Ermeni Sorunu Üzerine

19. yüzyılda, evrensel anlamda tarihsel bir süreç olan çok uluslu devletlerden ulus devletlere geçiş gündeme gelmiştir. Bu süreçte, Avusturya Macaristan, Osmanlı ve Rus İmparatorlukları parçalanmıştır. Birinci Dünya Savaşı ise temelde Osmanlı mirasının paylaşımı üzerine çıkmış, paylaşım planları çok önceden yürürlüğe girmiştir. Ermeni tehciri Osmanlı İmparatorluğu'nun çözülmesi sürecinde yaşanan halklar ve milliyetler mücadelesinin en trajik safhasıdır. Bu sürecin çok kanlı geçmesinin bir nedeni aynı toprakların üstünde Ermeni, Kürt ve Türklerin yaşaması; diğer bir nedense, Ermeni hareketinin güçlendiği sırada gecikmiş Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkması ve Türk milliyetçiliğinin de Ermeni düşmanlığı temelinde şekillenmesidir.

Osmanlı İmparatorluğu'nda “Ermeni Sorunu”, gayrimüslimlere Müslümanlarla eşit hukuki haklar tanınması yolunu açan 1839 Tanzimat ve 1856 Islahat fermanları ile birlikte bir iç sorun olarak ortaya çıkar. Bu fermanlarla Hristiyan azınlık haklarının tanınması taahhüt edilmiştir. Öte yandan, 1830'lu ve '40'lı yıllarda Osmanlı yönetimi tarafından merkezileşme politikaları çerçevesinde Kürt beyliklerinin özerk yapılarına son verip, aşiretlerin toprağa yerleştirilmesi kararı uygulamaya konulmuştur. Bu süreçte, göçerlerle yerleşik düzende yaşayan topluluklar arasında süren gerginlikler ve çatışmalar daha da artmıştır. Geleneksel hale gelen köy baskınları ve yağmalama olayları, haraç almalar bunlar arasındadır. İlk Ermeni direniş örgütleri bu dönemde kurulmaya başlar. Kafkaslardan Rus baskısından kaçıp gelen Müslüman göçmenlerin bir kısmı da bu yöreye yerleştirilmiştir. İç içe geçmiş yerleşimler oluşmuştur. Bu da karşılıklı çatışmaları beraberinde getirmiştir. Ermeni sorunu, başlangıçta uluslararası diplomasiye Ermenilerin, Kürtlerin ve Çerkezlerin saldırısından korunması çerçevesinde dahil olmuştur.

93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda imzalanan Ayestefanos (Yeşilköy) Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılma süreci resmiyet kazanır. Orta Avrupa ve Balkanlar'da neredeyse Osmanlı toprağı kalmaz. Çıkarlarını tehlikede gören İngiltere ve Fransa’nın duruma müdahalesi ile Berlin Muahedesi imzalanarak Rusya’ya sınırlamalar getirilir. Ancak, her iki anlaşmada da, Ermeni nüfusun yoğun olduğu Doğu vilayetlerinde söz verilen reformların derhal yapılması koşulu yer alır. Böylece, Ermeni sorunu, Osmanlılar bakımından aynı zamanda devletlerarası bir soruna dönüşür.

Reform sözleri Ermenilere karşı baskı politikalarının da artması demektir. Bu arada, Osmanlı topraklarında II. Abdülhamit’e karşı “Jön Türk” muhalefetinin ilk faaliyetleri de başlamıştır. Ermeni örgütler, Jön Türk muhalefetinin içinde yer almazlar. Ancak aralarında temas ve işbirliği arayışları 2. Meşrutiyet'e, hatta daha sonrasına kadar sürer. 1890, II. Abdülhamit rejiminin özellikle Ermeni hareketine karşı örgütlendirdiği “Hamidiye Alayları”nın kurulduğu yıldır. Bu yarı-resmî milis gücü, Doğu’daki Ermeni nüfus üzerindeki Kürt grupların baskısını devlet kontrolünde, yasal ve sistematik hale getirmektedir. Sonuçta reform bir yana Van, Bitlis, Muş yöresinde şiddetli çatışmalar olmuş, çoğunluğu Ermeni, binlerce insan ölmüş, dağlık Sason bölgesinde isyan özellikle uzun sürmüştür. Ve Sason isyanı, Abdülhamit’e bir katliam gerekçesi sunmuştur.

1900’lerin başında Taşnak komitacılarının Osmanlı Bankası baskını, 1905’te Abdülhamit’in son anda kurtulduğu suikast girişimleri Abdülhamit yönetimine bir tepki olarak değerlendirmiş, Ermeni hareketi, Jön Türk muhalefeti ile ilişki içinde 2. Meşrutiyetin ilanını sevinç ve umutla karşılamış, bunu Müslüman ahali ile birlikte yapılan gösterilerle kutlamıştır. Tehcir’den sağ çıkanlardan Harputlu Sargis Khaçatıryan (1903 doğumlu) o dönemi şöyle anlatır: “...hatırlıyorum da, 1908 tarihinde Türkiye’de ihtilal olduğunda, insanlar sokaklarda şarkı söylüyorlardı”. Bu şarkılardan biri şöyledir: “Kalkın, hey vatandaşlar!/ Sevinelim yoldaşlar!/İşte size hürriyet: Yaşasın Osmanlılar!”. Yine sağ kalanlardan Bitlisli Hımayak Boyacıyan (1902 doğumlu) ise anısını anlatırken şöyle der: “1908’de hürriyet ilan edildiğinde, başlangıçta herkes Ermeni ve Türk’ün kardeşçe beraber yaşayacağı konusunda hemfikirdi. Hatta köyümüzde şölen oldu ve tüfekler ateşlendi...”

19’uncu yüzyılda doğmuş Sasunlu [Sason] görgü tanığı Yeğyazar Karapetyan (1886 doğumlu) geçmişin tarihi olaylarını hatırlayarak şunları söyler: “...1908’de ilan edilen hürriyet bütün siyasi mahkûmları özgürlüklerine kavuşturdu; artık Ermeni, Türk ve Kürt hepsi de eşit haklara sahip olacaklardı. Her yerde sevinç çığlıkları duyuluyordu. Hürriyet yasasıyla, Ermenilerin küçük düşürülmesine, dövülmesine, soyulmasına, küçümsenmesine, küfürlere ve soyguna maruz kalmasına son veriliyordu. Bu tür davranışları sergileyen kişi en ağır cezalara çarptırılıyor, hatta idama mahkûm ediliyordu. Her iki halka da tam güvence veriliyordu: Ermenilere serbestçe oy verme, kendi temsilcilerini seçme ve önerme hakkı veriliyordu. Bu, batı Ermenilerinin yaşamında bir yeniden doğuş idi.”

Ancak bu hava 1909’da Adana’da patlak veren olaylarla bozulur. 1909 yılında, Paskalya haftasının 1-3 Nisan günleri, Adana çevresiyle birlikte alevler içindedir. Bir Müslüman- Ermeni çatışması kışkırtılmıştır. Adana’nın Ermeni mahallelerine ve çevre köylerde katliamlar ve yağmalama eylemleri olur. Hükümet, Edirne’den Ermeni Osmanlı Mebusu Hakob Papikyan’ın Adana’ya hareket etmesini, olayı yerinde incelemesini ve Meclis-i Mebusan için Türkçe resmi bir rapor hazırlamasını tavsiye eder.

H. Papikyan Adana’ya gider, olan biteni detaylı bir şekilde araştırır ve teferruatlı bir rapor hazırlar. Raporda “.kurban sayısı 30.000’e ulaşmakla kalmıyor”, denmekte, ayrıca, “katliamların yerel makamların bilgisi dahilinde ve emriyle düzenlendiği apaçık ortadadır” biçiminde ifadeler yer almaktadır. Tahrikçilik yaptıkları gerekçesi ile biri Ermeni kırk kişi idam edilir. Ama yine de İttihatçı ve Taşnak ilişkisi, 1909 sonrasında stratejik işbirliği düzeyine çıkmış, her iki parti ortak yayımladıkları deklarasyon ile Meşrutiyet’i koruyacaklarını ilan etmiştir. İki parti arasındaki resmî ilişki 1911 Taşnak Kongresi’ne kadar devam etmiş, 1912 yazı ile birlikte ilişkiler tümüyle bozulmuştur.

Ermeni sorununda asıl dönüm noktası Balkan Savaşlarından sonradır. 1911 Trablusgarp Savaşı Osmanlı'nın Afrika'dan tasfiyesi anlamına gelirken, Balkan Savaşı yenilgisi de Avrupa'dan tasfiyesini ifade etmektedir. Ve sıra Asya'daki topraklara gelmiştir. Bu savaşta İmparatorluğun kalbi sayılan, İttihatçı yöneticilerinin çoğunun doğum yeri olan Rumeli’nin tamamına yakını kaybedilir. Kaybedilen topraklarla birlikte Anadolu'ya doğru büyük bir Müslüman göçmen akını başlar. Hristiyan düşmanlığı da bu koşullarda yükselişe geçer.

Görünen o ki, bu yenilginin ardından iş başına gelen İttihat Terakki Partisi, yönetimi bundan sonra benimsediği geleneksel ittihat-ı anasır; yani dinî, millî cemaatleri bir arada tutma siyasetinin iflas ettiğini kabul eder. Bu durumdan köklü bir değişiklik yapmanın zorunlu olduğu sonucunu çıkarır. Çok uluslu bir imparatorluğu ayakta tutma politikasının güdülemeyeceği, artık elde kalan topraklara sahip çıkılması gerektiği görüşü güç kazanır. Osmanlı'dan kopan ya da kopma eğiliminde olan diğer halklar gibi milli bir politika yürütülmesi gerektiği, aksi halde topyekûn yok olma tehlikesi ile karşı karşıya gelineceği düşünülmektedir. Bundan böyle İttihat Terakki yönetimi bir Türk milli politikası takip edecektir. Ve bu politika, bu tarihten sonra Türk milletinin vatanı olarak algılanacak olan Anadolu üzerine yoğunlaşacaktır. Anadolu’da ise Ermeniler, Kürtler, Türkler, Rumlar, Yahudiler ve başka halklar birlikte yaşamaktadırlar. Bu politikanın etnik temizlik anlamına geldiği ortadadır.

Öte yandan, 1912'nin son aylarından başlayarak Osmanlı-Ermeni kuruluşları Doğudaki altı vilayette özerklik istemektedirler. Rusya'nın baskısı ve dönemin altı büyük Avrupa devletinin katılımıyla özerklik projesi hazırlanıp Mart 1914'te Yeşilköy Anlaşması ile Osmanlı hükümetine kabul ettirilir. Özerklik; Van, Muş, Bitlis, Erzurum, Sivas ve Diyarbakır’ı da içeren altı vilayet için söz konusudur. Bu projenin pratikte bağımsızlık demek olduğu aslında bütün taraflarca kabul edilir. Uzun görüşmeler sonucu yöre iki yönetim bölgesine ayrılır ve yönetmek üzere iki Vali atanır. Norveçli Müfettiş Hoff ve Hollandalı Westenen, Ağustos 1914'ün başında Erzurum'a gelmişlerdir.

Bu durumda, Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması ve Osmanlı devletinin savaşa katılması bu projeden kurtulmanın çaresi olarak görülmüştür. Osmanlı hükümeti savaşa girdiğinde artık, Ermeniler köşeye sıkışmış ve neredeyse gidecek yeri kalmamış Türk milliyetçiliğinin, Batılı büyük devletlere duyulan kin başta gelmek üzere, tüm nefretini kusacağı bir kesim olarak topun ağzındadır. Üstelik Rumeli’nden vazgeçmek zorunda kalan ve yüzünü Doğu’ya dönen İttihatçıların İslam ve Türk coğrafyasına ulaşmalarının önünde engel olarak görülmektedirler.

İttihatçılar artık bütün Anadolu’yu merkezi ve üniter bir Türk-Müslüman ulusal devleti kimliğine sokmayı planlamaktadırlar. Dahası, emperyalist paylaşım savaşına, bir Turan İmparatorluğu kurma hayalleriyle dahil olmaktadırlar. Profesör Stefanos Yerasimos’un dediği gibi; “1914-1915 kışında yerleşen kanı bir vatanın iki talibi olamayacağı ve Ermenilerden kurtulmanın yolunun bulunması gereği, yani 'ya biz ya onlar' psikolojisidir. Bu 'kurtulma'nın yolları ise yerine ve koşullara göre uygulanmıştır”. Tehciri büyük bir coşkuyla uygulayan Diyarbakır Valisi Çerkez Reşit Bey’in “Ya onlar bizi ya biz onları” sözü bu anlayışın en açık ifadesidir.

1914 Yeşilköy Anlaşması görüşmeleri sırasında Alman Büyükelçisi Wangenheim Berlin’e gönderdiği raporda, “bu iş taksimin başlangıcı demektir” diye yazar. Avusturya Büyükelçisi Pallavicin’in, Rusların reformun gerçekleşmesi ile birlikte, “Türkiye’nin Asya parçasının bölünmesinin artık bitmiş bir iş olduğunu” hiç saklamaya gerek görmeden kendisine söylediğini ifade eder. İttihat ve Terakki yöneticilerince kırım kararının alınmasında Birinci Dünya Savaşından yenilgiyle çıkılması durumunda bu özerklik kararının hayata geçirileceğini bilmenin de etkisi vardır.

1890’larda yapılan katliamlardan sonra Van yöresinde Ermenilerle ve yerel güçler arasında çatışmalar artar. 1915 Nisan'ının ortasında İstanbul'a ayaklanma haberi gelir ve tehcir kararı alınır. Aslında bu denli kapsamlı bir tehcir kararı alınmasında artık Ermenilerin eylemleri yalnızca bir bahanedir. Ve nitekim resmi yazışmalarda tehcirin bu bölgelerde oluşturulması kuvvetle muhtemel bir Ermeni devletinin varlığını engellemek amacını güttüğü açıkça ifade edilir. Sarıkamış yenilgisi ve Çanakkale savaşının başlaması, kararın hızla uygulamaya sokulmasına yol açar. Ermeni bağımsızlığının ilanının an meselesi olduğu düşünülmektedir.

“...1914 yılında Türkiye genel seferberlik ilan etti... -diye anlatır Harputlu Sargis Khaçatıryan (1903 doğumlu)- Ermeni gençlerini Türk ordusuna aldılar. Götürüp amele taburlarında çalıştırdılar; sonra hepsini de öldürdüler...”. Doğal olarak, eğer Ermeniler Van’da meşru müdafaaya başvurmasalardı, onlar da aynı şekilde şehit olacaklardı. Burada soykırımdan kurtulan Vanlı Ardsrun Harutyunyan’ın (1907 doğumlu) sözlerini hatırlatmakta fayda var: “Meşru müdafaa, halka karşı şiddete başvurulduğunda doğmaktadır.”

“Dolayısıyla, Van’da, Şatakh’ta [Çatak] ve diğer yerlerde kahramanca yapılan savunma muharebeleri, İttihat Hükümeti’nin uyguladığı şiddete baş kaldıran batı Ermenilerinin haklı bir isyanıydı, onların dünyadaki büyük devletlere yönelttikleri şikayet sesiydi” şeklinde ifade etmektedir Ermenilerin görüşlerini, Verjine Svazlian (Sıvaslıyan) Ermeni Soykırım ve Tarihsel Hafıza adlı çalışmasında.

Tehcirin resmi gerekçesi, ordu için tehlike teşkil eden Ermenilerin savaş bölgelerinden uzaklaştırılmasıdır. “1915’te Ruslarla çarpışan Türk ordusunu arkadan vurmaya çalışan Ermeni çetelerine yardım eden Ermenilerin güneye gönderilerek yerlerinin değiştirilmesini hedef alan” Tehcir Kanunu, 14 Mayıs 1915’te yürürlüğe girmiştir. Tehcir Kanununun tam metni şöyledir: “1-Vakti seferde ordu ve kolordu ve fıkra komutanları ahali tarafından herhangi bir suretle evamir-i hükümete ve müdafaa-i memlekete ve muhafaza-i asayişe müteallik icraat ve tertibata karşı muhalefet ve silahla tecavüz ve mukavemet görürlerse, derakap, kuvayı askeriye ile şiddetli surette tahribat yapmağa ve tecavüz ve mukavemeti esnasında imha etmeye mezun ve mecburdur. 2- Ordu, müstakil kolordu, tümen komutanları, askeri icaplara mebni veya casusluk ve hainliklerini hissettikleri köyler ve kasabalar ahalisini tek tek veya topluca diğer yerlere sevk ve iskân ettirebilirler”. Resmi tezi savunanlar işte bu yasal gerekçeye dayanmaktadır. Yapılan iş savaş hukukunun gereği sayılmaktadır.

Tehcir Kanununun çıkarılmasından hemen sonra çeşitli illere, valiliklere, kaymakamlıklara şifreli telgraflar çekilir. Yöntem her yerde aynıdır. 24 saatte tespit edilen yörelerin boşaltılması emri verilir. Polis, asker ve milis gelir, önceden belirlenmiş evlerin kapısını çalar teker teker. Onlara her şeyi arkalarında bırakıp gitmeleri için birkaç dakika zaman verilir. Kafileler halinde toparlanırlar. Hiçbir ayrım yapılmamıştır. Yaşlı hasta çoluk çocuk demeden aniden Batıdakiler de Doğudakiler de bir ölüm yolculuğuna çıkartılmıştır. Bursa’nın Medz Nor Köyü’nden Aşot Ohanyan (1905 doğumlu) bu ölüm yürüyüşünü şöyle anlatır: “1914’te Türk Hükümeti gençlerimizi toplayıp, silah altına aldı; ondan sonra da ailelere ‘araba kiralayın, yakın bir yere gideceğiz’ denildi. Parası olan yük arabası kiraladı, parası olmayan da yayan gitti. Biz de çocuktuk; annemizin eteğinden tutup yürüyerek gittik. Uzun süre yolculuk ettik. İlk durağımız Konya idi. Orada, bizi şehre sokacaklarına, dağlarda jandarmaların gözetimi altında aç susuz bıraktılar. Ertesi sabah bizi Bozkur’a doğru yola çıkardılar. Oradan da geçtik. Günlerce, haftalarca yürüyorduk. Ayaklarımız kanlar içinde yürüyorduk. Zaptiyeler kamçıyla vuruyorlardı. Birçokları buna dayanamayıp, yolda öldü. Cesetler yerde kalıyordu ve geceleri kurtlar onları yiyordu. Yayan gidiyorduk. Zaten çok az kişi kalmıştık, çünkü birçok insan ölmüştü. Bir de İğde diye bir köyün yakınlarına ulaştık. Orada ‘Paranız yok mu? Paraları çıkarın!’ diyerek üstümüze saldırdılar ve soygun başladı”.

Yol uzundur. Ve göç ettirilenlerin çoğu yaya yürütülmektedir. Geğetsik Yesayan (1901, İzmit doğumlu) sürgün yollarında çektikleri inanılmaz eziyetleri ve geçtikleri bölgeleri şöyle anlatır: “1915 yılında, Büyük Felaket sırasında ben 14 yaşındaydım. Sürgün başladı. Ailemizdeki 12 kişiyle sürgüne gittik; sadece 2 kişi hayatta kaldık. Yolda bizi kamçılarla dövüyor, bize eziyet ediyor ve su vermiyorlardı. Biz yürüyerek Devlet, Eskişehir, Konya, Ereğli, Bozantı, Kanlı Geçit, Bab, Meskene, Abu Arar ve Tigranakert’ten [Diyarbakır] geçip sonunda Der Zor’a vardık...”

Bu varılan kamplarda neler olduğunu ise Cemal Paşa’nın Kurmay Başkanı Ali Fuad Elden Suriye Hatıraları’nda “İki Ölçü” başlıklı bölümde anlatır. Cebeli Dürûz’e bir teftiş seyahati yapar Cemal Paşa. Karşılayıcılar arasında “çıplak kara kuru iskelet halinde” insanlar görür. “Belli ki açtılar. Susuyorlardı” der Ali Fuad. Cemal Paşa’yı alkışlamıyor, öylece bakıyorlardır. Adamları merak edip kim olduklarını sorar. Ermeni göçmenlerdir. Cebeli Dürûz ordunun zahire ambarıdır. Ve hasat zamanıdır. Her tarafta tepecikler halinde zahire yığılıdır. Kurmay Başkanı Cemal Paşa’dan göçmenler için iki ton buğday ihsan etmesini ister. O vakte kadar kudretli ve cömert bir insan olarak bildiği Cemal Paşa Kurmay Başkanı’na: “Fuad Bey! Sen daha hala anlamadın mı?” der. Anlamamıştır. “Halep’te başka bir ölçü uygulanmıştı. Cebeli Dürûz’da başka bir ölçü uygulandı” diye yazar anılarında.

Göç yollarında neler yaşandığı hakkında sayısız tanıklık vardır artık günümüzde. Fethiye Çetin “Anneannem” adlı kitabında içimizden birinin, “kılıç artığı” sayılan Heranuş nenenin öyküsünü anlatır. Anlatılan tanıklıklar, yaşananlar çok yakındır birbirine: Önceden ayrılıp öldürülen erkekler, parçalananlar, yakılanlar, yollarda saldırı, açlık, çocukların genç kızların kaçırılması, kendini azgın sulara atmak zorunda kalan genç gelinler, öldürülen bebekler. Vahşet, vahşet, vahşet... Açlıktan ot yiyenler, açlıktan insan eti yiyenler, parçalanmış ceset tepeleri, akarsularda yüzen cesetler. Anadolulu Heranuş nenenin tanıklığı ile Talat Paşa davasının tanıklarından Cristine Terzibaşıyan’ın anlattıkları birbirinden çok da farklı değildir bu yüzden. Aslında her katliam kurbanının yaşadığı hep aynı yazgının farklı coğrafyalara savrulan parçalarıdır; Almanya’ya, Amerika’ya, Fransa’ya ve İtalya’ya ve Ermenistan’a.

Göçertme Anadolu’nun 70 yerleşim yerinde hemen hemen aynı anda başlatılır. Erzurumlu Loris Papikyan (1903 doğumlu) da şöyle anlatır yaşadıklarını: “.Yolda, Türklerin Ermeni kızlar ve kadınlarla nasıl alay ettiklerini gördüm. Ben öyle korkunç bir sahneye tanık oldum ki, dünya tarihinde eskiçağlardan bugüne kadar hiçbir barbar kavim kadınlara karşı buna benzer bir vahşet sergilememiştir. Dört rütbeli şahıs, insani görünümlerini yitirmiş, vahşi sırtlanlar gibi azmış aşağılık yaratıklar, bir masanın etrafına oturmuştu ve bir grup Ermeni kadın da yanlarında ayakta duruyordu; o kadınlar muhtemelen birkaç gün sonra doğum yapacaklardı. O rütbeliler hamile kadınların rahimlerindeki çocukların cinsiyeti üzerine bahse giriyor ve emirlerindeki askerlere hamile kadının karnını bıçakla deşerek bebeği dışarı çıkarmalarını emrediyorlardı. İnsan görünümlü vahşi hayvanlar neler yapmıyorlardı ki. Eğer ben bahsi geçen sahneyi şahsen görmüş olmasaydım ve bugün onu bana anlatsalardı ya da bir kitapta okusaydım, benzer bir vahşetin sergilenmiş olduğuna asla inanmazdım”. Gerçekten de bu tanıklıkları okurken yaşadığımız duygulara tercüman olmaktadır aynı zamanda Loris Papikyan.

Tehcir eylemi, ilgili yasadan çok önce gündeme gelmiştir. Emrin çıkarılması Batılı Devletlerden gelen protestolardan sonradır. İttihat ve Terakki Partisi, Jön Türk devrimini gerçekleştiren örgüttür. Ancak iktidarı gerçek anlamda ele geçirişi Ocak 1913’tür.

Anadolu’yu Türkleştirme planları da bu tarihten sonra yürürlüğe sokulur. Özellikle 1914 yılında Enver Paşa’nın Harbiye Nazırı olmasıyla somut planlar ortaya konur. Teşkilat-ı Mahsusa’nın (Özel Örgüt) kurulması da bu planın en önemli unsurlarındandır. Teşkilat-ı Mahsusa’nın önde gelen isimlerinden Kuşçubaşı Eşref ; “Teşkilatın görevi Anadolu’daki gayrı Türk unsurların tasfiye edilmesidir” der.

Anılarında, 23 Şubat 1914 tarihinde Enver Paşa ile bir görüşme yaptığını yazar. Enver, Eşrefe, devletin kurtuluşunun gayrı Müslimlere karşı alınacak tedbirlere bağlı olduğunu söyler. Teşkilat-ı Mahsusa’nın görevi, “hükümetin görünürdeki kuvvetlerinin ve asayiş teşkilatının kat’iyyen başaramayacağı hizmetleri yerine getirmektir.” Hainler ve sadıklar ayrılmalıdır. Bu amaçla; “büyük bir plan hazırlamıştık... Bu plan, Osmanlı Devleti’nin asırların yükü ve mirası olarak omuzlarında taşıdığı mâzi miraslarının zararını asgari hadde indirecek tedbirleri ihtiva ediyordu” der, Kuşçubaşı. Anlattıklarına bakılırsa devlet yöneticileri, gayrimüslimleri ayrılıkçı ve “öldürücü bir dert” olarak görmektedir. Plan yürürlüğe konulur, “stratejik noktalara kümelenmiş ve dış menfi tesirlere bağlı gayrı Türk yığınakların tasfiyesi” başlatılır.

Tehcirin amacı, hiçbir biçimde yalnızca güvenlik gerekçesiyle göç ettirme değildir. Tehcir, Anadolu’nun gayri Türk unsurlarından arınması için kullanılan bir araçtır.

Bu durumu, tehcir eylemini Teşkilat-ı Mahsusa adına organize eden, Bahaddin Şakir’in Adana murahhası Cemal Bey’e 25 Şubat 1915’te yazdığı bir mektupta söyledikleri de açıkça ortaya koymaktadır: “Cemiyet vatanı bu mel’un kavmin (Ermenilerin) ihtizasından kurtarmaya dâi hazırdır. Osmanlı tarihine sürülecek lekenin mesuliyetini düşulhamiyetine almaya karar vermiştir”. Bu, soğukkanlı bir bilinçlilik halidir. 1920 yılında Ankara’da yeni açılan Büyük Millet Meclisi’nde bir konuşma yapan Hasan Fehmi Bey; “Tehcir meselesi, biliyorsunuz ki, dünyayı velveleye veren ve hepimizi katil telakki ettiren bir vaka idi. Bu yapılmazdan evvel âlem-i nasraniyetin bunu hazmetmeyeceği ve bunun için bütün gayz ve kinini bize tevcih edeceğini biliyorduk. Neden katillik unvanını nefsimize izafe ettik? Neden o kadar azim, müşkül bir dava içine girdik? Sırf canımızdan daha aziz ve daha mukaddes bildiğimiz vatanımızın istikbalini taht-ı emniyete almak için yapılmış şeylerdir” diyerek bu bilincin bir unsuru olduklarını açıkça ifade edecektir. Zaten, Kurtuluş Savaşını yönetenler de İttihat ve Terakki’nin ikincil kadrolarıdır.

Ermeni Kırımının resmi başlangıç tarihi, 24/25 Nisan 1915 olarak kabul edilir. Bu tarihte Van’daki olaylar bahane edilerek Ermeni toplumunun önde gelenlerinden 235 kişi tutuklanır, bunu 600 kişinin daha tutuklanması izler. Tutuklananlar 24 Mayıs'ta 2 bin 345 kişidir. Aralarında Grigor Zohrap, şairler Daniel Varujan, Siamanto, yazar ve doktorlar Ruben Zardaryan, Ruben Sevak, Hovhannes Tılkatintsi, Melkon Gürcüyan, Yeruhan, Sımbat Bürat, Tigran Çöküryan, Nazaret Tağavaryan ve daha birçok ünlü sima vardır. Başta İstanbul’dan olmak üzere Sivas’tan, Diyarbakır’dan, Merzifon’dan, Erzurum’dan, Kayseri’den, İzmir’den ve Ermenilerin yaşadığı diğer yerlerden alınarak sürülmüş ve katledilmişlerdir.

Ermeni milletvekili Grigor Zohrap ve Vartekes’in ölümünü gazeteci Ahmer Refik (Altınay), 'İki komite İki Kıtal' adlı kitabında anlatır. Grigor Zohrap ve arkadaşları sürgün sırasında Cemal Paşa’nın karargahının olduğu Halep’e kadar gelirler. Ve Paşa’dan korunmalarını isterler. Cemal Paşa olaylar durulana kadar onları gözden uzak tutmaya karar verir. Ve Talat Paşa’ya başvurur. Talat tüm ısrarları reddeder. Ve yargılanmak üzere Diyarbakır’a gönderilmelerini ister. Yola çıkarlar. Yolda, Çerkez Ahmet Çetesi Zohrap ve arkadaşlarını öldürür. Cemal Paşa, Şam’dan emir yollayarak Eskişehir’de Çerkez Ahmet ile arkadaşı Halil Bey’i tutuklatır.

Çerkez Ahmet’ten Abdullah Çatlı’ya

Çerkez Ahmet hükümetin fedailerindendir. “Cavit Bey'in şerefine Zeki Bey’i öldürenlerdendi”, diye yazar Ahmet Refik. Halep’e ulaşan Ermenileri görünce Cemal Paşa’ya; “Emir buyrun, Bir teşkilat yapalım. Bunları da temizleyelim” demiş, ancak Cemal Paşa izin vermemiştir. “Çerkez Ahmet, Ermeni fecayi için mühim bir vesika idi” der Ahmet Refik. Ve Eskişehir’de yakalanan fedaiye sorular yöneltir. Çerkez Ahmet, Ahmet Refik’in Doğu illerinde ne yaptığı sorusunu şöyle yanıtlar; “Bey birader, dedi, şu hal namusuma dokunuyor. Ben bu vatana hizmet ettim. Gidin, görün, Van ve havalisini Kâbe toprağına döndürdüm. Bugün orada tek bir Ermeni’ye tesadüf edemezsiniz. Vatana bu kadar hizmet ettim; sonra o Talat gibi hergeleler İstanbul’da buzlu bira içsinler beni de böyle taht-el hıfz getirsinler, yok bu haysiyetime dokunuyor!” Zohrap ve arkadaşları sorulduğunda da yanıtı şudur: “Halep’ten çıkmışlardı yolda rastladık, derhal arabalarını kuşattım. Gebereceklerini anladılar. Vartekes dedi ki; ‘peki Ahmet bey bize bunu yapıyorsunuz, fakat Araplara ne yapacaksınız? Sizden onlar da memnun değiller’, ‘o senin bileceğin iş değil, kerata’ dedim, bir mavzer kurşunuyla beynini patlattım. Sonra Zohrap’ı yakaladım. Ayağımın altına aldım. Koca bir taşla kafasını ezdim, geberinceye kadar ezdim”.

Falih Rıfkı Atay, askerliğini Cemal Paşa’nın yanında yapar. O da, hapishaneden adam çıkarıp çeteler kurulduğuna şahittir. Zeytindağı adlı anı kitabında Zohrap ve Çerkez Ahmet olayını kendi cephesinden anlatır. Cemal Paşa, Talat’tan Zohrap ve Vartekes’i Lübnan’a gönderme izni alamamıştır. Ancak onları öldüren Çerkez Ahmet, arkadaşlarını yakalatıp Şam’a getirtir. Bu kez Talat onların bırakılmasını ister. Yine uzun yazışmalar olur “Talat Paşa nihayet; Bu vesile ile onlardan kurtulmuş oluruz kararını vermiş olacaktı” diye yazar Falih Rıfkı. Anlattığına göre; sonunda Cemal Paşa, Çerkez Ahmet ve arkadaşı Nazım’ı (Ahmet Refik, Nazım’ın daha önce öldüğünü yazar, tutuklanan Halil Bey olmalıdır -I.K.) mahkemeye çıkarır. Çantalarında yağma malzemesi bulunmuştur. “… bu iki serserinin bir ideal için fedakarlık değil, zengin olmak için cinayet işledikleri belli idi” diye yazar Falih Rıfkı. Çerkez Ahmet’ten Çatlı’ya ya da Yeşillere “devlet için kurşun sıkanların” durumu budur. Karşı olunan hiçbir vakit eylemlerinin biçimi olmamıştır. Cemal Paşa yetkisini kullanarak önce onları astırır. Sonra İstanbul’a haber verir. Bu da kullanılan insanlar üzerinden paşalar çekişmesidir. Ama anlatılanlar Türk yazarların kaleminden tehcir gerçeğinin en açık bir ifadesidir de. Katliama belge arayanların Türkçe kaynaklara bakması bile gerçeği görmelerine yetecektir. Eğer gerçeği arıyorlarsa tabi.

Talat Paşa davasının bilirkişilerinden Dr. Johannes Lepsius; “Tehcir kararı Jön Türk Komitesi tarafından alındı. Dahiliye Nazırı Talat Paşa ve Harbiye Nazırı Enver Paşa tarafından planlanarak, Jön Türk Teşkilatı tarafından uygulandı” diye açıklar kanısını. Sürgün emrini alan devlet görevlilerin bir kısmı emri şaka sanmış, bir kısmı itiraz etmiş, emri tekrar tekrar doğrulatmaya çalışmışlardır. Emirlere uymayanlar görevden alınmıştır. Hemen her yerde Parti ve ona bağlı Özel Örgüt devlet daireleri üzerine baskı uygulatmış, emri bizzat uygulamış ve uygulatmışlardır. Tehcir kısmen İstanbul, İzmir ve Halep gibi şehirler dışında tüm Ermenileri kapsayacak biçimde uygulanmıştır. Bu şehirlerden de sürülenler olmuş, daha geniş sürgün elçilikler ve konsolosluklar aracılığıyla engellenmiştir. Anadolu Ermenileri, hükümet ve parti tarafından gönderilen emir üzerine, Mezopotamya çölünün kuzey ve doğu kenarına, Dair-es Zor’a, Rakka’ya, Homs-Hama, Meskene’ye, Ras-el Ain’e ve Musul’a kadar sürülmüşlerdir. Batı Anadolu, Kilikya ve Kuzey Suriye’de yaşayan Ermenilere yapılan budur. Çölde oluşturulan toplama kamplarında birkaç yüz bini bulan nüfusun büyük çoğunluğu açlık ve düzenli olarak yapılan katliamlar sonucu hayatlarını yitirmiştir. Toplama kamplarında yer darlığı başlayınca birçoğu çöle götürülüp yok edilmiştir.

Doğu Anadolu bölgesinden sürülenlerin sadece yüzde 10’u sürgün yeri olarak saptanan yerlere ulaşmıştır. Yüzde 90’ı yollarda öldürülmüştür. Kadın ve kızlar jandarmalar tarafından satılmış, Türkler ve Kürtler tarafından kaçırılmıştır. Tehcirin resmi gerekçesi Ermenilerin ordu için tehlike teşkil ettikleri bölgelerden uzaklaştırılmasıdır. Ama Anadolu Ermenilerinin tümü savaşsız bölgelerden alınmış, doğrudan savaş bölgelerine, ordu birliklerinin bulunduğu yerlere sürülmüşlerdir. Üstelik yaşamlarını devam ettirebilmeleri için hiçbir önlem alınmamıştır. İaşeleri konaklama gereksinmeleri düşünülmemiştir. Uluslararası insani kuruluşlarının, Amerika ile İngiltere’nin insani yardım önerileri ise reddedilmiştir.

Tehcir emrinin bir katliam emrine, ama aynı zamanda bir Ermeni direnişine dönüştüğü yer Van’dan Elazığ’a (Harput) uzanan bölgedir. Ermeni nüfusun görece en yoğun olduğu bu bölgede silahlı gruplara sahip Ermeni topluluklar üzerlerine gelen Teşkilat-ı Mahsusa timleri ve eski Hamidiye alayları mensuplarına karşı koyarak ya Sason ve çevresindeki dağlarda veya çoğunlukta oldukları ve zaten isyan halini sürdürdükleri Van’da savunmaya çekilerek Rus kuvvetleri gelinceye kadar tutunmaya çalışmışlar ya da düzensiz gruplar halinde Osmanlı-Rus hududunu geçip Rusya’ya sığınmaya uğraşmışlardır.

Çukurova’da Ermenilerin bir kısmı dağlara sığınarak ve kaçarak hayatta kalmayı başarmışlardır. Kimi yerlerde direnmeler örgütlemişlerdir; ... ve batı Ermenilerinin farklı kesimlerinin kendi temel yaşamsal haklarını müdafaa etmek için zulme karşı haklı ve şerefli mücadeleleri (1915 Van Muharebesi, Şatakh [Çatak], Şebinkarahisar ve Sasun’da [Sason] ölüm kalım mücadeleleri, Musa Dağ, Urfa ve daha sonraları 1920-21’de Ayntap [Gaziantep] ve Hacın muharebeleri) görgü tanıklarının anlattıkları anılara yansımaktadır” diye anlatır Verjine Svazlian (Sıvaslıyan).

İstanbul yargılamalarında verilen ifadelerden anlaşıldığına göre; her bölgede yaklaşık %5 civarında bir Ermeni nüfus bırakılmasına izin verilmiştir. Ermeni halkı bazı bölgelerde, örneğin Yozgat ve İzmir’de elleri kolları bağlanarak götürülmüşler, Trabzon civarında kayıklara bindirilerek denize dökülmüşlerdir. Trabzon milletvekili Mehmet Emin Bey, Ermenilerin kayıklara doldurularak boğulmalarına kendi gözleriyle şahit olduğunu söylemiştir. Öldürmeler çoğu kez yerleşim yerlerinin dışına çıkar çıkmaz başlamaktadır. Öldürme işi hemen daima Teşkilat-ı Mahsusa çetelerince gerçekleştirilmiştir. Doğu illerindeki çeteler Kafkas ve Çerkez göçmenlerinden, Hamidiye alaylarından, adli mahkumlardan, sivil görünümlü subaylardan ve İttihat Terakki’nin yöredeki mensuplarından oluşmuş, işler yine jandarmayla birlikte yürütülmüştür. Muş’ta ise işe ordu da karışmıştır.

TTK tarafından bastırılan Ermeniler Sürgün ve Göç adlı kitapta, Alman ve Amerikan konsoloslarına dayanılarak, Trabzon bölgesinden gönderilecek Ermenilere ilişkin başlangıçta yapılan bazı istisnalar anlatılarak tehcirde Osmanlı İttihat Terakki yönetimince Ermenilere iyi davranıldığı ispatlanmaya çalışılır. Oysa çocuklara, yaşlılar ve hastalara Alman Konsolos Bergfeld’in Vali ile iyi ilişkileri dolayısıyla tanınan bu istisnalar İttihat ve Terakki Partisinin hoşuna gitmemiş ve Alman Konsolos Bergfeld’in raporunda söylediği gibi İstanbul’dan gelen emirle ve Valinin yokluğu da fırsat bilinerek 3 gün sonra derhal kaldırılmıştır. Son andaki müdahale ile yalnız çocukların kalmasına izin verilmiştir.

“İstisnaya tabi tutularak, sürgüne gönderilmeyen çocukların akıbeti hakkında da yeteri kadar bilgi vardır. Hepsi kaldıkları yerlerden toplandılar ve çoğu ya hastanede zehirlenerek ya da denize dökülerek öldürüldüler. Çeşitli konsolosluk raporları yanı sıra, bu boğulma olayları, 1919’da İstanbul’da Trabzon’daki tehcir olayı sanıkları aleyhine açılan davada da dile getirildi. İlgili davanın, 12 Nisan 1919 tarihli onuncu; 1 Mayıs 1919 tarihli on beşinci; 5 Mayıs 1919 tarihli on altıncı ve 10 Mayıs 1919 tarihli on yedinci oturumlarında, vali, tüccar, asker (hepsi Türk) şahitler, sürgünden geriye kalan çocukların ve hastaların öldürülmelerine ilişkin bilgiler aktarmışlardır” diye yazar Taner Akçam.

Tehcir işi Genelkurmay tarafından koordine edilmekle birlikte ordu çoğu kez direkt olarak işlere karışmamıştır. Profesör Vahakn N. Dadrian ordu içinden üç subayın adını zikreder: Enver Paşa, Miralay Seyfi Düzgören ve 3. Ordu Komutanı Mahmut Kamil Paşa. Kamil Paşa kırımın örgütlenmesinde önemli görevler üstlenmiştir. Paşanın komutanı olduğu 3. Ordu adına yayınladığı genelge, tehcirin amacının ne olduğunu göstermesi bakımından öğreticidir.

Genelgede; “Bir Ermeni’yi tesahüp edecek (koruyacak) bir Müslüman’ın hanesi önünde idam hanesi ihrak (yakmak) ve memurinden ise tard ve Divan-ı Harbe sevk ve himayeyi reva görenler cihet-i askeriyeden iseler nisbet-i askeriyelerinin kat’berayı muhakeme mezkur Divan-ı Harplere tevdi olunması” bildirilmektedir. Yani, bir Ermeni’ye yardım eden sivil Müslüman gerekçesiz asılıp idam edilirken, devlet görevlileri aynı sonuçla yargılandıktan sonra karşılaşacaklardır. Eski sosyalistlerden Abidin Nesimi’nin babası Lice kaymakamı Hüseyin Nesimi, Basra Valisi Ferit, Beşiri kaymakam vekili Sabit, Müntefak mutassarıfı Bedi Nuri, Ermenileri katletmeyi reddettikleri için öldürülenler arasındadır. 3. Ordu Komutanı Vehip Paşa, yol yapımında çalışan ve Sivas’tan 4. Orduya sevk edilmek üzere yola çıkartıldıktan sonra imha edilen Ermenilerin ölümünden sorumlu Yüzbaşı Nuri Efendi'yi, hemen Divan-ı Harbe vererek yargılatır ve idam ettirir.

Bir başka zulüm ve yok etme mekanizması da Amele Taburlarıdır. Seferberlik ile birlikte 2045 yaş arası Ermeniler zaten askere alınmışlardır. Bunu, taşımacılık işlerinde kullanılmak üzere 15-20 ve 45-60 yaş arasındakilerin askere alınması izler. Erzurum yöresinde görev yapan yabancı görevlilerin raporları, amele taburlarına alınanların nasıl yol işçilerine ve yük hayvanlarına dönüştürüldüklerini anlatır. Bunların çoğu kötü muamele, soğuk, dayak ve açlık gibi nedenlerle ölmüşler, dayanamayıp kaçanlarınsa evleri yakılmıştır. Sarıkamış yenilgisinden sonra durum daha da kötüleşmiş, Ermeni askerler önce silahsızlandırılmış sonra imha edilmişlerdir.

Dr Johannes Lepsius, Talat Paşa tarafından imzalanan kararnamede “Sürgünün hedefi yoktur” dendiğini söyler. Sonuçlar bunu doğrulamaktadır. Talat Paşa tarafından Diyarbakır’a çekilen bir telgraf amacın ne olduğunu çok iyi anlatır. Diyarbakır Valisi Dr. Reşit’in yaptıkları o kadar boyutlanır ki, hakkındaki şikayetler İstanbul’a ulaşır. Çeteler tarafından yalnız Ermeniler değil diğer Hristiyan ahali de geceleri şehir dışına çıkarılıp boğazlanmaya başlamıştır. Öldürülenlerin toplam sayısının 2000 kişi civarında olduğu kendisine bildirilen Talat şu telgrafı çeker; “Ermeniler hakkında ittihaz edilen tedabir-i inzibatiye ve siyasiyenin diğer Hristiyanlara teşmili kat’iyyen gayr-i caiz olduğundan ... bi’lhasa ale’l ıtlak Hristiyanların hayatını tehdit edecek bu kabil vekayi’a derhal hitam verilmesi ve hakikat-i halin işarı”. Yani, bu telgrafta Talat, boğazlamalar karşısında bir soruşturmaya bile gerek görmeyerek, boğazlamayı Ermenilerle sınırlı tutmasını ve durumu bildirmesini istiyor yalnızca.

1915-1917 arasında öldürülen Ermeni sayısının 800 bin olduğu o dönemde pek çok Türk kaynak tarafından telaffuz edilmiştir. İstanbul Hükümetince açılan soruşturmanın sonuçlarını açıklayan Dahiliye Nazırı Cemal Bey, Damat Ferit Paşa ve Mustafa Kemal de bu rakamı verirler. 1927 yılında Genelkurmay’ın savaştaki kayıplarla ilgili bir yayınında yine 800 bin sayısının telaffuz edildiğini yazmaktadır Taner Akçam. Ermeni kaynakları ise 1 ila 1,5 milyon arasında bir rakam ortaya koyarlar. Berlin’de Talat Paşa’nın öldürülmesi davasında bilirkişi olan J. Lepsius, Ermeni patrikhanesinin verdiği rakamlara göre savaş öncesinde Türkiye’de 1.850.000 Ermeni’nin yaşadığını söyler. Ona göre bu nüfusun 1.400.000’ü tehcir edilmiştir. Geriye 450.000 kişi kalmıştır. Bunlardan 200.000’i İstanbul, İzmir ve Halep’teki Ermenilerdir. Ermenilerden 250.000’i Rusların Doğu illerini işgali sonucu tehcirden kurtularak Kafkasya’ya göç etmişlerdir. Van gölünün batı yakasına kadar ilerleyen Rus ordusu giderken Ermenileri de götürmüştür. Ölen Ermeni sayısı ise 1 milyon kişidir.

Mahkemede bunları söyleyen Lepsius, “Peki bu noktaya nasıl gelindi?” sorusunu sorar. Yanıtı kendi verir: “Ermeni sorunu durup dururken ortaya çıkmamıştır. Avrupa diplomasisinin yarattığı bir sorundur. Ermeniler, Rusya ve İngiltere’nin politik çıkarlarının bir kurbanıdır. Bu iki devletin Doğudaki rekabeti Kırım Savaşı ve Berlin Kongresi'ne kadar uzanır. Ermeniler, Londra ve Petersburg arasındaki diplomatik satranç oyununun kurbanı oldular. 'Hristiyanların korunması', 'insani kaygılar' ve benzeri gerekçeler sadece bahaneydi. Rusya ve Fransa’nın dikte ettirdiği reformları kabul etmek zorunda kalan Abdülhamit, 1895’te katliama başladığında, Lord Salisbury Ermeni sorununun kapandığını açıkladı. Prens Lubanov da Padişaha Rusya’nın reformları denetlemeyeceğine dair garanti verdi. Abdülhamit bu tavırlardan gerekli dersi çıkardı. Zaten 1894’te 1000 Ermeni’nin ölümüne neden olan Sason katliamından ve reformlardan sonra 1895/96 katliamlarında 100.000, yine 1913 reformlarının arkasından 1915/18 katliamlarında 1.000.000 Ermeni öldürüldü. 1894-1895-1915 yıllarına denk düşen 1000-100.000-1.000.000 tablosu, dünya katliamlar tarihinde benzeri görülmemiş bir ateş eğrisidir. Bu tabloya bir de 1909 yılında 25.000 cana mal olan bir katliam (Adana Katliamı -I.K.) daha sıkıştırılmıştır.” İşte “sözde” soykırımın rakamsal sonuçları budur. Ve bu sonuçlar katliamın hiç de rastlantısal olmadığını göstermektedir.

Lepsius; Jön Türklerin ve Abdülhamit’in, diplomatik oyunların yarattığı güvensizliğin bir sonucu olarak, sorunu Ermenileri yok ederek çözdüğünü söyler. Ama onun söylemediği ve sakladığı, bu katliamda Almanların oynadığı roldür. Bugün Ege ve Pontos yöresindeki Rumların savaş sırasında göç ettirilmesi talebinin Türkiye’de Başkomutanlık yapan Alman general Liman Von Sanders’den geldiği bilinmektedir. Bu, İttihat Terakki yöneticilerinin işini kolaylaştıran bir durum olmuştur. Almanlar ve Lepsius’un da katkısıyla belgelerin kendi sorumluluklarını vurgulayan bölümlerini çıkarmışlardır. Ve bazı belgeler yok edilmiştir. Talat Paşa’nın Tehcir kararı öncesinde durumu Almanya’ya bildirdiği bir vakıadır. Alman Hükümeti ve Genelkurmayı açısından destekleme ve en önemlisi fikir verme söz konusudur. Doğu yöresindeki olaylara bizzat katılan Alman subaylardan söz edilmektedir. “Ermeni Tehciri sadece sinsice gizli tutulmuş bir ölüm fermanıydı”, diye yazan Fransız siyaset yazarı Rene Pinon'un kitabının başlığı kanımca durumu iyi özetlemektedir; “Ermenilerin yok edilmesi, Alman yöntemi, Türk işi”. Tehcir sırasında katledilen Ermeni mebusu Grigor Zohrap günlüğünün 18 Nisan/ 9 Mayıs tarihli bölünme şunları yazmıştır: “Taşradan gizlice ulaşan haberler, her yerdeki tutuklamaları bildiriyor. Alman askeri düşünüşünün ürünü otage [rehin alma] sistemi bu. Ermeni kırımı ne güne duruyor?”

Tüm bu verilere baktığımızda Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğu’nun tamamında yok edilmesinin önceden tasarlanmış sistematik bir girişim olduğu açıktır. Ve ne yazık ki bu plan büyük oranda başarıyla uygulanmıştır. Bu nedenle de Talat Paşa, 31 Ağustos 1916’da Alman Büyükelçilik temsilcisi Fürst Hohonlohe Langenbug’a rahatlıkla; “La question Armenienne n’existe plus” (Artık Ermeni problemi mevcut değildir) diyebilmiştir. İsa’dan 4 bin yıl önceden beri bu topraklarda yaşayan kadim halk neredeyse tümüyle sanki bu topraklarda hiç yaşamamışlar gibi yok edilmiştir.

Sonuç; olarak yaşananlar toplumsal hafızamızın gerilerine itilmiş, resmi tarih de “Ermeni ihaneti” üstüne inşa edilmiştir. Elbette özellikle savaş sonrasında intikam amaçlı karşılıklı kırımlar da yaşanmış, Müslüman katliamları da olmuştur. Bunlar özellikle 1917 Ekim Devrimi’nin ardından Rusların yöreden çekilmesi sonrası yapılan eylemlerdir. 1919-21 arası da karşılıklı çatışmalar ve katliamlar söz konusu olmuştur. Ama bu olgu, 1915’te yapılanın soykırım olduğu gerçeğini değiştirmez. Üstelik hiçbir kötülük diğerinin mazereti değildir. İsviçre’de “soykırım yoktur” dediği için yargılanan Doğu Perinçek’in savunmasında iddia makamına sunduğu Sovyet belgeleri içinde verdiği örnek de 1920 tarihlidir. Sorun hükümet eliyle yürütülen “tehcir”in ne anlama geldiğidir. Yani, 1915-16 arasında yapılanlardır. Bu da mukatele-karşılıklı etnik çatışma, olarak gösterilemez. 1915 İttihat Terakki Hükümeti’nin yürüttüğü, dolayısıyla devletin korumakla yükümlü olduğu kendi tebaasının büyük bir kısmına uyguladığı planlı programlı, açık ve gizli emirlerle yürütülen tek yanlı bir temizlik hareketidir.

Yöntem konusunda bir fikir sahibi olmak için yine anılar yol göstericidir. Dönemin yöneticileri ve Osmanlı aydınları; “devletin bekası” ve milli mevcudiyetin korunması görüşüne sıkı sıkıya bağlıdırlar. Bu bakımdan dönemin Meclis-i Mebusan Reisi ve Talat Paşa ile yakın Halil Bey'in (Menteşe) anılarına bakmak verimlidir. Menteşe, Hürriyet Vakfı Yayınlarından çıkan anılarında; “Talât Bey, Balkan Harbinde hıyanetleri tebarüz eden anâsırdan memleketi temizlemeyi ön safa almıştı” diyor. Burada özellikle Trakya yöresindeki Rumları kastediyor. Neler yapıldığını anlatıyor; “Sıra Trakya’daki Rumlara gelmişti. Fakat bu çok ihtiyat isteyen bir işti. Zira yeni bir harbi doğurabilirdi. Alınan tedbir şu oldu; Valiler ve diğer memurin resmen işe müdahale eder görünmeyecek. Cemiyetin teşkilatı işi idare edecek. Bir vak’a ihdas edilmeyerek yalnız, Rumlar ürkütülecek, bu talimat dahilinde harekat başladı”. Böylece 100.000 civarında Rum, Halil Bey’in deyimiyle kimsenin burnu kanamadan çekip gidiyor. Aynı eylem tarzı İzmir ve yöresi için de uygulanıyor. Yalnız burada biraz işler karışıyor. Yunan Başbakanı Venizelos protestoda bulunuyor, ortalık geriliyor, savaş havasına giriliyor. Hükümet yalanlamalarda bulunuyor. Göçün halkın kendi arzusuyla gerçekleştiği iddia ediliyor. Menteşe; “İzmir civarından da 200.000 civarında Rum Yunanistan’a gitti” diye bildiriyor.

Burada bir açıklık var. Ermeni sorununa da ışık tutuyor. Hristiyan ahali her biçimde göçertiliyor. Rumlar Yunanistan’a gidebiliyor, Yunan hükümeti onlara sahip çıkıyor. Ve bulundukları yörelerde belli nüfus yoğunlukları oluşturuyor. Şiddet unsuru daha sınırlı kullanılıyor. Oysa Ermeniler’e büyük devletler yalnız çıkar için yaklaşıyor. Bulundukları yerlerde çoğunluk değiller ve koruyanları yok. Bu yüzden bu Ermeniler ”temizlenirken” yoğun şiddete maruz kalıyorlar. Halil Bey yapılanları saklamıyor. Çünkü yapılan işin doğruluğundan emin. Tıpkı bugünün pek çok aydını ve yöneticileri gibi, milletin selameti ve devletin bekası için her yolu mübah görüyor. 1913-1914 yıllarında göçertme işini yürütenler için; Onlar ne metin, ne vatanperver, ne fedakar insanlardı. İzmir valisi Rahmi Bey, İttihat Terakki Cemiyeti Kâtib-i Mesulû de Celal Bayar’dı” diyor. Halil Bey’in anlattıkları bir tarzı açığa koyuyor. Türkiye Cumhuriyetinin 3. Cumhurbaşkanı Bayar’ın İzmir’de gördüğü işi Ermeni katliamı işinde Bahattin Şakir, Kuşçubaşı Eşref ve benzerleri görüyor. 1990’lara gelindiğinde onların yerini Erseverler; Çatlılar, Ağarlar ve onları yönetenler alıyor.

Ermeni Tehciri söz konusu olunca Türkiye’de sağ ve sol cenahtaki tüm Türk entelektüellere tam bir savunmacı mantık egemendir. Savunmacılık ve haklılık Türk aydınının tipik tepkisidir. Fransızların Cezayirlilere ve Korsikalılara yaptıklarını, Amerikalıların Kızılderili katliamını ve zencilere yaptıklarını öne sürmek bunlar arasındadır. Sanki Amerikalıların ayıbı Türk egemenlerinin ayıbının yok sayılmasına neden olabilirmiş gibi! Ermeni ulusal direniş çetelerinin varlığı bütün bir halkın toptan yok edilmesinin gerekçesi sayılabilirmiş gibi!

Aydınların hemen tamamına yakını, muhafazakar olsun liberal olsun karşılıklı kıyım ve savaş koşullarından kaynaklanan ölüm tezine yatkınlar. Gündüz Aktan örneğinde olduğu gibi pek çok aydın da soykırım kavramının 1948 sonrasının bir olgusu olduğundan yola çıkarak, geçmişe teşmil edilmesini doğru bulmuyor. O dönemde soykırımın bir hukuki tanımının olmaması vicdanların rahatlaması için bir gerekçe oluyor. Aktan bu konuda Radikal gazetesinde yazdığı birçok yazıda aydınlara “hukuk” dersi veriyor. Böylece ortaya analitik tanımların tarihsel olgulardan önce keşfedilmesi gerektiği gibi komik bir sonuç çıkıyor. Kimileri de, Türkiye’de hala Ermenilerin yaşıyor olmasını soykırım olmamasının bir kanıtı olarak gösteriyorlar! İnsanın bu mantık karşısında aklı tutuluyor. Ölenlerin sayısının az ya da çok olmasının katliamı yok saymaya yeteceği sanılıyor. Osmanlı’nın 1914 yılı salnamelerine göre Ermeni nüfusu 1 milyon 221 bin 850’dir. Bu rakam, Cumhuriyetin ilk yıllarında 250-300 bine inmiştir. Bugün ise 50 bindir. Rakamlar işte böyle konuşuyor.

Soykırım Kavramı Ve Hukuku

Türkçe karşılığı, ‘soykırım’ olan ‘genocide’ kelimesi, Yunanca genos (soy ya da ırk) ve Latince kökenli cide (öldürmek) sözcüklerinin birleşmesiyle türetilmiştir. Genocide sözcüğü İngiliz dilinde ilk kez 1944 yılında Polonyalı hukukçu Raphael Lemkin tarafından Nazilerin kitlesel Yahudi kırımını anlatmak için kullanılmıştır. Çünkü daha önce kullanılan kelimeler, İkinci Dünya Savaşı koşullarında karşılaşılan planlı programlı ve soğukkanlı toplu imha olgusunu açıklamaya yetmemiş soykırım sözcüğü bu ihtiyaçtan ötürü türetilmiştir.

İnsanlık kuşkusuz Yahudi kıyımından önce de kitlesel öldürme olaylarıyla karşılaşmıştır. Avrupalı beyazların Amerika, Avustralya ve Afrika’da yerli halkları imha etmesi bu kitlesel yok etme kategorisinde düşünülebilecek işlerdir. Ancak Yahudiler herhangi bir ekonomik ve politik çıkar sorununun ötesinde yalnızca zararlı bir ırk olarak görüldükleri için yok edilmişlerdir. İşte gerçekleştirilen ırkçılık esasına dayalı bu kitlesel kıyım olayından sonra, hangi nedene dayandırılırsa dayandırılsın benzeri olaylar ‘soykırım’ olarak adlandırılmaya başlanmıştır.

Soykırım hukukunun oluşmasında Polonyalı Hukukçu Raphael Lemkin’in önemli payı vardır. Lemkin, 1933’ten 1945’e kadar, Cemiyet-i Akvam’da diplomatları Doğu’da olan şeyin Avrupa’nın göbeğinde de olabileceği konusunda uyarmak için yoğun bir çaba harcamıştır. Bu çaba, Yahudilerin salt Yahudi oldukları için yok edilmelerini önlemeye yetmemiştir. Ancak Naziler yenilmişler ve Nurenberg’de işledikleri insanlık suçlarından ötürü yargılanmışlardır. Savaşın bitiminde kurulan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1948’de “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”ni onaylamıştır. Bu aynı zamanda Lemkin’in başarısıdır. Türkiye’nin de 1950 yılında onayladığı sözleşmeye göre soykırım zaman aşımına uğramayan, bir ülkenin iç sorunu olarak görülemeyecek uluslararası bir suç olarak kabul edilmiştir. Sözleşmenin giriş bölümünde 1948 öncesi olaylar için de soykırım gerçeği tanınmış, ancak soykırım suçlaması yapılamayacağı vurgulanmıştır.

Böylece; Avrupa’da kapitalizmin şafağında yaşananlar bir yana, Almanların 1904-1907 arasında bugünkü Namibya’da Herreroların dörtte üçünü yok etmeleri, Kongo’da Belçikalıların benzer eylemleri, İtalyanların 1935-41 arasında Etiyopya’da yüz binlerce kişiyi öldürmeleri de yargı konusu olmamıştır. Emperyalist devletler kendi suçlarının sorgulanmasını önlemek için, sözleşmeyi karmaşık hukuk kurallarıyla muğlak hale getirmişlerdir. Ermeni kırımı da bu kapsamdadır.

Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme'nin 1’inci maddesi; Sözleşmeci Devletler, ister barış zamanında isterse savaş zamanında işlensin, önlemeyi ve cezalandırmayı taahhüt ettikleri soykırımın uluslararası hukuka göre bir suç olduğunu teyit eder” demektedir. 2’inci Madde ise; Bu sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi biri, soykırım suçunu oluşturur” diyerek, madde madde 5 eylem saymaktadır : a- Gruba mensup olanların öldürülmesi; b- Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi; c- Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarını kasten değiştirmek; d- Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak; e- Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek”. Sayılan beş ayrı eylem türünden sadece bir tanesini bile işlemek, suçun maddi unsurunun (actus reus) yerine gelmesi olarak kabul edilmektedir.

Bundan anlaşılacağı gibi maddede herhangi bir neden veya saik (ırkçı, politik, dinsel, vb.) tanımı yoktur. Önemli olan, “bir grubu, grup niteliklerinden dolayı kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak kastının olmasıdır”. Bu husus önemlidir, çünkü Türkiye’de sadece ırkçı saikle yapılan imhaların soykırım sayılması demokrat aydınlar arasında da yaygın bir kabuldür. Genel kanı Osmanlı'da Ermenilere karşı ırkçı nefret olmadığı, tehcirin arkasında da politik saikler olduğu için “Ermeni Soykırımı” diye bir şeyin olamayacağı yönündedir. Halbuki tanıma göre saikin şu veya bu olması, suçun ağırlığını azaltmamaktadır. Üstelik Rafael Lemkin’i jenosit konusunda esinlendiren olayın Ermeni Tehciri olduğu bilinmektedir. Osmanlı İttihat Terakki Partisinin 1915’te yani Birinci Dünya Savaşı yıllarında, ‘tehcir’ adı altında gerçekleştirdiği Ermeni Kırımı da bu tanımlara göre soykırım kategorisinde bir eylemdir. Bugünlerde, ‘sözde’ Ermeni Soykırımı üstüne koparılan gürültünün nedeni bu kabulün giderek uluslararası camiada yaygın bir resmiyet kazanmakta oluşu ile ilgilidir.

Soykırım sözcüğü de ne yazık ki ilk kez Ermeni katliamlarının duyulması üzerine kullanılmıştır. 1895 yılındaki Ermeni gerilla faaliyetleri ve isyanlara karşı sürdürülen pogramlar sonucu yaklaşık 100 bin Ermeni’nin öldürülmesi sonrasında New York Times gazetesi, “Another Armenian Holocaust” başlıklı bir yazı yayınlamıştır. İnsanlığa karşı suç kavramı ise uluslararası hukuka ilk kez Ermeni Tehciri sonrası dahil olmuştur. 24 Mayıs 1915’te Rusya, Fransa ve İngiltere Osmanlı hükümetine bir telgraf çekerek katliamları; “insanlığa ve uygarlığa karşı suç olarak” tanımlayarak kınamışlardır.

Savaş sonrası Tehcir suçluları yargılanmış, İstanbul, Yozgat ve İstanbul’da kurulan mahkemelerde bazı idam cezaları verilmiştir. İşgal sonrası katliamla suçlanan 150 kişi yargılanmak üzere Malta’ya götürülmüşler, bunların bir kısmı oradan kaçıp Kurtuluş Savaşı’na dahil olmuştur. Diğerleri de delil yetersizliğinden serbest bırakılmıştır. Lozan Anlaşması’yla birlikte 1 Ağustos 1914 ile 20 Kasım 1922 arasında işlenen tüm savaş suçları affa tabi tutulmuştur. İttihatçı önderlerden Talat, Cemal ve Sait Halim Paşa da dahil olmak üzere 12 İttihatçı, Ermenilerin yaptığı suikastlar sonucu ölmüş; Kara Kemal, Çerkez Reşit intihar etmiş, diğerleri ise 1926 yılında Mustafa Kemal’e karşı düzenlenen İzmir Suikastı nedeniyle idam edilmişlerdir. Suikast nedeniyle “Los Angeles Examiner” gazetesine (1 Ağustos 1926’da) verdiği demeçte, bizzat Mustafa Kemal’in kendisi de Jön Türkleri kınayarak şöyle dendiği söylenmektedir; “Şahsımı hedef alan o suikast Jön Türk, İttihat Partisi tarafından düzenlenmişti; o partinin, yaşadıkları yerlerden acımasızca kitlesel olarak sürgüne gönderilen ve yok edilen bizim milyonlarca Hristiyan vatandaşımızın canlarının hesabını vermesi gerekirdi...”

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn