteklemediği gibi, halkçı demokratik yönetim modelinin Kuzey Suriye Federasyonu olarak Minbic'e ve başka yerlere yayılmasına da sıcak bakmıyor. ABD üstelik Rusya, İran, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, İsrail gibi devletlerle değişen dengelere göre hareket ediyor. Örneğin, YPG'yle askeri işbirliğine rağmen, PYD'nin Cenevre masasına oturması yönünde bir siyasi ağırlık koymaktan kaçındığı biliniyor.

Sonuçta Rojava devrimi, emperyalistlerin, bölge devletlerinin ve onların çete uzantılarının, DAİŞ'in, irili ufaklı başkaca politik islamcı silahlı grupların, KDP'nin yer aldığı çoklu bir politik ve askeri denklem içinde kendi özgün yolunu açarak ilerliyor.

YPG, hiç kuşkusuz, Azez ve Cerablus'u özgürleştirmeyi güncel politik-askeri hedef olarak kavrıyor. Türk devletinin Cerablus işgali bugün bu hedefin ertelenmesini getirse dahi, El Bab üzerinden Kobanê ile Efrîn'in birleştirilmesi yine de mümkün. YPG ve DSG'nin Bab hamlesine bu aşamada girişip girişemeyeceği, Türk devletinin Cerablus işgalinin düğüm noktasını oluşturduğu güncel denklem içindeki politik ve askeri güç dengelerinin nasıl şekilleneceğine bağlı.

Cerablus İşgali Sonrası Ne Olur?

Kerry-Lavrov pazarlıklarından çıkan ABD-Rusya uzlaşısı ve geçici ateşkesin, Suriye'de “terörist örgütler” sınıflandırmasının yeniden yapılması ve Halep-İdlib hattının kaderinin belirlenmesi yönünde genişletilmesi bekleniyor. Fakat ABD ve Rusya, geçici ateşkese uyulmadığı gerekçesiyle, birbirlerine karşılıklı suçlamalar yöneltmekten de geri kalmıyorlar.

ABD, DAİŞ ve El Nusra haricindeki güçlerin katılacağı ve Suriye’de Amerikan emperyalizminin çıkarlarıyla uyumlu bir stratejik anlaşmayı getirebilecek yeni bir güç dengesinin damga vuracağı bir platform tesis etmek istiyor. Fakat Suriye'de etkin farklı politik aktörlerin altına imza atabilecekleri herhangi bir stratejik anlaşma yakın gelecekte olası görünmüyor.

Önümüzdeki süreçte sömürgeci faşist Türk burjuva devletinin Rojava'yı yıkmakta ifadesini bulan politik önceliği ile ABD ve Rusya'nın DAİŞ'i yıkmakta somutlaşan politik öncelikleri arasındaki gerilimin süreceği öngörülebilir. Türkiye Cerablus işgaliyle şu anda bazı avantajlar elde etmiş gibi görünse de, saray iktidarı işgal oyununu kendi başına oynama yolundan yürümeye kalkarsa işin renginin değişeceği bellidir.

Cerablus işgali faşist saray diktatörlüğünün gücünün değil zayıflığının ifadesidir. Türk devleti Rojava devrimini boğmaya dönük bir uluslararası karşıdevrim cephesi meydana getirmeye kilitlenmiş haldedir. Erdoğan ABD'den Barzani'ye, Rusya'dan Suriye ve İran'a değin bölgede etkili tüm gerici politik aktörleri böyle bir cephede birleştirmeyi arzuluyor. Fakat Ortadoğu ve Suriye'deki çoklu politik denklem ve saflaşmalar bugün böyle bir anti-Rojava cephesini olanaklı kılmıyor.

Türkiye'nin Amerikalı ve Avrupalı emperyalistlerin mali-ekonomik sömürgesi olmasına ve işbirlikçi Türk sermaye oligarşisinin Batılı emperyalizmin ekseninden uzaklaşmayı siyaseten kesinkes desteklememesine rağmen, Erdoğan ve faşist saray iktidarının ABD ve AB'ye mesafeli ve özgün çıkarlarını gözeten iç ve dış politikalarda ne derece derinleşebileceği meçhul. Erdoğan ve AKP, emperyalist rekabetin keskinleşmesi ve ABD hegemonyasının sarsılmasıyla oluşan uluslararası politik manevra sahasında, ABD ve AB çıkarlarıyla sıklıkla sürtünen bir politik çizgi izliyor. Fakat Amerikalı ve Avrupalı emperyalistlerle Ortadoğu'nun başlıca sorunlarında çelişkili olmak, bir yandan da, saray iktidarının politik bakımdan altını oyan sonuçlar doğuruyor.

Türk sömürgeciliğinin “kırmızı çizgi” olarak nitelediği YPG'nin Fırat'ın batısına geçişine bunca şiddetli itirazı, aynı zamanda, YPG'nin Fırat'ın doğusundaki politik-askeri hakimiyetini mevcut koşullar altında kabullenmek zorunda kalmış olmasının bir nevi ikrarı oluyor. Nitekim Türkiye, Rojava kantonlarının birleşmediği ama PYD'nin de bertaraf edilemediği, yerel yönetimlerin yetkilerinin geniş olduğu ama bir federasyon veya özerkliğin de bulunmadığı yeni bir Suriye üniter devlet yapılanması üzerine bir anlaşmaya yanaşabileceğinin sinyalini veriyor. Fakat birleşik bir Rojava ve demokratik bir özerklik veya federasyon geniş kapsamlı bir Kürt ulusal statüsü niteliği taşıyacağından, Türk devleti bunu engellemek için her türlü komploya ve provokasyona başvuracak, dolaylı ve dolaysız askeri güçlerini kullanmayı deneyecektir. Tayyip Erdoğan'ın, son olarak, Lozan'ın aslında bir zafer olmadığını tartışmaya açması da, Kürtlerin genişlemekte olan ulusal statüleri karşısında faşist politik islamcı saray cuntasının Başur'dan Rojava'ya uzanan kalıcı bir işgalci saldırganlık hazırlığında olduğunun ifadesidir.

Türkiye'nin Cerablus işgalinde 5 ila 15 km arası bir derinliğe girmesine izin veriliyor, oysa YPG'nin ilerleyiş yolunu kapatmak için girmeyi hedeflediği El Bab El Raî'den 30 km uzaklıkta bulunuyor. Türk devletinin esasen ÖSO güçlerine dayalı sonuç alıcı politik-askeri hamleler gerçekleştirmesi ise pek mümkün görünmüyor. Zira ÖSO denilen şemsiye, birçok gruptan oluşan, iç koordinasyonu ve disiplini zayıf, komuta zinciri yeterince merkezileşmemiş, kendi başına ciddi herhangi bir askeri başarı kazanamamış, çeteler alaşımına benzeyen bir karakter taşıyor. Türk faşist işgalci kuvvetleri geri çekildiğinde bu çetelerin askeri ilerleme yeteneği sergileyebilecekleri, birbirlerine düşmeden bütünlüklerini koruyabilecekleri son derece şüpheli gözüküyor.

Faşist politik islamcı saray cuntası işgal sahasını derinliğine Minbic'e ve uzunluğuna tüm Rojava sınırına kadar genişletip mümkün olduğunca kalıcılaştırma hesabı yapıyor. Türkiye “tampon bölge” hedefini, DAİŞ'e karşı mücadele ve Avrupa'ya mülteci akınının önünü kesme sözleriyle, Avrupalı emperyalist devletler nezdinde kabul edilebilir kılmaya çalışıyor. Rojava'da en azından Başur'daki Başika askeri üssü gibi bazı süreğen askeri üslenme noktalarını elde tutmak için bütün fırsatları değerlendirmeye bakıyor. Suriye'nin şimdiye kadarki siyasi sınırlarının bütünlüğünün korunamadığı olası bir parçalanma durumundaysa, Erdoğan iktidarı Azez-Efrîn hattında uydu bir Türkmen devleti yaratma ve bu sayede Rojava devrimini durdurma senaryosunu yedekte tutuyor. Amerikalı devlet yetkililerince Suriye'nin bölünme olasılığına yapılan vurgular arttıkça, Türk devletinin kukla ve yapay bir Türkmen devleti senaryosu da daha ayrıntılı yazılıyor.

Türk faşist sömürgeciliğinin Rojava devrimine ve YPG'ye dolaysız bir askeri saldırısı, elbette, YPG ve YPJ tarafından dişe diş bir mücadeleyle karşılanacaktır. Böylesi bir durumda, Lübnan işgaliyle İsrail'in başına gelenden çok daha fazlası Türk devletinin başına gelecektir. YPG'nin herhangi bir savaşta TSK'yi Rojava'dan püskürtebilecek bir kahramanlık ve direngenlik sergileyeceği her türlü şüphenin ötesindedir. Zaten YPG'nin bu gücü, faşist politik islamcı iktidar açısından başlıca caydırıcı etmendir.

ABD'nin önümüzdeki günlerde DSG'nin El Bab'a ilerlemesini ve böylece Efrîn'e uzanmasını destekleyip desteklememesi, kuşkusuz ki, YPG için hesaba katılması gereken bir faktördür. Yine de YPG, Cerablus-Azez hattı Türk devletinin elinde kalsa ve kendisi işgalci TSK birlikleriyle çatışmaktan kaçınsa bile, Kobanê ile Efrîn'i birleştirmek için politik-askeri bir fırsat yaratmaya bakacaktır. ABD'nin temel önceliği olan Rakka'ya yönelik kapsamlı bir operasyonda YPG ve DSG'nin yer alıp almayacağı sorusuysa, gerek ABD-YPG ilişkilerinin gerekse ABD-Türkiye ilişkilerinin seyrine bağlı olarak yanıtını bulacaktır.

ABD Rakka'yı alarak DAİŞ'i stratejik bir yenilgiye uğratmayı ve Suriye'de belirleyici bir nüfuz alanı kazanmayı istiyor. Türk devleti, şimdi, hava ve kara kuvvetleriyle muhtemel Rakka operasyonuna katılma hevesini dile getiriyor ve ama bu katılımını YPG'nin operasyona katılmaması şartına bağlıyor. Açık ki, Türk devletinin Rakka operasyonunda rol alma arayışı Suriye ve Rojava'da daha fazla politik inisiyatif kazanma ve askeri işgal alanını genişletme, böylelikle YPG'yi durdurma ve etkisizleştirme amacına bağlı. Saray iktidarı, ayrıca, ABD'nin Irak'ta önceliği olan DAİŞ'e karşı Musul operasyonunda da yer alma niyetini açıkça ifade ediyor.

Rojava devriminin gücü ve YPG'nin uluslararası demokratik meşruiyeti, üstelik halihazırda emperyalist güçlerin de YPG'ye bir bakıma muhtaç olması, PYD'nin “Suriye Uluslararası Destek Grubu” adlı emperyalist ve gerici kurtlar sofrasında eninde sonunda müzakere imkanı bulmasını sağlayacaktır. Türk devletinin tüm karşı çıkışlarının sonuç alma kapasitesi bir yere kadardır. Nitekim Rusya, PYD'nin de Cenevre görüşmelerinde bulunması gerektiğini artık daha net ifade ediyor.

Bütün bunların bir de Türkiye Cumhuriyeti sınırları içine yansıması var elbette.

Türkiye'nin beslediği ÖSO grupları ve El Nusra DAİŞ'e saldırmaya başlayınca, Ocak 2016'dan itibaren Kilis neredeyse her gün DAİŞ katyuşalarının hedefi olmuştu. Böylece Suriye ve Rojava'daki savaş dolaysızca Kilis'e ve sınır boylarına taşınmıştı. Eğer TSK birlikleri El Bab veya Rojava'nın başka bir yerinde DAİŞ'le ciddi bir çatışmaya girerlerse, DAİŞ'in Türkiye topraklarında yeni saldırılar ve bombalamalarla misilleme yapacağını beklemek gerekir.

Daha önemlisi, Türk devleti Rojava devrimini önlemeye yönelik yeni askeri hamlelere kalkışırsa, böylesi bir sömürgeci-işgalci saldırganlık, Rojava'da YPG-YPJ ile karşı karşıya gelmenin yanında, Bakur'da da Kürt halkımızın büyüyen mücadeleleriyle ve PKK'nin şiddetlenen gerilla hamleleriyle yanıtlanacaktır. Tendürek ve bilhassa Çukurca'da -jandarma genel komutanının deyişiyle- “ölüm kalım savaşı” veren TSK, çok daha sarsıcı bir özgürlük savaşıyla yüz yüze kalacaktır.

Kürdistan'ın Bakur ve Rojava parçalarından gelişen devrim, faşist saray diktatörlüğünü sarsan başlıca dinamiktir. Türkiye-Kürdistan birleşik devriminin politik atılıma geçmesi ve ezilenlerin faşist rejimi devirebilecek güce ulaşması, devrimci durum yaşayan Türkiye'yi de devrim ateşinin sarmasıyla, Batı'da da bir devrim cephesinin yükseltilmesiyle mümkün olacaktır. Halklarımızın politik özgürlük için yegane yolu budur.

Türkiye, birleşik demokratik cephenin Cerablus işgaline karşı demokratik barış hareketini geliştirmesiyle, birleşik devrimci önderliğin de Dersim'den Karadeniz ve Amanoslar'a, Batı metropollerine ve varoşlarına değin her yerde halklarımızın silahlı devrim mücadelesini büyütmesiyle özgürlüğe doğru kanatlanacaktır.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn