1971 Devrimci kopuşunda Kemalizm ve Ulusal Sorun

‘68 başkaldırısının 40. yıl dönümü, Türkiye ve Kürdistan’da da çok sayıda etkinliğe, eyleme konu oldu. 40. yıl dolayısıyla bir kez daha ‘68’le, ama özellikle ‘71 devrimci kopuşunu gerçekleştiren devrimci önderlerle tarihsel ve siyasal bağlarımızı tazeledik. Anılarını saygıyla anıyoruz.

THKO, ‘71 devrimci kopuşunun, kamuoyuna eylemleriyle adını duyuran ilk örgütüdür. Onun, sınıf düşmanlarının hışmını üzerine çeken en önemli eylemleri, ABD’nin Türkiye’deki varlığı olan asker ve üslerine karşı olmuştur. THKO, bildirileriyle adını kamuoyuna deklare etmiştir. Görüşlerinin bütünü ise Türkiye Devriminin Yolu broşüründe toplanmıştır. THKO 1. ve 2. dava savunmaları da örgütün görüş ve eylemlerinin sunumudur. Bu ön bilgiden sonra konumuza geçelim.

THKO 1. Davası duruşmalarında, Kemalizm hakkındaki fikirleri Türkiye’de 50 yıldır sol adına savunulanlar gibidir. Örneğin, Deniz duruşmalarda

“Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz” demiştir. Toplu savunmada bu duruş şöyle ifadelendirilmiştir: “Biz Atatürk’ten Mustafa Kemal diye bahsediyorsak, onu kendimize yakın hissettiğimizden ve onun gibi büyük bir bağımsızlık savaşçısını kendimize silah arkadaşı kabul ettiğimizdendir.” Keza duruşmalarda, “ilga etmekle” suçlandıkları 61 Anayasasının asıl savunucuları olduklarını söylemiş, yürüttükleri mücadeleyi 2. Kurtuluş Savaşı olarak tanımlamışlardır.

Mahkemelerde söylenenler bunlardır evet, ama THKO’nun teorik görüşlerini aynı süreçte Mamak Askeri Cezaevinde inşa eden Hüseyin İnan, idam edilişlerinden sadece iki ay önce kaleme aldığı Türkiye Devriminin Yolu broşüründe, THKO’nun Kemalizmle ideolojik kopuşunu da başlatmıştır. O ise, Milli Kurtuluş Savaşı’na önderlik eden kadroyu şöyle tanımlayarak başlıyor: “Parçalanmış Osmanlı ordusunun ilerici ve reformist kanadı ile şehir küçük burjuvazisi.” İnan’a göre; “Ulusal Kurtuluş Savaşından sonra Türkiye’nin tekrar emperyalizmin kontrolüne girmesinin nedeni” de bu önderlik yapısıdır.

Hüseyin İnan, Milli Demokratik Devrim tezini inşa ederken, “Devrimde işçi sınıfının öncülüğünün gerçekleşmemesi halinde, pratikte öncülüğü ele geçirebilecek sınıf küçük burjuvazidir” demektedir. Kemalist kadronun küçük burjuvazinin temsilcisi olduğunu vurgularken sonucu baştan açıklıyor: “Küçük burjuva önderlik altında, toplum, ya kapitalizme kayacaktır ya da geçici bir bocalama döneminden sonra ülke tekrar emperyalizmin kontrolüne girecektir.”(1)

Hüseyin İnan’ın, kurtuluş savaşına katılan diğer ulusların varlığı bağlamında yaptığı tartışma da sol içindeki Türk milliyetçisi mirastan bir kopuşun başlangıcıdır. O şöyle yazıyor: “Kurtuluş Savaşına, Türkiye’nin sınırları içinde yaşayan bütün ulusların ilerici ve anti-emperyalist sınıf ve tabakaları aktif olarak katıldılar. Bağımsızlık savaşının sonunda kurulan hükümette Türk milliyetçiliği hakim durumda idi. Bu nedenle, Türkiye’nin sınırları içinde yaşayan hiç bir ulusa demokratik hak ve özgürlükleri tanınmadı; tam tersine, bütün uluslar asimile edilmeye başlanarak Türk ulusu imtiyazlı bir duruma getirilmeye çalışıldı.”(2)

“Türk burjuvazisi kadar Kürt ya da Arap burjuvazisinin de işbirlikçi ilişkiler içine girerek gayrı-millî duruma düşmüş olduğu, emekçi ve ilerici sınıflara karşı ittifak içinde olduğu”nu vurguladıktan sonra, Kürt sorunu başta gelmek üzere ulusal sorunda şu çözümü önermektedir:

“THKO, bütün ulusların eşitliğine ve her ulusun kendi kaderini tayin etme hakkına titizlikle saygı gösterip her türlü imtiyaza karşı çıkmaktadır.” Türkiye’nin toprak bütünlüğü içindeki iktisadî hayatın bütünleştirilmesinin emekçi sınıfların yararına olacağı düşünülmekte ve “Kürt emekçilerinin sınıfsal çıkarları da ancak Türkiye halkının ortak mücadelesi ile sağlanabilir” sonucuna ulaşılmaktadır. THKO’nun ulusal soruna önerdiği programatik çözüm ise şöyledir:

“Türkiye’deki tüm emekçilerin çıkarlarına en uygun çözüm yolu da bölgesel özerklik olacaktır. Bölgesel özerkliğin sınırlarını ve kapsamını da ancak aynı sosyal ve iktisadî yaşantıya sahip olan halkların kendileri tayin eder. Biz, bu özerklikte titizlikle Türkiye’de uluslararası (sosyalist) kültürün ve iktisadî yapının korunmasına çalışmalıyız. Çalışmalıyız çünkü; sosyalist, uluslararası kültür ve iktisadî ilişkiler, bütün çalışan sınıf ve tabakaların çıkarınadır.”(3) Keza, THKO’nun Kuruluş Bildirisi’nde de Kürt köylülüğüne yönelik jandarma baskısının enerjik biçimde lanetlendiğini ve “intikamının alınacağının” vurgulandığı anımsanmalıdır. Burada “Doğu’daki komando zulmü”, Batı’daki işçi-emekçilere yönelik zulümle birlikte ele alınmıştır, ortak bir direniş çağrısı yapılmıştır: “Hainler sürüsünün jandarması ve polisi her gün yeni katliamlar hazırlamaya devam ediyor. Doğu’da komando saldırılarında, 16 Haziran’da, Bossa’da ve daha birçok yerlerde, kurşunlanan ve işkence edilen kardeşlerimizin intikamını henüz alamadık. Alınterimize el koyan hainler sürüsüne karşı isyan bayrağını hep birlikte açalım.” “Sol Kemalist” Doğan Avcıoğlu ve Devrim dergisinin, söz konusu komando operasyonlarını aklayan, savunan çizgide yayın yaptığı da anımsanmalıdır.

Bu kısa alıntılar, zaten enine boyuna ele alınmamış olan Kemalizm ve ulusal sorunlarda THKO’nun, 50 yıllık sosyalizm ile Kemalizmi buluşturma, Kemalizm hayranlığı, Türk milliyetçiliği kuyrukçuluğu görüş ve pratiklerinden bir kopuş başlangıcıdır. Deniz Gezmiş idam sehpasında; “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi” sloganını atarak, bu kopuşu pratiğin ateşinde sınanmaya sunmuştur. Adı yasaklı Kürt halkı, Deniz’in veda haykırışıyla devrimci hareketin bilincine silinmezcesine kazınmıştır. Kopuş başlamıştır, ilerleyen yıllarda ardılları kopuşu daha ileri noktalara taşıyacaktır.

1971 yılı 17 Mayıs’ında İsrail’in İstanbul Başkonsolosunu kaçırıp 20 Mayıs’ta cezalandıran THKP-C, bu eylemiyle kendini kamuoyuna deklare etmiştir. THKP-C’nin görüşlerinin toplamı, Mahir Çayan’ın iki ayrı dönemde yazdığı, Kesintisiz Devrim 1-2-3’te toplanmıştır. Ayrıca, mahkeme sorgu ve savunmaları da bir bakıma THKP-C’nin görüşlerinin ve mücadelesinin açıklamalarıdır.

Mahir Çayan, Kemalizm konusunda THKO’nun “küçük burjuva önderlik” tezinden, “küçük burjuva radikalizmi” diyerek bir ölçüde ayrışmaktadır. O şöyle diyor: “Kemalizm, emperyalizmin işgali altındaki bir ülkenin devrimci-milliyetçilerinin bir milli kurtuluş bayrağıdır. Kemalizmin özü, emperyalizme karşı tavır alıştır. Kemalizmi bir burjuva ideolojisi veya bütün küçük-burjuvazinin veya asker-sivil bütün aydın zümrenin ideolojisi saymak kesin olarak yanlıştır. Kemalizm, küçük-burjuvazinin en sol, en radikal kesiminin milliyetçilik tabanında anti-emperyalist bir tavır alışıdır. Bu yüzden, Kemalizm soldur; milli kurtuluşçuluktur. Kemalizm, devrimci-milliyetçilerin, emperyalizme karşı aldıkları radikal politik tutumdur. Ülkede, kendi solunda, emperyalizme karşı hiçbir devrimci, ulusal-radikal sınıf hareketi olmadığı, dünyada, bugünkü gibi milli kurtuluş savaşlarının destekçisi bir dünya sosyalist blokunun olmadığı bir evrede, emperyalizme karşı, dünyada ilk muzaffer olmuş bir halk savaşını veren radikal-milliyetçiler, bu bakımdan, ülkemizin -kökeni Osmanlı alt bürokrasisinin ilericiliğine dayanan bir orjinalitesidir. Kemalistler için, ülkemizdeki asker-sivil aydın zümrenin jakobenleri diyebiliriz.”(4) Kurtuluş Savaşı sırasında Kemalistlerin “solunda hiçbir devrimci, ulusal-radikal sınıf hareketi” olmadığı tespitinin doğru olmadığı bugün artık açıklıkla biliniyor. M. Kemal ve arkadaşlarının Türk ulusal kurtuluş hareketi üzerindeki egemenliği, tam da böylesi ulusal-radikal akımları; THİF’i, Yeşil Ordu’yu, köylü çetelerini, Mustafa Suphi-Ethem Nejat önderliğini vb. tasfiye ederek gerçekleşmiştir.

Devamında da şöyle demektedir: “Kemalizm, ülkemizde asker sivil aydın zümrenin geleceğini yansıtan, anti-emperyalist ve antifeodal bir tavır alıştır. Bu yüzden, Kemalizmin sağı solu olmaz. Kemalizm soldur, Milli Kurtuluşçuluktur, emperyalizme karşı bu zümrenin isyan bayrağıdır.”

Bu bağlamda, o mahkeme savunmasında da Kemalizmi ve Atatürkçülüğü, an’daki burjuva siyasetin temsilcilerinden ayrı tuttuğunu açıklamış oluyor: “Milli Kurtuluşçu bir tutum yansıtması açısından bizler sapına kadar Atatürkçüyüz. Onun Milli Kurtuluşçuluk bayrağını, hayatımız da dahil, her şeyimizi ortaya koyarak biz dalgalandırıyoruz.”(5)

Yine de mahkemede yaptığı bu savunma onun Kemalizm hakkındaki düşüncelerini bütünüyle yansıtmaktan uzaktır. O, mahkeme savunmasında “sapına kadar Atatürkçüyüz” derken, diğer yandan, Kemalizm ile sosyalizm arasında aşılmaz duvarlar olmadığını söyleyen M. Belli’yi ve partisini M. Kemal’in komutanlığında Milli Kurtuluş Cephesi olarak niteleyen Doğu Perinçek’i eleştirerek şunları da söylemektedir: “Bizim partimiz, ne milli cephe partisidir ne de bizim partimizin komutanlığı küçük burjuva radikallerine aittir. Biz, sosyalistlerin partisi, Marksist bir partiyiz ve partimizin de eylem kılavuzu Kemalizm değil, bilimsel sosyalizmdir.”(6)

Kemalizmin sınıfsal ve tarihsel temelini doğru değerlendiremeyen Çayan, yukarıdaki pasajın (Kesintisiz’deki) devamından anlaşılacağı gibi bu tartışmayı, işçi sınıfı önderliğinde bir demokratik devrimin stratejik müttefiklerinin kimler olacağı tartışması bağlamında yapmaktadır. Çayan’ın şu sözleri bunu kanıtlamaktadır: “Bu sorunun bu şekilde tespit edilmesi, ‘72’nin Türkiye’sinde gerilla savaşını sürdüren partimizin (içinde bulunduğumuz devrimci öncü savaşı aşamasında) ittifaklar politikası açısından son derece önemlidir. Küçük-burjuva aydın çevrelerde asgari müşterek içinde olacağımız kimlerdir? Bu sorunun cevabı, Kemalizmin doğru tanımlanmasında yatmaktadır. Ayrıca bu tanımlama kitle çizgisinin tespiti açısından da önemlidir. Şöyle ki; Kemalizmi bir ideoloji, asker-sivil aydın zümrenin bir ideolojisi olarak ele alırsak, takip edilecek kitle çizgisi ayrı olur; Kemalizmi asker-sivil aydın zümrenin sol kanadının, emperyalizme karşı, milliyetçilik tabanında takındıkları, milli kurtuluşçu politik tutum olarak ele alırsak ayrı olur.” Evet, sorun, o tarihsel kesitte devrimin dostları, düşmanları kimlerdi; Çayan’ın tartışmasının arka planı burasıdır. O, burjuva sosyalizminden kopmaya çalışmaktadır. Nitekim en yakın durduğu MDD’ci Mihri Belli ile yine Kıvılcımlı ve Doğan Avcıoğlu’yla yol ayrımı esasen burada gerçekleşmiştir. Gerek Belli ve gerekse diğerleri, “sivil asker zümre” dedikleri ve kendilerine Kemalist diyen burjuva güçlerle ittifak kurmak yandaşıdırlar. Çayan ise, Kemalizmi bu burjuva kesimlere yakıştırmamakta, olsa olsa bu kesimlerin en radikal kesimlerinin tutumu olacağını ifade etmektedir. Yani, o tarihsel kesitte Kemalistler diye ortalarda boy gösterenlere, siz Kemalist olamazsınız demekte, o nedenle de onları antiemperyalist demokratik devrimin müttefik güçlerinin uzağında tutmaktadır.

Hüseyin İnan’ın Kemalizm sınıflamasının arka planında da gerçekte bu vardır. Ancak o, daha çok cezaevinde çalışmanın sonucu ve doğal olarak, teorik düzlemde kalmıştır. Keza, biraz sonra ele alacağımız Kaypakkaya’nın Kemalizmi sınıflama çabasının arkasında da aynı itki durmaktadır.

Mahir Çayan’ın çok kısa ele almış olduğu Kürt ulusal sorunundaki çözüm önerisi de şöyledir:

“Bilindiği gibi, devrimci proletarya, milli meseleyi ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının ışığı altında ele alır. Biz, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ışığı altında diyoruz ki; ‘Her şart altında her zaman meseleyi Misak-ı Milli sınırları içinde ele almak gerekir veya Kürt emekçi halkının çıkarlarıyla bağdaşan tek çözüm yolu ayrılma hakkının kullanılmasıdır,’ diyen görüşler yanlıştır. Bu görüşlerin sahipleri, her iki tarafın burjuva veya küçük burjuva milliyetçi unsurlarıdır. Oysa devrimci proletarya meseleyi diyalektik bir tarzda ele alır. Yani; ulusların kendi kaderini tayin etme hakkının öngörüldüğü, ayrılma, özerklik, federasyon vb. çözüm yollarının hangi şartlar altında ve ne zaman geçerli olabileceğini açıkça ortaya koyar.”

Mahir, Kürt sorununun “Misak-i Milli” sınırları içinde çözümünü tartışmaya açıyor. M.Belli gibilerin bu yöndeki darlıklarına karşı çıkıyor, Misak-i Milliyi aşan bir düşünsel açılım getiriyor. Çayan, o günlerin en yoğun tartışma konularından birine, ayrılma hakkının nasıl kullanılabileceğine pratiğin sorunu, günü gelince yanıt verilecek bir sorun olarak bakıyor. Bu yaklaşım, o günün koşullarında da bugün de siyasal bir sorunda önemli bir esnekliği yansıtıyor. Kuşkusuz sorun henüz ayrı devlet kurma hakkının koşulsuz kabulü çerçevesinde konulmamaktadır. Ama zaten Mahir’in konuya sınırlı değinmesinin nedeni muhtemelen mesele üzerinde yapılan tartışmaların halen sürüyor olmasıdır.

Kemalizm ve Kürt ulusal sorunu başta gelmek üzere, ezilen uluslar sorunlarında Deniz, Hüseyin ve Mahir’deki kopuş başlangıcı, İbrahim Kaypakkaya ile köklü bir kopuşa evrilerek ileri bir sırçama hali almıştır. 12 Mart’ın düşünsel ve eylemsel ortamında ileri sıçramayı, köklü kopuşu sağlayan İbrahim Kaypakkaya olmuştur. O nedenle onun bu iki konuda görüş ve eylemini daha genişçe ele alacağız.

Kaypakkaya'da Kemalizm sorunu

Biraz ön bilgi vermekte yarar var.

1972 yılı Nisan’ında kurulan TKP/ ML-TİKKO’nun önderi Kaypakkaya, ideolojik siyasi çizgisini ve örgütünü, bugün Ergenekon’un şeflerinden biri olarak yargılanan Doğu Perinçek’in lideri olduğu ve kendisinin de içinde yer aldığı Proleter Devrimci Aydınlık ve daha sonra da TİİKP ile yürüttüğü polemikler içinde kurmuştur. Kemalizm ve milli meselenin merkeze oturduğu polemiklerde, TİİKP program taslağını kalbura çevirdiği çalışması özel bir öneme sahiptir. Program taslağı eleştirisi, devrim ve sosyalizmin bütün meselelerini kapsadığı gibi, dünyanın o günkü koşulları ve Türkiye üzerine farklı fikirlerle ideolojik mücadeleyi içermektedir. O, Marksizm Leninizm’in genel bir propagandasını yapan TİİKP’in yüzüne, sözünü ettiği genel ilkeleri bozduğunu, uzak olduğunu vururken, Türkiye gerçeğine işçi sınıfı, emekçi köylülük, Kürt ulusunun, ama özellikle Kürt yoksullarının penceresinden bakmaktadır. Onun kendi çağdaşlarından tarihsel ileriliğinin mihenk taşını oluşturan da Kemalizm ve Kürt ulusu ve ulusal sorun karşısındaki duruşu oluşturmaktadır. Bunların elbet, onun devlet, ordu, parlamento, ittifaklar konularında TKP’den başlayarak ama özellikle dönemin ve içinden çıktığı örgütün politik aktörleriyle yürüttüğü polemikler içindeki teorik ve politik çözümleme dolayımları da vardır. Elbette Kaypakkaya bu görüşlere birden ulaşmamıştır. O da, tıpkı Deniz, Hüseyin ve Mahirler gibi, başlangıçta hem Kemalizm hem ulusal sorun konusunda sol içindeki egemen düşüncelerin etkisinde kalmıştı. Ama nasıl Deniz, Hüseyin ve Mahir yüzünü devrime daha net çevirdikçe mevcut olandan kopuşmuşsa, İbrahim de aynı yoldan ilerleyerek daha ileri bir kopuş gerçekleştirmiştir.

Kaypakkaya, eleştirilerini Şafak revizyonistlerinin şu iddialarını ele alarak kurmaktadır: “Kurtuluş savaşımız, ‘proleter devrimleri ve milli kurtuluş savaşları çağının ilk kurtuluş mücadelesidir. ... Kurtuluş savaşımız, Asya’nın bütün ezilen halklarına cesaret ve umut vermiştir. ... İktidarı ele geçiren yeni Türk burjuvazisi, büyümek ve zenginleşmek için devlet eliyle milli burjuvazi yaratmaya girişti. . Kemalist iktidar, siyasi bakımdan bağımsız bir milli burjuva diktatörlüğüdür. M. Kemal’in emperyalist işbirlikçisi olduğunu iddia edenler, burjuva idealistlerdir. . M. Kemal halkımızın ilerici mirasının bir parçasıdır. ... Lenin, Stalin, Mao Zedung’un M. Kemal tahlilleri bize ışık tutsun.”

Tezleri öne süren Şafak revizyonistleri, 12 Mart ortamında sözde silahlı mücadeleyi hazırlamaya girişmiş, Perinçek, Söke dağlarına çıkmıştır ama bir yandan da elini Kemalist aydınlara, Kemalist ordu güçlerine uzatmaktadır. Bütün bu görüşleri, öteden beri TKP’nin takipçiliği olarak görüp değerlendiren Kaypakkaya, Kemalizmin milli burjuva ideolojisi olarak sunulup kuyrukçuluk yapılmasına, tıpkı TKP gibi demokratik devrimin bu güçlerden beklenmesine tepki içinde Kemalizm üzerine incelemelerini yapar. Bunlara bakarak Kaypakkaya’nın Kemalizm hakkındaki fikirleri için ilk söylenecek söz; onun Kemalizmi sınıflama çabasının arkasında da Çayan ve İnan’daki aynı itkiyle yola çıktığı, devrimci hareketin ideolojik ve siyasi bağımsızlığı ile müttefik devrimci güçlerin doğru belirlenmesi çabası içinde olduğudur. O da bu itkiyle yola çıkmış, çubuğun ucunu öncekilerin tersine bir doğrultuda bükmüş, “komprador burjuvazi ve toprak ağaları”na uzatmıştır. Bu sonuca, hayatın ihtiyacını karşılamak ihtiyacıyla biraz da Stalin ve Şnurof’un tahlillerini zorlayarak varır. Kemalist ideolojinin devrimci çizgiyi iğdiş ettiğini doğru olarak saptar. Kemalist ideolojiyi ve Kemalist diktatörlük dönemini, işçi sınıfı ve emekçiler, Kürt ulusu ve diğer azınlık topluluklar karşısındaki karşı devrimci niteliği ve faşizan uygulamalarıyla gerçekçi bir değerlendirmeye tabi tutar. Bu bağlamda Kemalizm ideolojisine, diktatörlüğüne ve ona hayranlara karşı derin bir sınıf kini duyduğunu her satırına ve her tezine sinmiş, bir başka ifadeyle içselleştirmiş olduğunu görürüz. Onun oldukça ayrı bir yerde durduğunu anlarız. Nitekim, Kaypakkaya o gün Kemalizm için söylediklerine herkesin hışımla karşı çıkacağını vurgularken bunun nedenlerini şöyle açıklıyor: “Şafak revizyonistleri kendi boş hayallerini gerçeklerin yerine koymaya çalışıyorlar; ülkemizde bir yığın revizyonist ve oportünist klik, bilhassa Kemalizm konusunda aynı şeyi yapıyor. Özellikle Kemalizm konusunda orta burjuvazinin gerçeklere aykırı idealist yargıları öylesine beyinlere yerleşmiş, kafalara öylesine tekel kurmuş ki, Kemalizmin komünistçe değerlendirilmesi adeta imkânsız hale gelmiştir. Şimdi iyi biliyoruz ki, bizim Kemalizm konusundaki yargılarımız, Çetin Altan, D. Avcıoğlu, İlhan Selçuk’tan tutun da TİP, M. Belli, H. Kıvılcımlı, TKP, THKP-THKC, THKO ve Şafak revizyonistlerine kadar bütün burjuva ve küçük burjuva örgüt ve akımlarını öfkeyle ayağa fırlatacaktır. Ama öfkeyle ayağa fırlamaktansa, Türkiye tarihine daha ciddi olarak göz atmaları, onu doğru olarak kavramaya çalışmaları gerekmez mi? Türkiye gerçekleri bize şunu gösteriyor:

Kemalizm demek, fanatik bir anti-komünizm demektir. Kemalistler, M. Suphi ve 14 yoldaşını kahpece ve hunharca boğazlamışlardır. TKP’yi, M. Suphi yoldaşın ölümünden sonra bu isme layık bir parti olmadığı halde, amansız bir şekilde ve her fırsatta ezmiş, bugün Amerikancı faşist sıkıyönetim mahkemelerinin yaptığını, Kemalist iktidar defalarca yapmıştır. Sovyetler Birliği’ne menfaat sağlamayı hesapladığı müddetçe dalkavukluk etmiş, diğer zamanlarda sinsi ve azgın bir düşmanlık beslemiştir.

Kemalizm demek; işçi ve köylü yığınlarının, şehir küçük burjuvazisinin ve küçük memurların sınıf mücadelesinin kanla ve zorbalıkla bastırılması demektir. Kemalizm; işçiler için süngü ve ateş, cop ve dipçik, mahkeme ve zindan, grev ve sendika yasağı demektir; köylüler için ağa zulmü, jandarma dayağı, yine mahkeme ve zindan ve yine her türlü örgütlenme yasağı demektir.

Kemalizm demek, her türlü ilerici ve demokratik düşüncenin zincire vurulması demektir. Kemalizmi övmeyen her türlü yayın faaliyeti yasaktır. İleride, Kemalist iktidar aleyhine herhangi bir yazının çıkabileceği ihtimali dahi, yayın organlarının kapatılması için yeterli sebeptir. Sonu gelmez ‘örfi idareler’ memleketi kasıp kavurmaktadır ve her ‘örfi idare’ yıllarca sürmektedir; Meclis, CHP’nin tepesindeki bir avuç yöneticinin ve onun değişmez başkanı M. Kemal’in elinde oyuncaktır; Anayasa da ve bütün yasalar da öyledir, ülkeyi gerçekte ordu yönetmektedir.

Kemalizm demek; her alanda Türk şovenizminin kışkırtılması, azınlık milliyetlere amansız bir milli baskının uygulanması, zorla Türkleştirme ve kitle katliamı demektir.

Kemalist Türkiye, yarı sömürge Türkiye’dir. Kemalist iktidar, İngiliz-Fransız emperyalizmine ve daha sonra da Alman emperyalizmine uşaklık eden bir iktidar demektir.”(7)

Tabii, bunca karşı iddiadan sonra bütün muhataplara, Lenin ve SB’nin Kemalist Türkiye’yi niye desteklediğini açıklaması da gerekir: “Şimdi Kemalizm dalkavukluğu yapan revizyonistler bize hışımla soracaklardır: Peki öyleyse, Kemalistleri SSCB ve Lenin niye destekledi! Bunun cevabı gayet basittir: SSCB ve Stalin, Japonya’ya karşı Guomintang’ı niçin desteklediyse, bunu da onun için destekledi.”(8)

Kaypakkaya, Kemalizmi sosyalizme ya da tersten, sosyalizmi Kemalizme aşılama eğilimlerine ve M. Kemal’i ilerici tarihten saymalara dair polemikte de sürdürür: “M. Kemal, halkımızın ilerici tarihinin bir parçasıdır, diyorlar. Halkımızın tarihi zaten tümden ilericidir. Bütün dünya halklarının tarihi ilericidir. Ama M. Kemal, halkımızın tarihinin bir parçası değil, komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının ve onlarla birleşen orta burjuvazinin sağ kanadının, yani, gerici sınıfların tarihinin bir parçasıdır. Mesela, bir Fatih Sultan Mehmet ne kadar halkımızın tarihinin bir parçasıysa (!) M. Kemal de o ölçüde halkımızın tarihinin bir parçasıdır.”(9) Burada, Kaypakkaya’nın ideolojik-politik pozisyonu takdire şayandır, Kemalizmin sınıf aidiyetini yanlış belirlemesi, bu doğru pozisyonun yanında tali önemdedir.

Kaypakkaya, M. Kemal’in, Çin ulusal devriminin (1911) önderi Sun Yat Sen ile eşitlenmesine de karşı çıkışı da tam aynı nedenledir ve bir tarihsel gerçeği gördüğünü gösterir: “M. Kemal, Sun Yat-Sen’e değil, Çan Kay-Şek’e benzer; hatta Türkiye’nin Çan Kay-Şek’idir. Sun Yat-Sen, ülkesinde komünistlerle ittifaktan yanadır; birçok komünist, bu arada Mao Zedung yoldaş, Sun YatSen’in partisinin merkez komitesindedir. Sun Yat-Sen Sovyetler Birliği ile samimi ve yakın bir dostluk kurmuştur. Sun Yat-Sen, işçi köylü yığınlarının hayat seviyelerinin yükseltilmesinden ve onlara burjuva demokrasisinin verebileceği azami hak ve özgürlüklerin verilmesinden yanadır; hayatta olduğu sürece de, bunun için mücadele etmiştir. Sun Yat-Sen, toprak ağalarının amansız düşmanıdır; onlara karşı köylü kitlelerinin menfaatinden yanadır. Sun Yat-Sen, toprak ağalarının değil, köylü kitlelerinin sözcüsüdür.”(10) Arkasından, bu yargısını güçlendirmek için Kaypakkaya, Lenin’in Sun Yat-Sen değerlendirmesini alıntılar. Demek ki, işçiler, kent ve köy emekçileri, aydınlar ve ilerici hareketler karşısında Kemalist rejimin ne yaptığına bakmak gerekir. Tarihe buradan yaklaşmak, sınıfsal bir seçimdir, Kaypakkaya’nın yaptığı da budur.

Kaypakkaya, Kemalizmden başka Türkiye tarihinin belli başlı önemli olaylarını değerlendirmelerde tarihin çarpıtılarak sınıf uzlaşmacı teorilere temel yapılmasına karşı da durmuştur. Bunlardan en önemlisi, 1960 askeri darbesi ve ‘61 Anayasasıdır. Günümüzde darbeler üzerine yapılan tartışma konularından biri olması ve dahası ‘61 Anayasası ve ona yol açan ‘60 darbesini ilerici gören kesimlerin yaygınlığını dikkate aldığımızda bu değerlendirmelerin önemini daha iyi anlayabiliriz. Kaypakkaya’nın konu hakkındaki görüşlerinin hakkını vermek gerekiyor.

Kaypakkaya, 1960 darbesini orta burjuvazinin hareketi olarak değerlendiren Şafak revizyonistlerine karşı şunları vurgular: “Darbeye önderlik eden, darbeden sonra iktidarı eline geçiren İnönücü CHP kliğinin temsil ettiği komprador büyük burjuvazi ve toprak ağalarıdır. Orta burjuvazi ve gençlik, darbenin gerçekleşmesinde önemli bir rol oynamışlardır ama, önder olarak değil, CHP kliğinin arkasına takılarak.

Eğer Şafak revizyonistleri, İnönücü CHP kliğini orta burjuvazisinin temsilcisi olarak görüyorlarsa, bir kere daha yanılıyorlar.”(11)

Kürtler bir ulus ve KKTH koşulsuz bir haktır

İbrahim Kaypakkaya, “Türkiye’de Milli Mesele” başlıklı çalışmasında, Şafak dergisinin tezlerini sıraladıktan sonra eleştirisine şöyle giriyor: “Şafak revizyonizmine göre milli baskı, Kürt halkına uygulanmaktadır. Türkiye’de milli baskı, hakim Türk milletinin hakim sınıflarının, sadece Kürt halkına değil, bütün Kürt milletine, sadece Kürt milletine de değil, bütün azınlık uyruk milliyetlere uyguladığı baskıdır.”(12) Eleştiride, bu başlangıç birkaç bakımdan önemli. Öncelikle o tarihe kadar ifade edildiği şekliyle halk sayılan Kürtlerin, bir ulus olduğunu bilince çıkarmıştır. Ulus tanımını Stalin’den aktararak; “Dil, toprak, iktisadi yaşantı birliğinin ve ortak kültür biçiminde beliren ruhi şekillenme birliğinin hüküm sürdüğü, tarihi olarak meydana gelmiş istikrarlı bir topluluk”(13) olduğunu açıklığa kavuşturur. Kürt ulusunun ulusal haklarının teslim edilmesi gerektiğinin bilince çıkarılmasının önü açılmış demektir. Kaypakkaya, eleştirisinin devamında bu gerçekliği açarak asıl politik sonuca işaret eder; Kürt ulusunun ayrılıp devletini kurma hakkı dahil, kendi kaderini tayin hakkının tanınması gerekir. Şafakçıların, halk diyerek ve halkın kaderini tayin hakkından söz ederek geçiştirmeye çalışmasının nedeni tam da budur. Şafakçılar, bir ulusun, dolayısıyla ulusal hak eşitliğinin tanınma zorunluluğundan kaçmaktadır. Ayrıca; “Kürtlerin millet oluşturmadığını ileri süren tez besbelli ki baştan sona saçmadır, gerçeklere aykırıdır ve pratikte de zararlıdır. Zararlıdır; çünkü böyle bir tez, ancak ezen, sömüren ve hakim milletin hakim sınıflarının işine yarar. Onlar böylece ezilen, bağımlı ve uyruk milletlere uyguladıkları milli baskıyı ve zulmü, kendi lehlerine olan bütün imtiyazları ve eşitsizliği haklı çıkaracak bir gerekçe bulmuş olurlar. Böylece proletaryanın, milletlerin eşitliği uğruna, milli baskıların, imtiyazların vs. kalkması uğruna yürütmesi gereken mücadele suya düşmüş olur. Milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkı suya düşmüş olur. Hakim milletin uyruk milletler üzerindeki her türlü zulmü ve zorbalığı meşrulaşmış olur.”(14)

Egemen ulus karşısında Kürt ulusunun tam hak eşitliğini savunmak, bırakalım Marksist olmayı, tutarlı demokratlığın ölçütü, Türk milliyetçiliği ve Türk sömürgeciliğinin peşine takılıp takılmamanın mihenk taşıdır. Özel olarak o tarihsel kesitte “Türk milliyetçiliği, Kemalizm hayranlığı ve ordu-darbe şakşakçılığı” hastalıklarıyla muzdarip tarihi gelenekten köklü kopuşun mihenk taşıdır. Kaypakkaya’nın yaptığı budur ve onda özsel olan, ileri olan, öncü olmasını sağlayan bir duruştur bu.

Milli baskıdan nasibini alanın yalnızca Kürt emekçileri olmadığını bilince çıkarmak, bütün bir Kürt ulusunun bunun muhatabı olduğunu söyleyebilmek, milli baskının sınıfsal baskı ya da sömürüyle karıştırılıp, geçiştirilmesi eğilimlerine de cepheden tavır almayı getirmiştir. Kaypakkaya’nın Kürt ulusu gerçeği karşısında ulaştığı kavrayış, egemen Türk milliyetçiliği çizgisinin tam cepheden reddi demekti. Ulusal baskı ile sınıfsal baskı arasındaki farka işaret ederken bile bunun bilince çıkarılmasına çalışır. Türk egemen sınıflarının milli baskı politikasının kuyrukçusu durumundaki bütün eğilimlerle hesaplaşma olanağı veren bu duruş, Kaypakkaya’nın diğer azınlıklar sorununu görmesini de sağlar. Kürtlerden başka, başta Ermeniler olmak üzere Osmanlı’dan başlayarak ulusal zulme uğrayan, soykırıma uğratılan, sürülen, ulusal hakları zorla elinden alınan ulusal toplulukları sayar. Demek ki, ulusal sorunda egemen burjuvazinin ideolojik hegemonyasını iyice sallamıştır Kaypakkaya.

Milli baskının amacının ne olduğu üzerine yaptığı bir hesaplaşma, Kaypakkaya’nın ulusal sorun ama özellikle Kürt ulusal sorununda revizyonist ve egemen ulus milliyetçiliğinin kuyruğundaki eğilimleri açığa çıkarıcı olmuştur. “Amerikancı iktidarlar, ağır zulüm ve işkencelere Kürt halkını yıldırmak için girmişlerdir” diyen Şafak revizyonistlerini eleştirirken şunları söyler: “Elbette Amerikancı iktidarların bir amacı da Kürt halkını yıldırmaktır. Hatta onların, Türk halkı ve genel olarak Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Arap, Laz vb, bütün Türkiye halkı üzerindeki baskılarının amacı da halkı yıldırmaktır. Ama milli baskının amacı bu mudur? Öyle olsaydı Kürt burjuvazisine ve küçük toprak ağalarına yapılan baskı nasıl izah edilebilirdi? Kürtçeyi yasaklamanın ne anlamı kalırdı? Eğer öyle olsaydı, Amerikancı iktidarların Türk halkına uyguladığı baskıyla, Kürt halkına uyguladığı baskı arasında ne fark kalırdı? Bu amaç, en genel ifadesiyle ülkenin pazarlarının maddi zenginliklerinin rakipsiz hâkimi olmaktır. Yeni imtiyazlar edinmek, eski imtiyazları en son sınırına kadar genişletmek ve kullanmaktır. Bunun için hakim ulusun burjuvaları ve toprak ağaları, ülkenin siyasi sınırlarını muhafaza etmek yolunda, ayrı milliyetlerin yaşadığı bölgelerin ülkeden kopmasını her ne surette olursa olsun engellemek yolunda büyük çaba gösterirler. Ticaretin en geniş ölçüde gelişebilmesi için gerekli şartlardan biri dil birliğidir. Bu amaçla, hakim ulusun burjuvaları ve toprak ağaları kendi dillerinin bütün ülkelerde konuşulmasını ister ve hatta bunu zorla kabul ettirmeye çalışırlar. ‘Milli birlik’, ‘devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü’, ‘toprak bütünlüğü’ şiarları, burjuvazinin ve toprak ağalarının bencil çıkarlarının, ‘Pazar’a kayıtsız şartsız hakim olma arzularının ifadesidir.”(15)

Buradan bakarak Kaypakkaya, Kürt burjuvalarının hareketinin demokratik muhtevasının gizlendiğine dikkat çeker. Onun işaret ettiği bu gerçeği, biz 1990’ların ilk yarısında kimi Kürt burjuvalarının ulusal isyanı desteklemeleri ve sömürgeciliğin onların hayatına bu yüzden kastetmesini görerek yaşadık.

Kaypakkaya, Şafak revizyonizminin, “milli baskının asıl sahibinin emperyalizm” olduğundan dem vurup Türk egemen sınıflarını gözden kaçırmaya çalıştıklarını açığa çıkarır. Emperyalizmin güttüğü ırkçılık politikası ile Türk egemen sınıflarının güttüğü ırkçılık politikasını bilinçlice ayrıştırır: “Türkiye’de ırkçılık politikası, yerli hakim sınıfların politikasıdır. Burjuvazinin siyasi bakımdan en geri kesimlerinin ve feodalizmin politikasıdır. Emperyalizm, menfaatlerine elverdiği yerde, bu sınıfların ırkçılık politikasını kışkırtır ve destekler, elvermediği yerde bu politikanın karşısına çıkar.”(16)

Bu ayrıştırma çok güncel bir duruma işaret ediyor. Bugünkü “Türk ulusalcısı” olarak kendisini niteleyenlerin gerçekte ise ırkçı-faşizmin, şovenizmin “ulusalcı” tezahürü olanların anti-Amerikancı görünüp Kürt ulusal mücadelesine karşı saldırganlaşmalarının o günkü temellerini açığa çıkardığı için önemlidir. Pratikte gördüğümüz gibi, Ergenekoncuların darbe girişimleri ve Cumhuriyet mitinglerinin asıl hedeflerinden biri Kürt özgürlük mücadelesinin varlığıdır. Onların bu eylemlerinde, emekçileri Türk şovenizmiyle zehirleyerek bunu başarmaya çalıştıklarını tespit edebiliriz. Kızıl Elma Koalisyonu’nun ideolojik önderlerinden Perinçek, dün Kaypakkaya’nın işaret ettiği gibi ‘ırkçılığın asıl sorumlusu emperyalizmdir’ diyerek, Türk burjuvazisini gizlemişti. Bugün Türk milliyetçilerinin/ ırkçılarının, Kürt sorununda demokratik adil bir çözüm talebini dayatmış olan Kürt özgürlük mücadelesini emperyalizmin yedeğinde göstermeye çalışmaları aynı nedenledir. Irkçılığın asıl sorumlusu emperyalizm ilan edilince içerideki düşman gözden gizlenir ve hatta kardeş haline gelebilir. Bugünkü kesitte içerideki şovenlerin durduğu yer tam burasıdır. İşçi ve emekçilerin her ileri atılımında kışkırtma kokusu alanlar da böyledir.

Kürt sorunu turnusol kağıdı

Kaypakkaya, dönemin bütün ideolojik siyasi önderleriyle, örgütleriyle de Kürt sorunu karşısındaki tutumları üzerinde bir hesaplaşmaya ve onları ulusal sorundaki Türk milliyetçiliklerini teşhire girişmiştir. İşte bunlardan bazıları: “Doğan Avcıoğlu feodal sopayı sımsıkı kavramış, azgın ve fanatik Türk şovenistlerinin dahi savunmaya cesaret edemeyeceği komando zulümlerini, ‘Bir Komando Subayı Anlatıyor’ (Devrim Gazetesi) başlıklı iğrenç tefrikasıyla müdafaaya kalkıştı” diyor ve savunmayı aktarıyor:

“Kadınları askerler aramaktadır. Kadınların aranmasında dedektör kullanılmaktadır. Ağaların dışında köylülerin herkesin gözü önünde dövüldükleri doğru değildir. Soyundurma ve toplu olarak halkı yerlerde süründürme iddiaları asılsızdır. Ancak bazı yerlerde silahlar ve kanun kaçakları teslim edilmeyince şüpheli kişilerin, etkili bir yol olan karısının ve kendilerinin soyundurulup teşhir edileceği tehdidiyle korkutulduğu doğrudur.”(17)

Kaypakkaya, Mihri Belli’den şu alıntıyı yapıyor: “Tarihi köklere dayanan Türklerle Kürtlerin arasındaki kardeşliğin, Türkiye’de ulusal birliğin, Türkiye’nin toprak bütünlüğünün hangi biçimde olursa olsun baltalanması, hem Türklerin, hem Kürtlerin gerçek çıkarlarına aykırı sonuçlara varır ve dünyanın bu bölgesinde emperyalizmin durumunu güçlendirir.” Sonra soruyor: “Bu, hakim millet şovenizminin ta kendisi değil midir? Sözde milliyetlerin eşitliğinden yana görünüp gerçekte devlet kurma imtiyazını sadece Türklere tanıyarak, Kürtlerin devlet kurma hakkını ‘ulusal birlik’, ‘toprak bütünlüğü’ gibi demagojik burjuva sloganları ile ortadan kaldırmak, Türk burjuvazi sinin imtiyazlarının savunuculuğunu yapmak değil midir?”(18) Gerçekten de öyle değil mi?

M. Belli’nin bugünkü Kürt özgürlük mücadelesini destekleyen bir aydın tutumu takınarak geçmişteki görüşünü tekzip etmiş olduğunu burada belirtelim. Ama bugün hala, örneğin TKP gibi, benzer yöndeki görüşleri savunan sosyal şoven yaklaşımlar mevcuttur.

Kaypakkaya yazının devamında, Kürt ulusunun devlet kurma hakkını savunma görevini açık seçik ortaya koyuyor: “Biz komünistler, hiçbir imtiyazı savunmadığımız gibi bu imtiyazı da savunmayız. Kürt milletinin devlet kurma hakkını olanca gücümüzle savunuruz

ve savunuyoruz. Biz; bu hakka sonuna kadar saygılıyız, biz; Türklerin Kürtler üzerinde (ve başka milletler üzerindeki) imtiyazlı durumlarını desteklemeyiz, biz; kitlelere bu hakkı tereddütsüz tanımayı öğretiriz, devlet kurma hakkının herhangi bir ulusun tekelinde imtiyaz olmasını reddetmeyi öğretiriz.” Ve Lenin’den aktarmasını yapar: “Eğer ulusların ayrılma hakkı sloganını ileri sürmez ve onu savunmazsak, o zaman ezen ulusun sadece burjuvalarının değil, ama feodal derebeylerinin ve despotizminin de oyununa gelmiş oluruz.”(19)

Bu kadar açık; Kaypakkaya, bugün, ulusal devrimin ortaya çıkardığı yalın gerçekler karşısında bile “ama ayrılık da yanlış” demeyi sürdüren, ayrılma hakkını binbir şarta bağlayarak imkânsız hale getirmekle uğraşan aydınları 38 yıl önce teşhir tahtasına şöyle çivilemişti: “Türkiye’de milli baskının şampiyonları ve onların suç ortakları.”(20)

Kürt ulusal sorununu tarih içinde de inceleyen Kaypakkaya, Lozan Barışı’nın Kürdistan’ın bölünmesini sağlayarak, kendi kaderini tayin hakkını gasp ettiğini vurgulamaktadır: “Lozan Anlaşması, Kürtleri çeşitli devletler arasında parçaladı. Emperyalistler ve yeni Türk hükümeti, Kürt milletinin kendi kaderini tayin hakkını çiğneyerek, Kürt milletinin kendi eğilimini ve isteğini hiçe sayarak sınırları pazarlıkla tespit ettiler.”(21)

Kaypakkaya burada, Stalin’in ifadesine atıfta bulunarak bu tarihi haksızlığın giderilmesinin komünist parti programına konmasına karşı çıkar. Hatta bu noktada biraz daha ileri gider, şöyle der: “Türkiye’deki komünist hareket, ancak Türkiye sınırları içindeki milli meseleyi en iyi, en doğru çözüme bağlamakla yükümlüdür. Irak ve İran’daki komünist partileri de milli meseleyi kendi ülkeleri açısından en doğru çözüme kavuştururlarsa söz konusu tarihi haksızlığın hiçbir değeri ve önemi kalmayacaktır.”(22)

Kaypakkaya’nın bu yaklaşımını, tıpkı İrlanda ve İngiliz işçi sınıfı arasındaki ilişkide olduğu gibi önce hayat boşa çıkardı. Türkiye’de komünist partisi (Irak’ta ve İran’da da) Kürt ulusal sorununu doğru bir çözüme kavuşturamadan Kürt ulusu yeniden ayaklandı, bağımsızlık dahil, bütün ulusal taleplerini öne sürdü. (Bugün bağımsızlık talebini geri çekmiş olsa da kavga sürüyor, nasıl karara bağlanacağı da henüz belli değil.) İkinci olarak, komünist hareket zaman içinde bu bakış açısını aşarak, Kürt sorununda bölgesel demokratik ve sosyalist federasyon formülüne ulaştırmıştır. Keza, Kürdistan’ın dört parçasının birleşme hakkı da komünistlerin programında savunulmaktadır.

Devam edelim. Türk Cumhuriyetinin Kürt ulusuna karşı başından itibaren uygulaya geldiği inkar ve imha siyasetini, buna karşı gelişen ulusal isyanları ele alan Kaypakkaya, söz konusu isyanları değil de Kemalist iktidarı destekleyen TKP’yi eleştirir: “TKP yanlış bir politika izlediği için, Türk hakim sınıflarının milli baskı politikasını kayıtsız şartsız destekledi. Kürt köylülerinin milli baskılara duyduğu kuvvetli ve haklı tepkiyi proletarya önderliğinde birleştirmek yerine, Türk burjuva ve toprak ağalarının peşine takıldı, böylece iki milliyetten emekçi halkın birliğine büyük zarar verdi. Kürt emekçileri arasında Türk işçi ve köylülerine karşı güvensizlik tohumları saçtı.”(23)

Kürt isyanlarını bastırmayı “ilericilik, feodalizmin tasfiyesi olarak alkışlayanlar iflah olmaz hakim ulus milliyetçileridir” diyen Kaypakkaya, Şeyh Sait ayaklanmasının arkasında İngiliz parmağı arayanlara verdiği cevapta, böyle bile olsa, komünistlerin görevlerini şöyle sıralıyor: “Birinci olarak, Türk hakim sınıflarının Kürt milli hareketini zorla bastırma ve ezme politikasına kesinlikle karşı çıkmak, buna karşı aktif bir şekilde mücadele etmek, Kürt milletinin kendi kaderini kendisinin tayin etmesini istemek, yani, ayrı devlet kurup kurmamaya bizzat Kürt milletinin karar vermesini istemek. Bu pratikte, dışarıdan müdahale edilmeksizin, Kürt bölgesinde genel oylama yapılması, ayrılma veya ayrılmama kararının bu yolla veya buna benzer bir yolla bizzat Kürtler tarafından verilmesi anlamına gelir. Kürt hareketini bastırmak için yollanan bütün askeri birliklerin geri çekilmesi, her türlü müdahalenin kesinlikle önlenmesi, Kürt milletinin kendi geleceği hakkında kesin karar vermesi, komünist hareket birinci olarak bunun için mücadele eder.

İkincisi; İngiliz emperyalizminin müdahale politikasını, her milletten emekçilere verdiği zararları kitlelere teşhir eder” diyor.(24)

Doğan Avcıoğlu’nun emperyalizm iddiasına sarılmasını da ibret verici bir durum olarak teşhis ediyor: “Bir milletin kendi kaderini tayin hakkı, emperyalizme alet oldukları ya da olabilecekleri iddiasıyla kısıtlanamaz ya da ortadan kaldırılamaz; böyle bir iddiayla bir milletin ‘ezilmesi ve gadre uğraması’ savunulamaz.”(25)

Kaypakkaya, “Proletaryanın milli meseledeki temel şiarı, her şart altında aynıdır” diyerek, bu pasajın altına Lenin’in şu sözlerini ekler: “Bir millet ya da dil için imtiyaza hayır! Bir milli azınlığın en ufak ölçüde dahi olsa ezilmesine ya da gadre uğramasına hayır!”(26)

Kürt ulusal hareketinin demokratik muhtevası, bunu komünistlerin kayıtsız şartsız destekleme görevleri, hareketin burjuva önderliğinin “olumlu ve olumsuz eylemleri”ne karşı farklı tutumlar geliştirilmesi gerektiği üzerine Lenin’e dayanarak yazdıkları da, Kaypakkaya’nın soruna yaklaşımındaki derinliği yansıtmaktadır.

Kaypakkaya, ayrılma ve ayrılma isteği karşısında komünistlerin tutumlarını iki boyutlu olarak ele alıyor. Önce kendi kaderini tayin hakkının sağa sola çekilmesine, esnetilip yumuşatılmasına karşı çıkıyor. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, doğru olarak, ayrılma hakkıdır; ezilen ya da sömürge ulusun ayrılıp ayrı devletini kurma hakkıdır. Ulusu halka çevirip kendi kaderini tayin hakkının iğdiş edilmesine karşı durduğunu daha önce belirtmiştik. Şimdi de kendi kaderini tayin etmekten, birlikten yana davranmak gibi sonuçlar çıkarılmasına, ya da bunun bir ulusa dayatılmasına şiddetle karşı çıkmaktadır:

“Üçüncüsü, Kürt ulusunun ayrılmasını ‘bir bütün olarak sosyal gelişmenin ve sosyalizm için proletaryanın sınıf mücadelesinin menfaatleri açısından yargılar’bu pasaj yazının içinde Lenin’den alıntıdırbizzat ayrılmayı destekleme veya desteklememe yolunda karara varırdı. Eğer ayrılmamayı proletaryanın sınıf menfaatlerine uygun buluyorsa, Kürt işçi ve köylüleri arasında bunun propagandasını yapardı; özellikle Kürt komünistleri kendi halkı arasında birleşmenin propagandasını yapardı, ayrılma yönünde karar verirse, Türk komünistleri buna razı olur, ayrılma isteğinin karşısına zor çıkarma eğilimleriyle kesin olarak mücadele ederdi.”(27)

Gelecekteki bir olasılık olarak ayrılma halini tartışan Kaypakkaya, Kürdistan’da mücadelenin daha hızlı gelişme olasılığına da işaret ederek ve o taktirde, sınıf bilinçli proletarya ayrılıktan yana davranır, diyor: “Eğer komünist partisi, Kürt ulusunun ayrılmasının proletaryanın menfaatleri açısından faydalı olacağına karar verirse, mesela ayrılma halinde Kürt bölgesinde devrim imkanı artacaksa, o taktirde komünist hareket bizzat ayrılmayı savunurdu; hem Türk işçi ve emekçileri arasında, hem Kürt işçi ve emekçileri arasında ayrılmanın propagandasını yapardı. Her iki halde de, Türk işçi ve emekçileriyle Kürt halkı arasında sıcak ve samimi bağlar doğardı. Kürt halkı, Türk halkına ve komünistlere büyük bir güven ve dostluk duygusu beslerdi. Halkların birliği pekişir, devrimin başarısı kolaylaşırdı.”(28) derken ne kadar da doğru bir noktadan geçtiğimiz 15-20 yılın güncel tartışmasına ışık tutuyor. Devrimci demokrasinin değişik bileşenlerinin Kürt ulusal devrimini anlamadan, görmeden ya da kabullenemeden geçirdiği zamanı düşününce insan şaşıp kalıyor. Üstelik bunların içinde, Kaypakkaya’nın “sadık izleyicileri”nin olması daha da düşündürücü.

Bu ideolojik ve politik saflaşmada arada duranların, Şefik Hüsnü’den beri TKP’nin Kemalizm kuyrukçuluğunun vardığı noktada da ondan çok farklı değil. Türk şovenizminin Batı’da linç siyasetini pratikleştirmesi karşısında elleri böğründe ve seyirdeler. Tarih içinde yerleri Kürt halkının kıyımı suçlarının örtbas edicileri, kafa sallayıcıları olarak kesinleşmiştir.

Ulusal sorunu bütün boyutlarıyla inceleme ve sunmaya girişen Kaypakkaya’nın ele alış ve irdelemelerinde her şey elbet doğru değil. Mesela, Stalin’in serbest rekabetçi dönem için öne sürdüğü “ulusal sorunun özünde pazar sorunu olduğu” tezini, emperyalizm döneminde, yani ulusal sorunun sömürgeler genel sorunu olduğu dönemde de geçerli sayması gibi, yaptığı çözümlemenin ve sorunları ele alışının işaret ettiğinin aksine, Kürdistan’ı Türkiye’nin sömürgesi olarak görmemesi gibi önemli yanlışları da vardır. Ayrıca onun, Kemalizmin sınıf bileşimini komprador burjuvazi olarak tespit etmesi, bu noktada teoriyi ve gerçeği zorlamasının bir ibaresidir ve önemli bir yanlışıdır. Türk komprador burjuvazisi, İstanbul hükümetinden yana tavır almıştır. Kurtuluş Savaşı’na katılan ve M. Kemal’i önder olarak ortaya çıkaran Türk milli ticaret burjuvazisiydi. Keza İbrahim, yeni kurulan cumhuriyetin elde ettiği siyasal bağımsızlığı da yok sayma eğilimindedir. Türk burjuva devletinin, emperyalizmle işbirliği ilişkilerinin gelişimini bir süreç olarak ele almaz, baştan itibaren yarı sömürge sayar.

Ancak tüm bu yanlış ve eksiklerinden daha önemli olarak, onda özsel olan, Kemalizmi güçlü biçimde mahkum etmesi ve ondan kopuşması, ezilen Kürt ulusu gerçeğini görmesi, ulusal haklarının meşruiyeti ve bunun komünistlerce hiçbir koşula bağlanmaksızın savunulması gerektiğini ortaya koyabilmesi, buna sadık bir pratik çizgi izlemesi, her türlü oportünist duruşla da hesaplaşmasıdır. Kaypakkaya’nın, sorunu tartışırken ezen ulus ile ezilen ulusun görevlerini, Lenin’in izinden giderek ayrıştırdığını da bu tabloya eklemeliyiz. Sonraki süreçte, hatta son ulusal ayaklanmada ardılları tarafından hiç hatırlanmayıp gündeme getirilmeyen iki önemli tutum daha var Kaypakkaya’da. Biri, ezen ulus komünistinin görevleri, ezilen ulus komünistinin görevlerinin farkına dair fikirleridir. Lenin’in bu noktadaki görüşlerini kendi coğrafyasında, Kürt sorununa uyarlayan Kaypakkaya, o gün olmasa bile günümüze büyük bir ışık tutmuştur. İkinci konu da; komünistlerin ezilen ulus burjuvazisinin olumlu-olumsuz eylemi karşısındaki tavır farkına dikkat çekmesidir. Birinci tutum günümüzde ulus sorununda sosyal şoven yaklaşımları suçüstü yakalamanın halen geçerli birer anahtarıdır. İkincisi, komünistlere ezilen ulus burjuvazisinin kendi sınıf çıkarlarını güvencelemesine karşı ideolojik mücadele görevine işaret etmekte ki, bu da öneminden bir şey yitirmiş değil.

Kaypakkaya, bugünden baktığımızda çok erken bir dönemde Kemalizmin sosyalizmin bağımsızca gelişmesinin önünü kesen en önemli ideolojik akım ve Kemalistlerin müttefiklerinin de en tehlikeli politik akım olduğunu görmüş, bu topraklarda komünist bir hareketin öncelikle Kemalizmden kesin ve köklü bir kopuş yaşaması için güçlü bir mücadele vermiştir.

Dipnotlar:

1 - Türkiye Devriminin Yolu, Mart 1972

2 - agb

3 - agb.

4 - THKP-C Savunma, s. 130

5 - agy., s. 131

6 - Yeni Oportünizmin niteliği üzerine, Aydınlık Sosyalist Dergi, Haziran 1970. Doğu Perinçek: “Bizim partimiz, milli kurtuluş cephesidir. Bizim partimizin

komutanı Mustafa Kemal’dir. Bizim partimizin üyeleri Amerikan sömürücüleriyle ortaklık etmeyen bütün bir millet’tir.” (Doğu Perinçek, İşçi-Köylü Gazetesi, sayı: 7, sf: 4)

Mahir Çayan: “Bizim partimiz, ne milli cephe partisidir, ne de bizim partimizin komutanlığı küçük burjuva radikallerine aittir. Biz, sosyalistlerin partisi, Marksist bir partiyiz ve partimizin de eylem kılavuzu Kemalizm değil, bilimsel sosyalizmdir! Ve bu parti, milli cephenin ve halk ordusunun komutanı olduğu an, işçi sınıfının hegemonyası fiilen gerçekleşmiş olacaktır. İşçi sınıfının ideolojik-politik-örgütsel ve askeri (nedense Mao’nun bu deyişinden yeni oportünizm pek hoşlanmıyor!) hegemonyası işte budur!”

7 - İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, Umut Yayımcılık2004, s. 244-45

8 - age, s. 246

9 - age, s 248

10 - age, s. 248

11 - age, s.242

12 - age, s.258

13 - age, s. 259

14 - age, s. 260

15 - age, s. 266

16 - age, s. 268

17 - age, s. 270271

18 - age, s. 271

19 - age, s. 272

20 - age, s. 273

21 - age, s. 280

22 - age, s. 280

23 - age, s. 282-283

24 - age, s. 283-284

25 - age, s. 285

26 - age, s. 285

27 - age, s. 285

28 - age, s. 284-285

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn