Türk Ulusal Kurtuluş Hareketi Ve Kemalizmin İki Yönü

[NOT: Bu yazı, 1991’de yayımlanan “Türkiye’nin Toplumsal Maddi Gerçekliği ve Devrimci Strateji” başlıktı kitabın (A. Can) ilk bölümüdür. “Kemalizmin komünistçe eleştirisine” çokça ihtiyaç duyulan bu günlerde bu yazıyı komünist hareketin tarihsel süreci içinde yapılmış bir çözümleme olarak yayımlıyoruz. İlerleyen sayılarımızda Kemalizme dair başkaca tahlil ve eleştirilere de yer vereceğiz.]

Başkent İstanbul dahil İmparatorluk topraklarının büyük bölümünün emperyalist Yunan, İngiliz, Fransız ve İtalyan orduları tarafından işgal edildiği koşullarda kurulan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin (A-RMHC), başlangıçtaki amaçlan arasında “Hükümet-i Osmaniye’nin tehlike-i inhilaline karşı hilafet-i İslamiye ve Saltanat-ı Osmaniye’nin bekası esas maksadı teşkil ettiği”(1) belirtilmişse de, söz konusu direniş hareketinin, emperyalist orduların kovulmasına ve zamanla Hilafet ve Saltanat’ın tasfiyesine, Hanedan mensuplarının ülkeden çıkarılmasına varan antiemperyalist ilerici bir milli burjuva hareketi olduğu inkar edilemez. Türk Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin oluşturulmasında baştan itibaren önemli bir rol oynayan Mustafa Kemal’in tutarsız davranışları, Osmanlı Saltanatı’nın korunacağını vaat eden “Türkiye’nin başında Hilafe-i İslam olacak ve bir hükümdar Sultan bulunacaktır” şeklindeki demeçleri, bir taraftan işgal kuvvetlerin ülke topraklarından çıkarmaya çalışırken, diğer taraftan işgalci emperyalist devletlerle uzlaşmanın, anlaşmanın yollarını araması, devrimin toprak devrimine dönüşmemesi, burjuva kurtuluş hareketi aşamasında kalması, burjuva demokrasisinin kurulmaması, Kürt ulusuna kendi kaderini tayin hakkının tanınmaması ve üzerindeki baskıların korkunç boyutlarda artması, bu hareketin antiemperyalist ve ilerici yönünün bulunduğu hususunda bizi tereddüte düşürmemelidir.

Bu gibi tutarsızlıklar Türk Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin önder gücü olan milli burjuvazinin sınıfsal karakterinden ve hareketin emperyalist işgal ordularını yurttan kovmak gibi ortak bir hedeften ayrı olarak herhangi bir programa dayanmıyor olmasından kaynaklanıyordu. A-RMHC’yi olduğu gibi TBMM’yi oluşturan güçler de heterojendi. Bunlar farklı sosyal kökenlere sahip oldukları gibi, farklı düşünceler de taşıyorlardı ve söylemeye gerek yok ki bir parti içinde örgütlenmiş değillerdi.

Bu güçlerin kendi aralarındaki mücadelesinden M. Kemal ve çevresindekiler galip çıktı. Çünkü M. Kemal, egemen İslam ideolojisinin iflas etmesinden, uşaklaşmasından da yararlanarak, milli burjuva sınıfın tüm gereksinimlerini iyi saptamış, burjuva hukukun ve milliyetçilik düşüncesinin yeni düzeni sağlamlaştırmakta oynayacağı rolü kavramış, şeriata ve dine dayalı ideolojik şekillenmeye karşı çıkmıştı.

İslam dini ve hukuku burjuva gelişmenin önünde engeldi. İslami güçlerin iktisadi zayıflığı veya geriliği bundan da kaynaklanıyordu. Dahası, İslami otoriteler bütün prestijlerini yitirmiş, İngiliz emperyalizmin korumacılığına sığınmışlardı. Böyle olduğu içindir ki, Hilafet ve Saltanat M. Kemal tarafından “keyfi” bir biçimde ortadan ikiye ayrılırken kimse bu hareketi “sapık” olarak değerlendirmedi. Osmanlı Hanedanı kovulup Halife seçimle tayin edildi. Bir süre sonra M. Kemal kendi seçtiği halifeyi de kovdu. Buna karşı çıkan da olmadı.

Şunu hemen belirtmek yerinde olur: Türk Ulusal Kurtuluş Hareketi (TUKH) tutarlı bir reform ve demokrasi programına hiçbir zaman sahip olmadı. TUKH, SSCB’ye en yakın gözüktüğü dönemde bile salt ikiyüzlü bir politika izledi. Yani o, burjuva demokrasisini sadece lafızda benimsedi.

Milliyetçilik, Türk ticaret burjuvazisine, eşraf takımına, aydınlarına, Osmanlı düzeni bürokratlarına, kısmen toprak ağalarına tamamen yabancı bir kavram değildi. Kuşku yok ki Jön-Türk ve İttihat ve Terakki Hareketi de burjuva hareketlerdi. Ve M. Kemal bu hareketlerin doğrudan mirasçısı durumundaydı.

Emperyalist işgal orduları kovulacak ve Türk milli burjuvazisi kendi ülkesinin, bu arada Kürdistan’ın önemli bir bölümünün de, efendisi olacaktı. Devlet gücünü kullanarak -ki Osmanlı Devleti’ni yıkıp tamamen yeni tipte bir devlet kurması demokrasi olgusunu dışta bıraksa da, Türk burjuvazisinin en radikal girişimini oluşturur- palazlanacak ve güçlü bir sermaye birikimi yaratacaktı.

Burjuvazi, M. Kemal’den veya Kemalist devletten önce de vardı. Ama sermaye hiç de istenen düzeyde değildi. Nitekim bu durumdan duyduğu rahatsızlığı açıkça belirten M. Kemal, Türk burjuva sınıfının sermaye bakımından güçlendirilmesi, bir başka deyişle, iktidardaki burjuvazinin devlet erkine dayanarak sermaye yapması gerektiği konusundaki kararlılığını 1923 yılında yaptığı bir konuşmada şöyle ifade ediyordu: “Bizde büyük araziye kaç kişi maliktir? Bizde arazinin miktarı nedir? Tetkik edilirse görülür ki, memleketimizin vüsatına nazaran hiç kimse büyük araziye malik değildir. … Kaç milyonerimiz var? Hiç. Binaenaleyh biraz parası olanlara da düşman değiliz. Bilakis memleketimizde birçok milyonerin, hatta milyarderin yetişmesine çalışacağız.”

Osmanlı ekonomisini sömürgeleştirmiş emperyalist tekellerle işbirliği halinde olan yerli komprador sınıf hemen hemen bütünüyle çeşitli Hristiyan azınlıklardan oluşuyordu. Ve bu sınıf savaş yıllarında da işgalci güçlerle işbirliği içinde bulunduğundan, Ankara’da kurulan yeni iktidarın bütünüyle dışında kaldı.

Bir burjuva harekette, proleter ölçülere uygun bir tutarlılıkta, ilericilik, demokratlık ve yurtseverlik (antiemperyalizm) arayanlar, bunu bulamayınca, bu durum çoğu kez onlarda, söz konusu harekette güdük kalmış da olsa, mevcut olan olumlu yönleri toptan inkâra yönelen bir zihniyetin oluşumuna yol açar. Bunun tersi de mümkündür: Adı geçen burjuva hareketin ilk yıllarında ortaya çıkan anti-emperyalist ve ilerici yönlerinden hareketle, süreç içinde, özellikle iktidarı ele geçirdikten sonra hızla gericileşen egemen burjuvaziye hayatı boyunca göğsüne takıp gururla taşıyabileceği ve bunun verdiği rahatlıkla halkı daha kolay sömürebileceği bir “devrimcilik” yahut “ilericilik” madalyası vermek!

Türkiye’de Kemalist hareketin antiemperyalist olup olmadığı çok tartışılmıştır. Bizce sorunun bu tarz konuluşu dahi sakattır. Çünkü 1920’lerden 1940’lara veya daha sonraki yıllara hep aynı biçimde damgasını vuran homojen bir Kemalizm‘den bahsetmek mümkün değildir. Kemalizm’i kendi evrim sürecinden koparıp soyut bir tarzda ele almamız halinde varacağımız sonuçların sağlıklı olmayacağı kuşkusuzdur. Zira Kemalizm, baştaki kısmi ilerici ve antiemperyalist özelliklerine rağmen zamanla dönüşüme uğrayan, devrimci barutunu tamamen tüketen, demokrasi adına halka demokrasinin en iğrenç karikatürü olan bir Uranlığı reva gören ve emperyalist sermayenin güvenini kazanmaya çalışan halk düşmanı bir hareketin gerici, şoven ideolojisidir.

M. Kemal’in gerçekleştirebildikleri nelerdir? 1) İşgal ordularının ülkeden çıkarılması, 2) Saltanat ve Hilafet makamlarının lağvı, tamamen yeni tipte burjuva bir devletin kurulması, İslami-feodal Osmanlı hukukunun yıkılması, burjuva hukukun benimsenmesi, 3) Dine dayalı eğitim ve yargı sisteminin kaldırılması, 4) Laikliğin benimsenmesi, tarikatların yasaklanması, tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması, 5) Aşarın kaldırılması, 6) Savaş yıllarında İttihat ve Terakki yönetiminin tek taraflı olarak ve fiilen kaldırdığı kapitülasyonların resmi olarak kaldırılması, vb.

M. Kemal’in, nüfusun ezici çoğunluğunun okur yazar olmadığı o günkü koşullarda eğitime önem vermesinin ve Batı ölçülerine uygun bir eğitim düzeyini tutturmaya çalışmasının, İmparatorluk devrinde devlet dili olan Osmanlıcayı atıp Türkçeyi egemen kılmasının, Latin alfabesini, ölçü birimlerini ve takvimini kabul etmesinin, Türk burjuva sınıfının çıkarları doğrultusunda ileriye doğru atılmış önemli adımlar olduğu inkâr edilemez. Bütün bu yapılanlar kapitalist gelişmeyi hızlandırmaya yarıyordu.

“Kan ile yapılan inkılâplar daha muhkem (sağlam) olur, kansız inkılâp ebedileştirilemez” diyen M. Kemal, çağdaş burjuva toplumun imkânlarından yararlanmaktan dahi çok uzak, yoksulluk, işsizlik, topraksızlık gibi sorunlara eklenen, devlet ve ağa baskısı altında inleyen geniş halk yığınlarının temel hiçbir sorunuyla ilgilenmemişken, köylünün başından fesi çıkartıp şapkayı giydirmek için kan dökmüş, devlet terörü estirmiştir. Ortaçağ toplumuna ait bir dizi sömürü biçimi, mülkiyet ilişkisi ve ilkel gelenek varlığını koruyorken, bunlara karşı ciddi reformlara girişmemiş, ilerleme ve medenileşmeye karşı beslenen düşmanlığın sembolü olarak telakki ettiği köylünün fesini ortadan kaldırmak için kanlı bir savaş açmıştır. Şapkaya direnen geniş köylü yığınları asılarak, ağır hapis cezalarına çarptırılarak yola getirilmeye çalışılmıştır.

Kısacası, ortaçağ gericiliğinin toplumsal maddi temellerine dokunmayan M. Kemal, çoğu kez bu tip gülünç “devrim”lerle yahut devrimcilik gösterileriyle yetinmiştir.

Bu gibi sözde büyük devrimlerle övünenlerin hâlâ var olduğunu bir yana bırakalım. Fakat bu girişimleri nasıl açıklamalı? Sorunu M. Kemal’in kapris küpü bir insan olmasıyla açıklayabilir miyiz? Hiç kuşkusuz sorunu böyle açıklayanlayız. Bu hareketleriyle belki de M. Kemal, burjuva yaşam tarzını, burjuva kıyafet anlayışını suni bir biçimde Anadolu köylüsüne aşılamak istiyordu. Harp Okullarının da Türk subayına bugünlerde suni bir biçimde verilen “salon kültürü”nü, o günlerde M. Kemal çevresine çok daha hararetli bir biçimde empoze etmek istiyordu. Bunların halkın gerçek ihtiyaçlarıyla uzak yakın bir ilişkisi yoktur, fakat bunlar Türk burjuvazisinin “gelişme”, Batı burjuvazisi gibi olma arzusunu gösterir.

Osmanlı Saltanatı yerine kurulan yeni Cumhuriyet ne tür bir cumhuriyettir?

23 Nisan 1920 tarihinde açılan TBMM’nin üyeleri genel oy hakkının kullanıldığı bir seçimle, hatta herhangi bir seçimle mebus seçilmiş değillerdi. 18 Mart 1920’de İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ın kapanması üzerine kurulan TBMM’nin üyeleri tamamen atama yoluyla belirlenmiştir.

Burada amacımız, yukarıda kasaca anlatıldığı biçimde kurulan ilk meclisin halkın gerçek iradesini ne ölçüde temsil ettiğini tartışmak, yahut atama sisteminin' keyfilikleri üzerinde durmak değildi. Atama yoluyla da olsa, kurulan ilk meclisin içinden, cumhuriyet yönetimi adı altında yeni tarzda bir diktatörlük kurma gayretlerine karşı çıkan bir grup mebusun (İkinci Grup) oluşturduğu muhalefet nedeniyle, M. Kemal’in 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince, meclisin feshi için mebusların 2/3’ünün oyu gerekiyorken, bunu açıkça hiçe sayarak, yani bir nevi darbe yaparak, mebus oylarının salt çoğunluğuyla bu meclisin feshi yoluna gittiğinin belirtilmesi de değildir. Burada esas ve belki de her şeyden daha da önemli olan, bu olayı “devrimlere direnen gerici güçlerin etkisiz hale getirilmesinde ileriye doğru atılmış jakobence bir adım” olarak adlandıran ve bununla da yetinmeyip her çatışmada M. Kemal’e mutlaka devrimci bir misyon yükleyen Kemalist tarihçilerin palavralarına kısaca da olsa değinmektir.

Gerçekte emperyalizme karşı tutum sorunundan tutun da, gerçek anlamda burjuva demokrasisinin gereklerini yerine getirme, kişi hak ve özgürlüklerini teminat altına alma doğrultusundaki çalışmalarda bu grup (İkinci Grup) daha tutarlı, daha demokrat davranmıştır. Dolayısıyla, M. Kemal’in Birinci Meclis'i tasfiye etmesi, devrimin güdükleştirilmesi doğrultusunda atılmış bir adım olarak değerlendirilmelidir. Ve yine, Kemalist burjuvazinin demokrasi anlayışının ne denli “sağlıklı” olduğunun bir örneği TKP önderlerine karşı gerçekleştirilen komplo ise, bir diğer örneği de İkinci Grup liderlerine karşı gösterilen tahammülsüzlüktür.

“Bakü’da Türkiye İştirakiyun Komitesi Heyet-i Merkeziye reisi Mustafa Suphi Bey ve Aza’dan Mehmet Emin Yoldaşlara” hitabetiyle M. Suphi’ye yazdığı mektupta, “memleketin ve milletimizin her taraftan emperyalist ve kapitalist hücumlara maruz” kaldığını ifade M. Kemal, “gerek şahsen ben ve gerekse bütün rufeka-i mesaim (çalışma arkadaşlarını) ekseriyeti rençber ve köylüden ibaret olan milletimizin istiklalini tesis ve temin gaye-i yegânesi takip” ettiğini belirtmiştir. Ve kendileriyle (TKP) aynı amaçları paylaştıklarını ifade ettikten sonra, TBMM’ye tam yetkili bir temsilci göndermelerini istemiştir.(2) Fakat, yurda gelen TKP heyetini (M. Suphi ve 14 yoldaşı) Karadeniz’de boğduran M. Kemal, bununla demokrasi prensipleri arasında herhangi bir çelişki görmemiştir. Gerçek TKP’nin önderlerini katleden M. Kemal’in sahte bir TKP kurdurup, işçi ve emekçi yığınlarını aldatmaya çalışması da “normal” karşılanmaktadır. Türk burjuvazisinin “Cumhuriyet”le birlikte öngördüğü “demokratik” yönetim bundan ibaret olmuştur.

Özetle, Kemalist burjuvazinin demokrasi düşmanlığı, işçi sınıfı ve onun temsilcilerine karşı gösterdiği düşmanlıktan ibaret değildir. Kemalistler, demokrasi isteyen burjuva güçlere karşı da aynı düşmanlığı göstermiştir. Üstelik bütün bunları ihtilalcilik adına yapmışlardır. Ancak gerek işçi sınıfı ve onun siyasi temsilcilerine, gerek yurtsever köylü direniş örgütü olan Kuvva-i Seyyareye ve Kürt ulusuna, gerekse Birinci Meclis’teki burjuva demokrat güçlere karşı girişilen tasfiye ve imha hareketleri, devrimin kapsamının daraltılmasının ve cılızlaştırılmasının belli başlı aşamaları olarak kabul edilmelidir.

Giderek yerleşmeye başlayan yeni rejimin, burjuva demokrasisinden çok uzak olan yarı-askeri bir diktatörlük olduğu konusunda dönemin bütün burjuva muhalefet güçleri hemfikirdiler. Gene bahsi geçen muhalefet partilerinin programlarında bir dizi genel demokratik istem formüle edilmiştir. Fakat bir altüst oluş süreci yaşanıyor olduğundan, sosyal ve siyasal yaşamın pek çok diğer yönü gibi, bu burjuva partilerin politik eğilimleri ve özellikle hangi kesime dayanacakları yeterli bir netlik kazanmamıştır. Bir geçiş dönemi yaşanıyordu ve yerleşememişlik olgusu, birçok şeyin saydamlaşmamasının baş nedenini oluşturuyordu.

İlk meclisteki 2. Grup’un emperyalizme karşı tutum ve demokrasi konusunda 1. Grup’tan (M. Kemal grubundan) daha radikal bir çizgi izlediğini söylemek mümkündür. 2. Grup’un liderlerinden H. Avni’nin*, M. Kemal diktatörlüğüne karşı çıkarken sarf ettiği “Cumhuriyet ancak hürriyet ile olur. Hürriyete istinat etmeyen cumhuriyet iğfalkârdır”(3) şeklindeki sözlerini burjuva demokrat bir çizgide samimi kabul edebiliriz. Fakat aynı şeyi iktidarı paylaşma konusunda M. Kemal’le anlaşmazlığa düşmüş ve bir ölçüde de “mecburen” demokrasi bayraktarlığına soyunmuş A. Fuat Cebesoy, R. Orbay, K. Karabekir vs. gibi diğer muhalifler için söyleyemeyiz.

Ve hiç kuşku yok ki, partilerin gerçek niteliğini açığa vuran, onların programlan veya liderlerinin vaatleri olmaktan ziyade, sınıf çatışmaları esnasında kimin tarafını tuttuklarıdır; hangi sınıfın çıkarları doğrultusunda hareket ettiklerini gösteren pratik tutumlarıdır. Fakat partilerin gerçek tutumlarının anlaşılabilmesi için, üzerinde söz söyleyebileceğimiz bir faaliyeti gerçekleştirebilmiş olmaları gerekir. Kemalist yönetime veya M. Kemal’e karşı çıkan bütün burjuva muhalif güçler hiç de gerici sayılmazlardı, ama tümünün ilerici, burjuva demokrat olduğunu söylemek de güçtür. Örneğin, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası-TPCF’nin gerçekte burjuva demokrat olup olmadığını, liderlerinin beyanlarına uygun hareket edip etmeyeceğini kesin olarak saptayabilmemiz için onun bir parti olarak faaliyet göstermiş olması gerekir. Hâlbuki Kemalist diktatörlük buna izin vermemiştir.

Bir demokrat olarak Türkiye’de demokrasi mücadelesine ciddi katkılarda bulunan yazar Zekeriya Sertel ise, 1925 yılı başlarında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluşu üzerine şu değerlendirmeyi yapıyor: “Halk Fırkası halkın bu ilk şaşkınlık ve heyecan devrinde gördüğü mutlak mutavaattan (bağlılıktan) mağrur ve hodbin (bencil) bütün zaferi benimsedi ve hariçte kalanlara kıskanç bir nazarla bakmaya başladı. Bu inhisarcı (tekelci) zihniyet derhal bir aksül amel (tepki) yaptı ve memleketin her tarafında taraf taraf muhalefet cereyanları baş gösterdi. İşte bugünkü yeni fırka bu cereyanın mahsulüdür.”(4)

TPCF ile CHF arasında esasta bir farklılık bulunmadığını söyleyen Z. Sertel sözlerine şöyle devam ediyor: “Yalnız CHF iki dereceli intihabat (seçim) taraftan olduğu halde TPCF bir dereceli intihab taraftandır. Birinci fırka reis-i cumhura veto hakkının verilmesine taraftar olduğu halde diğeri muhaliftir. Birinci biraz merkeziyetçi, ikinci biraz daha adem-i merkeziyetçidir. Birinci şehremanetinin ve belediye reislerinin merkezden tayin edilmesini, diğeri halk tarafından intihab edilmesini tercih etmektedir. ” Devamla, “Onların (TPCF’nin) tek bir endişeleri vardır, ve bütün bu yeni cereyan bu endişeden doğmuştur: Diktatörlüğün, istibdadın önüne geçmek. Eski fırka zaferi, istiklali, hatta vatanı ve milliyetperverliği benimsediği için yavaş yavaş İttihat Terakki zihniyetini almaya başlıyordu. Bu zihniyetin manasız ve hailesiz (engelsiz) ilerlemesi memlekette bazı tehlikeler ihdas edebilirdi. Reis-i cumhura fazla hak verilmesi bir gün bu makama gelecek eşhasın tahakküm ve istibdadını intaç (sonucunu doğurma) edebilirdi.”(5)

Takrir-i Sükûn dönemiyle birlikte, yeni bir terör dalgası estiren Kemalist iktidar, bir yandan ayaklanan Kürtleri acımasızca katlederken, öte yandan muhalif hiçbir gücün kalmaması, aykırı hiçbir sesin çıkmaması için yeni zorbalıklara başvurmuştur. Muhalefetin kaygıları bütünüyle gerçek olmuş, giderek yeni bir İttihat Terakki yönetiminin kurulduğu gözlemlenmiştir.

İstiklal Mahkemeleri yeniden işlemeye başlamış, insanlar sorgusuz sualsiz idama mahkûm edilmiş, katliamdan kurtulabilen Kürtler Batı’ya sürülmüş, iktidar uşağı birkaç gazeteden başka bütün gazeteler kapatılmıştır. (1931’deki açıklamalarına göre, bir celladın 12 yıl zarfında tek başına astığı insan sayısı 5216’dır.)

Türk egemen sınıflan her ne kadar bugün artık Türkiye’de Kürtler yoktur diyorlarsa da, düne kadar bütün Kürt ayaklanmaları veya katliamları sırasında hep şunu söylemişlerdir: “Kürtler medenileşmeye karşı çıktıkları için ayaklanıyor. İster istemez bir de biraz sert tedbirlere başvurmak zorunda kalıyoruz.” (Ne yazık ki bu yalanlar, özellikle 1925’te TKP ve Şefik Hüsnü tarafından da benimsenmiş ve Şefik Hüsnü, Kemalist hükümeti Kürtlere karşı savaşımda içtenlikle desteklemiştir.)

1921’den 1937-38 Dersim Katliamına kadar Kürt halkı, Kemalist rejime ve Türk jandarmasının zulmüne karşı toplam 19 kere ayaklanmış ve bu ayaklanmalar her seferinde kanla bastırılmıştır.(6) Geride kalanlar zorla sürülmüş ve bu amaçla özel kanunlar çıkarılmıştır. (14 Haziran 1934 gün ve 2510 sayılı İskân Kanunu ile 25 Aralık 1935 gün ve 2884 sayılı Tunceli’nin Yönetimi Hakkında Kanun). İğrenç bir diktatörlük ve terör rejiminin başı olarak M. Kemal’in Kürt halkına reva gördüğü zulmü ve vahşeti anlatmakta kalem aciz kalır. M. Kemal’in Kürtleri yok etmekte kullandığı yöntemlerin iğrençliği Hitler’in yöntemlerinden hiç de aşağı kalmaz. Türk “medeniyeti”nin Kürdistan’ı fethetmesi bu iğrenç katliam, sürgün ve yağmalar sayesinde mümkün olmuştur. M. Kemal savaş yıllarında TBMM’deki konuşmasında (1 Mayıs 1920), çıkarlarını savunmakla sorumlu oldukları milletin tek bir unsurdan ibaret olmadığını, söz konusu halkların kardeş halklar olduğunu, çıkarlarının bir olduğunu ve kendilerinin bu halkların ırki, içtimai ve coğrafi hukukuna saygılı olduklarını söylerken tam bir ikiyüzlülük örneği sergiliyordu. Çünkü aynı M. Kemal, kısa bir süre sonra Türkiye’de Türklerden başka kimsenin bulunmadığını ve hatta bütün milletlerin Türklerden, bütün dillerin de Türkçeden türediğini iddia edecek ve bu iddialarına Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi aracılığıyla resmiyet kazandıracaktı. Bütün eski medeniyetlerin (Sümer, Hitit, Mısır, Yunan ve Roma) kurucularının Türkler olduğu, M. Kemal’in önderliğinde çalışan “tarihçi ve bilim adamları” tarafından hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ispatlanmış olacaktı(!) M. Kemal’den feyz alan Adliye Vekili Mahmut Esat Bozkurt ise, 1930 yılında şunları söylüyordu: “Benim fikrim, kanaatim şudur ki, bu memleketin kendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır.(7)

Sıkıyönetimle daha da karikatürleşen Cumhuriyet rejimi, işçiler, geniş köylü yığınları, Kürt ulusu ve demokrasi isteyen güçler için tam bir baskı rejimine dönüşüyordu. A. Fethi Okyar’ın da açıkça ifade ettiği gibi, “Tek parti devri bütün hususiyetiyle işlemeye başlamış ve politik hayat seçimden seçime müntahib-i sanilerin (iki dereceli seçimdeki ikinci seçmenler) sandıklara attığı, önceden ellerine verilmiş isimlerin sayılmasından ibaret olmuştur.” 1927 yılında ise o güne kadar fiilen yapılan şey, resmileşmiş, milletvekili adaylarının tek seçiciliği M. Kemal’e bırakılmıştır.

Düzen aleyhtarı muhalefetin bir hayli kabarması ve Halk Fırkası’nın geniş kitlelerden hızla tecrit olması, adının nefretle anılması sonucu son derece aldatıcı bir siyasi manevranın ürünü olarak yakın arkadaşlarına kurdurduğu Serbest Fırka’ya, M. Kemal ancak üç ay tahammül edebilmiştir. M. Kemal hem düzen aleyhtarı muhalefeti eritmek, hem de ikinci bir ata sahip olmak istiyordu. Fakat sahte bir muhalefet partisi de olsa Serbest Fırka’ya sarılan halk yığınları M. Kemal’in hesaplarını altüst etmiş ve onu, kurdurduğu partiyi kapatmak zorunda bırakmıştı. Merkezi bir çaba ve örgütleme olmaksızın, pek çok ilde halkın kendiliğinden SCF’yi kurduğu görülünce, memleketi saray bahçesinde kurduğu sofralardan yönetmeye alışmış M. Kemal paniğe kapıldı. SCF’nin 1930’da İzmir’de düzenlediği mitinge 50 bin kişi katılmış -ki bunun görülmemiş bir kalabalık sayıldığını belirtelim ve çıkan olaylar sırasında polis tarafından öldürülen çocuğun cesedini Fethi Okyar’ın ayaklan altına serenler; “Bu ilk şehidimiz, gerekirse daha da veririz, yeter ki bizi bunlardan kurtar” demişlerdir. Despotluk rejimini sürdürmekten, ikinci bir partiye sahip olmaktan ve halkın demokrasiye olan özlemiyle alay etmekten başka bir niyet taşımayan M. Kemal, iktidarı yitirebileceği korkusuna düşmüştü; gerçekten de, kısa bir süre sonra SCF’nin ruhuna fatiha okuyacaktı.

Yukarıda belirtilen çerçevede emperyalizm ve gericiliğe karşı mücadele eden, fakat öte yandan Kemalizm’den ileri olan ne varsa (proleter ve burjuva) onu ezen, göstermelik bir burjuva siyasi çoğulculuğa bile şiddetle karşı koyan, burjuva demokrasisi ve toprak devrimi imkânlarını ortadan kaldıran, gerici-şoven ve son derece katı burjuva bir diktatörlük kuran bir hareketin siyasi yönünü ve onun mutlak önderi olan M. Kemal’in siyasi eylemini çok kısa olarak özetledikten sonra, TUKH’nin iktisadi politikasını ve Osmanlı döneminde ülkeye giren ve bağımsızlıktan sonra da faaliyetine devam eden emperyalist sermaye karşısındaki tutumunu ve dönemin ekonomik yapısını inceleyebiliriz.

Görünüşteki bağımsızlığına rağmen, emperyalist sermayenin siyasi ve ekonomik olarak büyük bir egemenlik alanına sahip olduğu Osmanlı İmparatorluğunun miras bıraktığı ekonomik düzen, siyasi bağımsızlık kazandıktan sonra da çok köklü bir biçimde değişmedi. Yapılan değişiklikler şundan ibaretti: Savaş yıllarında İttihat ve Terakki yönetimi tarafından fiilen kaldırılmış kapitülasyonların resmen kaldırılması, sonraki yıllarda tütün tekelinin, demiryollarının, tramvay, su-havagazı, elektrik şebekelerinin millileştirilmesi, bazı yeni gümrük ayarlamaları, sanayi teşvik kanunu, yerli malların tüketiminde kullanılan teşvikler vs.

Emperyalizme karşı mücadelede ve demokrasiyi savunma konusunda Kemalist burjuvaziden çok daha radikal, tutarlı ve uzun erimli olan küçük burjuva devrimcilerin günümüzde antiemperyalizm adına yapabildikleri pek çok şey vardır ve nitekim yaptıklarını görüyoruz da. Fakat sonuçta, proletaryanın önderlik etmediği ve sosyalizmin kuruluşuyla teminat altına almadığı milli kurtuluş hareketlerinin varıp varacağı yer emperyalist dünya ekonomisinin girdabıdır. Türk milli burjuvazisi, bu tip küçük burjuva devrimcilerin radikal antiemperyalist program ve düşüncelerine baştan itibaren sahip olmadığı için, iktidarının daha ilk yıllarında emperyalist sermayeye gülücükler yollamış, “kızıl haydutlar”a hiç mi hiç benzemediği konusunda güvenceler vermiştir. Bağımsızlık Savaşı’nın zaferiyle birlikte, emperyalist tekellerin de ülkeden kovulduğu iddiası, maddi gerçeklere rağmen ileri sürülebilen bir iddiadır ve şüphesiz buna ancak çocuklar inanabilir. Gerçek şu ki, emperyalist sermaye kovulmadığı gibi, ortak yeni yatırımlar devam etmiş ve dahası, Ankara Hükümeti, Osmanlı Hanedanının 85 milyon altın lira tutarındaki borcunu ödemeyi üstüne almıştır.

1920-1930 yılları kurulan 201 anonim şirketin 66’sında yabancı sermayenin pay sahibi olduğu saptanmıştır. Yabancı sermaye ile işbirliği içinde kumlan şirketlerin 31,5 milyon TL sermayeye sahip oldukları ve bunun, 73 milyon TL olan toplam sermayenin yüzde 43’ünü oluşturduğu hesaplanmıştır.(8)

Yine 192'4’te yabancı bankaların Türkiye’deki toplam mevduat içindeki payı yüzde 78, toplam krediler içindeki payı ise yüzde 53’tür.(9)

(1920’lerde bankaların ekonomik yaşamda bugünkü gibi bir ağırlıkları yoktu. Toplam banka mevduatı ve sermayesi önemsiz sayılırdı. Aşağıdaki veriler incelenirken bu durum dikkate alınılmalıdır.

Öte yandan sömürge ve yarı-sömürgelerde verilen ulusal kurtuluş mücadeleleri sonucu kurulan burjuva devletlerin bağımsızlıklarının, emperyalist dünya ekonomisinden tam bir yalıtılmışlıkta ifadesini bulduğu anlar çok azdır. Tam yalıtılmışlığın olmadığı her statüyü bir bağımlılık durumu olarak görmek de yanlıştır. Bu iki durum arasındaki belirli geçiş sürecinin varlığını inkar eden formel mantığa sahip olmadığımızı; Türkiye’nin yeni bağımlılık durumuna işaret ederken, bunu “M. Kemal’den sonra ortaya çıkan bir sapma” olarak görmediğimizi, fakat bağımlılık durumunun çok yönlü nicel bir birikim üzerine meydana geldiğini, ayrıca bağımlılığın sadece şu ya da bu oranda kurulan ekonomik ilişkilere dayanmadığını veya ekonomik alanla sınırlı olmadığını, mali, diplomatik ve askeri alanı da kapsadığını ileri sürdüğümüzü tekrar belirtelim.)

1923’te Türkiye’deki yabancı banka sayısı 13’tür. Kuruluş yıllarında göre sıralanan bu bankalar şunlardır: Banque Ottoman (1863), Credit Lyonnais (1875), Banque de Salonique (1888), Deutsche Orient Bank (1906), Deutsche Bank (1909), Banco di Roma (1911), Banca Commerciale Italiana (1919), Marmarosch Blanc (1919), Hollantse Bank Uni/Felemenk Bahrisefit (1921), American Express Co. (1922), lonian Bank (1922), Banque Française des Pays d’Orient/Memalik-i Şarkiye (1922), Commercial Bank of the Near East/Şark-ı Karip (1922).

Bunlara 1924 ve 1925’te şu bankalar eklenmiştir: Hrissoveloni (Romen-1924), Banque Belge pour I’Etranger (1924), Umumi Ticaret-i Hariciye (Fransız-1925), SSCI Ticaret-i Hariciye (1925), Banca Orientale Italiana (1925).

1928’de, daha önce belirtilen 66 yabancı sermaye ortaklı anonim şirketlerden ayrı olarak tespit edilen yabancı sermayeli limited şirketlerin, sermaye miktarlarını, hangi ülkeye ait olduklarını ve sayılarını gösteren tablo aşağıdadır:

TABLO 1 (10)

57 mil Sterlin sermayeli

31

İngiliz

903 mil Frank sermayeli

21

Fransız

285 mil Dolar sermayeli

12

ABD

195 mil Mark sermayeli

8

Alman

745 mil Liret sermayeli

12

İtalyan

286 mil Florin sermayeli

5

Hollanda

70 mil Ruble sermayeli

5

Rus(SSCB)

40 mil Frank sermayeli

5

Rus

425 mil Lei sermayeli

4

Romen

156 mil Frank sermayeli

6

Belçika

128 mil Frank sermayeli

3

İsviçre

7 mil Kron sermayeli

1

İsveç

1926-1933’teki yeni yabancı özel sermaye yatırımları ve bunlarının kâr, faiz ve diğer transferleri aşağıdadır (Tablo 2).

TABLO 2 (11)

 

Yeni yatırımlar (Milyon TL)

Kâr ve Faiz Gelirleri

Diğer Gelirler

Toplam transferler

1926

6.5

8.3

4.0

12.3

1927

5.3

8.3

4.0

12.3

1928

8.0

7.0

4.7

11.7

1929

12.0

6.0

3.9

9.9

1930

1.2

7.3

4.5

11.8

1931

0.8

1.5

2.0

3.5

1932

4.2

0.5

3.5

4.0

1933

1.1

1.0

1.4

0.3

Tablo incelendiğinde açıkça görüleceği gibi, Cumhuriyetle birlikte yabancı sermayenin ülkeye girişi kesinlikle engellenmemiş, aksine yeni yatırımlar 1930’lara kadar artarak sürmüştür. Kemalist iktidarın, emperyalist şirketlere tanınan imtiyazları kaldırdığı şeklindeki sözler gerçeği yansıtmamaktadır. Dahası, TBMM yabancı sermayeye tanınan birçok imtiyazı onaylamış ve Türkiye’yi yabancı sermaye için cazip kılmaya çalışmıştır.

Cumhuriyet’in ilanından sonra, Türkiye’nin doğal kaynaklarının işletilmesi için, yabancı sermayeye 400 adet imtiyaz verilmiş, imtiyaz almak için müracaat eden naylon şirketler dahi geri çevrilmemiştir. İsmet İnönü, konuyla ilgili olarak takip ettikleri politikayı şöyle özetliyor: “Bize müracaat edenlere sorduğumuz ilk şey, ne kadar müddetle işletmeye başlayacaksınız, sorusundan ibarettir.”

Verilen bütün imtiyazların gerçekleştiği de söylenemez; bunların büyük çoğunluğunun, çeşitli borsalarda yalnızca spekülasyonu yapılıyordu. Alman araştırmacı yazar Kruger, Türk yöneticileri için hiç de onurlu sayılamayacak söz konusu politikanın o günkü sonuçlan hakkında aşağıdaki değerlendirmeyi yapıyor: “Lozan Antlaşması’nın daha mürekkebi kurumadan, İstanbul ve Ankara Avrupa’nın her yerinden, hatta ABD’den gelen büyük spekülatör ordularının işgaline uğradı; bunlar akla gelebilecek her türlü araca başvurarak, özellikle de fiyat kırarak sipariş verildikten sonra, bu bayların çoğunun en küçük sözleşmeyi bile yerine getirecek mali destek ve güçten yoksun, önemsiz komisyoncular olduğu anlaşıldı. Bu durum Türk yönetimi için çok utanç verici sonuçlar doğurdu.”(12)

“Zannolunmasın ki ecnebi sermayesine hasımız” diyen ve bunu ispatlarcasına, önüne gelen her yabancı komisyoncuya imtiyaz veren M. Kemal’in, Türkiye’nin sanayileşmesi doğrultusundaki politikasında başarılı olduğu da söylenemez. “Kaç milyonerimiz var? Hiç!” diyerek memnuniyetsizliğini ifade eden ve milyoner yaratıcılığına soyunan M. Kemal’in, başta kendisi olmak üzere epeyce milyonerin ortaya çıkmasını sağladığı doğrudur; fakat kayda değer bir sanayileşme gerçekleştirilememiştir. Ulusal gelir içindeki sanayi ve tarımın payı ve yine çalışanların sektörel dağılımı ile ilgili verilere geçmeden, Kemalist burjuvazinin milyoner olma yarışının o günkü manzarası hakkında, yine M. Kemal’in en hızlı savunucularından biri olan Y. K. Karaosmanoğlu’nun bile, “dünkü Milli Mücadeleciler ve o günkü devrimciler kadrosunu bir kazanç ve menfaat şirketi karakterini taşımaya” başladığını söylemesi ve devamla “kimi arsa spekülasyonları, kimi taahhüt işleri, kimi de türlü türlü şekillerde komisyonculuk peşine düşmüştür” dediğini belirtelim.(13)

Çalışan Nüfusun Sektörlere Göre Yapısı, Yüzdeler(14)

 

1927

1935

Tarım

80.9

76.4

Sanayi

8.9

11.7

Hizmetler

10.2

11.9

1927’de çalışan nüfusun yüzde 80.9 gibi ezici çoğunluğunun tarım alanında çalışmasına karşın sanayide istihdam edilen işgücü oranı toplam işgücünün ancak yüzde 8.9’u kadardır. Sektörler arasındaki büyük farkın 1935 yılında da varlığım koruduğun görüyoruz.

1923-1932 yılları arasında ulusal gelirdeki tarım ve sanayi sektörlerinin payını gösteren tablo aşağıdadır (Tablo 3).

TABLO 3(15): Sektörlere Göre Ulusal Gelir (Cari fiyatlarla, Milyon TL)

Yıllar

Tarım

yüzde

Sanayi

yüzde

1923

379,3

38,8

126,1

13,2

1924

573,3

47,6

118,8

9,9

1925

733,0

48,6

147,7

9,7

1926

820,7

49,0

166,3

10,1

1927

608,5

41,4

191,6

13,0

1928

724,0

44,3

188,8

11,6

1929

75,2

51,9

204,5

9,9

1930

723,2

46,8

180,2

11,4

1931

632,4

45,5

175,8

12,9

1932

470,9

40,2

165,2

14,1

İttihat ve Terakki Fırkası’nın 1913 yılında çıkardığı Sanayi Teşvik Yasası, Kemalist burjuvazi tarafından kapsamı genişletilerek uygulanmaya devam edilmiş ve yerli burjuva sınıfın sermaye bakımından güçlendirilmesi için olağanüstü bir çaba harcanmıştır. Sanayi Teşvik Yasası’nın (Kemalistlerce uygulanan) belli başlı özellikleri şunlardır: Yerinde görülen girişimler için 10 hektara kadar karşılıksız arazi verilmesi, sanayi kuruluşlarına yurt dışından sağlanan malzemelerin indirimli taşınması, yıllık üretimin yüzde 10’u kadar hükümet desteğinin sağlanması, haberleşme hizmetlerinin ve motor gücünün hükümet tarafından karşılıksız olarak sağlanması, kamu kuruluşlarına, yerli firmaların ürünlerinin fiyatlarının ithal malları fiyatlarına oranla yüzde 10 oranında daha yüksek olsa bile, yerli malları tercih etme zorunluluğunun getirilmesi, devlet kuruluşlarının ürettiği bir dizi malın bu kuruluşlara indirimli olarak satılması, bu kuruluşların gelir ve gümrük vergilerinden ve harçlarından muaf tutulması vb.

Ancak bütün bu teşvikler karşısında, 1923’te 126,1 milyon TL ile ulusal gelirin yüzde 13,2’sini oluşturan sanayi kesimi, 1923’de 165,2 milyon TL ile ulusal gelirin yüzde 14,1’ini teşkil etmektedir.

Kısacası, 1923’ten 1932’ye kadar sanayi sektörünün ulusal gelir içindeki payı ancak yüzde 1,1 oranında artış göstermiştir. Bu oran, bahsi geçen yıllarda kayda değer bir sanayileşmenin gerçekleştirilemediğinin en açık göstergesidir.

Toprak devrimine dönüşmeyen Türk Milli Burjuva Devrimi, feodal toprak mülkiyetine karşı hemen hiçbir ciddi reforma girişmemiş, topraktaki feodal mülkiyet düzenini ve feodal üretim ilişkilerini korumaya devam etmiştir. Hatta Cumhuriyet’in ilanı ve Medeni Hukuk‘un benimsenmesi feodal toprak mülkiyetine meşruluk ve yasallık kazandırmış, dolayısıyla onun daha da sağlamlaşmasına yol açmıştır. Toprak ağaları, yozlaşan tımar sisteminin çöküşüne paralel olarak çeşitli biçimlerde ele geçirdikleri toprakların, M. Kemal hükümetinden tapularını almışlardır. “Devrim”in feodal toprak ağalarının yaşamında yaptığı en önemli değişiklik buydu(!)

Toprakta özel mülkiyet hakkını tam olarak öngören 1926 tarihli Medeni Kanun’dan önce, Osmanlı toprak düzeninin temelini oluşturan tımar sisteminin 16. yüzyıldan başlayarak çözülmeye başladığı,

19. yüzyılın sipahilerin ortadan kalktığı ve onların yerini mültezim, bey ve tefeciden oluşan ayan sınıfının -ki sömürücü bir sınıf olmanın ötesinde yönetici, egemen bir sınıfı meydan getiriyorlardı- aldığı, Osmanlı yönetim mekanizması içinde varlığını sürekli olarak koruyan Kürdistan’daki özel toprak mülkiyetinden (mirlere ve özellikle 19. yüzyıldan itibaren ortaya çıkan toprak ağalarına ait olan) ayrı olarak, toprakta genel olarak özel mülkiyete olanak veren 1858 tarihli Arazi Kanunnamesi’nin çıktığı unutulmamalıdır.

Kemalist devrimin tarım alanında yapabildiği, bir miktar miri araziyi (Feodal büyük toprak mülkiyetine hiç dokunmamıştır. 1925 Diyarbakır Ayaklanması sırasında gerçekleşen kısmi toprak dağıtımının ise amacı çok farklıydı.) veya bağ ve bahçeyi, göçmen, göçebe, topraksız ve az topraklı köylü ailelerine dağıtmak, Kürdistan’dan Batı’ya sürülen Kürt köylülerine, topraklarına karşılık düşecek araziler vermek ve 1925’te aşarı kaldırmak olmuştur.

1923-1938 yılları arasında dağıtılan toprak miktarına ait verileri incelemeye geçmeden önce, aşarın kaldırılmış olmasının, gerekli diğer tedbirlerle desteklenmediği için köylülerin yaşamında çok önemli bir iyileştirmeye yol açmadığını belirtelim.

1924’te toplam bütçe gelirlerinin yüzde 22’sini aşar vergisi oluşturuyordu. Ancak bu vergi aracılığıyla devletin eline geçen toplam meblağın yüzde 20’si mültezime (devlete ait vergiyi götürü olarak üstüne alıp toplayan kişi) geçiyordu.

Köylü daha önce mültezime karşılıksız olarak verdiği ürünü, bu kez yine kendisine son derece pahalıya mal olan bir para miktarı karşılığında veriyordu; çünkü mültezim aynı zamanda tefeciydi ve köylü tefeciye muhtaçtı.(16)

Her şeye karşın, aşarın kaldırılması tarihsel açıdan büyük bir önem taşımaktadır.

Kürt ulusunun sürülmesine bağlı olarak gerçekleşen toprak dağıtımının, feodal mülkiyete karşı girişilmiş bir reform olarak değerlendirilemeyeceği her türlü kuşkunun ötesindedir. Burada yapılan, Türkleştirmek amacıyla Batı Anadolu’ya sürülen Kürt köylülerine zorla kovuldukları topraklarının, toprak olarak bedelinin ödenmesinden ibarettir. Bu amaçla, yalnızca 1923-1934 yılları arasında 122.937 dönüm toprak dağıtılmıştır.

1923-1934 yılları arasında, Batı’ya sürülen Kürt köylülerine, mübadillere (Türkiye’deki Rumlarla değiştirilerek Yunanistan’dan getirilen Türkler), muhacir ve mültecilere ve topraksız köylülere dağıtılan toprak miktarı şöyledir: (Tablo 4)

TABLO 4 (17)

 

Arazi (dönüm)

Bağ (dönüm)

Bahçe (dönüm)

a) Şark mültecileri (sürgün edilen Kürt köylüleri)

122.937

-

-

b) Mübadil*

4.482.567

98.608

160.300

c) Muhacir ve mülteci**

1.450.280

58.814

8.356

d)Topraksız köylüler

731.450

-

-

TOPLAM

6.787.234

157.422

168.656

*99.709 hane ve 380.243 nüfus

**58.027 hane ve 247.295 nüfus

Bu dönemde dağıtılan toprağın büyük bölümünün mübadil, muhacir ve mültecilere verildiği, topraksız köylüye verilen toprak miktarının çok önemsiz olduğu yukarıdaki tablodan kolayca anlaşılmaktadır. Dağıtılan 6.787.234 dönüm toprağın % 87,4’lük bölümünü oluşturan 5.932.487 dönümlük toprak, yalnızca mübadil, mülteci ve muhacirlere verilmiştir. Yine aynı yıllarda dağıtılan toplam 157.420 dönüm bağı ve 168.659 dönüm bahçenin bütünü bu kesime verilmiştir. Topraksız yerli köylüye dağıtılan toprak miktarının % 10,7’lik bölümünü oluşturmaktadır.

1934-1938 yılları arasında 2510 sayılı kanun hükümlerine göre dağıtılan toprak miktarı ise şu kadardır: (Tablo 5)

TABLO 5(18)

 

Aile adedi

Dekar

1) Muhacir ve mülteciler

28.536

1.151.690

2) Naklolunan şahıslar (Sürülen Kürtlerin resmi dildeki adı)

2.426

149.021

3) Topraksız veya az topraklı yerli çiftçiler

48.411

1,517.235

4) Göçebeler

7.886

129.388

5) Su taşması ve yer kayması gibi felaketlere uğrayanlar

1.436

52.491

TOPLAM

88.695

2.999.825

Ayrıca, 1940-1944 yılları arasında, Maliye Bakanlığına bağlı gezici komisyonlar tarafından 619 köyde, 197.000 nüfuslu 53.000 aileye toplam 875.000 dekar toprak dağıtılmıştır.(19)

Özetle, yapılan hesaplamalara göre 11-12 milyon dekar toprağın bahsi geçen yıllarda Kemalistler tarafından dağıtıldığı saptanmıştır. Ve bu miktar, o günün Türkiye’sinde 14.5 milyon hektar olduğu tahmin edilen toplam işlenen toprağın yüzde 8’ine yakın bir bölümü oluşturmaktadır.

Dağıtılan toprağın, göçmenlerde aile başına ortalama 4, topraksız ve az topraklı köylülerde 3.1 ve göçebelerde, 1,7 hektar olduğu saptanmıştır. Açıktır ki, dağıtılan söz konusu kıraç toprak, ortalama bir geçim için gerekli olandan oldukça azdır.(20)

Toprak alanında yapılanların yeterli olmaktan çok uzak oluşu, köylünün toprak sorununu çözmekte ciddi bir öneme sahip olmayışı, toprak dağılımını gösteren söz konusu yıllara ait istatistiki verilerden anlaşılacağı gibi, günümüzde hâlâ bir köylü ve toprak sorununun varlığını koruyor olmasından da anlaşılmaktadır.

Sonuç olarak, dönemin siyasi, ekonomik, hukuki vb. uygulamalarından kolayca görüleceği gibi, başlangıçta antiemperyalist ve ilerici bir muhteva taşıyan Türk Milli Burjuva Hareketi süreç içinde devrimci barutunu bütünüyle tüketmiş ve hızla gericileşmiştir. Emperyalist işgal ordularına karşı çıktığı, kapitülasyonlara son verdiği, Saltanat ve Hilafet Makamı’nı yıktığı, dine dayalı eğitim ve hukuk sistemini kaldırdığı, laikliği benimsediği, aşarı kaldırdığı vb. için, tarihsel olarak ilerici ve antiemperyalist bir rol oynayan, hatta pek çok milli kurtuluş mücadelesine ilham veren Kemalist devrim, çok kısa bir zaman zarfında bu niteliği yitirmiş, işçilere köylülere karşı savaşan, toprak devrimini inkâra yönelen, Kürt ulusunun ve diğer azınlıkları zorla boyunduruk altında tutan, soykırım ve göçe zorlamalarla benliklerini yok etmeye çalışan, demokrasi isteyen bütün güçlere karşı düşmanlık kusan gerici bir akım haline gelmiştir.

Kemalist burjuvaziyi bu savaşa iten şey ne soyut bir devrimcilik veya ulvi idealler, ne de basit bir pazar sorunuydu. Kemalist burjuvaziyi -her milli burjuva hareketin bağrında taşıdığı tutarsızlıklara, zaaflara sahip olsa da- emperyalist işgalcilere ve Osmanlı Saltanatı’na karşı koymaya götüren nedenler hiç kuşkusuz bu sınıfın maddi çıkarlarıydı. Hareket zamanla şoven ve ilhakçı bir yöne de kaymıştır ve bu yan hiç de önemsiz değildir. Kemalist burjuvazinin Kürt ulusal sorunu karşısındaki tutumu ikiyüzlü ve gericidir. Ancak emperyalizme karşı verilen silahlı mücadele içinde sağlanan Türk ve Kürt birliğinin Kemalistlerce suistimal edilmesi, ilk sıralardaki vaadlerine karşın Kemalistlerin bu konuda ikiyüzlüce davranmaları ve Kürtlere ulusal haklarını vermemeleri, bu birliğin başlangıçtaki ilerici niteliğini karartmayacağı gibi, Kemalist hareketin bir mazlum milletler hareketi olmaktan çok bir fetih, bir ilhak hareketi olduğu anlamına da gelmez. Emperyalizme karşı mücadelenin genel bilançosuna katkıları bakımından, ilk yıllarda bu hareket antiemperyalist ve ilericidir.

Kemalistlere, dünya çapında en büyük desteği veren Bolşevikler de, Türk komünistleri de soruna bu açıdan bakıyorlardı ve yaklaşımlarında temel hiçbir farklılık yoktu.

Bugün adeta zehir hafiyeliğe soyunan ve öküz altında buzağı arayan orijinalite meraklısı bazı grup ve aydınların iddia ettiği gibi, Bolşeviklerin Kemalistlere vermiş oldukları desteğin biricik nedeni, dar ulusal çıkarcılıkla bir tutulan, emperyalizme karşı savaşta bu vesileyle basit bir soluklanma fırsatı yakalama değil, -bunun ulusal çıkarcılıkla bir ilgisi olmadığı gibi, tek başına bu bile hafife alınamaz- adı geçen ulusal kurtuluş mücadelesinin genel muhtevası veya emperyalizme karşı dünya çapında yürütülen savaşa katkılarıdır. Bolşeviklerin bu tutumunda, ilkesizliğin, ulusal çıkarcılığın veya pragmatizmin izleri aranamayacağı gibi, Kemalizme karşı beslenen hayalciliğin izleri de yoktur. Keza, Bolşeviklerin bu tutumu, Kemalist burjuvazinin, proletaryaya, halka ve ilerici güçlere karşı verdiği gerici savaşta onu destekleme şeklinde de yorumlanamaz.

Lenin, Türkiye’deki antiemperyalist mücadele için şunları söylüyordu: “... Türk işçi ve köylüleri, çağdaş milletlerin yağmaya karşı direnişinin hesaba katılması gereken bir şey olduğunu ispat etmiştir. Türkiye, emperyalist devletlerce yağma edilmeye öyle bir şiddetle karşı koydu ki, içlerinden en kabadayı olanı bile elini ondan çekmek zorunda kaldı.”(21)

Çin devriminin, emperyalizmin hakimiyetine karşı girişilen mücadele aşamasını tamamlayıp toprak devrimi aşamasına vardığını söyleyen Stalin, Çin devriminin Kemalist devrimden bu yönüyle farklı olduğunu belirtiyor ve şunları ifade ediyordu: “Türk devrimi (Kemalistler) için ayırt edici nitelikte olan, gelişmesinin ikinci aşamasına geçmeye teşebbüs dahi etmeksizin, ilk adımda, gelişmesinin birinci aşamasında, yani burjuva kurtuluş hareketi aşamasında kalmış olması gerçeğidir.”(22)

Kemalist devrimle ilgili bir başka değerlendirmesinde Stalin yine şunları söylüyordu: “Kemalist devrim bir üst tabaka devrimidir, milli ticaret burjuvazisinin devrimidir. Bu devrime, yabancı emperyalistlere karşı mücadele içinde varıldı ve devrimin daha sonraki gelişmesi, esas olarak köylü ve işçilere karşı, evet, toprak devrimi imkânlarına karşı yöneliyor.”(23)

“Orada, yani Türkiye’de emperyalizme karşı mücadele Kemalistlerin cılız kalan bir antiemperyalist devrimiyle sona erebildi.”(24)

Adı geçen dönemde, Türk komünistleri de soruna esasen doğru bir biçimde yaklaşmış, bir yandan proletaryanın örgütsel, ideolojik bağımsızlığını koruyarak iktidar ve sosyalizm perspektifiyle yığınları kazanmaya, ulusal kurtuluş savaşanın önderliğini ele almaya çalışmış, öte yandan satılmış Osmanlı Saltanatı’na karşı devrimci bir biçimde kurulan TBMM’yi meşru bir mücadele ve ittifak zemini olarak kabul etmişlerdir. TKP’nin o günkü koşullarda TBMM’yi meşru bir mücadele zemini olarak tanıması yanlış olmadığı gibi, doğru ve gerçekçiydi. Ve M. Suphi, hiçbir zaman TKP’nin devrimci programını TBMM’ye kurban etmedi. TKP’nin Şefik Hüsnü dönemindeki oportünist-şovenist çizgisi ise tam bir tutum farklılığını, bir çizgi değişikliğini yansıtıyordu, tekrarlarsak; Kemalizmin tarihi, aynı zamanda Kurtuluş Savaşı yıllarının milli burjuva sınıfının gericileşmesinin ve işbirlikçi bir sınıf haline gelmesinin tarihidir.

Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki (her dikkatli okuyucunun kolaylıkla fark edebileceği gibi), biz burada Kemalizmin kuramsal olarak kendi başına veya her yönüyle incelemeyi hiçbir zaman düşünmedik. Onu, yakın tarihi, sosyo-ekonomik ve sosyo-politik gelişmeleri etkilediği ölçüde ele aldık. Amacımız bununla sınırlı olduğu için, onun pek çok unsurunu baştan itibaren dışta bıraktık.

Dipnotlar

1-Mete Tunçay, Tek Parti Yönetiminin Kurulması, s. 341

2-M. Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar, s. 229

3-M. A Ulaş’ın Bazı Nutukları, s. 19

4-M. Tunçay, Tek Parti Yönetiminin Kurulması, s. 121-126

5-M. Tunçay, age, s. 125

6-M. Tunçay, age, s. 127-128

7-Lucien Ranbout, Kürtler, s. 41

8-Yakup Kepenek, Türkiye Ekonomisi, s. 37

9-Yahya S. Tezel, Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi, s. 114

10-M. Tunçay, age, s. 201

11-Yahya S. Tezel, age, s. 177

12-M. Tunçay, age, s. 204

13-Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politikada 45 Yıl, s. 86

14-Y. S. Tezel, age, s. 101

15-Y. Kepenek, age, s. 53

16-Bkz. Korkut Boratav, Türkiye İktisadi Tarihi, s. 40-41

17-Ömer Lütfi Barkan, Türkiye'de Toprak Meselesi, s. 455

18-Ö. L. Barkan, age, s. 455

19-Ö. L. Barkan, age, s. 455

20-Y. Kepenek, age, s. 72

21-Lenin, Stalin,..., Türkiye Üzerine, s. 117

22-Lenin, Stalin,..., age, s. 138

23-Lenin, Stalin,..., age, s. 140

24-Lenin, Stalin,..., age, s.142

*H. Avni (Ulaş), Kürtlerin 1921 Koçgiri İsyanı sırasında çocuk, kadın, yaşlı demeden soykırıma uğramalarını meclis kürsüsünden protesto etmiş ve katliamcıların cezalandırılmasını istemiştir.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn