Sayı 24 / Ocak-Şubat 2017

“Eşeğe altın semer de vursanız, eşek yine eşektir.”

Halk deyişi böyle. Erdoğan'ın başkanlık modelinin, burjuva meclise oylattırılan ve referanduma götürülmesi kararlaştırılan anayasa değişiklik paketi maddelerinde cumhurbaşkanlığı diye adlandırılıyor oluşu, onun tasarlanan niteliğini değiştirmiyor. Zira değişiklik paketiyle hedeflenen yeni cumhurbaşkanlığı, faşist politik islamcı şefin despotik başkanlık formundaki tekçi diktasını hukukileştirme ifadesinden başka bir şey değil.

Faşist politik islamcı rejim 20 Temmuz’la başlayan saray darbesinin ardından politikayı esasen zor araçlarıyla, askeri biçimlerle sürdürüyor. Dizginsiz devlet terörü, faşizme karşı mücadele iddiası bulunan bütün kuvvetleri sınavdan geçiriyor.

10 Ekim Ankara katliamı sokaktan çekilme ve “demokratik iklim” kapıyı çalıp, güvenli siyaset koşulları doğuncaya kadar durumu idare etme eğilimini güçlendirirken, TAK’ın faşist militarist güçlere yönelmesi ve özellikle de hedefini bulmayan ve TAK tarafından yeterli bir sorumlulukla ele alınmayan, durumun gerçeğe uygun açıklanması ve net özeleştiride zayıf kalınan 13 Mart Ankara patlaması, emekçi solun reformist kesimlerinin kıran kırana bir “kınama yarışı” başlatmasının gerekçesi oldu. ÖDP, EMEP, BHH, KP, Halkevleri bunu düzenli açıklamalara ve nihayet militarist güçlerin ağır kayıplar verdikleri, faşist rejimin yönetici güçlerinin moral çöküntüye uğradıkları bu eylemlere karşı mücadele çağrılarına vardırdılar.

Gezi Haziran ayaklanmasından sonra, Erdoğan/AKP diktatörlüğüne karşı antifaşist birlik arayışı haklı olarak yeniden alevlenmişti.

Birincisi, Gezi Haziran ayaklanmasıyla devasa kitle potansiyeli açığa çıkmıştı. Ayaklanmaya katılan halk, özellikle gençlik örgütsüzdü ve antifaşist birliğin biçimleri içerisinde örgütlenmesi ihtiyacı vardı.

İkincisi, bu gerekliydi de. Çünkü sürecin sonraki gelişimi kanıtladı ki, Erdoğan, rejimin faşist politik islamcı restorasyonu yolunda tüm devrimci ve ilerici güçlere ve örgütlere sınırsızca saldırıyor. Faşist politik islamcı diktatörlüğünü, siyasal, kitlesel temelleriyle inşa etmek ve “kalıcı” kılmak istiyor.

TÜİK 3. çeyrek büyüme verilerini yayınlarken, hesaplamada bir takım revizyonlara gittiğini açıklayıp, geçmiş büyüme verilerini de değiştirdi. Buna göre, mevsim ve takvim etkisinden arındırılmış milli gelir, 2016’nın ilk çeyreğinde bir önceki çeyreğe göre yüzde 0,4 küçülmüş, ikinci çeyrekteki yüzde 1,1 büyümenin ardından üçüncü çeyrekte de yüzde 2,7 oranında küçülmüş. Söz konusu yeni milli gelir hesabı, içerdiği çelişkiler sebebiyle burjuvazinin analistleri tarafından bile güvenilmez olarak etiketlenmiş ve çarpıtılmış haliyle dahi ekonominin daraldığı gerçeğini gösteren önemli veriler sunuyor.

İnsanlık tarihi çelişkiler dahilinde, ezen ve ezilen sınıflar arasındaki antagonist savaşım içerisinde gelişir. Bugün de burjuvazi ile işçi sınıfı ve ezilen kitleler arasındaki mücadeleden geçerek gelişmektedir. Bu mücadele farklı ülkelerdeki ve bölgelerdeki nesnel ve öznel koşullar temelinde gerçekleşir. Bizler, komünistler olarak, tarihsel ve güncel olayları kıyaslarken, başka ülkelerdeki olayları kendimiz için örnek alırken, şabloncu bir karşılaştırmayla asla diyalektik bir analize varamayacağımızın bilincinde olmalıyız. Ancak yine de, sınıf mücadeleleri tarihinden öğrenme ve bugünkü mücadele için sonuçlar ve dersler çıkarma görevimiz vardır.

Vietnam Devrimi, 20. yüzyıla damgasını vuran ve tüm dünya halklarının belleğinde silinmemecesine yer edinen tarihi bir zaferdir. Asyalı Vietkongların emperyalizmle mücadelede, ulusal bağımsızlıklarını kazanmak için verdikleri savaşa paralel biçimde sosyalizme yönelişleridir. Küba Devrimi'nin önderlerinden enternasyonalist devrimci Che Guevara'ya “Bir, iki, üç, daha fazla Vietnam...” dedirten, dünya halklarının ve devrimcilerinin gösterdikleri dayanışma kadar feyz de aldıkları Vietnam Devrimi, 21. yüzyıl devrim mücadelelerinin güçlü dayanaklarının ve zengin hazinelerinin başlıcalarındandır.