'Köklerinin Kazınması Farz' Olanlar: Kemalizm, Gayrimüslimler Ve Kürtler

Başlangıçta Avrupacı aydınların oluşturduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) daha sonra onlara katılan ilerlemeci askeri ve sivil bürokrasinin önderliği altında diğer muhalif kesimlerin desteğini arkalayarak bir burjuva devrime (1908) önderlik etmişti. Kürt ileri gelenlerinin bir bölümü İTC içinde yer alıyordu. Ermenilerin bir bölümü de İTC'yle ittifak halindeydi. Yaklaşık 350 yıldır kendi bölgelerinde özerk devletler (sancaklar) olarak yaşaya gelen Kürtlerin bu statüsü Osmanlı Devleti tarafından sınırlandırılmak ve giderek kaldırılmak isteniyordu. Devletin bu yöndeki girişimlerine kimi Kürt devletleri isyanla karşılık vermiş, ne var ki isyanlar bastırılmış, isyancıların ileri gelenleri sürgün edilmişti. Cizre-Botan'da patlak veren ayaklanmanın 1847'de bastırılmasından sonra Meclis-i Has'ın padişah Abdülmecid'e sunduğu; "Aslında fiilen birtakım zalim ve serkeşlerin elinde olan Kürdistan’ın tamamının fethedilmesi, ikinci bir Vaka-i Hayriye'dir. Bedirhan Bey'i ve ailesini ve yardakçılarını Kürdistan'da bırakmak doğru değildir. Bunların hepsinin oralardaki köklerim kazımak şarttır" görüşü ve padişahın bunu; "Bunların tümünün oralardaki köklerinin derhal kazınması neredeyse farzdır" diyerek perçinlemesi Osmanlı Devletince Özerk Kürt devletlerine karşı yürürlüğe konan politikayı özetlemektedir.

1847'deki Bedirhan ayaklanmasından sonra bu kez 1880'de Şeyh Ubeydullah hem Osmanlıya hem de İran Kaçar devletine karşı isyan başlattı. Talepleri arasında Kürdistan’ın bağımsız bir bölge olarak tanınması da vardı.

Osmanlı'nın "kök kazıma" politikası nedeniyledir ki, padişahın yetkilerinin kısıtlanarak meşrutiyet ilan edilmesini hedefleyen İTC'nin kuruluşuna Kürtler de katılmıştır. İTC'yi kuran beş kişiden ikisi Kürt'tü[1]. Bir kısım Kürt aydınları ve her iki isyanın liderlerinin oğullar[2] da İTC'nin ileri gelenleri arasındaydı.

Çarlık Rusya'sının "Hasta Adam" Osmanlı Devleti üzerinde ilerideki olası hak iddialarına dayanak noktası yapmaya çalıştığı, kendileri gibi Ortodoks olan Ermenilerin hamiliğine soyunması, Osmanlı Hanedanlığını, zanaatçılık ve tarımla meşgul olan ve Anadolu'nun birçok bölgesinde ve şehrinde nüfusça yoğun Ermenilere karşı saldırganlaştırdı. 19. yy'ın sonuna gelindiğinde Adana'da olduğu gibi Ermenilere yönelik katliamlar gerçekleştirilmeye başlanmıştı. Ermenilerin önemli bölümü Kürdistan bölgesinde Kürt beyliklerinin hegemonyası alımda yaşıyordu. Onların kendi yurtlarında eşit ve bağımsız yaşama özlemi kimi Kürt beylerini korkutuyordu. Bundan dolayıdır ki, 1891'de devlet yanlısı Kürt aşiretlerden kurulan Hamidiye Alayları[3] bölgedeki Hıristiyanların korkulu rüyası haline gelmişti. Bu nedenledir ki, Ermenilerin bir bölümü de Meşrutiyet ve devlet restorasyonunun ilerleme sağlayacağı umuduyla İTC'yle çeşitli düzeylerde ittifaklar kuruyordu.

1908 Devrimi gerek Balkanlar'da, gerekse de Ege'de ve Anadolu'nun diğer yörelerinde Türk olmayan halklar nezdinde de büyük bir heyecan ve umut yaratmıştı. "Osmanlılık" şemsiyesi altında olsa da meşrutiyetin ilanı ile birlikte özgürlük ve adaletten yana biraz olsun nefes alabileceklerini düşünüyorlardı.

Geçici Rahatlama Daha Büyük Felaketlerin Habercisi Mi?

Ne var ki, devrim daha baştan içinde barındırdığı zayıflıklardan dolayı ilerleme olanaklarından yoksundu ve bu nedenle de güdük kalmaya mahkûmdu. Devrime önderlik eden parti esasen eski bürokrasi içindeki etkinliği ile padişahı meşrutiyet ilan etmeye mecbur kılmıştı. Ticaret burjuvazisi ve yerel egemenler (toprak sahipleri) ile padişahlığın istibdadından acı çeken farklı din ve mezheplerden halklar ile yoksul geniş halk yığınları devrimin toplumsal dayanaklarını oluşturuyordu. Buna karşın halk yığınları örgütsüzdü ve belirtildiği gibi farklı ulusal, dinsel, mezhepsel aidiyetlere bölünmüştü. Padişahın yetkilerinin sınırlandırılması ve yönetimde temsiliyet imkanı bulmak, toprak sahiplerinin işine geliyordu. Fakat bunlar da, bir yandan merkezi idarede burjuva restorasyonundan yanayken, yerel idarede ferdi hakimiyetlerini sürdürmek istiyorlardı. Bu aynı zamanda devlet yönetiminde yenileşme ama iktisadi temelde eski sömürü biçimlerini sürdürme anlamına geliyordu. Toprak sahipliğinin ve hakimiyetin bu feodal niteliği, burjuva gelişmenin engellerinden biriydi. Keza emperyalizmin yarı-sömürgesi haline gelmiş olması da mülkiyetin bu feodal niteliğiyle birleşince kapitalist gelişmenin hızı daha da yavaşlıyordu. Devrimin temel itici gücü olması gereken burjuvazi çok cılızdı ve olduğu kadarıyla ticaretle meşguldü. Daha da önemlisi ticaret neredeyse bütünüyle gayrimüslimlerin elindeydi. Mülk sahipliği uluslara bölünmüştü. İktidarı elinde tutanlar bürokrasiye ve mülkiyetin feodal biçimlerine dayanıyor ve bu iktidar Türk-Müslüman egemenlerde yoğunlaşıyor; buna karşın olduğu kadarıyla burjuva mülkiyet gayrimüslimlerin elinde bulunuyordu. Türk ticaret burjuvazisi henüz iktidardaki burjuva ilerlemeciler için bir toplumsal dayanak oluşturacak güçten yoksundu.

Merkezi ve yerel hegemonyayı elinde bulunduran ve bu hegemonyaya dayanarak gelişmek istenen Türk-Müslüman mülk sahipleri, ticaret ve zanaatı elinde bulundurdukları kadar geniş bir tarımsal nüfusu oluşturan Rum ve Ermeni engeline çarpıyordu. Birçok Kürt aşireti de padişaha bağlı Hamidiye Alaylarında birleşerek bölgedeki Ermeniler, Süryaniler gibi gayrimüslimler üzerinde tam hakimiyet kurmak peşindeydiler. Buna karşın Ermeniler arasında uyanan burjuva ulusal bilinç onlar arasında ulusal hak eşitliği ve bağımsızlık eğilimlerini güçlendiriyordu. Arap topraklarında da kimi yerel feodal egemenler merkezden yeni tavizler koparma ve bağımsızlaşma arayışlarına giriyorlardı. Balkanlar'da ise tam bir karmaşa hakimdi. Balkan halkları burjuva devrimin başlıca destekçilerindendi ve devrim bu bölgedeki özerklik ve bağımsızlık taleplerinin güçlenmesine yol açmıştı. Devlet eski ve iktidar biçimi yeniydi. Oysa bütün sorun o köhnemiş devlet ve o devletin üzerinde yükseldiği toplumsal maddi gerçekti. Henüz hiçbir kuvvet o toplumsal maddi temeli değiştirecek güç ve yönelime sahip değildi. Aynı zamanda imparatorluk üzerinde hakimiyet kavgası veren emperyalist güçler, bütün bu çelişkilere kendi lehlerine müdahale ederek her biri kendince avantajlı duruma gelmek istiyordu. Emperyalistlerin bu yandaki çabaları çelişkileri daha da şiddetlendiriyordu.

"Milli İktisat"In Kanlı Ve Vahşi Temeli Ve "İç Düşmanlaştırma

Balkanlar'da başlayan savaşta imparatorluğun Avrupa topraklarının (Müslüman Arnavutluk dahil) neredeyse bütününü kaybedecek duruma gelmesi, farklı dinlerden ve uluslardan müteşekkil bir "Osmanlılık"ın sürdürülemeyeceğinin yeni bir göstergesiydi. Feodal bir toplumsal temel üzerinde bir burjuva ulus yaratılamazdı. Birbirinden farklı ulusal ve dinsel kökenden gelenleri, tek bir burjuva ulusal bütünlük içinde yanaştırmak ya egemen ulusun diğerlerini iktisadı ve kültürel olarak kendine tabi kılması, asimile etmesi ya da çok uluslu bir burjuva ulusal devlet inşasına girişilmesi ile mümkündü. Ki bu İkincisi de ancak gelişkin bir burjuva toplumsal temeli gerektiriyordu. Osmanlı için bu iki durum da daha baştan sözkonusu edilemezdi. İktidara Türkler (Müslümanlar) ve olduğu kadarıyla burjuva iktisada gayrimüslimler hakimdi. Türk egemenler, diğerlerini kendine tabi kılacak kadar bir burjuva iktisadi temele sahip olmadıkları gibi kültürel olarak da en gen topluluklardan biriydi. Balkanlar 'elden gitmişti' ve geriye kalan topraklarda egemenlik daha keskin bir devlet zoruyla sürdürülmek istendi. "Milli iktisat" tam da bu koşullarda hız kazandı.

"Milli iktisabın başlıca hedefi kapitalist gelişmenin önünü devlet müdahalesiyle açmak değil, Rum, Ermeni, Süryani gibi Hıristiyan ulusların ve Yahudilerin iktisadı hayattaki egemenliklerine son vererek bunların elindeki sermayenin Türk mülk sahibi sınıflara akışını sağlamaktı. Türk burjuvazisinin bunu iktisadı yoldan gerçekleştirecek gücü olmadığına göre geriye "bürokratik zor" bir başka değişle "devlet zoru" kalıyordu. Ama bu kaçınılmaz olarak salt kanlı ve vahşi bir "sermaye devri" değil, Hıristiyan ve Müslüman inanca mensup ulusların bir arada yaşamasının bütünüyle imkânsızlaştırılması, halklar arası düşmanlaştırma anlamına da geliyordu.

Yalnızca büyük mülk sahibi olanlar değil, küçük bir tarladan/dükkandan başka bir şeyi olmayanlar da saldırının hedefindeydi. Osmanlılar tarafından sömürgeci hegemonya için Balkanlara yerleştirilen Türkler, oraların Osmanlı'dan kopmasıyla geriye göç etmekteydi. Onlara toprak lazımdı. Bütün bunların bir ifadesi olarak gayrimüslimler kovulması gereken birer "yabancı" ve "iç düşman" olarak algılanmaya ya da gösterilmeye başlandı. 1914'te "Talat Bey ... ülkeyi iç düşmanlardan ... her türlü mezhebe bağlı tüm Hıristiyanlardan... tamamen temizlemek istediğini” anlatıyordu.[4] Yine, Celal Bayar'a göre savaş öncesinde sadece İzmir ve civarında 130 bin dolayında Rum Yunanistan'a göçertilmişti. Kuşçubaşı Eşref de, 1. Dünya Savaşının ilk aylarında Ege mıntıkasında Rum ve Ermem nüfustan bir milyondan fazla kişinin sürüldüğünü belirtiyordu.[5] Keza 1916 ve 1917 yıllarında Samsun, Giresun, Amasya vb. Karadeniz yörelerinde Rum köyleri yakılıyor ve buralarda yaşayanlar sürgüne zorlanıyordu. Göçertilenlerin mallarına el konuluyor, boşaltılan köylere Müslüman muhacirler yerleştiriliyordu.

Batı'daki toprakların artan kaybı ve artık Batıya doğru genişlemenin imkansızlığı, Arapların bağımsızlaşmaya dönük artan girişimleri devlet bürokrasisinin yönetim çarkını denetim altına alan ittihatçıları Doğuya açılmaya yönlendirmişti. Doğu "Turan'dı. Bütün Türkler birleştirilecekti.

1. Emperyalist Paylaşım Savaşı, Osmanlı devletinin iç çelişkilerini daha da keskinleştirmişti. Osmanlı devleti sınırları içinde yer alan, kendilerini farklı dinsel-mezhepsel aidiyetlerle ifade eden farklı uluslar ve topluluklar için neredeyse bir "beka" anı gelip çatmıştı.

Savaşla birlikte Alman emperyalizminin güdümüne giren İttihatçılar, "bir vatan için iki millet fazla" diyor ve "ikinci millet" Ermenileri "bir biçimde halletme" yoluna gidiyordu İttihatçılar vatanı Ermenilerden temizleyerek Türkleri "tek millet" haline getirmeye çalışırken, diğer yandan Rumları yaşadıkları yerlerden ayrılmaya mecbur bırakacak saldırıları sıklaştırarak Türk milletinin ‘bekası’ için kanlı ve vahşi sermaye birikimi ve başkalarını vatansızlaştırarak milletleşmenin bir başka cephesini açıyordu.

İstanbul hariç, Anadolu'nun dört bir yanında yüzbinlerce Ermeni tehcir adı altında vahşi bir soykırıma tabi tutularak yok edildi. Bu soykırımın baş sorumlularından Talat Paşanın tuttuğu defterlerde bile tehcire zorlanan Ermenilerin sayısı yaklaşık olarak bir milyon olarak verilmektedir. Ermenilerin çoğunlukta olduğu ya da yoğun olduğu şehirlerde Ermeni nüfus ya sıfıra düşürülmüş ya da çok küçük rakamlara indirilmişti.[6] Böylece "iki millet' Ten biri yok edilmiş, vatan "tek millet'e kalmıştı. Süryaniler de Ermenilerle birlikte tehcir edilenler arasındaydı. Rumlar ise aynı yıllarda katliam ve envai çeşit baskı ve zorbalıkla sürgüne zorlanmaktaydı. Ayrıca gayrimüslimlerin yetişkin erkek nüfusu "zor"la askere almıyordu. Ama savaştırmak için değil, en aşağılık koşullarda en ağır işlerde çalıştırmak ve aynı zamanda kıtlık ve bakımsızlıktan kırılmalarım sağlamak için "Amele Taburlarında konumlandırılıyorlardı.

Resmi tarihçilerin yaptığı gibi bu vahşi soykırım, katliam, sürgün ve her türlü aşağılamayı "savaş sırasında düşmanla işbirliğini engelleme" gerekçesiyle açıklamak en az soykırım, katliam ve sürgünler kadar alçakça bir tutumdur. Her şeyden önce sürgün ve saldırılar savaştan önce de vardır. İkincisi, Ermeni tehciri sadece savaş bölgelerini değil, İstanbul hariç her yeri kapsamıştır. Örneğin savaş cephesiyle uzaktan yakından ilişkisiz İzmit'te yaşayan 56 bin Ermeni'nin 53 bini, Kayseri'de 47 binin 41 bini, Adana'da 51 binin 38 bini vb. tehcire tabi tutulmuşlardır. Öncelikle belirtilmelidir ki, emperyalizmle doğrudan işbirliği içinde olanlar, ordunun başına bir Alman generalini (Liman Von Sanders) geçirecek kadar Alman emperyalizminin güdümüne giren İttihatçılardır. Eğer "işbirlikçiler" aranacaksa onlar herkesten önce Türk egemen sınıflarıdır. Diğer yandan İttihatçılar 1908 Devrimi'nde ittifak yaptıkları Anadolu'nun bu kadim halklarını, iktidara gelince arkadan hançerlediler. Onları binlerce yıldır yaşayageldikleri vatanlarından söküp atmak için hiçbir zorbalıktan kaçınmadılar. Kimini soykırımla yok ettiler, kimini sürgüne zorladılar. Eğer bir ihanet aranacaksa bu herkesten önce Türk egemen sınıflarından gelmektedir. Bu halkların bu alçakça ihanete karşı durması, kendini, ailesini, ulusunu, topraklarım, vatanını savunmaya girişmesinden daha haklı ne olabilir ki? Rakip emperyalist devletlerin bu durumu fırsat bilip çelişkileri kullanması ya da bu halkların can havliyle varlıklarını korumak için sığmak ve ittifak arayışına girmeleri nasıl olur da ihanet olarak nitelenebilir? Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, bir başka değişle gayrimüslimler, Osmanlı boyunduruğu altındaki ezilen ulus ve ulusal topluluklardı. Devlet Müslüman-Türk unsurun elindeydi. Nasıl olur da ezilenlerin, soykırım, katliam ve sürgünlere karşı direnişi "ihanet'le suçlanabilir? Vatanları, ulusal varlıkları en vahşi yöntemlerle gasp edilenler gasp edenler tarafından "vatana ihanet"le itham edebilirler mi? Dahası, pek çok ulusun vatanlarını kapsayan feodal Osmanlı İmparatorluğuma isyan, nasıl "vatana ihanet" olarak görülebilir? Tıpkı Bulgarlar, Yunanlılar, Sırplar vb. gibi Ermeni ve Rumlar da feodal otokrasiye karşı ulusal bağımsızlık bayrağını açmışlardır.

Elle tutulur ilk siyasi formunu İttihat ve Terakki'de bulan Türk uluslaşması, gayrimüslim halkların binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan zorla sökülüp atılarak vatansızlaştırılması ve böylece onların kadim vatanlarım gasp etme, onların binlerce yıllık iktisadi, kültürel birikimlerini yağmalama üzerinden gelişme yoluna girmiştir.

Osmanlı Şemsiyesi Altında "Öz Kardeşlik"

1. Emperyalist Paylaşım Savaşından Osmanlı’nın yenilgiyle çıkması ve Mondros Mütarekesinden (30/10/1918) yaklaşık yedi ay sonra (15/5/1919) Yunan Kraliyet Ordusu'nun ABD ve İngiliz ordularının açtığı yoldan İzmir'e çıkması, imparatorluk sınırları içindeki güçlerin yeniden mevzilenmesine yol açacaktı. Hanedanlık galip emperyalistlere teslim olmuş, savaşa katılmanın ve yenilginin mimarları olan İttihat ve Terakki yöneticileri kaçmıştı. Buna karşın, bu parti hem bürokrasi içinde, hem de Türk yerel egemenleri arasında en örgütlü güç olmaya devam ediyordu. İzmir'e Yunan Ordusu'nun çıkması, bu bölgenin Yunanistan tarafından ilhakı ihtimalini doğurmuş, keza Doğu'da bir Ermenistan kurulma olasılığı Türk egemen sınıflarım yerel egemenlikleri dahi koruma sorunuyla karşı karşıya bırakmıştı. Mülk sahibi Türklerde varlıklarını koruma telaşı "Milli mukavemet" oluşumlarının ana sebebiydi. "Milli mukavemet" pratikte daha ziyade Yunan işgaline ve gayrimüslim halkların devlet kurmasına karşı bir direniş anlamına geliyordu. Bu "mukavemet" Türk ve Kürt ulusal ittifakı üzerinde yükseliyordu. Sivas Kongresi'nde ABD mandacılığına M. Kemal de karşı çıkmamış, dahası kongre kararıyla ABD senatosuna manda konusunda bir mektup yazılmıştı.[7] Mandacılığın daha sonra sürdürül memesinin nedeni, ABD'nın başlangıçta bu yöndeki eğiliminden vazgeçmesiydi. "Milli mukavemet" cepheden, öznel bir antiemperyalist nitelikte olmamasına karşın, emperyalizme bağımlılığa değil ama emperyalist işgale son verilmesi yönünde mücadele hedefi nedeniyle sınırlı ve nesnel olarak anti-emperyalist bir içerik taşıyordu. Rumlar ve Ermeniler de "Milli mukavemet" halindeydiler. Ama onlar için bu "mukavemet" egemenliklerini değil, Türk egemenlere karşı "varlık"larını korumak ve güvencelemeye dönüktü. İşgalciler onlar için bir dayanak noktası, bir "kurtarıcı güç"tü.

M. Kemal liderliğinde birleşen İttihatçılardan arta kalanlar ve işgal karşısında harekete geçenler İttihatçılara göre daha gerçekçi bir yol izleyerek "vatan"! kurtarabileceklerini düşündüler. Batı'da "milli mukavemet"e yönelik Türk mülk sahibi sınıfların bazı çabaları olsa da bunlar hem çok çok cılızdı, hem de Türk halk tabakaları bu sınıfların önderliğindeki bir direniş isteğinden uzaktı. Yıllardır savaşlar ve kıtlık içinde bitap düşen halk için bu yerel egemenlerin ve Osmanlı subaylarının peşinden bir maceraya atılmak düşünülecek şey değildi. "Siyasi zümrelerin şimdiye kadar menfaatleri uğrunda halkı oyuncak kabul etmiş olmaları, ahalide her türlü teşkilata karşı bir tür çekingenlik doğurmuştu.[8] İşgale maruz kalan bölgelerde Türk mülk sahibi sınıflar mülklerini koruma telaşıyla göndere Yunan ve İngiliz bayrakları çekmekle meşguldü. İşgale henüz uğramamış ama işgale uğrama tehlikesi olan kimi yerlerde şuralar (konseyler) kurulmuştu. Ne var ki, bunlar etkin bir direniş savaşı örgütleme yönelimine sahip değildiler. Türk yoksul halk tabalarının bir bölümü ise Çerkeş Ethem, Demirci Mehmet Efe gibi liderler etrafından toplaşmakta, işgale karşı devrimci gerilla savaşma katılmakta ya da bu savaşı desteklemekteydiler. Denebilir ki, Türk burjuvazisi ve her türden büyük mülk sahipleri M. Kemal'de yeni siyasi temsilcilerini bulurken, yoksul köylüler Çerkeş Ethem ya da Efelerden siyasi temsilcilerini yaratmışlardı. Batı Anadolu'da Yunan işgal güçlerinin ilerleyişine direnen ve yer yer onu gerileten vuruşlarına rağmen, gerilla savaşı işgali püskürtecek güçten uzaktı ve geniş halk yığınları burjuvazinin, toprak sahiplerinin ve subayların peşinden gitmeye hiç niyetli değildi.

Bu koşullar altında M. Kemal ve çevresi için Kürtlere dayanmadan, onları kazanmadan esaslı bir direniş örgütlemenin olanaksız olduğu açıktır. Ne var ki, öncelikle İTC ile Kürtlerin bozulan ilişkilerini düzeltmek gerekiyordu. lTC'nin "Türkçülük"e dümen kırması Kürtlerle ilişkilere de yansımıştı. 1914'te yürürlüğe konan iskan politikaları uyarınca 1916'da Kürtçe coğrafi ve yerleşim yerlerinin isimleri Türkçe'ye dönüştürülmeye başlanmıştı. Değişik yerlere göç etmiş Kürt nüfusunun Türk nüfus içinde yüzde beş oranında dağıtılarak asimde edilmesi yoluna gidilmekteydi. Bu asimilasyon çabaları nedeniyle birçok İTC üyesi Kürt, Hürriyet ve İtilaf Partisine katılmıştı. Keza yine bu dönem Kürtler arasında Osmanlı devleti içinde kalarak özerklik ve bağımsız Kürdistan olmak üzere temel iki eğilim belirginleşmişti. M. Kemal, özelik eğilimine yaslanarak bağımsızlık yanlılarım İngilizlere hizmetle itham ederek ve hepsini Ermenistan'ın kurulması halinde var olduğu kadarıyla egemenliklerini yitirecekleri yönünde korkutarak kazanmaya çalışıyordu.

"Doğu vilayetleri halkının, Ermeni çetelerin acımasızlığına ve taarruzlarına hedef olmuş, en büyük felaketi görmüş bir unsur olmak sıfatıyla, birlik ve fedakarlık lüzumunu en önce takdir ettikleri iftiharla görülmektedir. Fakat Anadolu'nun öteki tarafları böyle değildir." M. Kemal bu sözlerde de açıkça ortaya konulduğu gibi Ermeni soykırımının işbirlikçi baş suçlularından Kürt yerel egemen sınıfların olası bir Ermenistan devletine dair çelişkilerini kullanarak aynı yerdeki ifadesi ile ' Kürden bir öz kardeş olarak" bağrına basarak "tekmil milleti bir nokta etrafından birleştirme" yoluna gitmiştir. Kürt feodal beylerinin bir bölümü de kendi egemenlikleri altında olması gerektiğini düşündükleri toprakların bir kısmının Ermenilere bırakılmasından duydukları korkuyla M. Kemal'in "öz kardeş" çağrısına uyarak onun etrafında birleşmiş, böylece işgalcilere karşı Türk burjuvazisi ve toprak sahipleri ile Kürt feodal beylerinin ittifakı gerçekleşmişti. Batı'da Yunan işgali ve Doğu'da kimi şehirlerin Ermenilerin egemenliğine bırakılması ihtimali bu "öz kardeş"ler arasındaki "milli birlik'in temelini oluşturmaktaydı. M. Kemal, "Düşmanlarımızın Türk ve Kürdün ezici çoğunluğuna rağmen Doğu vilayetlerimizi Ermenilere hediye ettikleri ve er geç İzmir gibi ve belki de daha ağır bir akıbete uğrayacağı pek muhtemeldir"[9] sözleriyle durumu ifade etmişti.

Erzurum ve ardından Sivas kongreleri, kurulan ittifakın iki kilometre taşıydı. Erzurum Kongresinde Kürtlerin küçük bir bölümünün temsil edildiği; Sivas Kongresi'nde neredeyse hiç Kürt temsilcinin olmadığı doğrudur. Fakat bu durum gerçeği değiştirmez, Kürtlerin ana bölüğü her iki kongrede alman kararlar doğrultusunda hareket etmiştir.

Türk burjuvazisi ve toprak sahiplen Batı'da Türk yoksul köylü gerilla hareketine ve Doğu'da da Kürt ulusuna dayanarak "Milli mücadele'ye girişiyordu. Az çok konumunu güçlendirir güçlendirmez, her iki kesimin politik temsilcilerine ihanet hançerini saplayarak, her iki kesimi de vahşice ezerek, hakimiyetini perçinleyecekti.

“Öz Kardeş”liğe İhanet

M. Kemal ve çevresi Kürtlerle sıkı bir ittifak yapılmadan herhangi bir başarının elde edilmesinin olanaksızlığının farkındaydı. Ama bunu gerçekleştirebilmenin ilk koşulunun Kürtlerin milli haklarının koşulsuz kabulü ve kurulacak yeni devlette Kürtlerin milli haklarının tam teminat alınacağına dair güvence verilmesi olduğunun bilincindeydiler. O nedenle, "milli mukavemet" ya da "milli mücadele" denirken "millet" Türklerden (ki Laz ve Çerkezler de ayrıca ifade ediliyordu) ve Kürtlerden oluşan "Osmanlı milleti" olarak anlaşılıyordu, yani "Osmanlı Milleti" ya da "Türkiye" şemsiyesi altında Türklerin ve Kürtlerin milli-varlıkları tanınarak öz kardeşliği.

"Doğu vilayetlerinde yerleşmiş bütün unsurların milli ve siyasi hukukunun gelişim serbestisi sağla(nacağı)![10]... Türk ve Kürdün tarihi ve ırki hukukunun (Osmanlılık) milliyeti altında toplanması ve her iki ırkın menfaatlerinin uzlaştırılmasının... biri diğerinin hakkına tecavüz etmemesinin kabul olduğu![11] ... Doğu vilayetlerindeki İslam varlığının devamı(nın), ancak Türk ve Kürdün ittifakına bağlı (olduğu), bu ittifak(m) her ne surette olursa olsun bozulduğu gün ... kesin ölüm dakikalarına girilmiş (olacağı)![12] ... Bölgede yaşayan bütün İslami unsurların) yekdiğerine karşılıklı saygı ve fedakarlık duygusuyla dolu ve ırki ve toplumsal durum ve çevre şartlarına saygılı öz kardeş (oldukları)![13]..."

Beyannamenin (Sivas Kongresi) birinci maddesinde; "Osmanlı Devleti'nin düşünülen ve kabul edilen hududunun Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı ... bununla birlikte Kürtlerin gelişme serbestisini sağlayacak tarz ve suretle örfi ve toplumsal hukuka kavuşmaları dahi yerinde görülüp, yabancılar tarafından görünüşte Kürtlerin bağımsızlığı maksadı altında yapılmakta olan yalan dolanın önüne geçmek için de bu hususun şimdiden Kürtlerce bilinmesi hususu(nun) uygun görüldü(ğü) ![14]... Diniyle, kültürüyle, istekleriyle birleşmiş ve yek diğerine karşılıklı saygı ve fedakarlık duygularıyla dolu ırki ve toplumsal haklarıyla çevre şartlarına tamamen saygılı (olunacağı)...[15] Bütün temel resmi belgelerde, hemen çoğunda da birinci maddede, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak tarzda Kürtlerin milli haklarının teminat altında olduğu belirtilmiştir.

Aynı yönde teminatlar bizzat M. Kemal tarafından da defalarca ifade edilmiştir.

"Kürtlerin devletten ayrılarak İngilizlerin himayesinde bağımsız Kürdistan kurmaları teorisini tasvip etmem. Çünkü bu teori, muhakkak Ermenistan lehine İngilizler tarafından tertip edilmiş bir plandır... Kürtlerle Türkler birbirinden koparılmayı kabul etmez öz kardeşler; bugün için vicdani borcumuz, Kürtler, Türkler bütün İslami unsurlar tek vücut ve tek yürek olarak bağımsızlığımızı savunmak ve vatanın parçalanmasını önlemektir. Kürt kardeşlerimizin hürriyeti ve refahın ve ilerlemenin vasıtalarını sağlamak için sahip olmaları gereken her türlü hukuk ve imtiyazların verilmesine tamamen taraftarım[16]... Sizler gibi, din ve namus sahibi büyükler oldukça, Türk ve Kürdün yekdiğerinden ayrılmaz iki öz kardeş olarak yaşamakta devam eyleyeceği ve Makam-ı Hilafet etrafında sarsılmaz bir vücut halinde iç ve dış düşmanlarımıza karşı demirden bir kale halinde kalacağı şüphesizdir[17]... Yüce Meclisimizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkeş değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir, fakat hepsinden meydana gelen İslami unsurlardır[18]... Genel olarak prensip şudur ki; Milli hududlar olarak çizdiğimiz daire içinde yaşayan ve çeşitli İslami unsurlar birbirlerine karşı ırki, çevresel, ahlaki bütün hukukuna saygılı öz kardeştir... Kürt, Türk, Laz, Çerkeş ve sair bütün İslami unsurların çıkarları ortaktın[19]... Milli hududumuz nedir? Elbette Türklerin ve elbette geleceğimizle ortak çalışma yapmış olan Kürtlerin oturduğu yerler(dir)[20]... Hangi ilin halkı Kürt ise onlar kendi kaderlerini özerk olarak ilan edeceklerdir. Bundan başka Türkiye halkı söz konusu olurken, onları da birlikte ifade etmek gerekir... TBMM hem Kürtlerin, hem de Türklerin yetkili vekillerinden oluşur ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve kaderlerini birleştirmiştir."[21]

Uluslararası görüşmelerde de sarf edilen sözler farksızdır.

'TBMM hükümeti Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümetidir...[22] Türkler ve Kürtler... iki kardeş unsurdur... (ve) mükemmel bir eşitlik temelinde yaşamaktadır...[23] Türklerin ve Kürtlerin kaderlerini birleştirip mükemmel bir eşitlik temelinde yaşadıkları ve aynı siyasi haklardan yararlandıkları Türkiye" [24] vb...

Bütün bu resmi belgeler, taahhütler, en üst yönetici elitin beyanları, Kürt yerel egemenlerin çoğu için inandırıcı olmuş ve kaderlerini Türk egemen sınıfların yeni temsilcisi olmaya aday olanlarla birleştirmişlerdi. Bunun nasıl büyük bir aldanma olduğunu anlamaları için çok geçmesi gerekmeyecekti.

Aslında Türk burjuva ulusal kurtuluşçularını, bu resmi taahhütleri art arda sıraladıkları dönemde bile iki yüzlü, sahtekâr ve ihanetçi karakteri açığa çıkmıştı. Şubat 1920'de tam da taahhüt edilenlerin pratiğe geçirilmesi amacını güden Alevi-Kürt aşiretlerin (Koçgiri)[25] talepleri reddedilmiş ve üzerlerine asker gönderilmiştir. "Türklerin ve Kürtlerin ortak meclisi" Kürt ayaklanmasını bastırmak için "Zo (Ermeni) diyenleri temizledik, Lo (Kürt) diyenlerin köklerim de ben temizleyeceğim" diyen sakallı Nurettin Paşa komutasındaki birliği görevlendirmişti. Bu ayaklanma Kürtlerin bölünmüşlüğünü de net biçimde açığa çıkarmıştı. Kürtlerin bir kısmı taahhüt edilen ulusal taleplerin karşılanması için ayaklanırken, diğerleri uluslararası kuruluşlara Ankara hükümeti ile beraber olduklarını ilan eden telgraflar çekiyor, Meclisin Kürtlerin de meclisi olduğunu göstermek için yerel giysilerle meclise geliyorlardı. Meclisteki Kürtler verilen vaatlere öyle inanıyorlardı ki, Koçgiri gibi ayaklanmaların süreci baltalayacağı ve işgalcilere yarayacağını düşünüyorlardı. Bu hatalarının bedelini ağır ödeyeceklerdi.

"Arkadaşlar ben Kürdüm, Kürdoğlu Kürdüm. Fakat Türkiye'nin yükselmesini, Türkiye'nin şerefini, Tükiye'nin gelişmesini temin eden Kürtlerdenim..." diyen Bitlis Mebusu Meclis'te şunları söylüyordu: Kürtler "Türkiye ile birleşik bir gelecek tayin etmiştir. Türkiye topluluğu esasını kabul etmiştir... Efendiler Lozan'daki barış konferansı heyeti yalnız Türkleri temsil etmiyor, Kürtleri de temsil ediyor... Bütün kanaatlerini bir ilkede topladılar, o ilke Türklerle kader birliği yapmaktı... Lord Curzon'a bağırıyorum ki: Bizler Kürdistan’ın gerçek vekilleriyiz. Senden ve senin siyasetinden Musul'u istiyoruz. Ve alacağız... (aksi taktirde) petrol kuyularındaki İngiliz siyasetinin yanı başında kanlı kuyular hazırlayacak olanlar yine o Kürtlerdir''[26] Bunları söyleyen Yusuf Ziya Bey, çok değil, 1 yıl sonra Beytüşşebap ayaklanmasıyla ilgisi olduğu gerekçesi ile tutuklanacaktır; sonrasında ise Şeyh Sait İsyanının başlatıcısı ve örgütleyicisi Azadi Cemiyeti'nin kurucuları arasında yer aldığı için 1925'te üç akrabası ile birlikte kurşuna dizilecekti. Türklerle kader birliğine canı gönülden inanmış Kürtler nasıl olmuştu da bir yıl içinde bambaşka bir tutum almıştı? Değişen neydi? M Kemal ve yakın çevresi iktidarı sağlama aldığından emin olduğunda yaptığı ilk iş, Kürtlere verdiği bütün sözleri unutmak, resmi taahhütleri yok saymak, kısacası Kürtlere ihanet etmek olmuştu. M. Kemal, "öz kardeşliği hançerlemişti, hem de sırtından!

İhanete Karşı İsyan

"Kürdistan" tanımı. Kanuni Sultan Süleyman'ın fermanlarında (1525-1553) vardı ve Kanun-i Osmani'de "Kürdistan beyleri ve hakimleri" özel olarak tarif edilmişti[27] Padişah I. Ahmet, 1604 tarihli fermanında 'Umum Kürdistan' terimini kullanmıştı. 17. yüzyıl yazarı Evliya Çelebi ünlü seyahatnamesinde ayrıntılarıyla 'Kürdistan' bölgesini ve şehirlerini anlatmıştı. Sadrazam Mustafa Reşit zamanında (1847) yönetim birimi olarak "Kürdistan eyaleti" kurulmuştur. 13 Aralık 1847 tarihli Takvim-i Vekayı de yayınlanan düzenlemedeki eyaletin merkezi Ahlat'tı ve Diyarbakır, Muş, Van, Hakkari, Cizre, Botan ve Mardin'i kapsıyordu. Merkez sonra sırasıyla Van'a, Muş'a ve Diyarbakır'a taşındı. 1856'da bu eyaletin sınırları yeniden düzenlendi, 1864'te ise Diyarbakır ve Van vilayetlerine bölünerek son buldu.[28]

M. Kemal'in Kürt beylerine ve Sovyet Dışişleri Bakanı Çiçerin'e yazdığı mektuplarda da "Kürdistan"dan ve Kürt haklarından söz ettiği biliniyor. Birinci Meclis'in Doğu'dan gelen üyelerine 'Kürdistan' milletvekili deniyordu. Gel gör ki, 1923'ten sonra "Kürdistan" terimi yerini Şarki Anadolu vb. uydurma terimlere bırakır. Yalnız bu değil elbette... Kürt dilinin okul ve mahkemelerde kullanımı kısıtlanmış, Kürdistan'daki tüm hükümet görevlerine Türkler atanmış, 1923 seçimlerine TBMM müdahale etmiş, köylere yönelik ordu baskısı had safhaya çıkmış, orduda Kürtlere ikinci sınıf muamelesi yapılmış, yeraltı zenginliklerinin işlenmesinde Kürtler devre dışı bırakılmıştı. Şeyh Sait ayaklanması bu gelişmelerin sonucuydu. Bu ayaklanma, ulusal nitelikteydi ve İslami vurgu bu niteliğin yanında önemsizdi. M. Kemal'in Kurtuluş Savaşı'nın başlangıcında bunu "İslam Halifesini kurtarmak için bir hareket" olarak sunması nasıl ki bunu ulusal bir hareket olmaktan çıkarmazsa, Şeyh Sait'in Kürt ulusal taleplerini dini bir formda ifade etmesi de bu ayaklanmanın niteliğini değiştirmez. Ayaklanmanın İngilizlerin himayesinde gerçekleştiği iddiası da resmi palavradır. İngilizleri petrol kuyularına gömmekten söz eden Yusuf Ziya, ayaklanmanın liderlerinden biri olarak suçlanıp kurşuna dizilmiştir.

Şeyh Said İsyanı davasını gören Şark İstiklal Mahkemesi reisi Mazhar Müfit Bey ise şöyle demişti: "Kiminiz hasis şahsi menfaatlerinize bir zümreyi âlet, kiminiz ecnebi kışkırtması ve siyasî hırslarını rehber ederek, hepiniz bir noktaya, yani Müstakil Kürdistan teşkiline doğru yürüdünüz."[29]

Şeyh Sait isyanı (13 Şubat 1925) başladıktan sonra ilan edilen Tahrir-i Sukun yasasıyla (4 Mart 1925) tüm Cumhuriyet sınırlarında var olduğu kadarıyla bütün demokratik hak ve özgürlükler rafa kaldırıldı. Öyle ki, salt başbakanın isteği ve Cumhurbaşkanın onayı ile her türlü örgüt ve yayın yasaklanabiliyor ve bu eylemleri işleyenler İstiklal Mahkemesi'ne çıkarılabiliyorlardı. İstiklal Mahkemelerinin de kararları kesindi ve bu mahkeme üyeleri de hükümetçe Meclis içinden seçiliyordu. Bu sınırsız bir diktatörlük ve zorbalık demekti. Kürtlerin, komünistlerin, mücadeleci sendikacıların, her türden ilerici oluşum ve fikrin, dahası M. Kemal ve çevresine muhalif herkesin kendini ifade etme olanağı yok edilmişti. Nitekim egemen sınıfların diğer partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılmış ve ardından İzmir suikastı bahanesiyle iktidar içi muhaliflerin çoğu idam edilerek, Kemalist diktatörlük tek parti diktatörlüğü olarak perçinlenmişti.

Şeyh Sait isyanı nedeniyle isyan bölgesinde kurulan İstiklal Mahkemelerinde 5110 kişi yargılanmış, 410 kişi idamla, 1911 kişi hapisle cezalandırılmıştır. İsyanın ardından Şark Islahat Planı ilan edildi. Plan gereği, sürgünler başlatıldı. 1927'de, 'Bazı şahısların Şark mıntıkalarından Garp vilayetlerine nakline dair Kanunla sürgünün çapı genişletildi. Buna karşın idamlar ve sürgünler, köy yakmalar ve hapisler Kürt ulusal uyanışını ve isyanını söndürmeye yetmedi. 1926-'30 arasında süregiden ayaklanma sırasında Ağrı Cumhuriyeti ilan edildi. Yezidi-Sunni-Alevi Kürt aşiretlerin birliği kadar Ermenilerin bir bölümünün de (Taşnak Partisi) yer aldığı Xoybun (Bağımsızlık) örgütünün üyelerince başlatılan bir isyandı bu. İsyan vahşice bastırıldı. "Türkün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir ... köyler tamamen yakılmaktadır. Zilan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur" (Cumhuriyet Gazetesi)[30] İşte Türk egemen sınıflarının ırkçı, katliamcı yüzlerinin başka söze gerek bıraktırmayacak kadar açık ifadeleri!

Ayaklanmaları bastırmak Türk egemen sınıflarının bölgeyi tamamıyla kontrol ettikleri anlamına gelmiyordu. Hakimiyeti sağlamak için Umumi Müfettişlikler kuruyor, bu müfettişlere olağanüstü yetkiler vererek, Kürdistan’nın siyasi ilhakını bir an önce gerçekleştirmek istiyorlardı.

Sömürgeleştirme adımlarının ifadesi olan umumi müfettişlerden birinin Dersim Raporu, siyasi ilhakın hangi yöntemlerle gerçekleştirilmeye çalışıldığına tipik bir örnektir: "Dersim'in hariçle münasebetlerini keserek ... ticaretine mani olmak, aç kalacak halkı zamanla kendiliğinden ilticaya zorlamak ... Her tarafı esaslı suretle kapattıktan sonra kuşatma çemberini tedricen darlaştırmak ve fenalıklardan dolayı yakalananları derhal Dersim'den çıkararak Garba atmak ve serpiştirmek."[31] Kürdistan'ı sömürgeleştirmek için siyasi ilhakın tamamlanması şarttı. Bu olmadan iktisadi ilhak zaten söz konusu olamazdı. Dönemin Erkanı Harbiye Reisine sunulan bir raporda, sömürge (koloni) amacı açıkça ifade edilmiştir: "Dersim evvela koloni gibi nazarı itibara alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır." Umumi müfettişlik kurumunun sömürge valiliğine denk düştüğü, sadece bizim yakıştırdığımız bir niteleme de değil. Bizzat dönemin İçişleri Bakanı Cemil Uybaydın’ın Mustafa Kemal'in talebiyle hazırladığı raporda da bu kurum böyle nitelendirilmektedir. Bu raporun başlığı şöyledir: "Kürdistan umumi valilikle ve müstemleke (sömürge, bn.) usulüyle idare edilmelidir[32]

Görülecektir ki, Kemalizmin Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Kürtlere ilişkin politikası ırkçı ve asimilasyoncudur ve Kürdistan'ı sömürgeleştirme amacına dönüktür. Bu amaca ulaşmak için izlenen başlıca yollar Kürtlüğü yok saymak, sürgün ve Türkler içinde eritme ve yer yer soykırıma varan katliamlarla diz çökmeye zorlamaktır. Ağrı İsyanının ardından konuşan İsmet İnönü'nün basma yaptığı açıklama şöyledir: "Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur."[33]

Dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt ise şöyle söyler: "Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!"[34]

Dersime dönük politikalar asimilasyonun en tipik örneğidir. 1935'de Dersim'in adı "Tunç Eli" olarak değiştirildi. Yine aynı kanuna dayanılarak Elazığ, Tunceli, Erzurum, Bingöl'ü içeren sömürge valiliği (Dördüncü genel müfettişlik) oluşturuldu. Dersim isyanı sırasında soykırıma girişildiği ise İhsan Sabri Çağlayangil'le yapılan bir röportajda şöyle dile getirilir: "Ordu zehirli gaz kullandı... Bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekat oldu. Dersim davası da bitti. Hükümet otoritesi de köye ve Dersime girdi."[35]

1934'te çıkarılan İskan Kanunu, Kürtlere, Türkçe konuşup Türk gibi yaşamayı dayatıyor; "Türk kültürüne temsili istenilen nüfus" ibaresiyle Kürtlerin Türklere temsili (benzetilmesi) alenen kanun hükmüne bağlanıyordu. M. Kemal. "Vatandaş Türkçe Konuş" kampanyası başlatıyor, Kürtçe birkaç kelime konuştu diye Kürt köylüleri ağır para cezalarına çarptırılıyordu. Batı'da, büyük şehirlerde ise aynı kampanya, sokaklarda gayrimüslimler üzerinde bir teröre dönüştürülüyor, toplu taşıma araçlarında anadillerini konuşan Ermeniler, Rumlar vb. "Vatandaş Türkçe konuş!" nidalarıyla karşılaşıyordu. Soyadı kanunu da "Türkleştirme" politikasının unsurlarından bir başkasıydı. Yalnızca coğrafik yer isimleri değil, kişilerin "soy “simleri de "öz Türkçe"leştirilerek, Kürt kimliği her düzeyde yok edilmek isteniyordu.[36]

Irkçı Hezeyan, Kanlı Birikim

Kemalistler Kürtleri "Türkleştirme'ye çalışıyordu. Ama aynı zamanda Türklerin Türkleştirilmesi sorunu vardı. Zira Anadolu Türkleri yılların ağır baskı ve sömürü koşulları altında iktisadi ve kültürel olarak Türk egemen sınıfları tarafından en çok istismar edilmiş ve en geri bıraktırılmış topluluktur. İktisadı ve kültürel olarak daha ileri olan Balkanlar'dan gelen muhacirler arasında ya da kendini Türklük içinde sayan Kafkas kökenlilerde Türk ulusal bilinci nispeten belirginken, Anadolu Türklerinde bu bilinç en alt düzeydeydi. Bunlar kendilerini daha ziyade "Müslüman" olarak ifade etmeye eğilimliydi. M. Kemal'in kılık kıyafet kanununa, soyadı kanuna bu denli önem vermesi şapka takmayanın kellesini götürmesi, aynı zamanda Türkü Türkleştirme politikasının ifadesiydi. Tekkelerin kapatılması da, Müslümanlığın devlet kontrolünde Sünni-Hanefi mezhebinde tekleştirilmesi de yine aynı amaca dönüktü. İsteniyordu ki, bir Türk kendisini yalnızca Türk kimliği ile ifade etsin. O nedenle "laiklik" bir nevi yeni "din" ve M. Kemal bu "dinin" peygamberi gibi sunuluyordu. Daha sonra Anıtkabir de bu dinin sunağı haline getirilecekti. Böylece "Türk" herhangi bir Müslümandan ayrı kendine has bir kimlik kazanacaktı.

Kızılbaş olan Anadolu Türkleri ise isyanlarla ezile ezile Sünniliğe (önemli bölümü) asimile edilmiş, ama aynı zamanda sefalet ve cehalet içinde bıraktırılmıştır. Kemalistler, 1925 tarihli Tekke ve Zaviyeler Kanunuyla, dedeliği, seyitliği, çelebiliği yasaklayarak, Alevileri inançlarını özgürce yaşamaktan men etti. Kurtuluş Savaşı sırasında M. Kemal'in destek istediği ve bu desteği aldığı Hacı Bektaş Dergahı da yasaklanarak kapatıldı.

Irkçılık öyle bir boyuta varacaktı ki, M. Kemal 26 Eylül 1932'de Diyarbakır'da,

'"Türk eli büyüktür ve yalnız o büyüktür. Her yeri dolduran Türk'tür ve her yanı aydınlatan Türk'ün yüzüdür"[37] diyecek kadar kendinden geçmiştir. Yine aynı dönemlerde bütün dillerin Türkçe'den ve bütün ulusların (Afrikalılar, Çingeneler vb. hariç, onlar aşağı ırktan sayılıyordu) Türklerden meydana geldiği ileri sürülecek kadar akıl sağlığından yoksun görüşler ortaya atılıyordu. Ve bunlar bizzat M. Kemal'in önderliğinden resmi tezler haline getiriliyordu. Anadolu'da yaşamış bütün eski medeniyetlerin de Türk olduğunu ileri sürdüler. O dönem tam bir kafatası ırkçılığı rüzgarı esiyordu. Öyle ki, insanlar ellerinde mezura kafalarını ölçüyor, ölçüye uymayanlar bunalıma giriyordu. İş, mezarları açmaya kadar varmıştı. Örneğin, 1935'te Mimar Sinan'ın mezarı açılmış, kafatasının Brakisefal (Yassı-Yuvarlak) olduğu (kafatasının eninin boyuna olan oranı 0.80-0.90 ölçülerinde) açıklanmış, "Bütün Türkler brakisefal olduklarından büyük mimarın yalnız kültür itibarı ile değil, ırk itibari ile de Türk olduğu bir kez daha meydana çıkmış" sayılıyordu.[38]

Bu kafatası ırkçılığı doğrudan M. Kemal'den kaynaklanıyordu.[39] Onun isteği ve onun kontrolünde Afet İnan, 1931'de "Türk halkının ve Türk Tarihinin Antropolojik Karakteri üzerine" adlı doktora çalışmasında 64 bin denek üzerine kafatası ölçümleri yapmış, M. Kemal bu çalışmayı redakte etmiş ve onaylamıştır. Kafatasçılığın birkaç yıl sonra sönümlenmesinin yegane nedeni; Türkiye'de yaşayanlar arasında bu kafatası ölçülerine sahip yeterince insan olmadığının anlaşılmasıydı. Türk Tarih Kurumu, Türk Dil kurumu. Halkevleri aynı dönemdeki ırkçı-faşist yönelimin ifadeleri olarak ortaya çıkmışlardı.

Sonuçta, "Türk olmak için önce kanı Türk olmak lazımdır, ondan sonra dili Türk olmak lazımdır, ondan sonra dileği Türk olmak lazımdır" diyen ırkçı-faşist Nihal Atsızla "Vazifemiz Türk vatanı içinde bulunanları behemahal Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız."[40] diyen İnönü arasında herhangi bir fark kalmaz.

Bu ırkçı hezeyanın Kürtler kadar gayrimüslimlere de yönelmesi kaçınılmazdı. Elbette bu yönelim yeni değildi. İzmir ele geçirildikten sonra gayrimüslimlerin oturduğu bölgede büyük bir yangın çıkartılmış, onbinlerce gayrimüslim hunharca katledilmiş ve sürgüne zorlanmıştı.

Türk kurtuluş savaşından sonra da yüzbinlerce Rum, nüfus mübadelesine tabi tutularak göçertilmişti. Bunların 300 bini Batı Anadolu'dandı ve bunlardan geriye kalan arazi, ekilebilir toprağın yüzde 15'iydi. Bunlara Doğu Karadeniz ve Orta Anadolu'dan göçertilen Rumları ve daha önce soykırıma uğratılan Ermenileri ve yine katliamlara maruz bırakılarak göçertilen Süryanileri eklediğimizde Türk egemen sınıflara doğru sermaye devrinin kanlı ve vahşi yüzüne bir kez daha tanıklık ederiz. (İşçilerin en basit haklardan dahi yoksun olarak kölelik koşullarında çalıştırılmasını söz konusu etmiyoruz bile.)

Bu kanlı ve vahşi birikim 1930'larda yeniden ivme kazandı. 1934'te Çanakkale ve Trakya bölgesinde yerleşik Yahudiler, CHF Trakya teşkilatının örgütlediği olaylar sonucu mal ve mülklerini geride bırakarak can havliyle başka şehirlere ve ülkelere kaçmıştı.

1942'de çıkarılan Varlık Vergisine tabi tutulan mükelleflerin yüzde 87'si gayrimüslimdi. Ermeni tüccarlar kapital güçlerinin %232'si, Museviler %179'u, Rumlar %156'sı oranında vergilendirilirken, Türkler de sadece %4.94, yani yüzde beş bile olmayan bir vergiye tabi tutulmuştu. Vergilerini ödeyemeyenler -ki birçok gayrimüslim için bu olanaksızdı, kesilen vergi bütün varlıklarını aşıyordu mülklerini haraç mezat satışa çıkarıyor, mal varlıkları yağmalanıyordu ve bu da yetmeyerek toplama kamplarına gönderiliyorlardı. Türk burjuvalaşması böyle gerçekleşiyordu. 1941'de Amele Taburları bir kez daha kurulmuştu. 25 ile 45 yaş arasındaki gayrimüslim erkeklere en rezil koşullarda askerlik yaptırılıyor, bunlar tünel ve yol inşaatlarında köle olarak çalıştırılıyorlardı.

Gayrimüslim azınlıkların bu kanlı tasfiyesi, bu topraklarda o tarihe kadar birikmiş burjuva kültürün de tasfiyesi anlamına geliyordu. Dahası, Ermenilerin, Rumların yığınsal olarak katledilmeleri ve sürülmeleri, pek çok vasıflı işçinin, zanaat ustasının, bilinçli, sosyalist işçinin kaybını getirdiği için, işçi sınıfı mücadelesinin de daha baştan yaralanmasına yol açmıştı. Osmanlı döneminde sendikaları, ilk sosyalist gazeteleri, dernekleri kuranlar arasında pek çok Ermeni veya Rum işçi vardı. Gayrimüslim halklara yönelik bu kanlı tasfiye, Türk burjuva cumhuriyetinin daha baştan yapısal olarak antidemokratik biçimlenişinin temellerinden birisini oluşturdu.

Kürdistan'ın sömürgeci boyunduruk altına alınması, gayrimüslimlerin vatansızlaştırılarak mal varlıklarının gasp edilmesi, mülksüz Türklerin -işçi ve yoksul köylülerin emeklerinin yağmalanmasına dayalı Türk burjuvazisinin kanlı ve vahşi sermaye birikiminin ideolojik-politik ifadesi olan Türk ırkçılığı, İttihat Terakki'de köklense de, en uç noktasına M. Kemal'le ulaşmıştır. M. Kemal'den sonra da bu ırkçı faşist politika çeşitli düzeylerde sürdürülmüştür. 6-7 Eylül 1955 katliamı, gayrimüslimlere dönük gözü dönmüş saldırganlık örneklerinden sadece biridir. Ermenilerden sonra Rumlar da böyle "hal edildiği" için bu ırkçı-faşist politika 50'lerden sonra daha ziyade Kürtler üzerinde şekillenmiştir. 27 Mayısçıların Kürt raporu bu yönde tipiktir: "Bölgenin, kendilerini Kürt sananlar lehindeki nüfus yapısını Türk lehine çevirmek için sürgün, mahalli radyolarda Türkçe güftelerle mahalli havaların çalınması, kendilerini Kürt sananlara ırk bakımından Türk siyasi düzeninin kendi menfaatleri bakımından en elverişli, emin ve imkan sağladığının anlatılması, kendilerini Kürt sananların menşeilerinin Türk olduğunun ispatı olarak yayınlanması" istenmiştir. 12 Eylül'ün "kart-kurt" palavraları da biliniyor.

2008'de Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün Brüksel'de sarf ettiği sözler buraya kadar anlattıklarımıza vuruluş resmi onaylı bir mühürdür.

"İzmir Ticaret Odası'nda bir dönem görev almıştım. Bu odanın kurucuları arasında bir tek müslüman yoktu ve tamamen Levantenlerden[41] müteşekkildi. Cumhuriyetin kuruluş öncesi de Ankara'da Ermenilere, Rumlara, Musevilere ve Müslümanlara ait dört mahalle bulunurdu. Ege'de, verimli topraklar azınlıkların elindeydi. Ulus oluşturma sürecinde en önemli adım mübadele olmuştur. Düşünün Ege'de Rumlar veya Türkiye'nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba böyle bir milli devlet olabilir miydik?"

Dipnotlar

1 - Arapkirli Abdullah Cevdel ve Diyarbakırlı İshak Sukuti

2 - Botan Emirinin oğlu Bedirhan Bey ve Şeyh Ubeydullah'm oğlu Seyit Abdülkadir Efendi

3 - 100 Sünni aşiretten 36 alay oluşturulmuştu. 1910'da sayı 66'a ulaştı. "Hamidiye" ismi 1909'da "Aşiret Hafif Süvari Alayları" halini aldı.

4 - Almanya'nın İstanbul Büyükelçisinin bir rapora düştüğü not.

5 - Bayar, Ben de Yazdım, C. 5, s: 1568, 1576

6 - Erzurum, Bitlis, Diyarbakır, Trabzon, Elazığ'da hiç Ermeni bırakılmamıştı. Erzurum'da, yaklaşık 125 bin, Bitlis'te 114 bin, Van'da 67 bin, Diyarbakır'da 56 bin, Trabzon'da 37 bin, Elazığ'da 70 bin Ermemden geriye kimse kalmamıştı. Sivas gibi Ermeni nüfusun en yoğun olduğu bir şehirde 141 bin Ermemden geriye yalnızca 8 bin kalmıştı.

7 - Kongre'de yalnızca Erzurumlu Raif Hoca ABD mandasının bir Ermenistan kuruluşuna yol açacağı kuşkusuyla mandacılık aleyhine konuşma yapmıştı. M. Kemal ve yakınları mandacılık düşüncesine karşı çıkmamışlardı.

8 - M. Kemal'in K. Karabekir'e yazdığı şifre 16 Haziran 1919

9 - M. Kemal, Bitlis vilayeti vekaletine telgraf 18 Haziran 919

10 - Vilayeti Şerkiye Müdafai Hukuk Cemiyeti Nizamnamesi md. 2 2/12/1918

11 - Aynı derneğin ilk toplantı kararı no: 1 13/12/1918

12 - Müdafai Hukuk Cemiyeti Erzurum Kongresine gizli rapor, 8/6/1919

13 - Erzurum Kongresi kararları madde: 1, 1023/7/1919. Bu maddenin aynısı 4-11/7/1919'daki Sivas Kongresi'nde kabul edilen Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyeti nizamnamesine alınmıştır.

14 - Amasya Görüşmesi 2. Protokolü madde: 1 22/10/1919

15 - Misak-ı Milli Madde: 1, 28/1/1920

16 - M. Kemal'den Cemalpaşazade Kasım Bey'e telgraf 16/6/1919

17 - M. Kemal, Hacı Kaya ve Mustafa Ağalara telgraf 15/9/1919

18 - M. Kemal, 1/5/1920, Söylev ve Demeçler

19 - M. Kemal, 3/7/1920, TBMM Gizli Celse

20 - 16/10/1919, M. Kemal, TBMM Gizli Celse

21 - M. Kemal, İzmit Basın Toplantısı, 16-17 Ocak 1923

22 - İ. İnönü, Lozan Barış Konferansı, 23/1/1924

23 - F. Okyar, Haliç Konferansı, 19/5/1924

24 - F. Okyar, Milletler Cemiyeti Meclisi, 2030/9/1924

25 - Hafik, Zara, İmranlı, Refahiye, Kemah, Divriği, Kangal, Kuruçay, Ovacık coğrafyasındaki 135 köy.

26 - Yusuf Ziya Bey, Bitlis Mebusu, 3-4 Ocak 1923, Meclisteki konuşmalarından.

27 - Kürt derebeyleri tımar sahiplerinden farklı olarak toprak rantının mirasla geçen yararlanma hakkına sahipti ve Osmanlı idari sistemi içinde yönetici (kendi bölgesinde) konumda idi.

28 - Aktaran, Ayşe Hür, Taraf Gazetesi, 19.10.2008

29 - Akt.: Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti'nde Tek Parti Yönetimi, Tarih Vakfı Yayınları, 2005, s. 137.

16 Temmuz 1930

30 - Birinci Umum Müfettişi İbrahim Tali (Öngören), 1931

31 - Dersim, Jandarma Genel Komutanlığının Raporu, Kaynak Yayınları, 1998, s. 174 ve 184. Cemil Uybaydm'ın raporunun başlığını aktaran: Ümit Kardaş, 1921-1938 arası devletin Kürt politikası, Taraf Gazetesi

32 - Milliyet, 31 Ağustos 1930

33 - Milliyet, 19 Eylül 1930

34 - Çağlayangil'in 1986 tarihli bu ses kaydını Ayşe Hür, Taraf Gazetesi'ndeki köşesinde açıkladı. (16.11.2008)

35 - DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk'ün soy ismi de buna bir örnektir.

36 - Atatürkçü Düşünce, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurulu-Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, s: 540

37 - 15 Ağustos Akşam. Yeri gelmişken belirtmek gerekir, Sinan'ın Kayseri'nin Ağırnas Köyünden bir Ermeni olduğu ve devşirildiği biliniyor. Kimi tarihçiler Rum olabileceğini de belirtiyor. Türk olmadığı konusunda ise kimsenin kuşkusu yok.

38 - Gazi Üniversitesi'nden Yard. Doç Dr. Cengiz Dönmez, "Atatürk'ün ileri sürdüğü Türk Tarih Tezinin ana hatlarını" şöyle özetliyor: "1. Medeniyetin ilk çıkış yeri Orta Asya'dır, 2. Brekisefal ve beyaz ırkın ilk yurdu Orta Asya'dır, 3. Türkler brekısefal ve beyaz ırktan olup, ana yurtları Orta Asya'dır, 4. İlk medeniyetin yaratıcısı Türkler olmuştur" (Gazi Ün. Web sayfasından alınmıştır.)

39 - CHF Halkevleri talimatnamesinde, Halk Evlerinin Macaristan'daki 'Milli Kültür Cemiyeti', Çekoslavakya'daki 'Mazarih Halk Terbiye Müessesesi', İtalya'daki faşist 'Dopolavora', Almanya'daki Nazi partisi örgütleri vb. örneklerden esinlendiği belirtilir.

40 - Türk Ocağı'nda yaptığı konuşma. Vakit Gazetesi, 25 Nisan 1925.

Çağlar Keyder'in hesabı.

41 - Gayrimüslim tüccarlara verilen ad.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn