15 Temmuz ve Politik Yığın Hareketi

15 Temmuz darbe girişimi karşısında saray cuntasının başarısı, sokağa çıkardığı yığınların eyleminde sembolleşti. Bu yığınsal karşı koyuş, darbenin askeri yenilgisinde, polisin ana gövdesiyle, ordunun sınırlı bir bölümünün yanında belli bir rol aldı. Darbenin siyasi yenilgisi ve saray cuntasının sonraki süreçteki toplumsal meşruiyet arayışlarında ise belirleyici rol oynadı.

15 Temmuz’dan Yenikapı’ya giden süreçte, AKP tabanı içerisinde örgütlenmiş politik islamcı faşist güruhlarla, saray cuntasını destekleyen daha geniş kesimlerin birlikte harekete geçişi, saray cuntasının kitle gücünü etkin bir sokak savaşı kuvveti olarak hazırlama ve konumlandırmada sıçramalı bir gelişim zemini elde etmesini, önemli eşikleri aşmasını sağladı. Kitlesinin özgüven, kazanma duygusu ve yaptıklarının meşruiyetine güvenme eşiğini aşması, zor araçlarının öne çıktığı siyasal mücadele koşulları altında kendi doğal tabanını siyaseten yönetme ve yönlendirme yeteneğini geliştirmesi ve haftalar süren eylemlilikler sürecinde örgütlenme düzeyini ve kapasitesini artırması, önümüzdeki dönemin siyasal saflaşmalarını yönlendirmede ve siyasal taktiklerini belirlemede hesaba katılması gereken bir durum değişikliğinin unsurları içerisindedir. Zira bu kuvvetin, politik islamcı faşist diktatör Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği siyasal kesimlerin ve çizginin, tüm burjuva hasımlarına karşı savunulmasında olduğu kadar ve ondan daha çok, demokratik güçlerin, dinamiklerin bastırılmasında rol oynayacağı bugünden çok açıktır.

Kitleyi Harekete Geçiren Politik Saflaşmanın Konusu Ne?

15 Temmuz gecesi başlayan kitle hareketi, homojen bir hareket değildi. 15 Temmuz’dan Yenikapı’ya doğru giden süreçte harekete şu veya bu düzeyde katılan kitlenin bütününe bakıldığındaysa daha da geniş bir toplumsal ve siyasal yelpaze söz konusuydu. Yine de, anketlere göre AKP seçmenlerinin yüzde 79 ila yüzde 84’ünü oluşturduğu bu kitlenin ortak noktalarının askeri darbeye ve Fethullah Gülen’e karşıtlık olduğunu söylemek yanlış olmaz, ancak bu, hareketin gerçeğini de tam olarak tarif etmez.

Bu hareket, politik islamcı faşist diktatör Tayyip Erdoğan’ın ve onun şahsında saray cuntasının savunulması ekseninde saflaşmıştır. Bizzat Tayyip Erdoğan’ın ve AKP tabanı içerisinde örgütlü politik islamcı faşist çekirdeklerin siyasi önderliği ve ideolojik hegemonyası altında, saray cuntasının ve Erdoğan iktidarının devamını amaçlayan bir harekettir.

Hareket, askeri darbeler karşıtı bir demokratik hareket olarak da tanımlanamaz. Tayyip Erdoğan'ı devirmeye yönelen hamle askeri darbe biçiminde gerçekleştiği için, hareket de biçim ve somut muhteva olarak askeri darbeye karşı gelişmiştir ve yine Erdoğan liderliğinde bir siyasi manevra olarak, bolca, “demokrasi”, “meclis”, “seçim” savunusu vb. sosuna batırılmıştır ama saflaşma ekseni, parlamentoyu, seçimleri, siyasi partileri tasfiye etmeye yönelen askeri bir darbenin gerçekleşmesi değil, kendi liderine karşı bir darbenin gerçekleşmesidir. Bu kitlenin, aynı mekanizmaların (meclis, partiler vb.) kendi lideri tarafından dağıtılmasına aynı tepkiyi göstereceğinin hiç bir verisi yoktur. Zaten siyasetin böylesine baskın ve süreğen biçimde zor araçlarıyla yürütülegeldiği bir darbeler coğrafyasında, askeri bir darbeye karşı, kararlı bir ideolojik-siyasi çekirdeğin öncülüğü olmadan bu yaygınlıkta bir kitle hareketinin gelişimi, imkansız olmamakla birlikte güçtür. Askeri darbelere karşı kitle bilincinde birikmiş bir öfkenin olduğu doğrudur, ama tankların üzerine çıkma, silahların önüne yatma gibi biçimlerde sembolleşen bu hareketin kendiliğinden nitelikte, saflaşma eksenininse darbe karşıtlığı temelinde geliştiğini söylemek, oldukça soyut ve iyimser beklentilerin ifadesi olabilir.

Ancak hareketin ırkçı faşist ya da faşist politik islamcı bir kitle hareketi olduğu da söylenemez. Hareket içerisindeki sürükleyici, öncü kesim, kuşkusuz ki, hem yöneldikleri hedefler, hem de kullandıkları yöntemler itibarıyla DAİŞ'leşen yüzü aynı günlerde çarpıcı biçimde ortaya çıkan faşist güruhlardır. Yine de bütünde o kitleyi oraya toplayan ve eylemde birleştiren, süreklileşmiş bir OHAL rejiminin kurulması, idamın yasallaşması, Kürt halkının, Alevilerin imha saldırılarıyla yola getirilmesi, işkencenin rutinleşmesi gibi fikirler ve hedefler değildir. 15 Temmuz’dan itibaren harekete geçen kitlenin ana gövdesinin esasta kaybetmek istemediği, Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarı şahsında savunusuna giriştiği iki temel konu, inanç ve yaşam tarzları ile ekonomik durumları -dinsel inançlarının daha açık yaşanması koşullarının hem fiili hem de yasal olarak elde edilişi ile, AKP döneminde elde ettikleri ekonomik durum, konum ve ayrıcalıkların korunmasıdır.

Bir kesim, Tayyip Erdoğan ve AKP hükümeti başka bir çizgi izlese, yine de Alevilerin, Kürt halkının bastırılmasında, ezilmesinde ısrar edecek, politik islamcı faşist argümanlar ve çizgiyi sürdürecek, en azından Tayyip Erdoğan ve AKP’yi bu çizgiye itmeye çalışacak olan, ancak şu anda bu eğilimlerinin karşılığını Erdoğan ve AKP’de bulan kesimdir. Eylemsel nitelik açısından değilse de, nicelik bakımından ana gövdeyi oluşturan kitle ise, Tayyip Erdoğan şu ankinden farklı taktiklerle ilerlediği dönemde, örneğin Kürt ulusal demokratik hareketiyle görüşme sürecinde, Alevilerin, kadınların, işçi sınıfının ve ezilenlerin değişik talepleri karşısında geri tavizler ve yatıştırma yoluna gittiğinde de buna hızla adapte olmuş olan bir kitledir. Liderle özdeşleşme, liderin ne yaparsa doğru yapacağı fikrinin, duygusunun, bilinç biçiminin etkisi, askeri darbenin yenilgisi kesinleşmeden önce sokağa çıkanların üçte ikisinin Erdoğan'ın çağrısıyla sokağa çıktığı gerçeğinde de dışavuruyor. Yine aynı kitle içerisinde, Tayyip Erdoğan diktatörlüğüne bağlanmalarına neden olan, biri ideolojik/dinsel, diğeri ekonomik iki temel eksendeki taleplerini taşıyacak bir siyasi alternatif belirse, Erdoğan’ın maceracı ve artık açıkça baskıcı çizgisinden kopup ona yönelmeye yatkın bir kesim de mevcuttur.

Bütünü bakımından bu kitle, Kürt halkıyla adil, demokratik, onurlu barış yanlısı olmadığı gibi, esasen müzakere yanlısı da değildir. Kuşkusuz ki son iki yıllık savaş bu kitleyi daha fazla militarize etmiştir. 7 Haziran-1 Kasım arasında ve sonrasında bombalarla, kanla, savaşla inşa edilen istikrar korkusu, bu derece etkin bir Erdoğan yanlısı tutum alınmasında büyük rol oynamıştır. Yani bu kitle dolaysızca faşist uygulamaların savunusu, talepleri ekseninde harekete geçirilmemiştir ama, aynı kitle, aynı taleplerle, bu derece keskinleşmiş savaş ve faşist yasaklar atmosferi olmasaydı, aynı şiddette harekete geçirilemezdi. Denilebilir ki, son savaş dönemi, AKP’nin konsolide tabanı için de, daha geniş tabanı için de ayrı ayrı içerikte eğitim ve hazırlık süreci olmuştur. Düpedüz faşist uygulamaları, argümanları, hamleleri, hiç değilse son iki yılda ayan beyan ortada olan faşist bir liderin savunusuna girişmişlerdir, somut politik islamcı faşist argüman ve uygulamalar harekete geçirici etken olmasa da, razı olunan, onay verilen etkendir,.

MHP ve Vatan Partisi’nde toplaşan “ulusalcı” denilen ırkçı-şoven kesimlerin meydana inmiş olmasını, CHP’nin belirli bir aşamada biat etmiş ve kendi tabanını bir ölçüde (daha fazlasını beceremediği için, bir ölçüde) aynı harekete katmış olmasını, ya da bu kitle hareketi içerisinde faşist saldırganlık örneklerini pek de onaylamayan, sokak katliamlarına, katliam girişimlerine ve toplu işkence seanslarına hiç de katılım göstermeyen epeyce geniş yığınların olmasını, hatta belirli bir kesimin de Erdoğan’ın savunulması temelinde değil de, düpedüz askeri darbelere, asker postalına, geçmişten bugüne orduda temsil edilegelen zulme ve halk kitlelerine tepeden bakılması ve aşağılanmasına öfke temelinde harekete geçmiş olmasını hesaba katmak gerekir, ancak bunlar toplam tabloyu değiştirecek nitelikte etmenler değildir.

“Başkomutanın İkinci Emrine Kadar Meydanlardayız”

Böylelikle, ezici çoğunluğu AKP seçmeni olan, ana gövde itibarıyla politik islamcı faşizmin siyasi etkisi altında, ama henüz ideolojik olarak faşizme kazanılmış durumda olmayan, taleplerinin ve hedeflerinin içeriği bağlamında da faşist olmayan bir kitle gerçeğiyle yüzyüze geliyoruz. Bu hareket, faşist bir kitle hareketine doğru konsolide olmaya yatkındır ve bunu önlemeyi mutlaka amaç edinmek gerekir. Kitleyi harekete geçirici etmen, politik islamcı faşist siyasal liderin savunulmasıysa, o liderin temsil ettiği bilinçle, o liderin harekete geçirdiği ve o lider için tankların önüne yatan kitlenin bilinci arasında büyük bir uçurum olmadığının, olamayacağının da altını çizmek gerek. Bu anlamda hareketin genel seyri bakımından, faşist bir kitle hareketinin gelişimine tehlikeli biçimde zemin sunduğunu, hatta, faşist diktatör Erdoğan’ın bu tehlikeli zeminde 15 Temmuz sonrasında özgüvenle yürüdüğünü ve yol aldığını da belirtmeliyiz.

Zaten bu yaygınlıktaki bir kitle hareketi, ister faşist, isterse demokratik-devrimci karakterde olsun, homojen olmaz. Haziran ayaklanması da gerek içerdiği siyasi kuvvetler bakımından, gerekse de toplumsal, sınıfsal, ulusal, cinsel bileşimi bakımından homojenlikten fersah fersah uzaktır, ancak demokratik karakteri ayan beyandır. Ya da, tarihin tanıdığı ve tanımladığı anlamda, klasik bir faşist kitle hareketi de -Hitler ya da Mussolini liderliğindeki faşist hareketleri örnekleyebiliriz- başka bir gelişim seyri izlememiştir. Döneminin Alman kitleleri içerisinde de, örgütlü Nazilerin oluşturduğu dar çekirdek etrafında, toplama kamplarında bekçilik yapmaktan kaçakları ihbar etmeye, meydanlara inip faşist lideri selamlamaktan katliamları alkışlamaya dek değişik biçimlerde faşist kitle gücünün parçası olmuş, ama bunu, kitle kıyımlarını ve Gestapo işkencelerini zorunluluk görerek, çağırarak değil de, ekonomik ve siyasal taleplerinin bu yoldan karşılanmasında sakınca görmeyerek yapan çok geniş bir kesim vardır.

15 Temmuz sürecinde sokağa çıkan toplam kitlenin aklında ve ruhunda, askeri darbelere karşı yıllarca süren mücadelenin, bizzat emekçi sol güçlerin mücadelelerinin birikmiş bilinci de verilidir. Asker postalına karşı kolektif toplumsal öfke bu hareket içerisinde verilidir. Emekçi sınıfların, kitleler nezdinde on yıllarca devlet iktidarının ve zalimliğinin simgesi olmuş orduya, işçi sınıfı ve emekçilerin özlem ve taleplerinin görmezden gelinmesine, küçümsenmesine ve zor yoluyla ezilmesine duyduğu haklı öfke de verilidir. Ordu nezdinde oluşmuş burjuva ideolojik hegemonyanın emekçi kitlelerin aklı ve ruhundaki çöküşü de verilidir. Bugüne dek verilen demokratik mücadelelerin, devrimci çalışmaların kitle bilincindeki, duygusundaki karşılığı verilidir. Bunlar çok kısmi olarak, tek tek katılan kişi ve kesimlerde, ama daha yaygın olaraksa, hangi saiklerle harekete geçmiş olursa olsun bütün bir kitlenin aklında ve ruhunda verilidir. Ama toplam kitle bakımından bu durum henüz, bir demokratik bilinç değildir, dahası düpedüz gerici bir bilinçtir. Nasıl ki katliamcı, işkenceci, tecavüzcü DAİŞ çetelerine katılanların bilincinde, Ebu Gıreyb’de tecavüze uğrayan kadınların “bizi öldürün” çığlığı ve bunun sorumlusu olan emperyalist zulme karşı haklı öfke verili olmakla birlikte bu, antiemperyalist demokratik bilince değil de, en aşağılık faşist zulümcü bilince dönüşüyorsa, askeri darbelere karşı birikmiş öfke de dolaysızca bir demokratik akıl ve tutum üretmez. Bu kitleyi birleştiren, bu kitlenin bilincinde, duygusunda ve eyleminde karşılık bulan argümanlar, “vatanı savunmak”, “yeni Haçlı seferine karşı direniş”, “dış mihrakların işgal girişimine karşı mücadele” gibi argümanlardır. Demokrasi söyleminin bu kitlenin eyleminde karşılığı çok azdır, zaten Tayyip Erdoğan ve saray cuntasının çeşitli sözcüleri de kendi kitlesinin bilincini ve eylemini yönetmede demokrasi söyleminden yola çıkmamış, bu söyleme daha geniş kesimleri, diğer burjuva partilerin, özellikle de CHP'nin tabanını, çeşitli uluslararası odakları yatıştırma ve tarafsızlaştırma amacıyla başvurmuşlardır.

15 Temmuz açısından esas olgu, hareketin esasen toplumsal karşıtlıklar temelinde değil (emek-sermaye, devlet-halk çelişkisi temelinde olmadığı gibi, Alevi-Sünni, Türk-Kürt, laik-şeriatçı ekseninde de değil), ideolojik argümanları dahi birbirine yakın olan iki karşıdevrimci güç arasındaki çatışma içerisinde gündemleşmesidir. Darbeyi izleyen saatlerde ve günlerde devrimci ve demokratik kuvvetler ve toplumsal dinamikler etkin biçimde harekete geçemediğinden ve kısmen de harekete geçen AKP tabanı kitle karşısında özgüvensizliğe kapılarak harekete geçmekten imtina ettiğinden, darbeye karşı sokağa çıkanlar arasındaki sınıfsal ve siyasal ayrışmanın berrak biçimde görülebileceği, çeşitli bileşenlerinin, ilerici ve demokratik mücadeleler, talepler karşısında nasıl bir tutum takınacağının ortaya çıkacağı zemin de oluşmamış, daha önemlisi, emekçi sol güçler cephesinden gelişen bu hareketsizlik, 15 Temmuz kitlesinin kendi içerisinde daha da yakınlaşacağı bir zemine alan açmıştır. Saray cuntası ve Tayyip Erdoğan buradan yürüyebilmiş, ilerleyebilmiştir.

AKP, asker postalıyla kendisini devirmek isteyen bir karşıdevrimci hasma karşı bu büyüklükte bir kitleyi sokağa çıkarabilmiştir, ancak şimdilik, Alevilere, Kürtlere, demokratik güçlere karşı bir kuvvet çıkarmak istese, sokakta aynı büyüklükte bir kesimi harekete geçirebileceğini söyleyebileceğimiz bir veri yoktur.

AKP Milisi Kime Karşı Örgütleniyor?

Faşist politik islamcı diktatörlüğün zor aygıtları üzerindeki denetimi çeşitli aşamalardan geçerek gelişti. Önce Fethullah Gülen’le ittifak halinde ordu ve polis içerisinde, 2013 Aralık sonrasında Gülenciler aleyhine polis, 15 Temmuz sonrasında da ordu içerisinde denetimi ele geçirdi. Ancak kendi tabanını etkin bir sokak kuvveti olarak örgütleme çabası, bu tür bir baskı gücüne, iç savaş kuvvetine olan ihtiyacı, henüz mevcut ve potansiyel burjuva hasımlarını polis ve ordudan tasfiye etmediği dönemde olduğu gibi, bugün de, gerek burjuva rakiplerine karşı iç mücadelelerde, gerekse de daha baskın olarak Kürt halkı, işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadelesi ve öncü politik öznelerine karşı savaşımında yakıcılığını koruyor.

Bu nedenle, 15 Temmuz sonrasında ordu üzerinde kontrolü sağlamasıyla birlikte, kendi kitlesini daha etkin biçimde vurucu sokak kuvveti olarak yönlendirmeye gereksinim duymayacağı beklentilerinin karşılığı yok.

Burjuva devlet aygıtının parçası olan profesyonel kuvvetleri ideolojik, siyasi ve örgütsel olarak denetim altına almanın yanı sıra, geniş kitle tabanına dayanmak, iktidarının güvencesi için daha bağımsız ve tamamen kendi denetiminde dayanaklar inşa etmek çok hayati, çünkü saray cuntasının temsil ettiği burjuva kuvvet, rejim krizinin bütün şiddetiyle sürdüğü, karşıdevrim saflarında sert çelişki ve çarpışmaları süreğen biçimde ürettiği, ilerici ve devrimci kuvvetlerin, Kürt ulusal demokratik güçlerinin zor araçlarıyla bastırılması ve sınırlanmasının kaçınılmazlık olduğu koşullarda iktidarını sürdürüyor. Saray cuntası, iç savaş kararlılığındadır ve iç savaş ordusuna, polis ve ordu dışı örgütlenmeleri de kapsayan gelişkin bir iç savaş kuvvetine, aygıtına, mekanizmasına ihtiyaç duymaktadır.

İşçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen halkların ve inanç topluluklarının mücadelesi karşısında bu sokak gücüne sahip olmak, faşist diktatörlük için çok önemli bir askeri ve siyasi manevra alanıdır. Böyle bir iç savaş gücünü etkin ve örgütlü tutmak, her şeyden önce, toplumsal saflaşmaları gerici temelde yönetme; kitlelerin burjuva iktidara, faşist sömürgeci rejime karşı savaşım enerjisini Sünni-Alevi, Türk-Kürt, laik-şeriatçı vb. çatışmalar zeminine yönlendirerek boğma; devlet-halk, zengin-yoksul, emek-sermaye çelişkileri zeminindeki saflaşmaları bozma imkanı anlamına geliyor.

Toplumun ilerici, devrimci ve demokratik birikimiyle iyice teşhir olmuş bir zeminde ordu ve polis aygıtıyla yürütmekten kaçınacağı bir yasadışı, gayriresmi karşıdevrimci savaş mekanizmasını, işkenceleri, kaçırma ve kaybetmeleri, kitle kıyımlarını, politik suikastleri, faşist provokasyonları da bu zeminde örgütleme şansı elde ediyor.

Bu nedenledir ki, hiçbir karşıdevrimci iktidarın uzak kalamadığı, koruculuk, paramiliter çeteler, yasadışı kontrgerilla kent grupları, özel savaş birimleri gibi biçimlerde örgütlemekten geri durmadığı bu sivil faşist örgütlenme tarzına, çoklu bir çelişkiler denklemi üzerine iktidarını sağlamlaştırmaya ve faşist rejimi restore etmeye başlayan bunun için kapsamlı bir iç savaş süreci dahil herşeyi göze alan AKP ve Erdoğan, özel ve sınırlı biçimlerde değil, kitlesel olarak başvurmaya yöneliyor.

AKP’nin Vurucu Sokak Güçlerinin Gelişimi

AKP’nin kendi tabanını gerek şiddete dayalı, gerek barışçıl eylem biçimleri içerisinde daha etkin bir sokak kuvveti olarak konumlandırma isteği ve yönelimi biliniyordu. Rojava devriminin gelişimi, çatışmasızlık ve görüşme sürecinin gelişimi ve sonlanışı, Haziran ayaklanması, Kobanê direnişi ve Kobanê serhildanı, 17-25 Aralık süreci, 7 Haziran seçimleri ve onu izleyen topyekün savaş dönemi gibi gelişmelerin her biri, ilerici, devrimci, yurtsever politik özneleri olduğu gibi, Erdoğan AKP’sini yeni tutumlara zorladı. Bu gelişmeler, faşist sömürgeci diktatörlüğün iç savaş kararlılığını biledi ve iç savaş hazırlıklarını hızlandırdı.

Haziran ayaklanmasına giden süreçte, BBP ve MHP ile bağlı “ocak”lardan kopan bir dizi kadronun, AKP’nin yasadışı silahlı güçlerini örgütlemek üzere konumlandırıldığının örnekleri ortaya çıkmaktaydı. En azından 2009 yılından bu yana gündemde olan, değişik düzeltme ve düzenlemelere maruz kalsa da, yaygın bir karşıdevrimci çete gücü örgütleme perspektifine dayandığının açık verilerini sunan ve son olarak OHAL döneminde kabul edilen Silah Kanunu Tasarıları serisi, bu yönelimin açık bir göstergesiydi.

Gezi-Haziran ayaklanması ise en önemli dönüm noktası oldu. Erdoğan’ın o dönemde sarf ettiği, sembolikleşen “ yüzde 50’yi zor zaptediyorum” sözleri ve Gezi-Haziran döneminin palalı güruhları, bir önceki dönemin hazırlıkları üzerinde yükselmişti. Ancak Haziran ayaklanması kuşkusuz ki AKP’nin kendi milis ve sokak gücünü örgütlemesine hız kazandıran en belirleyici etmendir. Bunu izleyen dönemde “Osmanlı Ocakları”, “Ümmet Ocakları” vb örgütlenmeler kurumsallaştı ve büyük bir hızla yaygınlaştı.

İkinci önemli gelişme, kuşkusuz ki 17-25 Aralık'ta keskin bir viraja ulaşan karşıdevrim saflarındaki iç çatışma ve Erdoğan’ın devrilme olasılığının yeni biçimde gündeme gelişidir.

Üçüncü önemli gelişme, 7 Haziran’da ortaya çıkan riskli tablo ve 20 Temmuz’da başlayan topyekün savaş sürecidir. Bu dönemde, AKP tabanı genişlemesine ve derinlemesine örgütlendi. 7 Haziran seçimleri döneminde AKP'den yüz çeviren kesimlerin, 20 Temmuz sonrası atmosferde istikrar kaygısıyla yeniden Erdoğan etrafında kenetlenmesi, tabanın militanlaşması ve burjuva liberallerden emekçi kitlelerin hareketine geniş bir alanda provokasyon ve yıldırma kuvveti olarak aktifleştirilmesi gündeme geldi. “Akmilisler”, “Aksilahlanma”, “Akgençlik”, “Osmanlı Ocakları”, sosyal medyadan silahlanma çağrıları ayyuka çıktı.

Saray cuntası, kontrgerilla artıklarıyla bağlaşıklığın geliştirilmesiyle, karşıdevrimin birikmiş deneylerinden daha etkin yararlanma olanaklarına da kavuştu.

Ancak önceki süreç, 15 Temmuz sonrasıyla kıyaslandığında, nitel bir sıçramanın olanaklarının nicel olarak biriktirilmesi dönemi olarak tanımlanabilir.

15 Temmuz’la birlikte bu güruhlar bir özgüven ve pervasızlık eşiğini aştı. Kitlenin bu hareketi, Erdoğan diktatörlüğüne geniş bir manevra imkanı sağladı. CHP’yi de Yenikapı’da rezilce tabi olmaya ikna eden iki temel faktörden biri “devletin yüksek çıkarları” ise, diğeri de bu kitle kuvvetinin zorlayıcı eylemidir. Diktatör Erdoğan ise 15 Temmuz’da açılan bu manevra alanından her aşamada ustaca yararlandı, “demokrasi nöbeti” aracıyla kitleyi sokakta tutarak hem örgütlenmesini geliştirdi, hem de daha geniş bir siyasi saldırganlığı bu zemin üzerinde hayata geçirdi.

Öte yandan, saray cuntasının propaganda mekanizmasının, 15 Temmuz yığınsal hareketini, Haziran ayaklanmasının bir tür rövanşı olarak sunan, alternatif bir kahramanlık destanına çevirmeye çalışan yalana dayalı psikolojik savaşına da yüz vermemek gerekir. Bu psikolojik savaş mekanizması, ilerici, demokratik, devrimci ve yurtsever mücadele kuvvetlerinin, şimdi polis ve orduyla birleşen bu kitle gücüyle boy ölçüşemeyeceği, onu yenemeyeceği duygusunu örgütlemeye çalışıyor.

Oysa, Tayyip Erdoğan liderliğindeki politik islamcı faşist saray cuntası, darbe girişimi karşısında nesi var nesi yoksa ortaya koymuş, sokak siyaseti adına o güne kadarki hazırlıklarının elverdiği en ileri düzeyi sergilemeye çalışmış, topyekün savaşı kızıştırarak, binlerce cesedi çiğneye çiğneye ilerleyerek girişilen bu rövanş, bütün bu kanlı hazırlık dönemine ve eldeki sayısız medya aracının ölçüsüz endazesiz şişirmeleriyle elde edilen abartılmış verilere rağmen, Türkiye'de Haziran ayaklanmasıyla, Kuzey Kürdistan'da sayısız serhildanların ardından son olarak özyönetim direnişlerinde doruğa varan ilerici, demokratik, devrimci yurtsever mücadele birikiminin, kararlılığının kıyısından bile geçememiştir.

Ancak bu gerçeklere rağmen, 15 Temmuz'un hem görünür hale getirdiği, hem de sıçrama tahtası olarak rol oynadığı bir durum değişikliği vardır. 15 Temmuz'da sokağa çıkan, pasif seçmen değil, kendi talepleriyle ve taleplerini simgeleştirdiği bir liderle özdeşleşmiş, dünden farklı biçimde sokakta ve değişik araçlarla bunları savunma kararlılığını yükseltmiş bir kitledir. İçinde azımsanamayacak nicelikte, politik islamcı faşist saldırganlığı keskin, katliamcılığa ve çeşitli suçlara ortak olmaya hazır, bilincinde güce arkasını yaslamanın ve ganimet beklentisinin yeri belirgin olan (ama aynı nedenlerle de yenilgi halinde hızlı demoralizasyona açık olma gibi önemli bir zayıflık taşıyan) bir sokak gücü vardır.

15 Temmuz Kitlesiyle Nasıl İlişkilenmeli

15 Temmuz gecesinden itibaren sokağa çıkan kesimleri kabaca üç grupta toplamış, bunların 15 Temmuz günlerindeki siyasal saflaşma içerisinde nasıl ve neden buluştuklarını özetlemiş ve saflaşmayı konsolide etmek değil, dağıtmak yönünde hareket etmek gerektiğini belirtmiştik.

Faşist politik islamcı çekirdeklerle ekonomik ayrıcalıklarını ya da dinsellik eksenli yaşam çerçevesindeki kazanımlarını kaybetmemek için direnen kesim arasında atlanacak büyük bir uçurum yok. Böyle olmadığı 15 Temmuz’dan Yenikapı’ya giden süreçte de görülmüştür. 15 Temmuz’da harekete giren kitle, kuşkusuz ki süreçten zihniyet, siyasi netlik ve deneyim açısından şu veya bu oranda değişerek çıkmıştır.

Hareketin örgütlü tarzda değilse de gevşek, dağınık, kitle içerisine yayılmış tarzda çekirdeğini oluşturan faşist politik islamcı kesim, başarısız darbe girişimini izleyen günlerde OHAL düzeninde ifade bulan tipte açık faşist tahakkümün iktidarda olmasını isteyen, Alevilere, Kürtlere, kadınlara, Hristiyanlara, Ezidilere, Nusayrilere, lgbtilere, sosyalistlere, devrimcilere, AKP dışındaki ideolojik ve siyasal yönelimlere, fikirlere, yaşam hakkı tanımayan, bunların kökünün kazınmasını, öldürülmesini, sürülmesini, tecrit edilmesini, haraca bağlanmasını, Türk Sünnilerle eşit haklara sahip olmamasını, köleleşmesini, elebaşlarının idam edilmesini vb. isteyen bir kitledir.

Bu kitle ezilecek ve dağıtılacak bir kitledir, bu kesime, AKP tabanından koparma, tarafsızlaştırma vb. saiklerle yaklaşmak politik bir hata olur. (MHP tabanından bir kesim de bu kitle içindedir.) Bu saflaşmanın dağıtıldığı koşullarda, içerisinde yer alan kimi birey ve grupların bambaşka siyasal arayışlara yöneltilmesi olasılığına karşın,toplamda bu politik dinamikle ilişki, ezme ve dağıtma, geri kalan bütün güçlerin bunlarla ittifaka yönelmesinin, hem başkaca siyasi alternatiflerin yaratılması yoluyla, hem de bunların dağıtılarak odaklaşmasının engellenmesi yoluyla önlenmesi perspektifine oturmalıdır.

15 Temmuz’un hemen sonrasında, askeri darbe girişiminin yenilgisi kesinleştiği anda, bu kesim, hasımlarını en aşağılık faşist yöntemlerle kesme-doğrama işlemlerine hasrolmanın yanı sıra, esas hedefleri olan Alevilere, Hristiyanlara, Nusayrilere, Ezidilere, Kürt ulusal demokratik güçlerine, devrimcilere, demokratik güçlere doğru hızla yönelmiştir. 10 Ekim Anıtı’nın tahrip edilmesi nezdinde demokratik ve devrimci güçlere yönelik saldırganlık, Trabzon’da kiliselere, Malatya ve Gazi Mahallesi’nde Alevi halka yönelik saldırılar, askerlerin boğazının kesildiği, kemerle dövüldüğü, linç edildiği sahneler, DAİŞ zihniyetinin AKP tabanında nasıl bir örgütlenme düzeyine, yaygınlığa sahip olduğunu göstermiştir. Darbeci askerlerin eşlerinin milletin ganimeti olduğunu ilan eden söylemlerden başı açık kadınların tacize uğrayışına cinsiyetçiliğin her türlüsü, Kürtlere yönelik şoven saldırılar, bu faşist kafaların faşist eylemleri olarak gelişmiştir. İnsanları sabun yapan kafanın ta kendisidir bu. Bu kesim en kararlı faşist kesimdir, tankların önüne yatma, silahların önünde durma pratiklerinde bu kesimin öncülüğü belirleyicidir. Yine de kararlılıktan esas kastımız ideolojik stabilizasyon halidir, zira bu kitle içerisinde önemli bir bölümün cesaretini imandan değil de güce arkasını yaslamaktan aldığı, devrimci ve demokratik güçlerin eylem hattını belirlemesi açısından önem taşıyacağı için, özellikle vurgulanmalıdır.

Bu kesimle politik islamcı faşist diktatör arasındaki ilişkinin tek yanlı olmadığını da belirtmeliyiz. Bu kesim Erdoğan ve saray cuntası tarafından yönlendirildiği gibi, Erdoğan’ın iktidarının bekasında oynayacağı rolü 15 Temmuz’da bir nevi kanıtlamış olan bu kuvvetlerin de sarayın politikaları üzerinde yönlendiriciliği olmuş ve olacaktır.

İkincisi, kuşkusuz Tayyip Erdoğan şahsında saray cuntasının devamını isteyen daha geniş bir kesimdir. Ekonomik konumlarını, yaşamlarındaki yüksek veya sınırlı iyileşmeyi AKP döneminde elde etmiş olmanın yanı sıra, vatan, millet bütünlüğü kaygısı, bölünme korkusu ve Kürt düşmanlığı, darbenin arkasında başka ülkelerin olduğu fikrinin bu kitle arasında ezici yaygınlık sahibi olmasında somutlaşan Amerikan karşıtlığı, dinsel yaşam tarzını özgürce sürdürme isteği gibi motifler iki kesimi buluşturan noktalardır.

Bu kesim, birinci kesimle siyasi bir saflaşma içerisinde aynı safta buluşmuştur, ancak bunların tümünün faşist bir kitle hareketini oluşturduğunu söylemek doğru değildir. Zira bu saflaşmayı bu şekilde konsolide edecek politikalar ve siyasi-ideolojik argümanlar üretmek de yanlış olur. AKP tabanının geniş çemberini, en azından daha fazla tarafsızlaştıracak politikalar izlemek, sınıfsal ayrışmaları derinleştirme, emekçi kesimlerini demokratik ve devrimci mücadelelerin safına çağırma, saray cuntasının ulusal, sınıfsal, cinsel baskı ve zorbalıklarına karşı somut siyasal tutumlar almaya yönlendirme hattında kesintisiz ısrarı sürdürerek, daha farklı siyasi saflaşma zeminleri oluştuğunda (ki maden patlamalarından çevre katliamlarına, zamlardan yurt yangınlarına, ekonomik yıkımlar ve yoksulluktan işçi ve halk düşmanı yasal düzenlemelere sürekli olarak bu fırsatlar ortaya çıkmaktadır) kapsamaya hazır hale gelmek gerekiyor.

Üçüncü kitle, AKP tabanı dışı kesimlerdir. Bu kesimleri, hemen tarafsızlaştırma yönünde çalışmak ve mevcut burjuva siyasi yönelimlerinden kopararak kazanmak gerekiyor. CHP tabanı ile, önceki dönemin kararsızları muhtemelen bunlar içerisinde en geniş kesimi tuttuğundan, CHP’nin saray yedekçisi duruşunun her düzeyde teşhiri, bu yönelimin en önemli halkasını oluşturuyor.

Siyasetin Ekseni Daha Fazla Sokağa Kayıyor

Bu gelişmeler, her şeyden önce, burjuva karşıdevrim cephesinde de siyasetin daha fazla sokağa kayacağını gösteriyor. Ve her ne olursa olsun, sokakta eylem ve örgütlenme, sokakta siyaset ve mücadele deneyimi daha fazla olan, emekçi sol kuvvetlerdir.

Ayrıca, burjuvazinin siyaseti ağırlıklı olarak zor araçlarıyla yürüttüğü koşullarda, kendi kitlesini de daha fazla zor araçları temelinde örgütleyip harekete geçireceği, bunun içerisinde bir kesimi de bir iç savaş ordusu olarak konumlandıracağı gerçeği, politik islamcı faşist güruhların 15 Temmuz gövde gösterilerinde bir kez daha görülmekle kalmamış, yeni bir nitelik ve düzey de kazanmıştır.

Bugün Alevilere, Kürtlere, laik duyarlılığı olan kesimlere, ilerici, demokratik, devrimci ve yurtsever kuvvetlere karşı yeni bir tehlike olarak gelişen bu vurucu sokak gücü karşısında, bu kesimlerin her birinin yaşam ve mücadele alanlarının, sokak eylemlerinin aktif savunmasını örgütlemek ve yükseltmek gerekiyor.

Harekete geçen halk kesimlerini korkutmak, sindirmek, saflaşmaların yönünü gerici temelde değiştirecek provokasyonlara girişmek kadar, günlük yaşamın politik islamcı düzenlenişinde bir baskı kuvveti olmak, ihbarcılığın ve linççi saldırganlığın yaygınlaşma zemini olmak da, bu kesimin giderek daha geniş tabana da yaymaya çalışacağı hareket tarzı olacaktır.

İşçi sınıfı ve ezilenlerin ve onların politik öznelerinin de mücadelesi, ırkçı-faşist politik islamcı çekirdekleri dağıtmak, eylemlerini boşa çıkarmak, yıldırmak, daha geniş bir kesimin onların etrafında saflaşmasını engelleyici tarzda cesaretlerini kırmak yolundan geçmek zorunda.

Öte yandan, yasal ve fiili meşru mücadele zeminlerini, mevzilerini korumak, bu güruhlara karşı da, faşizmin resmi kuvvetlerine karşı da savunmak, bu zeminlerde söz söylemeyi sürdürmek, en geniş yığınların bu güruhlarla politik olarak buluşmasını, saflaşmasını engellemek ve bu amaçla yasal ve fiili meşru kitle siyaseti zeminlerinden politika yapmakta ısrar etmek, diktatörlüğün emekçi sol kuvvetleri sürüklemeye çalıştığı, diktatörlüğün yasal-resmi ve sivil faşist zor mekanizmalarıyla kitleden tecrit çatışma zeminlerini, kitlelere yönelik politika yapma yoluyla boşa çıkarmak, karşıdevrimin saflarını daraltmayı veya sınırlamayı her durumda denemek, 15 Temmuz deneyimlerinin işaret ettiği görevler arasında yer alıyor.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn