Kolombiya'daki Barış Anlaşmasının İçeriği Ve Muhtemel Sonuçları

Devlet başkanı Juan Manuel Santos ile FARC-EP temsilcileri arasında 2012’de başlayan barış görüşmeleri, 26 Eylül 2016'da imzalanan anlaşmayla sonuçlandı.

Anlaşma metni 279 sayfa. Fakat müzakereler 6 ana başlık üzerine odaklandı:

“1) Kırsal kalkınma ve toprak politikası 2) FARC-EP’in siyasal katılımı 3) Çatışmalara son verilerek isyancı güçlerin toplumsal yaşama katılması 4) Yasadışı koka ekimi ve uyuşturucu kaçakçılığı 5) Kurbanların tazmin edilmesi 6) Nihai anlaşmanın yürürlük mekanizmalarının güvence altına alınması.”[1]

2012’de taraflar arasında mutabık kalınan bu 6 nokta üzerine ortak taslak 29 Ağustos 2016’da nihai olarak kabul edildi ve 26 Eylül’de Cartagena’da yapılan törenle resmi hale getirildi.

Müzakereler Santos Döneminde 2012’de Başladı

Santos, “şahin” olarak nitelenen Uribe’nin savunma bakanıydı. Bakan olduğu dönemde yaklaşık 20 bin sivil köylü, sendikacı ve gerillanın katledilmesinden sorumluydu.

2010’da başkanlığı, Yeşiller Partisi adayına karşı kazandı. Başkanlığının ilk yılında sert saldırılarla FARC-EP’e ağır darbeler indirmeye çalıştı. 4 Kasım 2011’de, FARC-EP’in önderlerinden Alfonso Cano’yu katletti. 2000’de FARC-EP tarafından kurulan Gizli Kolombiya Komünist Partisi'nin (PCCC) kurucu lideri olan Alfonso Cano (León Sáenz Vargas), Marulanda’nın ölümsüzleşmesinden sonra FARC-EP’in önderliğini üstlendi.

Pek fazla beklenmediği halde, Santos bu saldırılardan sonra barış için müzakereleri kabul etti.

Müzakere süreci boyunca tek taraflı ateşkes ilan eden FARC-EP oldu. Santos ancak barış görüşmelerinin sonuna doğru, Temmuz 2016’da ateşkes ilan ettiği halde, bunu kısa süreli tutacağını söyleyerek FARC-EP ve demokratik güçler üzerinde baskı aracı olarak kullandı. FARC-EP’in tek taraflı ateşkesi koşullarında Santos yönetimi, düzeyini düşürerek de olsa karşıdevrimci savaşı sürdürdü.

Santos, tek taraflı ateşkes yoluyla yalnızca FARC-EP gerillalarına darbe indirmekle kalmadı, özellikle süreç başladıktan sonra onbinlerin katıldığı kitle gösterilerine, sendikal mücadelelere ve “yakılmış topraklar”a geri dönmek için mücadele eden köylülere karşı merkezi ve yerel düzeyde faşist şiddeti sürdürerek, kitle hareketini de bastırdı. Barış görüşmelerinin başladığı sürecin ilk altı ayında onlarca sendikacı ve yüzlerce köylü aktivisti katletti. Barış için görüşmelerin daha ilk yılında, kitle örgütlerinin barışı tartıştığı meclisler ve demokratik barış talebini dile getirdiği mitingler yoluyla başlayıp büyümekte olan kitle hareketini, aktivistleri katlederek ezdi.

Böylece Santos yönetimi ve ABD’li danışmanları, FARC-EP yönetici ve militanlarına, Kolombiya halkının demokratik ve devrimci kitlelerine, barış için devletin daha az taviz vermesini ve FARC’ın silahsızlandırılmasını kabullenmeyi dayattı. Oligarşinin barış karşıtı kesimine ve Uribe gibi burjuva rakiplerine ise karşıdevrim yararına bir anlaşma yapacağını kanıtlamak istedi.

Daha önce Kolombiya oligarşisinin Pastrana ve Betancourt gibi temsilcileri müzakereleri başlatmış, süreç kimi zaman ilerlemesine rağmen ya ağır sivil katliamları için bir tuzak haline dönüştürülmüş veya ilerleyen aşamasında kesintiye uğratılmıştı.

Santos’un beklenenin aksine müzakereleri kabullenmesi ve sürecin barış anlaşmasıyla sonlanmasına evet demesinin kuvvetli nedenleri vardı.

Oligarşi metropollerde faşist şiddetle geniş demokratik kitleyi sindirmiş ve FARC-EP’in devrimi zafere ulaştırmasının önünü kesebilmişti, ama askeri olarak FARC-EP’i yenemeyeceği de kanıtlanmıştı. Oligarşinin görece daha avantajlı olduğu bir zamanda FARC-EP’i silahsızlandırma imkanını kullanmak, zafer elde edemeyeceği savaşı sürdürmekten çok daha avantajlıydı.

FARC-EP’in egemen ve etkin olduğu alanlar, zengin yeraltı enerji kaynakları ve maden alanlarına sahipti. Uluslararası ve yerli tekeller, sermaye birikimini hızlandırmak için bu kaynaklara yatırım yapmak istiyorlardı. İç savaş, Kolombiya’nın diğer kırsal bölgelerindeki kaynaklara sermayenin yoğun yatırım yapmasına ve yatırımlarının güvenlik içinde olmasına da engeldi.

Kolombiya ile ABD, askeri anlaşmaların yanı sıra serbest ticaret anlaşması da imzaladılar. ABD’nin uluslararası tekelleri ve mali sermayesi, Kolombiya’ya doğrudan sermaye yatırımlarını, özellikle enerji ve maden alanlarına yatırımı yoğunlaştırmak istiyordu. ABD, bunun da bileşeni veya eklentisi olacağı, Latin Amerika ve Asya’da uygulamaya çalıştığı alternatif “entegrasyon planı”na sahip: Transpasifik Ortaklığı (TPP). TPP’nin Latin Amerika tarafında, neoliberal ekonomi politikalarına angaje ve enerji-maden rezervleri yüksek Meksika, Kolombiya, Peru ve Şili yer alıyor. Kolombiya yeraltı kaynaklarıyla bu devletler içinde ön sıralarda.

ABD ve Kolombiya oligarşileri açısından, askeri anlaşmaları koruyarak iç savaşa son vermek, bu ekonomik politikaları uygulamak ve sermaye birikimini hızlandırmak için elverişli koşulları yaratmak anlamına geliyor. Yani ABD mali sermayesinin ekonomik politikası da, Kolombiya’da iç savaşa son verilmesini getiren başlıca etkenlerden biri oldu.

FARC-EP Ve Barış Politikası

1966'da resmen kuruluşunu ilan eden FARC (Kolombiya Devrimci Silahlı Kuvvetleri) günümüze değin değişik zamanlarda müzakere masasına oturdu, ateşkes ilan etti, barış politikası izledi. İlk önemli barış girişimi, 28 Mart 1984’te Belisario Betancourt hükümetiyle “La Uribe” adı verilen ateşkes anlaşmasında somutlandı.

Anlaşmayla birlikte işçi sendikaları, demokratik kitle örgütleri ve güçleriyle ortaklaşa, yasal Yurtsever Birlik’i (UP) parti/cephe olarak örgütledi. Antlaşmaya göre silahlı saldırılara hedef olmayacak, demokratik koşullarda seçime katılacaktı. Ancak varılan ateşkes antlaşmasına rağmen oligarşinin ordu, polis ve paramiliter güçleri, 1990 yılına kadar, yasal düzlemde faaliyet yürüten tahminen 4-6 bin arasında demokrat ve devrimci insanı katletti. [2] Katledilenler arasında UP'nin 1987’deki devlet başkanı adayı Jaime Pardo Leal, 1990’daki devlet başkanı adayı Bernardo Jaramillo Ossa ile parlamentoya seçilen 9 halk temsilcisi de vardı. [3]

1991’de M-19 gerilla örgütü ile, modern revizyonizme karşı mücadele içinde kurulan Kolombiya Komünist Partisi-ML’ye bağlı ELP’nin (Halk Kurtuluş Ordusu) çoğunluğu, burjuva anayasasında değişiklikler yapılması sürecine katılarak, yasalcı-reformist çizgiyi benimsediler. Fakat FARC-EP ile ELN (Ulusal Kurtuluş Ordusu) silahsızlanmayı reddettiler. 1991’den başlayarak, FARC-EP silahlı mücadeleyi yeniden yoğunlaştırdı. 1993’teki XI. Ulusal Kongresi’nde kentleri kuşatarak iktidarı almayı hedefleyen stratejiyi benimsedi. 1994-98 arası dönemde gerillanın etkinlik alanlarını genişletti ve kent merkezlerini kuşatacak kadar ilerleme sağladı. Kent merkezlerindeki kışlalara hücumlar düzenleyebildi. Meta kentini 24 saat egemenliği altında tutmak ve askerleri rehin alıp çekilmek düzeyine varan etkili eylemler gerçekleşterebildi.

Kolombiya oligarşisi ve ABD, FARC-EP'in büyüttüğü silahlı savaşıma, paramiliter güçleri artırıp AUC [4] adıyla merkezileştirerek, sivil köylü kitlelerini bunlara katlettirerek ve topraklarından sürerek cevap verdi.

1998-2001 yılları arasında “Caguàn barış süreci” adı verilen, ateşkes içermeyen yeni bir barış süreci başlatıldı. Devlet başkanı Andrés Pastrana'yla, Meta, Caquetà, San Vicente Del Caguàn ve La Uribe kentlerinin içinde bulunduğu dört merkezi kapsayan 42 bin km²’lik, “barış bölgesi” adı verilen, silahtan arındırılmış bir bölge oluşturulması üzerinde sağlanan anlaşma, bu sürecin özgün yanıydı. FARC-EP silahtan arındırılmış bölgeyi iyi değerlendirdi, örgütsel gelişmesinin aracı yaptı. 2000’de FARC-EP’in gücü yaklaşık 17 bin gerillaya vardı. Eylemleri başkent Bogota ve Medellin’in varoşlarına kadar ulaştı.

Kolombiya oligarşisi ve ABD, 2001’de sürece son verdi. Ardından kontrgerilla saldırıları yoğunlaşmakla kalmadı, ABD ve CIA'nin Clinton döneminde Latin Amerika’daki sol hareketlerin kitlesel yükselişine karşı oluşturduğu “Plan Kolombiya” kapsamında, Kolombiya’daki Amerikan askeri üsleri çoğaltıldı. Bu plan, G.W. Bush döneminde “Plan Patriota”ya (Vatansever Plan) dönüştürüldü. ABD özel kuvvetlerinin sayısı da artırıldı, saldırganlığı daha da şiddetlendirildi.

Uribe’nin devlet başkanlığını yürüttüğü bu dönemde, doğrudan ABD özel birliklerinin başında olduğu 20 bin kişilik Kolombiya ordu gücü, Kolombiya köylülerine ve gerillalara karşı en vahşi saldırıları gerçekleştirdi. FARC-EP'nin kitle desteğini ezmeyi amaçlayan bu saldırıların yöntemlerinden biri de köylülerin ürünlerini ve tarım araçlarını tümüyle yakmaktı. Uribe döneminde yaklaşık 3 milyon köylü, toprakların bir dönem ürün vermez hale geldiği “yakılmış toprak” saldırılarıyla topraklarından sürüldü.

Bu saldırılara rağmen, 2005 yılına değin FARC-EP gerillaları Kolombiya ordusuna karşı eylemlerini yükseltebildiler. ABD ise, Kolombiya ordusunun hava kuvvetlerini en gelişkin uçak, elektronik gözetleme aygıtları ve silahlarla donatarak, hava akınlarıyla FARC-EP’i imha saldırılarına devam etti.

Şiddetlenen iç savaşta, 2002-2006 arası dönemde insan kaybı yılda yaklaşık 20 bin oldu. Kolombiya devleti, 1 Mart 2008’de FARC-EP’in ünlü önderlerinden Raul Reyes ve 23 yoldaşını Ekvator topraklarındaki bir FARC-EP kampını savaş uçaklarıyla bombalayarak katletti. Bu saldırı Uribe’nin savunma bakanı Santos (bugün devlet başkanı olarak anlaşmayı gerçekleştiren) tarafından yönetildi. Birkaç hafta sonra diğer bir önder kadro, İvan Rios (Manuel Jesus Munoz Ortiz) çatışmada ölümsüzleşti. FARC-EP’in kurucularından ve 1990’dan itibaren önderi konumundaki Manuel Marulanda da bu dönemde -26 Mart 2008'de- hayatını kaybetti. Askeri önderlerinden Jorge Briceno Suarez ise 2010’da katledildi. Aynı yıllardaki savaşım içinde binlerce FARC-EP gerillası (kimi kaynaklara göre 8 bin) ölümsüzleşti.

FARC-EP, söz konusu dönemde yaşadığı savaş kayıplarının yanısıra, teslim olan bir askeri bölge komutanıyla, birkaç bin gerillasının Kolombiya burjuvazisinin bazı karşıdevrimci katilleri kurtarmak ve gerillayı çözmek amacıyla uygulamaya koyduğu af hamlesinden yararlanarak mücadele saflarını terk ettiği kısmi bir güç çözülmesi de yaşadı.

FARC-EP, Uribe’nin kanlı saldırı koşulları altında dahi, 2007-2008 yıllarında, tuttuğu rehineleri serbest bırakmasıyla karakterize olan sınırlı bir barış girişiminde bulundu. FARC-EP, rehinelerin ve hapishanelerdeki devrimcilerin karşılıklı serbest bırakılmalarını öngören bir barış görüşmesi önerdi. Uribe ret yanıtı verince, bu öneri, Chavez'in ve diğer bazı halkçı-ilerici iktidarların baskısıyla FARC’ın rehineleri tek taraflı bırakmasına dönüştü. Uribe, rehineler serbest bırakılırken de saldırılarını sürdürdü, bunlardan biri Raul Reyes’in de içinde yer aldığı 20’yi aşkın gerillanın ve ziyaretçilerinin katliamıyla sonuçlandı.

Bu sınır tanımaz saldırılar Santos’un devlet başkanlığının ilk yılında da devam etti. Santos başkan olduktan yaklaşık bir yıl sonra, 2012’de barış görüşmelerini kabul etti. FARC-EP, yükselen ve düşen eğrideki silahlı mücadelesi ve değişik dönemlerde izlediği barış politikasından sonra, bu kez, sonucu gerilla kuvvetlerinin silah bırakmasına bağlanan bir barış anlaşması imzaladı.

FARC-EP’i Anlaşmaya Zorlayan Koşullar

Yukarıda değinilen, Kolombiya oligarşisi ve ABD emperyalizminin sınır tanımayan faşist kontrgerillacı terörü iki sonuca yol açtı.

Birincisi, oligarşinin egemenliğindeki bölgeler ve kentlerde halk kitleleri ve demokratik güçler sindirildi. 2000’li yılların yalnızca 5 yıllık döneminde katledilen sendikacı ve insan hakları aktivisti sayısının yaklaşık 2 bin olduğu dikkate alınırsa, şiddetin boyutu ile kitleleri ve kadroları yıldırıcı etkisi daha net anlaşılır. Kırsal alanlarda katledilenlerin sayısı ise bunun onlarca misline ulaşmıştır.

İkincisi, özellikle 2000’den başlayarak ABD’nin Kolombiya hava kuvvetlerini gelişkin silah ve gözetleme aygıtlarıyla donatarak sağladığı vuruş gücü FARC-EP’in kayıplarını büyüttü. Sözünü ettiğimiz kısmi çözülme de bu ortamda gerçekleşti.

FARC-EP’in yeni taktikleri, karşıdevrimin yönetici ögelerini, asker ve polislerini rehin alma, köylüler arasından yüksek dağlara çekilerek saldırıların bahanesini faşist şeflerin elinden alma, 2005’e değin kışlalara saldırıları yoğunlaştırma biçimlerinde oldu. Ama bunlar, oligarşi ve ABD’nin yönettiği saldırılar karşısında, önemli kayıplar vermenin, köylülere ve demokratik güçlere dönük katliamcılığın tırmanmasının, önder kadrolarının kaybının önüne geçmeye yetmedi. Rehin alma taktiği ise özellikle FARC-EP’i resmen silahlı mücadele gücü olarak tanıyan ama kendi devlet çıkarlarını da önde tutan Chavez yönetiminin itirazı ve baskısıyla karşılaştı. Bu dönemde Chavez iktidarının siyasi, diplomatik ve kısmi lojistik desteğine ihtiyacı süren ve aynı zamanda kıtasal çapta ilerici, halkçı, demokratik ittifakların gelişimini önemseyen FARC-EP ise bu yaklaşım karşısında bu taktikte ısrar etmedi. Nihayetinde, ABD emperyalizminin ve işbirlikçi Kolombiya devletinin dizginsiz saldırganlığını boşa çıkaracak yeni taktikler geliştirmekte yaşadığı ciddi zorlanma, FARC-EP’i sonu silahsızlanmaya varacak barış görüşmelerini geliştirmeye götüren zemin oldu.

Üçüncüsü, Latin Amerika’da 2000’li yıllar boyunca yükselen işçi ve ezilenlerin büyük çaplı kitle hareketleri temelinde ilerici, reformcu, halkçı hükümetlerin ortaya çıkmasının politik çekiciliğiydi. Faşist terörün kitleleri yıldırıcı etkisini buna benzer bir politik yolu açarak giderme arayışının FARC-EP'te de geliştiği değerlendirilebilir. Nitekim FARC-EP, 2008 başkanlık seçimi öncesi boykot taktiğini terk edip antifaşist-yurtsever adayı destekleme politikasını açıklamıştı. Bunun seçimde etkisi de olmuş, Santos’a karşı Yeşiller Partisi'nin adayı yaklaşık yüzde 28 oy almıştı.

2012'de henüz müzakerelerin başlangıcındayken, FARC-EP’in silahsızlanmaya varacak bir görüş açısına sahip olup olmadığı yeterince açık değil. Ama nihai anlaşmanın imzalanmasını ele alan son ulusal konferansta FARC-EP önderlerinin konuşmaları, legal demokratik çalışma koşullarının varlığında bu kez şiddete dayanmayan mücadele araç ve biçimleriyle kitle mücadelesini büyütebilecekleri görüşüne vardıklarının işaretlerini taşıyor: “FARC-EP’nin en üst komutanı Timo Jimenez konferansın ilk günü konuşurken, barışın imzalanmasının FARC ve Kolombiya halkı için bir zafer olduğunu söylüyordu. Artık sosyal değişimin, insan haklarının geçerli olduğu, daha demokratik bir Kolombiya için, ‘Yeni Kolombiya’ için bir başlangıç olduğunu vurguluyordu.”[5]

Dördüncüsü, Küba ve Venezuela’nın FARC-EP üzerinde silahsızlanma yönünde oluşturduğu baskısıydı. Bir başka ifadeyle, Küba ve Venezuela’nın devletler arası ilişkiler düzleminde Kolombiya'yla uzlaşmasının, onu kendilerine karşı ABD’nin saldırı üssü olmaktan çıkarma yönlü diplomasisinin, FARC-EP’ten barışçıl mücadeleye geçmesini istemeyi de içermesiydi. Bu bir nevi baskının, Venezuela, Bolivya, Uruguay, Ekvator, El Salvador, Nikaragua gibi ülkelerde ilerici, halkçı, reformcu hükümetlerin işbaşına gelmesinin, Brezilya’dan Arjantin’e eski gerillaların yer aldığı hükümetlerin kurulmasının, Paraguay ve Haiti gibi ülkelerde de ilerici başkan adaylarının seçim kazanmasının çekiciliğiyle birleşerek etkili olduğu anlaşılıyor.

Beşincisi, FARC-EP bu yeni barış politikasını uygulama dönemine girerken, deneyimli, çizginin sürekliliğini temsil eden önder kadrolarının önemli bir bölümünü yitirmişti. 25 üyeli Merkez Komitesi'nin Yürütmesi (sekreterya) 7 kişiden oluşuyordu. FARC-EP bu sekreteryanın 7 üyesinden 5’ini 2008-2010 yılları arasında kaybetti. Önderlik sürekliliğinde kopma anlamına gelebilecek denli büyük olan bu nitel kaybın, bir politik irade kırılmasına yol açtığı, FARC-EP önderliğinin, barış görüşmelerinde silahsızlanmayla sonuçlanacak olan ve politik reform programı olarak da zayıf bir anlaşmayı kabul etmesinde rol oynadığı görülüyor.

Silahsızlanmanın Ardından Mücadelenin Geleceği

FARC-EP, geçmiş dönemlerdekinden farklı olarak, bu defa silahsızlanmayla sonuçlanması öngörülen bir anlaşma yaptı. FARC-EP’ten bir askeri bölge örgütü ve sayısı yüzlere varan bir gerilla gücü antlaşmayı doğru bulmadı, ama ikna edildiler ve FARC-EP’in nihai anlaşmadan iki gün önce gerçekleştirilen ulusal çaptaki konferansı anlaşmayı onayladı. Başlangıçta anlaşmaya temkinli ve mesafeli yaklaşan ELN de ilerleyen haftalarda barış için müzakereye başladı.

Uzayan devrimci silahlı mücadele sürecinde, devrimci öncü bazı koşullarda ateşkeslere, barış politikalarına değişik nedenlerle başvurabilir. Fakat sonuçta, bu politikalar ancak devrimci öncünün ve kitlelerin nefes almasına, güç toplayıp yeniden mücadeleyi yükseltmesine hizmet ederlerse devrimci sonuçlar üretebilirler.

Bunun en iyi örneği, 1998-2001 dönemindeki “Caguàn barış süreci”dir. FARC-EP o süreci ve özellikle silahlı güçlerden arındırılmış barış bölgesini örgütsel büyümesinin aracı olarak devrimci tarzda ve başarıyla değerlendirebilmiştir. Dünyadan başka örnekler de verilebilir. Maocu Filipinler Komünist Partisi ateşkesleri ve barış görüşmelerini kentlerdeki işçi kitleleri içinde gelişmesinin kaldıracı yapan politikaları şimdiye değin izleyebildi, bu bakımdan bazı başarılar elde edebildi. Kürt ulusal demokratik hareketinin de şimdiye dek izlediği ateşkes dönemlerini ve müzakere süreçlerini, savaş güçlerinin eğitim ve hazırlığı ile yeni siyasi manevra alanları yaratma fırsatı olarak değerlendirdiği görüldü.

Kolombiya’da da oligarşinin ve ABD’nin sınır tanımayan faşist ve imhacı saldırıları altında sindirilen kent kitleleri, demokratik güçler ve “yakılmış topraklar”dan sürülen köylülerin, çift taraflı ateşkes ve barış görüşmeleri ortamında nefeslenmeleri, yeniden örgütlenmeleri ve güç toplamaları elbette mümkündür. Çift taraflı ateşkesler ve barış süreçleri, daha geri kitlelere savaşın gerçek sebebinin ve haksız tarafının oligarşi ve ABD olduğunu deneylerle öğretebilir ve böylelikle devrimin kitle desteğini genişletebilir.

Fakat “Caguàn barış süreci”nden sonra oligarşi, karşıdevrim deneylerinden de yararlanarak, ne silahtan arındırılmış bölgeye, ne de ateşkese başvurdu. 4 yıl süren son barış sürecinde tek taraflı ateşkes yapan FARC-EP oldu. Oligarşi, geçmişte barış süreçlerini, yerüstünde çalışma yürütmeye başlayan demokratik ve devrimci hareketin sayısız kadrosunu imha etmenin aracı olarak da kullandı. 1984-90 dönemi bunun acı verici örnekleriyle doluydu. Ya da, 1991'de silahsızlanan M-19 gerilla hareketinin silahsız mücadele yürüten kadrolarını, kazandıkları belediye başkanlıklarının baskı altına alınarak işlemez hale getirilmesi (başkent Bogota'nın belediye başkanlığı), işbirlikçiliğe zorlanma (eski M-19 önderlerinden biri, seçildiği valiliği oligarşiyle işbirliğinin aracı olarak kullanmakta) veya ölüm tehditleriyle karşılaştı. Kısacası, Kolombiya devleti barışçıl mücadele biçimlerine dayalı demokratik ve devrimci hareketlerin gelişmesine izin vermeyen bir pratik sergiledi. Bu kez de aynı örneği sergiler mi?

Ayrıca, bazen yok olmayı önlemek ve sonra hücuma geçmek için ağır tavizler verilen anlaşmalar/uzlaşmalar da yapılabilir. Lenin, Brest-Litovsk barışını, çok ağır tavizler içeren bu barışı yapmak zorunda kalmalarını şu çokça bilinen sözlerle anlatır: “Bir haydut önünüzü kesmiş, canınızı kurtarmak ve daha sonra onu yakalamak üzere siz paranızı, silahınızı, eşyanızı veriyorsunuz. Bu bir uzlaşma biçimi olabilir.” Peki bu, FARC’ın önemli kayıplar verdiği koşullarda, “daha sonra onu yakalamak üzere”, yeniden ve daha güçlü hale gelerek silahlı devrimi sürdürmek için yapılan bir anlaşma mı?

Bu soruların cevabı üzerinde durmakta yarar var.

FARC-EP, şimdiki anlaşmanın temel maddelerinden biri olan devrimci hareketin legal-demokratik siyasi ve parlamenter mücadeleye katılma özgürlüğünü kazanmayı, 1984-90 arası dönemde silahsızlanmaya gitmeksizin ateşkes ve çatışmasızlık koşullarında denemiş, fakat legal-demokratik güçlerin ve cephenin ağır katliamlara uğramasıyla karşılaşmıştı. Sonrasındaysa, silahsızlanmayan gerilla sayesinde karşıdevrime ciddi darbeler indirebilmiş, gücünü geliştirebilmişti.

Bugünkü koşullarda silahsızlanmayla gerilla güçlerinden yoksun kalacağı için, yalnızca barışçıl araç ve biçimlerle yürütülecek mücadelenin ve parlamentoda 10 kişilik kotayla yapılacak çalışmanın burjuva yasallık sınırlarını, özellikle de Kolombiya oligarşisi ile ABD emperyalizminin sıkı boyunduruğunu ne kadar zorlayıp aşındıracağı ve aşacağını, demokratik kitle hareketinin yeni koşullardaki gelişim düzeyi belirleyecektir. Özellikle geçmiş onyıllar boyunca dizginsiz devlet terörüyle kitleleri sindirmede büyük bir deneyim biriktirmiş olan Kolombiya oligarşisi ve devletinin, yasal ve fiili, barışçıl biçimlere dayalı demokratik mücadelenin büyümesinde kendileri için tehlike gördükleri anda faşist terörle sindirme politikasını devreye koymaktan geri durmayacakları bellidir. Belki oligarşi ve ABD, '84-90 arası yaşanan katliamların tıpkıbasımına hemen girişmeyecektir. Ama yeniden yükselecek kitle hareketlerine karşı, hele de Bolivya ve Venezuela’daki gibi halkçı-demokratik hükümetlerin bir benzerinin Kolombiya’da da ortaya çıkması güncel-yakın bir ihtimale dönüşürse, benzer şiddet dalgalarına ve provokasyonlara fazlasıyla başvurması beklenmelidir.

Anlaşmaya göre, garantör ülkeler Küba ve Norveç, kolaylaştırıcı ülkelerse FARC-EP tarafında Venezuela, Kolombiya devleti tarafında Şili'dir. Bütün bu uluslararası tarafların ve anlaşmanın arabulucularından olan BM'nin, siyasi çalışma ve örgütlenme özgürlüğünün korunmasına ilişkin Kolombiya ve ABD politikaları üzerinde dikkate değer ölçüde sınırlayıcı veya demokratik bir etkide bulunamayacakları açıktır. Elbette belirleyici etken, Kolombiya işçi ve köylülerinin mücadelesi ile bölge ve dünya işçilerinin, ezilenlerinin, yoksullarının mücadelesi olacaktır.

Latin Amerika halklarının 1990’lı ve 2000’li yıllarda yükselerek devam eden mücadeleleri, 2000’li yıllarda pek çok ülkede ilerici, halkçı-reformcu hükümetlerin kurulmasına yol açmıştı. Bu hükümet partileri ve liderlerinin bir bölümü sosyal-demokratlaşırken, halkçı-reformcu çizgide kalanlar ise ülkelerinin oligarşileri ve ABD emperyalizmi karşısında genellikle güç kaybetmeye başladılar. Kolombiya halkının mücadelesi de, oligarşi ve ABD’nin bitmek bilmeyen sert saldırı ve katliamları karşısında, kentlerde geriye çekildi, zayıfladı. Barış anlaşmasına ilişkin referandumun sonuçlarında bu gerilemenin ve barışa dair umut zayıflığının işaretleri yansıdı. Özellikle referanduma ve bütün seçimlere katılım oranının düşüklüğü (bütün seçimlerde bu oran yüzde 40’lar civarında seyreder) oligarşiden demokrasi beklentisi zayıflığının yanı sıra, yasal mücadele alanını kuşatan bunca faşist şiddet karşısında gerilemeyi de ifade ediyor.

Kolombiya oligarşisinin hem organik bir bileşeni, hem de deneyimli bir temsilcisi olan Santos’un, referandum sonuçlarının açığa çıkardığı bu zayıflığı da kullanarak, antlaşmayı, dengeyi karşıdevrimden yana değiştirecek tarzda uygulama amacında olduğundan şüphe duyulamazdı. Nitekim Santos ve oligarşi, yüzde 37.4 gibi düşük oranlı bir katılımla gerçekleşen referandum sonuçları halkın çoğunluğunun iradesini ifade etmediği halde, hayır oylarının evet oylarından biraz fazla çıkmasını bile değerlendirmeye çalıştı ve anlaşma üzerinde karşıdevrim lehine revizyon için kullandı. Tekrar imzalanan anlaşma için ikinci kez referanduma gitmeyeceğini söyleyen Santos, bunu bir lütuf gibi göstererek karşıdevrim yararına bazı değişiklikleri kabul ettirdi. [6]

Bütün bunlara rağmen FARC-EP, barış koşullarında, parlamentodan yararlanma olanağı dahil çeşitli yasal demokratik araçlarla kitle hareketini yükseltmeye çalışacaktır. Bu bakımdan FARC-EP ve demokratik güçler, demokratik, halktan yana muhtevası sınırlı olan bu anlaşmanın özellikle iki maddesini, kırsal reform ve yasal siyasete katılma özgürlüğünü, ayrıca hemen faşist şiddete başvurulmayacağı beklenen siyasi ortamı değerlendirmeye yöneleceklerdir.

Anlaşmada kırsal reform başlığı altındaki dair düzenlemeler, Kolombiya’daki devrimci kuvvetlerin ve geniş halk kitlelerinin temel mücadele talepleri arasında bulunan “toprak reformunun” çok gerisinde bir içerikle, kullanılmayan ve köylüler tarafından işletilen devlet topraklarının köylülere dağıtımını öngörüyor. Referandum sonrasında revize edilen anlaşmadaki “büyük toprak sahiplerinin endişelerinin giderilmesi” yaklaşımı ise, oligarşinin devasa tarım toprağı mülkiyetine dokunulmayacağını güvenceleyen yeni bir tavizi oluyor FARC-EP'in. Yine de kırsal reform, toprak oligarşisinin ekonomik ve toplumsal egemenliğini yıkmamasına rağmen köylülere toprak sağlayarak, FARC-EP'in köylü tabanını bir süre koruyabilir ve kitle hareketine seferber edebilir. FARC-EP, yasal demokratik mevzilerle ilerleyerek ve faşist terörün durmasından yararlanarak, kentlerde işçilerin ve diğer ezilenlerin kitle hareketini ve örgütlenmesini geliştirebilir.

Fakat gerilla güçlerinin artık bulunmadığı koşullarda FARC-EP, oligarşi ve devletin, çıkarlarını tehdit edecek, zorlayacak, dizginsiz sömürü koşullarını ve kıta halklarına boyun eğdirme politikalarını sınırlandıracak güçte bir kitle hareketinin olası gelişimi karşısında uygulayacağı faşist yasak ve teröre karşı koyacak başlıca güvenceden yoksun kalmış olacaktır. FARC-EP'in bugün kentlerde ve kırlarda toplam sayısı onbinleri bulan milislerine dayanarak yeniden silahlı devrim çizgisine dönme imkanı da gitgide eriyecektir. Zira gerillanın öncülüğünde ve etrafında örgütlenip gelişen milis hareketinin, gerillanın yokluğunda, orta vadede örgütlülüğünü ve savaşma ruh halini üretmesi fazlasıyla güç olacaktır.

Tüm bunlardan şu sonuçlara ulaşıyoruz:

Birincisi, faşist yasak, baskı ve terörle kitle hareketinin büyümesi engellendiğinde, FARC-EP'in silahsızlanma evresini geride bıraktıktan sonra yeniden silahlı devrimci savaşıma sarılma koşulları çok zayıflayacaktır. Dolayısıyla bu barış politikasının, FARC-EP’in kitle temelini genişletmesine ve daha geri yığınların, savaşın nedeninin bizzat faşist-oligarşik diktatörlük olduğunu özdeneyimleriyle öğrenmelerine yardımcı olarak devrim amacına yürümesine hizmet etmek gibi bir rol oynamaktansa, FARC-EP’in silahlı devrim çizgisinden siyasal-toplumsal reform çizgisine gerilemesiyle sonuçlanması muhtemeldir.

İkincisi, Kolombiya devrimi, oligarşi ve emperyalizmin çok ağır faşist askeri saldırılarına maruz kalmasına ve 2008’den başlayarak geriye çekilme eğilimine girmesine rağmen, yok olmakla yüz yüze değildi. FARC-EP'in gerilla sayısı 10 binin altına düşse dahi onbinlerce milisin (gerilla ve milis toplamının 50 bini bulduğu belirtiliyor) varlığı, silahlı devrim savaşımının yeni hamlelerine geniş bir temel olmayı sürdürüyordu. Yani, devrimci taktik manevraların ve soluklanıp güç biriktirme arayışlarının silahsızlanma tuzağına düşmeden gerçekleştirilmesi, her şeye karşın, olanaksız değildi.

Öte yandan, ulusal kurtuluş devrimlerinden farklı olarak toplumsal devrimler, kazanacakları reform mevzilerine dayanarak ve ama silahlı mücadeleye başvurmadan temel amaçlarına varma imkanına sahip değillerdir. Örneğin bir ulusal özgürlük mücadelesinin, sömürgeci-egemen devletle bir anlaşma sonucunda özerklik veya federasyon elde edip, böylesi geniş çaplı bir reforma ve kısmi ulusal statüye dayanarak, yeniden silahlı devrim yoluna girmeden ve elverişli iç ve uluslararası koşullardan yararlanarak, programatik amacı olan bağımsız devleti kurması mümkün olabilir. Özerkliği veya federasyonu kazandıktan sonraki süreçte bölge ve dünya koşullarındaki lehte değişimler sömürgeci-egemen devleti yeniden işgal ve asimilasyon saldırılarına girişmekten alıkoyabilir, ezilen veya sömürge ulus parlamentosunun ilan edeceği bağımsızlıkla amacına varmasına olanak sunabilir.

Ama amacı bağımsız bir ulusal devlet kurmak değil egemen sınıfı devirmek olan toplumsal ve sınıfsal bir devrim için böyle bir yol yoktur. Çünkü demokratik haklar ne derece geniş, bölge ve dünya koşulları ne kadar devrimci olursa olsun, eğer bölge ve dünya büyük ölçüde devrimci iktidarlarca kuşatılmış durumda değilse, hiçbir burjuva devlet kendi yıkılışına barışla karşılık vermez. En nihayetinde sonucu, ancak ve yalnızca iç savaş tayin edebilir.

Sonsöz

Diğer Latin Amerika ülkelerindeki, örneğin El Salvador, Nikaragua ve Guatemala'daki barış süreçlerinin deneyimleri, silahsızlanan eski gerilla hareketlerinin toplumsal reformist çizgide düzene eklemlenmelerine sahne olmakla kalmadı, bazılarının daha da geriye savrularak burjuva-parlamentarist niteliğe büründükleri görüldü.

Kolombiya’da bu sonuç doğar mı? Şimdiden kesin belirlemeler yapılamaz, fakat ilk temel sorumuzun cevabına geri dönecek olursak, silahsızlanmanın ardından faşist terör koşullarında yeniden silahlı devrim çizgisine dönebilmek çok zayıf bir olasılıktır.

Santos ve kirli savaşı birlikte yönettiği ABD'li danışman Aronson’un, Kolombiya oligarşisi ile ABD’nin kabul ettikleri barış süreci, FARC-EP’in tarihsel önderi Manuel Marulanda’nın 1999-2002 barış görüşmeleri sonrasında yaptığı değerlendirmede ifade ettiği türde bir “mezarda barış” olmayabilir. Ama FARC-EP'in, irade kırılması zemininde barış sürecini silahsızlanmayla sonuçlandırırken, reformist bir çizgide karar kılma ihtimali hayli yüksektir.

Dipnotlar:

[1] Sibel Özbudun, Latin Amerika’da Barış Süreçleri, 03.05.15, www.Direnişteyiz3.org

[2] S. Özbudun, agy.

[3] Büyük Baba Öldü Yaşasın FARC, www.osmansoysal.com

[4] AUC (Kolombiya Birleşik Özsavunma Güçleri), Kolombiya kontrgerilla güçlerinin 1997'de ülke çapında birleştirilmesiyle oluşturulan ve sayısı onbinleri bulan katliamcı paramiliter örgüttür. AUC’u oluşturan yerel kontrgerilla örgütleri 70’li yıllarda toprak oligarşisinin köylülere ve gerillalara karşı paralı askeri güçleri olarak ortaya çıktı. Sonra, Medellin ve Cali başta gelmek üzere Kolombiya’nın uluslararası uyuşturucu kartelleri tarafından da, çıkarlarını korumaları için köylülere ve gerillaya karşı satın alınmaya başladılar. Ardından 90’lı yıllarda, ABD ve Kolombiya ordusu tarafından eğitilerek, ABD ve İngiltere’nin önerisiyle merkezi bir örgüt içinde birleştirilip, Kolombiya ordusuyla birlikte, gerilla hareketlerine, köylülere, sendikacılara, aydınlara ve insan hakları savunucularına karşı özel savaş için kullanıldılar.

[5] Metin Yeğin, Gerilla Anlatıyor 1, Gazete Duvar, 27.09.2016

[6] Anlaşmanın, referandumun ardından ikinci kez imzalanırken, karşıdevrim lehine revize edildiği göze çarpan bazı hususları şöyle: “Özel barış mahkemeleri... 10 yıl boyunca çalışacak olan bu mahkemelerde yabancı yargıçlar olmayacak. Yabancılar Kolombiyalı yargıçlara yargı hükmü olmayan bir tarzda asistanlık yapabilecekler”. “Savaş suçu işlemiş kişiler (...) yargıya yardımcı olma, tam işbirliği durumunda hapis cezası almayacaklar... Bu madde insanlığa karşı suç işlemiş ve yargılanması gereken yaklaşık 37 bin kişinin (bunların 24 bini asker, polis vb., geri kalanları paramiliterlerden oluşuyor) fiilen affedilmesi anlamına geliyor... Álvaro Uribe’nin isteklerinden biri”. (Aykan Sever, Kolombiya Notları-2, 16.11.2016, Yeni Özgür Politika.)

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn