Dostluk Mu, Düşmanlık Mı? Milli Mücadele Döneminde Türk-Sovyet İlişkileri

“Birkaç yıldır her iki milletin de emperyalist devletlerin elinden çekmediği kalmamıştır; bizi başarıya götürecek olan işte budur.” Lenin“Sovyet Hükümeti’nin, Türkiye’ye Mustafa Kemal’e yardımcı olduğunu biliyorsunuz. Biz, başında Mustafa Kemal’in bulunduğu bir hareketin komünist hareketi olmadığını bir dakika bile unutmuyoruz. Ankara’daki halk hükümetinin ilk toplantısında tutulmuş zabıtların sureti gözümün önündedir. Mustafa Kemal’in başında bulunduğu hareket Halife’nin şahsını düşmandan kurtarmak istiyor... Bu düşünüş bu fikir komünist ilkelerine uyar mı? Hayır.” Zinovyev Bütün diğer sosyal bilim disiplinleri gibi, Tarih bilimi de Fransız devriminden sonra toplum mühendisliğinin bir parçası olarak geliştirildi. Tarihsel olan güncel olarak üretildi ve güncel olana tarihten izdüşümler bulundu. Dolayısıyla şimdinin gerçeğine, yani zaman algısına, tarih aracılığıyla yapılan müdahalelerle, güncellik yerini tarihe bıraktı ve şimdiki zamanda genişleyen geçmiş, hayatın her alanını istila etti. Marks’ın 18 Bruimere’de “Büyük toplumsal alt üst oluş dönemlerinde yeni kuşakların üzerine çöken, eski kuşakların ağırlığı” derken kast ettiği tam da buydu.

Irak’a müdahale günlerinden sonra egemenler arasındaki savaş, egemen paradigmayı da çatlattı. Bugünlerde Silivri’de Ergenekon olmaktan yargılanan mağluplar; laiklik hassasiyetinden elitizm, Kürt düşmanlığından şovenizm ve yabancı düşmanlığından anti-emperyalizm (burada kast edilen ABD düşmanlığıdır aslında ve köksüz, her an satılmaya müsait bir anti-emperyalizmdir bu) üretip, Kemalizmin yeni bir sürümünü icat ederek, o günlerde sürmekte olan savaşta orta-sınıf beyaz Türkleri örgütlemeyi denediler ve bu tasarıda da belli oranda başarılı oldular. Bu yeniden üretim sürecinde, Kemalizm bütün yönleriyle yeniden ele alındı, zımparalandı, cilalandı. Özellikle Kemalizmin anti-emperyalizmi ve halkçılığı tartışılırken; milli mücadelede Kemalizm ve Sovyet ilişkilerinin dostaneliği bu tartışmaların zemini oldu.

Lenin ve Mustafa Kemal mektuplaşmaları, General Frunze’nin Türkiye ziyareti, Aralov’un olumlu izlenimleri, Sovyetlerin Türkiye’ye mali ve askeri yardımı ve Lenin’in Mustafa Kemal’e ‘yoldaş’ demişliği yeniden hatırlandı ve tüm bunlar, başından itibaren Türkiye’nin mücadelesinin (Lenin’in bile cevaz verdiği) anti-emperyalist, sosyal ve olumlu anlamda korperatist bir devlet olmasının delaleti olarak görüldü.

Marks ve Engels, Alman İdeolojisi’ndeki görünen ile gerçek aynı olsa bilime gerek kalmazdı tespiti, bilhassa tarih ile ilişkilenirken oldukça önemlidir, zira, tarihe mal olmuş her an geçmişin şimdi de yeniden genişlemesi olarak tarihsel ve güncel bir üretimdir bir yanıyla ve bu yüzden tarihsel süreçler güncel olarak ele alınıp değerlendirilirken, en fazla dikkat edilmesi gereken nokta tarihsel bağlamın ve tarihsel an’a egemen olan hakim sosyo-ekonomik-kültürel yapının unutulmamasıdır.

Dolayısıyla, sol-Kemalizm ya da Ergenekon çevresinin ısıttığı Türk-Sovyet ilişkileri tarihinin de tarihsel bir bağlamı ve sosyo-ekonomik-askeri bir arka planı ve (yazılmamış olsa da) asgari bir programı vardır.

Öncelikle belirtilmesi gereken şudur ki; Sovyetler ile Türkiye ilişkileri her zaman problemlidir ve asr-ı saadet üretmeye yetecek bir sıcaklık ve yakınlaşma hiçbir zaman olmadığı gibi; bu ilişki sık sık krizlerle gölgelenmiştir. Bunun en önemli sebebi, bu ilişkinin iki farklı dünyanın gönülsüz ilişkilenişi olmasıdır.

Türkiye’de durum “Atatürk’ün gençliğe hitabesi”ndeki gibidir: Ülkenin sınırları bile belirsizdir ve boydan boya işgal edilmiş, silahsızlandırılmış, orduları terhis edilmiş tersanelerine ve fabrikalarına el konulmuştur. Eski müttefik Almanya, mağluptur ve Türkiye, İngiltere’nin öncülüğündeki muzafferlerin insafına terk edilmiştir. Tek umut, Osmanlı ordusunun karşısında bir tek zafer bile kazanamadığı eski Rus çarlığını yıkıp, yerine Sovyetleri kuran Bolşeviklerde gibidir.

Bu bağlamda, Türkiye en azından askeri-iktisadi anlamda yardım almak üzere Sovyetlerle ilişkiye geçer. Tüm sıkıntılı pozisyonlarına rağmen Kemalistler, Sovyetlerle ilişkilenirken kurdukları dil, dostane olmak bir yana tam da İttihat Terakki’den miras düzen kurucu bir diskurun ağzıyla konuşmaktadır.

Bu konudaki ilk örnek Fuat Sabit Bey’in, Çiçerin’e sunmuş olduğu belgedir, belge gayet uzun fakat biz önemli gördüğümüz kesimini kısaltarak alıyoruz:

“Bugüne kadar yükümlü olduğumuz kapitülasyonlar nedeniyle ülkede büyük endüstri kurulmamıştır, olanlarsa yabancıların elindedir, ... Büyük toprak sahibi beyler güçlü değildir. Hükümet siyasetinin etmenleri memurlar, ordu ve ulemadır. Memurlar doğuşlarından belli bir sınıfa bağlı değildirler. Yani, yalnız zenginlerin ya da toprak sahibi beylerin çocukları değildir. Her sınıf halktan toplanmış ve de çoğunlukla Rumeli ya da diğer alınmış yerlerin Türk olmayan halkından meydana gelmiş ve Anadolu halkına karşı birleşmiş ve çok defa saldırgan bir durumda olmaları bu özelliklerini oluşturur diyebilirim: Türk ya da varlıklı memurlar hükümet koltuğuna oturduktan sonra özel bir zihniyet ‘memur zihniyeti’ kazanır ki, kendini halktan yüksek görür ve halka baskı için kendinde bir hak bulur. Subaylar ise yine her sınıf halktan alınır, hükümet mekanizmasının en temiz ve aydın unsuru olup...”(1) Şeklinde devam eden belge ile Kemalistler, Türkiye’de sınıflar da sınıf mücadelesi de yok, yalnızca gavurun-gayrimüslimin zulmü var makamından konuşarak daha başından korperatist tezlerini ortaya koymuşlar ve Sovyetlerle ilişkilerin gayet pragmatik bir siyasetin mecrasında akacağının sinyallerini vermişlerdir.

Öte yandan, Türk-Sovyet ilişkilerinin, Türkiye açısından asıl temelini oluşturan askeri ve mali yardım meselesi de Türk yetkililer tarafından o yıllarda sık sık istismar edilen bir mesele olmuştur. Öncelikle meclisin önemli bir kesimi açısından Sovyet yardımı, Azerbaycan ve Evliye-i Selase Vilayetleri denilen Batum gibi Gürcü kentlerinin Sovyetler tarafından “ucuza kapatılmış” olmasının tazminatı olarak görülüyor, bu durum açıkça dile getiriliyor ve eğer meclisin talepleri gerçekleştirilmezse Sovyetlerle ilişkilerin kesileceği tehdidi savruluyordu:

“İşte bu programı izleyen Bolşevikler, bugüne kadar karşılığında hiçbir fedakarlık olmayarak Türkiye’nin kendi ellerinde olduğu propagandasını yapmışlar ve bu propagandayı İngilizlerle pazarlıkta bir değişim malı olarak kullanmışlardır. Türkiye’ye bir kuruş vermeyerek onu avutabilmişlerdir; Azerbaycan’ı kolayca işgal edip sömürmüşler, Türkiye’nin Müslümanlarla bağlantısını fiilen engellemekle birlikte Ermeni isteklerini Ermenilere uygun bir biçimde çözebilecek bir durumda olduklarını gerek Ermenilere ve gerek batı dünyasına göstermişler ve kanıtlamışlardır.”(2)

Gene aynı dönemde, Türk-Sovyet ilişkilerinin en muhabbetli göründüğü günlerde, 16 Mart 1921’de imzalanan Türk-Sovyet dostluk anlaşmasından yalnızca 17 gün önce TKP önderleri Trabzon’da Kemalistlerin bir tertibiyle öldürülür. Üstelik, Mustafa Suphiler, Sovyet diplomat heyetiyle Türkiye’ye giriş yapmışlardır ve bir takım hile silsilesi ile Suphiler heyetten ayırtılmış ve katledilmiştir.

Bu yıllarda, Türk-Sovyet ilişkilerine ilişkin Türkiye açısından bir başka önemli görünüm de, Sovyet dostluğunun değerinin, gerçek anlamda bir ‘dostluktan’ ziyade, Türkiye emperyalistler ile masaya oturduğu zaman elini güçlendirebildiği oranda değerlenmesidir. Ki Meclis’in o yıllarda emperyalistler ile pazarlık yapabilmek için Sovyet dostluğundan başka elinde neredeyse hiçbir koz yoktur.

Lozan görüşmeleri de bu minvalde gerçekleşir; Türkiye görüşmelerin başından itibaren Sovyetlerin görüşmelerden uzaklaştırılmasına memur edilir ve bunu gerçekleştirebileceği oranda emperyalistlere karşı sadakatini ispat etmiş olacağı ima edilir. İsmet İnönü ve Rıza Nur başkanlığındaki Türk heyeti bu görevi başarıyla yerine getirirler ve Sovyet heyeti, Lozan görüşmelerini Sovyetlerin yardımıyla hak edebilmiş Ankara Meclisinin eliyle masadan kovulur. Bu konuda, delegasyonun başkan yardımcısı Rıza Nur’un hatıratında, Lozan görüşmelerinin sonuçlanma arefesine ilişkin İngiliz heyeti başkanı Lord Curzon ile yapılmış ilginç bir sohbet var:

“Curzon, ama siz Ruslarla berabersiniz nasıl olur? dedi. Dedim ki, ‘biz daima İngilizler ile dost olmak fikrindeyiz. Türk milleti sizi sever. Rus’u sevmez. Rus, Türk’ün tabii düşmanıdır. Bu vaziyet eskidir ve bugün de değişmemiştir. Harbi umumi bunu bozamamıştır. Ruslar ile şimdi pek dostuz; fakat bu sizin kabahatinizdir. Bize bir tekme vurdunuz, Rus’un kucağına attınız şimdi dostluk kucağını açınız, size koşarız.”(3)

Türkiye Meclisinin o yıllarda Sovyetler ile ilişkilenmesi bu meyandadır. Bu ilişkilenmenin iç politikaya elbette bir yansıması da vardır. Ve bu yansıma, gelişmekte olan Türk Sovyet ilişkilerinden bağımsız olarak zaten Ekim Devriminin heyecanının Anadolu’yu çepeçevre sarması olarak gerçekleşmiştir. Bu anlamda Mustafa Kemal hem bu heyecanın (Eskişehir, İstanbul, İzmir başta olmak üzere pek çok bölgede Komünist örgütler kurulmuş, Sütçü İmam gibi halk kahramanlarının Bolşevik olduğu söylentisi ortalığa yayılmış ve Çerkez Ethem gibi güçlü bir komutan, soldan konuşur olmuş, Kazım Karabekir, askerlerine rütbe söktürmüş ve kalpaklarına kırmızı nişan koydurmuştur...)(4) bertaraf edilmesi ve Sovyet-Türk dostluğunun limitlerinin çizilmesi için iki şey yapar.

İlki Müdafa-i Hukuk ve Yenigün gibi gazetelerin çıkarılması ve komünizm üzerine yazılar yazılıp, komünizmin Kemalistler için ne ifade ettiği uzun uzadıya anlatılmasıdır:

“Halihazırda komünist fikirlerin teşkil ettiği program, memleketimiz için sadece zararlı değil, aynı zamanda hatta tahripkardır. Bir asker bir vatanı olması gerekmediğini idrak ederse, onu

savunmak için ortaya çıkmaz, milletlerden nefret edilmeyeceğini düşünüp, gidip Yunanlılarla dövüşmez.”(5)

Görüleceği üzere, daha o günlerden anti-komünizm, ezen ulus milliyetçiliğinin inşası bağlamında, TC için düzen-kurucu bir rol oynamıştır.

İkinci olarak da, M. Kemal günümüz ölçüleri içinde bile rahatlıkla faşist olarak tanımlanabilecek bir kadroya resmi bir komünist parti kurdurur ve böylelikle komünizmin örgütlenme alanını ipotek altına almaya çalışır.

Sovyetler ise bir yandan Kızılordu’nun, Varşova önlerinde durdurulmuş olması ve Alman-Macar devrimlerinin yenilgiye uğramasıyla dünya devrimi öngörüsünde değişikliğe gitmiş ve Tek Ülke’de sosyalizm stratejisine geçmiş olmanın sancıları ve tartışmalarıyla boğuşmakta; öte yandan da emperyalizm destekli Beyaz Orduya karşı bir iç savaş sürdürmektedir. İngiliz emperyalizmi, İtilaf devletleri ve onların işbirlikçisi İstanbul hükümeti aracılığıyla Anadolu üzerinden Sovyetlerin güneybatısına sokulmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla Ankara hükümeti ile kurulacak ilişki, politik-ideolojik görevler bir yana öncelikle askeri bağlamda gayet kritik ve önemlidir.

Öte yandan, Sovyetler için mesele yalnızca politik değil aynı zamanda bir o kadar da ideolojiktir. Zira, ikinci enternasyonalle yaşanan büyük kopuşmanın ardından ve Sovyetler ile büyük oranda ikinci enternasyonal örgütlülüğü altında bulunan Avrupa işçi sınıfı fiili olarak müttefik olamamış-oldurulmamıştır. Dolayısıyla, Sovyetlerin öteden beri değer verdiği ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ve Doğunun makus talihli halklarına yardım etme görevi artık yaşamsal bir zorunluluk halini almıştır. Çünkü Sovyetler, Batı Avrupa emperyalistlerinin sömürge ülkelerindeki nefes borularını kesebildiği oranda hem kendisi hem de sömürge halklar nefeslenebilecektir.

Dolayısıyla, Sovyetlerin Türkiye ile geliştirdiği ilişkinin ve tersine olarak Türkiye’nin Sovyetler ve sosyalistler ile geliştirdiği ilişkinin sınırları bellidir. Sovyetler, daha önce denenmemiş bir ittifak olarak Türkiye, İran, Çin’e karşı gayet ihtiyatlıdır: “Üçüncüsü, Çin, İran, Türkiye ve diğer sömürgeler. Bunların toplam nüfusu bir milyardır. Bu ülkelerde burjuva demokratik hareketler ya daha henüz başlamamıştır ya da önlerinde daha çok uzun bir yol vardır” der, Lenin ve Türkiye ile Sovyetlerin ittifakının niteliğini şöyle özetler:

“İstese de istemese de nesnel olarak anti-emperyalist bir savaş veren Anadolu için, bu savaşı yadırgamayan, olsa olsa bunu yeterince kesin ve açık bulmayan, dolayısıyla nesnel bağlaşığı olabilecek tek bir güç vardır. Bu bağlaşık olma durumu ise maddi ve diplomatik bir destek içerir ve bu destek, mücadeleyi kazanmak, hayatta kalabilmek için vazgeçilmezdir.” (6)

Öte yandan, bu ülkeler ve bu ülkelerle geliştirilecek olan ittifaklar Sovyet devletinin yumuşak karnıdır ve bu durum öngörülemez bir şey de değildir. “Mesela Efgan’daki milli hareketi takviye ediyoruz. Amanullah Han’a yardım ediyoruz. Fakat emin değiliz ki, yarın bu silahlar bizim aleyhimize kullanılmayacaklar...” (Çiçerin) Buna rağmen, tarihsel anın kaçınılmazlıkları Türkiye ile ittifakı kaçınılmaz kılmış ve Sovyetlerin tüm iyi niyetli çabalarına rağmen, milli mücadelenin önderliği ısrarla İngiliz emperyalizmi ile uzlaşma yoluna gitmiş ve Lozan görüşmelerinden itibaren Türkiye hükümeti pazarlıklarının önemli bir bölümünü Sovyetleri tasfiye etmek üzerine oturtmuştur.

Sonuç olarak, Sovyetler ile Türkiye arasındaki ilişkinin Sovyetler açısından ideolojik (2. Enternasyonal’den Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı temelinde kopuşmanın bir parçası olarak doğunun sömürgelerine sahip çıkma) ve daha çok da politik (emperyalizmle savaş ve tek ülkede devrimin inşası) bir yönü vardır fakat; milli mücadelenin önderliği Sovyetler ile asla dostane ilişki geliştirmeye çalışmamış, milli mücadele sürerken silah ve para kaynağı; Lozan görüşmelerin başladığında da pazarlık gücünü arttıracak ve gerektiğinde harcanacak bir koz olarak görmüş ve İngiliz Emperyalizmi, Lozan görüşmelerinde Sovyetlerin masadan kovulması görevini, o masada oturma şansını Sovyetlerin sayesinde yakalayan Türkiye delegasyonuna havale etmiş ve İsmet Paşa ile Rıza Nur’un başkanlığındaki delegasyon bu görevi büyük bir memnuniyetle yerine getirmişlerdir.

Bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, en geniş hatları bu şekilde tespit edilebilecek olan Türk-Sovyet ilişkileri gayet geniş ve çetrefilli bir konudur; pek çok alanda ideoloji, politika ve günübirlik kaygılar iç içe girmiş gibidir; fakat tüm bu karmaşaya rağmen büyük bir gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz ki; Milli Mücadelenin önderleri Sovyetlere karşı hiçbir zaman dostane duygular beslememiş ve bu durum Lenin’in önderliğindeki Sovyetler tarafından öngörülmüş, en yakın ilişkiler bile büyük bir ideolojik ihtiyatla tahkim edilmiştir.

Dipnotlar:

1 - Milli Mücadelede Türk-Sovyet İlişkileri, S. Yerasimos, sf 234-6

2 - 2 Eylül 1920 tarihli Meclis kararı. Age. Syf. 249-51

3 - Rıza Nur Hatıratı’ndan akt. Osman Özarslan Kemalizm, Sovyetler, Sosya­lizm, sf. 89-90

4 - Bkz. Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihimiz

5 - Akt. Türkiye’de Sol Akımlar, Mete Tunçay, sf. 93

6 - Milli Mücadelede Türk-Sovyet İlişkileri, S. Yerasimos, sf. 230

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn