OHAL’i KHK'sıyla Faşizmi Yeneceğiz

“İktidar hayatı hedef aldığında, hayat iktidara direniş olur.”

Fransız filozof Gilles Deleuze

15 Temmuz askeri faşist darbe girişiminin akamete uğratılmasının hemen ardından devreye sokulan bir olağanüstü hal ve khk cenderesi, rejimin yeni dayanağı ve saldırı hamlesi oldu. Erdoğan OHAL'i, 1980 ve 90'lardaki OHAL'lerle, devrimci ve demokratik öncüleri ezmek, halklarımızın özgürlük ve eşitlik mücadelesini engellemek, bastırmak gibi ortak amaçlara sahip olmakla birlikte, parlamenter rejimin yerine, odağında Erdoğan'ın durduğu başkanlık rejimini geçirmek ve faşist diktatörlüğün politik islamcı resterasyonunu tamamlamak gibi özgün amaçlar taşıyor.

Tüm düzenlemelerin cumhurbaşkanı tarafından onaylanan kanun hükmünde kararnamelerle (KHK) belirlendiği bir sistemle başkanlık rejimi daha bugünden fiilen işletiliyor. Burjuva meclis devre dışı bırakılmış, yasal düzen ve anayasa tümüyle askıya alınmış durumda. Yasama yetkilerini bütünüyle devralmış olan Erdoğan, yargı ve orduyu da kendine bağlayarak, OHAL’in inşasını derinleştiriyor.

Halk iradesinin mevzilerine dönüşen belediyeler kayyumlar eliyle işgal edildi. Kamu kurumlarında “FETÖ’yle mücadele” adıyla başlatılan tasfiyeler, toplumsal mücadelenin ilerici, devrimci bölüklerinin tasfiyesi yönünde derinleştirildi. Havuz medyası dışında kalan özgür basın kuruluşları gasp edildi. HDP eş genel başkanları ve vekilleri derdest edildi. Demokratik hareketlerin temel dinamikleri olan dernek ve vakıfların faaliyetleri durduruldu. Faşist politik islamcı saray cuntası, OHAL-KHK uygulamalarına dayanarak, demokratik direnişin dayanaklarını tasfiye etmeyi, toplumun ilerici bölüklerini teslim almayı hedefliyor. Böylece “düz bir yol”dan referanduma gidip, fiilen işletilen “başkanlık” sistemine yasallık kazandırmayı amaçlıyor.

OHAL ilanından bugüne çıkarılmış olan 9 KHK, Türk burjuva devletinin OHAL’e ilişkin anayasal çerçevesine ve uymayı taahhüt ettiği evrensel çerçeveye dahi aykırıdır. İnsan hakları, söz, eylem ve örgütlenmede somutlaşan demokratik haklar bütünüyle askıya alınmış, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) başta gelmek üzere, aynı çerçevedeki tüm uluslararası sözleşmeler devre dışı bırakılmıştır.

OHAL dönemleri, Türk burjuva devletinin her durumda kendi yasalarındaki OHAL tanımlaması sınırlarını da aştığı ve her tür keyfiliğe, kendi yasalarını çiğnemeye zemin hazırladığı dönemler olarak hayata geçirilmiştir. Ancak 15 Temmuz sonrası OHAL ilanlarının Türk burjuva anayasasıyla uyumsuzluğunun somut güncel nedeni, sömürgeci faşist rejimin politik islamcı restorasyonudur. Mevcut burjuva hukuk çerçevesinin, gerek evrensel olarak gerekse Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da büyük mücadelelerle kazanılmış haklar nedeniyle politik islamcı faşist saray cuntası için sınırlandırıcı olması bir yana, OHAL dönemi zaten bu anayasal çerçevenin de rejimin restorasyonuna uygun şekilde düzenlemesine alan yaratılması dönemi olarak programlanmıştır.

20 Temmuz 2016’da ilan edilen OHAL’in gerekçesini oluşturan “yaygın şiddet hareketleri ve kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması” nedenleri, 20 Temmuz 2015 Suruç katliamı ile ortaya çıktı ve saray darbesi ile derinleştirildi. Hükümet infazlar ve kitle kıyımları üzerine işlettiği savaş hukukunu, askeri darbe girişimini fırsata çevirerek OHAL rejimine dönüştürdü ve sahte bir demokrasi söylemi ile bunun toplumsal zeminini yaratmaya girişti. Fakat ilan edilen bu saldırganlığın yasal dayanakları sınırlı olduğu gibi, toplumsal karşılığı da oldukça zayıftır. KHK’larla temel hak ve özgürlükleri gasp edilen geniş kesimin, toplumsal mücadele dinamiklerinin OHAL’i tanımama ve direniş tavrı, durumu pekala tersine çevirebilir.

OHAL rejimine karşı yapacağımız tek gerçek plan, politik özgürlüğü kazanma amacına ciddi ve sıkı biçimde bağlanma planıdır. Politik özgürlüğün kazanılmasını temel alan bir toplumsal programın, evlerde, mahallelerde, kampüslerde, işyerlerinde tartışan, birlikte eyleyen bir kitle hareketine dönüştürülmesi, KHK’lar eliyle gasp edilen mevzilerin savunulması ve saldırıların sokakta yanıtlanmasında cisimleşen bir direniş hattının örülmesi temel ihtiyaç. OHAL ve KHK saldırıları karşısında bugüne kadar ortaya çıkan direniş örnekleri, toplumsal mücadele dinamiklerinin, her ne kadar saray faşizminin saldırılarıyla geriye doğru itilse de, varlığını korumakta olduğunu gösterdi. Sarayın toplumu korku siyaseti yoluyla felç etme yöntemi işlemiyor. Sokaktaki her slogan, saldırılar karşısında geliştirilen dayanışma hareketleri, devlet terörüne en küçük karşı koyuş bu basit denklemi bozmaya yetiyor. . OHAL ve özgürlük arasındaki savaşta ezilenler ve emekçi sol hareket, durumu, “teslim olmayacağız”, “biat etmeyeceğiz”, “diz çökmeyeceğiz” duruşu ile tarif ediyor. Bu karşı koyuşun, faşizme karşı işçi sınıfı ve ezilenlerin alternatifi olma hakkının, tarih payının direniş ve özsavunma yoluyla tarihten koparılıp alınmasına dönüşmesi mümkün ve zorunlu. O'halde Carlyle’in, “düzen kölelik ve zulüm anlamına geldiğinde, düzensizlik adaletin ve özgürlüğün başlangıcıdır” sözüne sahip çıkarak, gayrimeşru ve faşist OHAL ve KHK uygulamalarının karşısına, teslimiyet ve köleliği reddeden ezilenlerin sokak eylemini ve direnişini çıkartarak yürüyeceğiz.

Akademisyenlerin işten atmalara, üniversitelerdeki kayyum yöntemine karşı duruşları, ODTÜ, Boğaziçi, Galatasaray’da öğrenci, akademisyen, sendika eksenli eylemler, “bu Suça Ortak Olmayacağız” diyen 1128 imzalı aydın bildirgesinin işaretini çaktığı bilinçli eylemin ürünü olarak devam ediyor. Aydın sorumluluğu, aydın onuru ayakta duruyor.

Emekçi memurların “O’halde işimiz, geleceğimiz için direniyoruz” kampanyası, Dersim’de işten çıkarılan 504 kamu emekçisinden 419’unun tekrar işe dönmesiyle kazanıma dönüşen eylemli duruşu, TEDİ, Avcılar Belediyesi gibi tekil işçi direnişlerinde oluşan ortaklık ve saflaşma, öğrenci, veli, öğretmen ve eski mezunlar bileşiminde gelişen proje okul karşıtı eylemler, gelişecek hareketin dinamiklerini gösteriyor.

Kürt illerinde seçimle kazanamadıkları belediyeleri kayyum yoluyla gasp edip inkarcı-sömürgeci savaşın karakollarına çeviren, üzerlerine Türk burjuva devleti bayrakları asarak, Türk halkı adına yapıldığı söylenen bu gasp suçunu bayrakla örtmeye çalışan faşist politik islamcı saray çetelerine karşı çok çeşitli mücadele araç ve biçimleriyle yürütülen mücadeleler, halkların kendi kaderini ellerine alma ve kardeşleşme iradesinin kolayca yenilgiye uğratılamayacağına işaret ediyor.

Özgür Radyo’nun kapatma kararına direnişi ve çalışanlarının radyoyu yeniden dinleyicileriyle buluşturma ısrarı, Cumhuriyet gazetesinin bir ortak direniş alanına dönüşmesi, kapatılan radyo ve TV çalışanlarının süreklileşen adalet nöbetleri, hapishane önlerindeki özgürlük nöbetleri mevzilerin özsavunma ve fiili direniş hattından korunmasının canlı örneklerini oluşturuyor.

Diyarbakır Belediyesi eşbaşkanlarının gözaltına alınması ve belediyenin işgaline karşı gösterilen direniş, HDP Eş Genel Başkanları ve vekillerine tutuklama saldırısına karşı sokak protestoları, OHAL valilerinin eylem ve alan yasaklarına karşı Dersim’de ve 10 Ekim katliamının yıldönümünde yapılan eylemler, kapatılan derneklerin üye ve yöneticilerinin sokak eylemlerinden mühür sökerek kurumları açmaya varan direnme hali OHAL-KHK ekseninde gelişecek her saldırı ve hak gaspını politik bir direniş halkasına dönüştürme imkanlarının bulunduğunu gösteriyor.

OHAL’in altıncı ayında giderek hız kazanan yasal siyaset alanının demokratik ve devrimci güçlere kapatılması saldırısına temel hak ve özgürlüklerin gaspına, tırmanan devlet terörüne karşı işçilerin ve ezilenlerin hareketinde somutlaşan ve birleşik direniş gücüne kavuşmayı bekleyen, “direnişe kayyum atayamazsınız”, “sokakları mühürleyemezsiniz” kararlılığı ve “mutlaka kazanacağız” inancıdır.  

Hareketin Zorunlu Durakları Ve Devrimci Tavır

OHAL ilanının ardından 25 Temmuz’da çıkarılan ilk KHK ile gözaltı, soruşturma, yargılama usulleri, savunma hakkı ve hapishaneler konularında ciddi hak gaspları içeren düzenlemeler yapıldı. Gözaltı süresi 30 güne çıkarıldı. Gözaltında bulunan kişinin işkence ve kötü muamele açısından üç temel güvencesi olan ve işkenceye karşı yıllara yayılan mücadele sonucu kazanılıp ceza mevzuatına emredici hüküm olarak giren avukata erişim, hekime erişim ve aileye erişim hakkı tümden kaldırılarak, sistematik işkencenin ve işkence ile beyan alma yönteminin önü açıldı.

Aynı KHK ile soruşturma usullerinde düzenleme yapılarak, DGM, ÖYM ve TMK ile görevli mahkemeler döneminde olduğu gibi özel soruşturma ve yargılamalar yeniden düzlendi. “Terör savcıları ve mahkemeleri” şeklindeki özel yargı makamları yeniden kurulmaya başlandı. Dinleme, izleme, arama-elkoyma, gözaltı usulleri olağanüstü hukuk normları ile tanımlandı. Bu yöntemlerin tamamının uygulanması bakımından mahkeme kararının alınması zorunluluğu ortadan kaldırılarak, siyasi polise sınırsız yetki tanındı.

İmralı’da Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin KHK ile tüm hapishanelere genelleştirilmesinin adımları atıldı. KHK’nın yasallaştırdığı ya da dolaylı olarak fiili uygulama alanı açtığı sayısız saldırı ve hak gaspı pervasızca hayata geçiriliyor. Pek çok hapishanede aileyle açık görüş 2 ayda bire çıkarılırken, arkadaş görüşü tümden kaldırıldı. Bazı hapishanelerde dışardan posta alma ve posta yollama bütünüyle kaldırılırken, görüş ve telefon yasakları hız kazandı. Tutuklu ve hükümlünün avukat ile görüşmelerine gün ve saat sınırı getirildi. Avukat görüşleri kamera ve infaz koruma memurunun görüş yerinde bulunması ile kayıt ve denetim altına alınırken, savunma belgeleri incelenmeye ve gerekçesiz olarak elkonulmaya başlandı. Hastane sevkleri durdu, hasta mahpuslar sevkler sırasında revirlere alınmadı. Sohbet, spor, kütüphane ve diğer ortak alanlar gasp edildi. Ağırlaştırılmış müebbet hapis hükümlülerinin havalandırma sürelerinde 4 saatlik kazanımdan 1 saate geri dönüldü. Sürgün sevkler başladı ve bunların birçoğunda mahpuslara işkence yapıldı. Hapishaneden poliste sorguya götürme şeklindeki 12 Eylül uygulaması yeniden devreye sokuldu.

Yine ilk KHK ile, hükümetin OHAL kapsamında alacağı kararların tümü yargı denetimine kapatıldı. Bu yasaya dayanarak karar veren görevlilerin cezai ve idari sorumluluğu kaldırıldı. Böylece iktidar karakollarda ve hapishanelerde işlenecek tüm insanlık suçlarına karşı cezasızlık zırhı oluşturdu. Şimdilerde meclis gündeminde bulunan yasa tasarısıyla, tüm bu KHK düzenlemeleri, Türk Ceza Kanunu (TCK) ve Ceza Muhakemeleri Kanunu’nda (CMK) yapılacak değişiklikler ile mevzuata geçirilerek kalıcılaştırılmak, yasal norm haline getirilmek isteniyor.

Saray faşizminin OHAL dizaynına gözaltı-karakol, mahkeme ve hapishanelerle başlaması tesadüf değildir. Gezi-Haziran ayaklanması ve 6-8 Ekim serhildanında somutlaşan kitle hareketini, 7 Haziran seçim zaferini belirleyen değişim isteğinde somutlaşan enerjiyi doğru okuyan, darbe ve OHAL koşullarında da bastıramadığını gören faşist politik islamcı saray diktatörlüğü, gelişecek hareketin önüne zor aygıtlarını dikerek, işçilerin, ezilenlerin ve öncü bölüklerinin politik varlıklarını yok etmenin çarkını yaratıyor. OHAL ilanından bugüne sayısız eylem ve etkinliğe gözaltı saldırısı yapıldı. Gece-gündüz demeden yapılan işyeri, ev, kurum baskınlarıyla yüzlerce insan gözaltına alındı, mahkemelere çıkarıldı. Aydınlar, gazeteciler, siyasetçiler, seçilmişler tutsak edildi. Karakollardan sıklıkla işkence vakaları bilgileri gelmeye, hapishanelerden yeni hak gaspları ve artan baskı haberleri yükselmeye başladı. Dahası “idam”, “hapishanelerde katliam” tartışmaları, işkenceyi meşru gören, olağanlaştıran açıklamalar ile bu öğütme çarkından bir korku dağı yaratılmaya, hareketin önüne dikilmeye çalışılıyor. Bize düşen, bu durumun hem tek tek bireylerde, hem de kitle hareketinde ürettiği/üretebileceği iç gerilimleri, bocalamaları, kısmi geri çekilmeleri devrimci gelişim doğrultusunda yönetmektir. Devrimci hareket her dönemde bunun en parlak örneklerini yaratmış, bu bakımdan zengin bir direnme mirası ile doludur.

Karakol ve hapishaneler, sınıf mücadelesinin bir alanı olarak hep var olmuş, her dönemin güncel ve stratejik bir konusu olarak devrimci güçlerin gündeminden düşmemiştir. 12 Eylül dönemi, kirli savaşın sürdüğü '90'lı yılların karakol ve hapishane gerçeği, 19 Aralık saldırısı, F tipi tecrit koşullarında direnme çizgisi ve zafere kilitlenme ruhuyla saldırılar püskürtülmüş, zulmün dayanağı olan yasa ve yönetmelikler, insanlık dışı uygulamalar paçavraya çevrilmiştir. Bugün de faşizmin en kalın duvarlarını parçalayan geleneğin izinden gidilecektir.

Mahkeme kararları temelinde yasal dayanak oluşturma kaygısına bile düşülmeden yapılan, belli bir adli soruşturmaya bağlı olarak yürütülmek yerine tamamen siyasi polise göre şekillenen baskınlar ve aramalar karşısında, can bedeli mücadelelerle kazanılmış haklarımızı koruma, özgürlüğümüzü savunma ve direnme hakkımız var. Yasadışı biçimde gelen polise kapıyı açmamak, aramaya izin vermemek, arama sırasında yapılan hiçbir işleme katılmamak, tutanakları imzalamamak, el konulan eşyaların üzerine imza-paraf atmamak, işlemi tümden reddetmek ve sloganlarla teşhir ve protesto etmek direnme şeklidir, meşrudur, haktır.

30 günlük gözaltı uygulaması ve avukat yasağı hukuk dışıdır. Bu uygulama herhangi bir hukuki dayanağı bulunmayan, esir alma ve işkence etme yöntemidir. Bu durumda, gözaltı uygulamasını yapan karakolu hiçbir biçimde tanımama, yapılan işlemlerin hiçbirine imza ile onay vermeme yolundan gidilmelidir. Siyasi polisle hiçbir biçimde diyaloga girmemek, parmak izi, tükürük, kan, kıl örneği alımına direnmek ve açlık grevi yapmak bu faşist zorbalığı tanımama biçimleridir ve cepheden sergilenmesi gereken tutumlardır. 30 günlük gözaltı süresi açlık grevi konusunda tereddüt yaratabilir, yaratıyor. Şu ana kadar 16-18 güne uzanan gözaltılar ve açlık grevi örnekleri yaşandı. Geçmiş deneyimlerde gözaltında bu süreden çok daha uzun direnme örnekleri de mevcut. Dünya ve Türkiye-Kürdistan devrimci hareketinin direniş mirası bu gözle incelenmeli, her devrimcinin kişisel deneyim hanesine eklenmelidir.

Basit, varsayımsal kurgularla oluşturulan fezlekeler, tek bir eyleme, tek bir görüşmeye, tek bir örgütlenme biçimine dayandırılan örgüt üyeliği iddiaları ile işlem yapan savcılık makamları ve sorgu hakimleri kolaylıkla tutuklama kararları veriyor. Savcılık ve mahkeme önünde bütün bir özgürlük mücadelesini temsil ettiğimiz gerçeğinden kopmadan net bir duruş sergilemek, düşüncelerimizi ve eylemlerimizi savunma hattından bir milim geri adım atmamak önemli bir tarihsel eylem olacaktır. Bu faşist baskı mekanizmalarının işlevsiz kılınması ve geriletilmesindeki en belirleyici adım, durduğumuz yeri mücadele mevzisine dönüştürmekten geçer.

Bir nevi 19 Aralık rejiminin getirilmeye çalışıldığı hapishanelerde her türlü hak gaspına karşı hukuk mücadelesi vermek, itiraz ve teşhir faaliyetiyle tutum geliştirmek, bu konuda insan hakları savunucuları ve tutsak yakınları ile tecridi parçalayan bir dayanışma içinde olmak belirleyici olacaktır. Hücre içlerine kamera yerleştirilmesi, her türlü iletişimin tümden kesilmesi, kitap ve yayın sınırlaması gibi yaşam ve düşünce alanlarını ihlal eden her türlü faşist uygulamayı fiili direnme biçimleriyle bertaraf etmeye çalışmak, gelişecek saldırılar karşısında bugüne kadar uygulanagelmiş biçimlerle aktif savunma halinde olmak zindan mücadelesinin yürüyeceği direnme sahasıdır.

Faşizm, gözaltı, zindan, mahkeme aygıtlarıyla devrimci militanı yenilgiye uğratmak için kural tanımaz vahşi bir savaş yürütür. Her devrimci, düşüncelerinin, ideallerinin, değerlerinin sınavdan geçtiği bu alanda iki iradenin, iki sınıfın, iki ideolojinin çatıştığı bilinciyle hareket etmelidir. Bu sahada bir devrimcinin kendisine derhal sorması gereken soru, 1925’te Macar komünist tutsak Rakosi’nin faşist şef Horthy’nin yargıçlarına sorduğu “kimsiniz? neyi temsil ediyorsunuz? nedir tarihsel olarak varlık nedeniniz?” sorularıdır. Unutulmamalıdır ki, gözaltı, dava, zindan kaderin kurduğu tuzaklar değildir. Bütün bu sürecin gelişimi, seçimimize bağlıdır. Ve yine unutulmamalıdır ki, başka hiçbir yerde bir insanın eline, bir araya gelmiş bu kadar gücü yenmek için bu kadar çok şans geçmez. Orada sadece, ideolojik ve manevi silahlarını atmış olan silahsızdır.

Reichstag tutuşmuş, komünist parti yöneticileri kamplara hapsedilmişken, Bulgar komünist önder Dimitrov faşist bir Alman mahkemesi önünde, komünist olma şerefini vurgular ve Sovyetler Birliği’ne bağlılığını haykırır. O kendisini temsil eden yalnız bir “sanık” değil, kolektif bir militandır. O tutsakken, yoldaşları dışarıda, onu düşmanın elinden söküp almak için yeni imkanlarla mücadeleye devam etmektedirler. Dimitrov sonunda mücadeleyi kazanmıştır. Onun öncü cesareti ve adanmışlığı, özgürlüğünü isteyenlerin cüretle arkasında saf tutarak büyük bir devrimci-demokratik dayanışma hareketini oluşturma eylemiyle buluşmuştur.

Fransa’da Cezayirli direnişçilerin yargılandığı FLN davaları, Cezayirli tutsakların Fransız mahkemeleri karşısına yetkisizlik itirazıyla çıkıp yargıçları bir başka meşruiyet adına suçlamalarına, bütün davaların “sanık”larının tümünün geniş kolektif mücadelesinin tek bir uzatmalı savaşına dönüştürülmesi yoluyla burjuva “adalet” mekanizmasının parçalanışına sahne olur.

Tarih, bu davaların hiçbirinde bir hakimi, bir heyeti, bir polis şefini, bir kararı yazmaz. Yazılan ve bugüne taşınan, direniş gerçeğidir. Şimdi OHAL’in yasaklarına, işkencesine, tutsaklığına direnen, mevzileri tutan devrimciler, bugünün faşist politik islamcı iktidarına yarın istenecek cezanın sabırlı yorumcularıdır.

OHAL’in uzun gözaltı uygulamasını devrimci saflardan ilk göğüsleyen ve Urfa Emniyeti’ndeki işkenceye açlık grevindeki bedenleriyle direnen devrimciler Mehmet Ali Genç ve Metin Kösemen’in bu öncü eylemleri, onurla sahiplenilecek güçlü bir başlangıç çıtası oluşturdu. Balıkesir’de polis komplosu ile gözaltına alınan Suruç gazisi SGDF’liler için dışarıda açlık grevine giren ve gözaltı işkencesini teşhir eden gençler ve aileleri duruma teslim olmamanın hareketini yarattı. Geceyarısı baskınıyla derdest edilen ve tutuklanan HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Alp Altınörs başını eğmeye çalışan faşist siyasi polisler karşısındaki dik duruşuyla “kimiz?” sorusuna net bir yanıt oldu. Kadıköy’de bildiri dağıtımlarına dönük polis terörüne direnen BHH’liler, siyasi polis operasyonuna karşı HDP Genel Merkezi’ni ve kayyuma karşı belediyeyi kuşatan sosyalist ve yurtsever güçler, Kadıköy’de gözaltına alınan arkadaşları için karakol önünü eylem alanına çeviren kadınlar aktif savunmanın, filli meşru mücadele çizgisinin moral veren örneklerini ortaya çıkardı. Hapishanelerde süren koyu tecride karşı tutsakların sesi olmak için Silivri hapishanesi önüne giden Tutsaklarla Dayanışma İnisiyatifi’nin eylemi, saldırıya rağmen geri çekilmeyen tutsak yakınları, dayanışmanın hangi kanaldan büyütüleceğini gösterdi. Doğal çevrenin tahrip edilmesine karşı 25 yıldır sürdürdükleri mücadeleyi ilk kez yaşadıkları OHAL’e rağmen Rize’de mahkeme önüne taşıyan Artvinlilerin “bu oyunda figüran olmayacağız” çıkışı, Ankara katliamı davasında katliam mağdurlarının ve demokratik güçlerin aktif bir taraf oluşu, Suruç gazileri ve ailelerinin OHAL yasaklarına rağmen “Herkes İçin Adalet” kampanyasını cesaretle sürdürüşü, adalet mücadelesinin burjuva düzenin baskı ve zulüm çarklarıyla, meşruiyet dışı yasal düzenlemeleriyle öğütülmesine izin verilmeyeceğinin örnekleri oldu. Bunlar elbette işçilerin, ezilenlerin ve halklarımızın mücadele çizgisinin yapıtaşları olarak bilinç ve eyleme işliyor. Kararlılık ve cesaret örgütlüyor. Tıpkı HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ’ın, kapıyı kırarak evine giren polisin elindeki kararı itişinde ve “savcınız da haydut, siz de haydutsunuz” sözünde cisimleşen cüretle hesap sorma bilinci ve sokağa çıktığında haykırdığı “direne direne kazanacağız” şiarında bayraklaşan tutum ve çağrı gibi.

İşçi sınıfı ve ezilenlerin, halklarımızın özgürlük ve adalet mücadelesi, faşizme karşı bu örneklerde somutlaşan ve daha da büyüyecek olan direniş hattında cüret ve kararlılıkla durarak gelişecektir.

Mücadelenin tüm zorlu dönemeçlerinde ve zorunlu duraklarında yaratılan eylem ve cesaret, yoldaş eller gibi yanıbaşımızda durur. Yeter ki tarihteki payımızdan geri durmasın aklımız.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn