Saray Cuntası Ve Toplumsal Cinsiyet Saflaşması

15 Temmuz’la birlikte sömürgeci faşizmin yönetememe krizinin derinliği kapsamlı biçimde gözler önüne serilirken, toplumsal cinsiyet çelişkisi, siyasal saflaşmanın ana eksenlerinden birini oluşturacak şekilde keskinleşiyor.

Bir yanda kadınların kazanılmış haklardan kitlesel ölçekte yararlanmaya başlaması ve bunun karşısında radikalleşen ve keskinleşen erkek egemen gerici direniş, bir yanda bu erkek egemen gerici direnişi toplumsal dayanak yaparak tüm ezilenlerin, kadınların, işçilerin, gençlerin, Kürt halkının, Alevi emekçilerin kazanılmış bütün haklarına saldıran saray cuntası.

Ayşe Terzi’nin, şort giydiği için otobüste saldırıya uğraması, bu saflaşmanın olası gelişimi hakkında çarpıcı bir örnek oldu. Politik islamcı faşist saray cuntası Binali Yıldırım şahsında “dövme değil mırıldanma” formülasyonuyla saldırıyı içerikte sahiplenip, biçimde toplumsal tepkiler karşısında daha geri bir mevzilenişe davet ederek ayar verse de, erkek egemen faşist rejimin yürüyeceği hat belli.

Saray cuntasının geriletilmesi ve bugünkü toplumsal mücadelenin bütünsel gelişimi bakımından, toplumsal cinsiyet çelişkisi temelinde gelişen siyasal saflaşma ve toplumsal ayrışmanın doğru ve etkin biçimde yönetilmesinin kavranacak ana halkalardan biri olduğunun anlaşılması hayati önemde.

Kadın Hareketinin İki Gelişim Ekseni

Kadın kitlelerinin siyasallaşması ve politik bir kadın kitle hareketi iki ana eksende gelişebilir ve gelişiyor.

Birinci eksen, kadının toplumsal mücadelenin bütününde özneleşmesidir. Kadın özgürlük mücadelesinin mevcut düzeyi ve kazanımları üzerinde bugün kadının siyasete, toplumsal mücadeleye katılımının daha fazla kolektif cinsel kimlik kazanmış olarak gelişiyor olması, dönemin mücadelesinin öne çıkan nitelikleri arasında. Sendikalar ve kitle örgütlerinden mücadelenin şiddet içeren, askeri biçimlerine dek her alanda kadın katılımı, kadın emeği ve kadın öncülüğü daha görünür ve daha cins kimlikli. Dahası, kolektif kimliği ve kolektif özneleşmeyi geliştirecek mekanizmalar açısından, eştemsiliyetten kotaya, eş-örgütlenmelerden kol ve komisyon benzeri alt örgütlenmelere, bağımsız örgüt biçimlerine dek zengin bir birikim ve deneyim açığa çıkıyor.

Güçlü politik kadın kitle hareketlerinin gelişimi bakımından belirgin ve yaygın olan, kadınların belirli bir bölgede, dönemde öne çıkan toplumsal mücadelelere genel katılım sağlaması, bu zemin üzerinde genel bilinçlenmesini cins çelişkisi eksenine taşıması, kolektif kimlik kazanması, özel ve kesimsel olarak ezilen cins konumu temelinde mücadele ve örgütlenmeyi de gündemine alarak ilerlemesi biçiminde. Kürt kadın hareketi bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Kürt ulusal demokratik talepleri temelinde mücadeleye katılan Kürt kadını, bu katılım zemininde cins kimlikli bir hatta doğru ilerledi. Keza, Türkiye cephesinde de kadın hareketi, 70’lerin devrimci mücadelesi içerisinde boy vererek, askeri faşist darbenin özgün koşulları altında ondan farklılaşması ve bağımsızlaşması biçimde gelişti. Kadın özgürlük hareketinin gelişim dinamikleri bakımından bu kanalın önemini küçümsemek büyük bir gaflet olur. Pratikte bu, birinci olarak, ideolojik pozisyonu ne olursa olsun (tüm akımlarıyla feminizmden marksizme dek), kadın özgürlüğü adına iddiası olan bütün güçlerin, kadınları toplumsal sorunların bütünüyle muhataplaştırmadan kadının siyasal kitle eylemini büyütemeyeceği anlamına gelir. İkinci olarak, kadının bu mücadelelere nicel katılım düzeyi ne kadar yüksek olursa olsun, cins kimliği temelinde örgütlenemediği, kolektif bir duruş geliştiremediği durumda bu nicel düzeyi de koruyamayacağı, mücadelenin şiddeti geri çekiliş ya da kazanım sağlama nedeniyle zayıfladığında evlere dönüşün baskın hale geleceği görülür.

İkinci eksen ise, toplumsal cinsiyet çelişkisi eksenindeki (pratikte, kadınların ezilen cins olmaktan kaynaklı özgün gündemleri ve talepleri etrafında) mücadelelerin, erkek egemenliğiyle dolaysız bir saflaşma içine girerek gelişmesidir. Bu eksende gelişen cinsiyet mücadeleleri dönem dönem büyük bir kitleselliğe ulaşsa da nicelik ve nitelik olarak yeterince toplumsallaşamamıştır. Yani nicel bakımdan kendi tabanıyla, ezilen emekçi kadın kitleleriyle yeterince buluşamamış, nitel bakımdansa toplumun tüm mücadeleci kesimlerine mal olamamıştır. Bu hareketlerin feminist öncüleri, önderleri, burjuva düzen şahsında erkek egemenliğiyle yıkıcı bir saflaşma içerisine girememiş, ya ütopik ve dar, ya da düzeniçi (burjuva düzen içi olduğu için kaçınılmaz olarak erkek egemen düzen içi) kalmış, komünist, devrimci öncüleri ise burjuva düzenle yıkıcı bir saflaşma içine girerken erkek egemenliğiyle saflaşmaya girememiştir. Dolaysızca toplumsal cinsiyet çelişkisi üzerinde, kurucu bir somut siyasal program etrafında yıkıcı bir mücadelenin nasıl geliştirilebileceğine dair özgün bir yol açma görevi hala önümüzde duruyor. Bir başka deyişle, kadınların ezilen cins konumundan kaynaklı tek tek talepleri eksenindeki mücadelelerin, erkek egemenliğinin kurumsal yapısını yıkıp dağıtmayı ve yerine, kadının iktidar kuvvetine ya da lehte ayrımcı eş iktidar kuvvetine dönüştüğü ve erkek egemenliğinin bütün toplumsal dayanaklarını tasfiyeye giriştiği bir kurucu programı uygulama hedefine yöneltilmesi.

Esas sorun, toplumsal cinsiyet çelişkisiyle ilişkili mücadele konularının, kesimsel, yerel, parçalı ve reformist kavranışıdır. Reformist kavranıştan kasıt, tek tek taleplerin içeriği, tek tek mücadele ve örgütlerin biçimi değildir. Bu sorun ve gündemlerin emek-sermaye, devlet-halk, ezilen-ezen arası saflaşmayı ve mücadeleyi derinleştirmenin konusu haline getirilmesinde zayıflıktır.

Bu gündemler, devrimci kuvvetlerin gözünde, kadına ait, kadınla ilgili olarak kalmıştır. Kadınsa, çeşitli ezilen inanç toplulukları, çeşitli sınıf ve tabakalar, çeşitli ulus ve ulusal topluluklar, çeşitli meslek grupları gibi, toplumun sayısız kesiminden biri olarak. Toplumsal cinsiyet çelişkisiyle, bütün ekonomik, siyasal ve toplumsal düzenin üzerine oturduğu temellerden biri olarak değil, sınıflı toplumların sayısız yan çelişkilerinden biri olarak ilişki kurulmuştur.

İşçi sınıfı ve ezilenlerin kadın yarısının bu gündemler üzerinden de erkek egemen burjuva siyasi iktidara karşı saflaştırılması. İşçi sınıfı ve ezilenlerin erkek yarısının erkek egemen cinsiyetçi şovenizmle “yüzleşme” ve “kopuşma” şiarını pratikleştirerek, erkek ayrıcalıkları ekseninde düzene bağlanma yönelimini sistematik olarak üreten zeminden koparılarak demokrasi mücadelesine kazanılması. Bunun demokrasi mücadelesinin gelişimi bakımından değeri ve potansiyeli çok büyüktür.

Nasıl ki Kürt ulusal sorununda demokrat tutum almayanın demokratlığından bahsedilemezse, erkek egemenliğiyle mücadelede bir yeri, duruşu olmayanın da demokratlığından bahsedilemez. Demokrasi mücadelesinin gelişimi, erkek gericiliğinin fiili geriletilmesinden geçmek zorundadır. Erkek egemen kurumlara, yasalara, uygulamalara, cinsiyetçi ekonomik ve toplumsal işbölümüne, işçi ve ezilenlerin saflarında kadına yönelik şiddet ve ayrımcılığa mevzi kaybettirilmesidir.

Toplumsal cinsiyet ekseni işçiler ve ezilenler safında gericiliği örgütlemenin temel dayanaklarındandır. Erkek egemenliği, kadın işçi ve emekçilerin her türden toplumsal mücadeleye katılımının önünde, ideolojik, ekonomik ve zora dayalı biçimleri dahil tüm biçimleriyle siyasi olarak engel durumundayken, işçi ve ezilenlerin erkek yarısı bakımındansa Türk şovenizmi benzeri bir sistematik zehirlenme kaynağıdır. Cins ayrıcalıkları temelinde ataerkil kapitalist düzene bağlayan sistematik bir zemindir.

Toplumsal Cinsiyet Çelişkisinin Keskinleşmesi

Toplumsal cinsiyet çelişkisinin toplumsal mücadelenin bütünü içerisinde doğru yerine oturtulması bugün daha da önem kazanıyor. Zira bu eksendeki mücadele bir yandan demokrasi mücadelesi safları içerisinde toplumsal karakter kazanırken, diğer yandan da karşıdevrimin ana saldırı ekseninde durarak toplumsallaşıyor. Bir yanda kadın özgürlük mücadelesinin kazanımları, bu kazanımların kitlesel biçimde sahiplenilmesi, uygulamaya girişilmesi ve yer yer de kendisiyle sınırlı kalmayıp, ezilen inanç, ezilen ulus, işçi ve emekçi örgütlenmelerini ve geniş kitleleri saflaştırma gücünü göstermesi gerçeği var. Diğer yanda da kadın düşmanı cinsiyetçi politikaları, siyasi rejimi politik islamcı temelde restore etme ve toplumu ideolojik olarak dönüştürme çabalarının ana eksenlerinden biri haline getirmiş kararlı bir erkek egemen karşıdevrimci politik öznenin iktidarı var. Kadın özgürlük güçleri de, erkek egemen karşıdevrim de daha fazla özneleşmiş ve kasıtlı hale gelmiş durumda. Başka bir deyişle, mücadelenin/çelişkinin iki temel tarafı daha dolaysızca karşı karşıya. Şimdi aradaki kuvvetleri kimin kazanacağı sorunu ortada duruyor. Kadın özgürlük mücadelesine kazanılan tüm kesimler, demokrasi mücadelesine, erkek egemen gericiliğe kazanılan tüm kesimler de karşıdevrim cephesine kazanılmaya aday.

Demokratik ve devrimci kuvvetler, toplumsal cinsiyet çelişkisinin bugünkü siyasal saflaşmadaki rolüne ve önemine uygun politikalar geliştirdiği ölçüde, bugün politik islamcı saray cuntasına yedeklenen ezilen, emekçi kadın kitlelerinin ana bölüklerini kazanabileceği gibi, ezilen sınıf ve kesimlerden erkekleri de erkek egemen ayrıcalıkları temelinde düzene bağlanmaktan alıkoyabilir. Kadın eksenli gündemlerle politika yapmanın ve kadın kitleleri arasında sistematik çalışmanın toplumsal mücadeleler bütünü içerisinde daha merkezi bir yer tutması gerekiyor.

Kadın özgürlük mücadelesinin dinamikleri ise, muhalefet ve protesto ruh hali baskın, toplumsal saflaşmayı cinsiyet çelişkisi ekseninde yönetme iddiası zayıf, birleştiriciden çok dayanışmacı bir duruştan sıyrılarak, toplumsal mücadeleye daha iddialı, birleştirici, kapsayıcı ve harekete geçirici biçimde katılmalı.

Bireysel Cinsel Haklar Mücadelesi Siyasal Haklar Mücadelesidir

Kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddetin son derece yaygınlaştığı ve buna bağlı olarak yaşam hakkı talebinin kadın özgürlük hareketinin merkezine oturduğu tabloyu, kimi çevreler, “eşitlik mücadelesinden yaşam hakkını savunma noktasına gerileme” olarak yorumluyor. Kimi çevreler, kadın cinayetlerinin daha görünür hale gelmesiyle ilişkilendiriyor. Kimi çevrelerse, AKP’nin cinsiyetçi politikaları tırmandırdığını ve kadına yönelik şiddetin bu nedenle artış gösterdiğini savunuyor.

Kadın cinsin kazanımlarının ağır bir tehdit altında olduğu doğru, ancak güncel tablonun hak ettiği son değerlendirme, kadın özgürlük mücadelesinin gerilemesi tespiti olurdu.

Erkek cinsin kadınların siyasal ve toplumsal kazanımlarına karşı yürütmekte olduğu ve bugüne dek binlerce kadının yaşamını yitirdiği bu savaş, tıpkı bütün diğer kadın eksenli gündemler gibi, “özel”, “kişisel”, “tekil” sorunlar toplamı görünümünde. Ancak sorun ve çarpışma biçimde özel, özde toplumsal nitelikte. Erkek egemen toplumların temel örgütlenme biçimi olan, kadınların içinde tek tek ve yalıtılmış olarak konumlandıkları aile zemini, erkek egemen düzen yenilgiye uğratılmadığı sürece varlığını değişik biçimlerde sürdüreceğinden, toplumsal cinsiyet çelişkisi eksenindeki çarpışmaların bir ayağı her zaman kişisellikler toplamı olarak yürür ve yürüyecek.

Tam da bu nedenle bireysel cinsel haklar mücadelesi, kadının kendi bedeni ve kendi yaşamı üzerinde tasarruf hakkının genişletilmesi kapsamındaki tüm sorunlar, gündemler, kadın cinsin siyasal haklar mücadelesidir. Bireysel cinsel haklar mücadelesinin siyasal haklar mücadelesi, siyasal yaşama katılım koşullarının güçlendirilmesi mücadelesi olarak kavranmayıp “kişi özgürlüğü” düzlemine itilegelmesi, Kürdistan’a statü talebiyle Kürtlere bireysel haklar pozisyonu arasındaki büyük siyasal çarpışmayla kıyaslanabilir.

Kadın cinsin kazanımları karşısında erkek cinsin direnişinin kadın kıyımına varmasıyla, yaşam hakkı mücadelesinin kadın özgürlük mücadelesinin temel gündemi haline gelişi de benzer bir durumdur. Tıpkı barış şiarının tek başına koşullardan yalıtık olarak ne devrimci, ne reformist sayılamayacağı gibi, yaşam hakkı mücadelesi de güncel olarak en kritik mevzi savaşı haline gelmiştir. Saray cuntasının erkek egemen kitle tabanının 15 Temmuz’un özgüveniyle kadına yönelik şiddet ve cinayet yönelimini daha da tırmandıracağının verileri de ortaya çıkıyor.

Erkek Gericiliği Saray Cuntasının Doğal Tabanı

Kadın özgürlük mücadelesinin kazanımları, toplumda yeni bir kadın davranışını ve yeni bir erkek davranışını ortaya çıkardı.

Yeni bir kadın davranışı olarak, kadın kitlelerinin daha geniş bölükleri, dünden farklı biçimde emekçi, ezilen kesimlerden kadınlar da dahil, kazanılmış haklarını kullanmaya kitlesel olarak giriştiler. Bunların başında, hem yasal haklarına, hem de boşanmanın toplumsal meşruiyet kazandığı ve erkek egemen toplumsal baskının gevşediği fiili duruma dayalı olarak, “ayrılma hakkı”nın yaygınca kullanılması geliyordu. Kadınlar farklı üretim ve hizmet işkollarında çalışma, eğitim hakkı, kültürel etkinliklerden çeşitli parti ve kitle örgütlerinde örgütlenmeye dek toplumsal ve siyasal yaşamın değişik alanlarına katılım, kendi bedeni, giyim ve yaşam tarzı üzerinde karar verme gibi alanlarda daha özgür bir hareket tarzına kitlesel ve fiili olarak yöneldiler.

Bu durum, bütün toplumu, özellikle de işçi, emekçi, Kürt, Alevi ve diğer ezilen kesimleri, toplumsal cinsiyet çelişkisinin kazandığı bu yeni düzey ekseninde tutum almaya, kendi yaşamını, alışkanlıklarını, değerler sistemini bu temelde sorgulamaya itti. Kadına yönelik şiddet meşruiyet kaybına uğradı. Kadın bedeni üzerinde erkeğin sınırsız tasarruf hakkı, kadının giyim tarzından cinselliğine dek kendi bedeni üzerinde karar vermesinin engellenmesi, tacizin erkek hakkı olarak doğal sayılması gibi ölçüler sorgulanmaya başladı.

Yeni kadın davranışı, toplumun erkek yarısını bir toplumsal yüzleşmeye çağırıyor, kadının ezilen cins olmaktan kaynaklı sorunları geçmişte olmadığı kadar toplumsallaşıyor, toplumda gelişen yeni demokrasi bilincinin ve Haziran Ayaklanması’yla zirveye varan demokratik eylem pratiğinin temel eksenlerinden biri haline geliyordu.

Gerek kendi talep ve özlemleri, gerekse toplumsal mücadelenin diğer gündemleri üzerinde daha belirgin bir pratiğe kavuşan lgbti hareket de toplumsal cinsiyet çelişkisinin bizzat toplum tarafından sorgulanır hale gelmesine önemli katkılarda bulunuyordu.

Böylece toplumun erkek yarısının ileri kesimleri, şu veya bu eksende toplumsal mücadelede saf tutanlardan başlayarak, ama bununla sınırlı kalmayarak, demokrasi mücadelesi içerisinde eğitilmiş, yeni toplumsal kadın davranışını kabule daha hazır bir hale gelmiş oldu.

Bir kesim ise radikal bir hatta doğru ilerledi.

Birey olarak bu kadın kazanımlarını yine tek tek kadınlar nezdinde tasfiyeye girişme, bu radikalleşme eğiliminin en belirgin toplumsal biçimi. Kazanılmış haklardan fiilen yararlanmaya girişen eşini, sevgilisini, kızını, annesini, kızkardeşini şiddet ve cinayetle ve yer yer kendi canı pahasına engelleme. Ve erkek cinselliğinin genel nesnesi olmaya daha açık gördüğü (ölçü burada çeşitli –gece sokağa çıkmaktan giyim tarzına eğitim ve çalışma yaşamına katılmaya kadar pek çok kadın davranışı buna delalet sayılabilir) kadınlara yönelik taciz ve tecavüzde artış.

Kısacası, toplumun erkek yarısının, gerici direnişe geçen kesimleri, kadınların mülk olmayı reddedişinin bu yeni eşiği karşısında, özel mülk olarak gördüğü kadınları özel mülkiyetinde tutmaya ve özel mülk olmaktan çıkanlara katılmaktan alıkoymaya, aynı tablonun “özel mülk olmaktan çıkıp genel mülk haline gelen kadınların artışı” boyutundansa olabildiğince yararlanmaya (genel mülklerin “zor alımı” - taciz-tecavüz dahil) yöneldi. Başka bir deyişle, kadın cins üzerindeki mülkiyet haklarını sorgulamayan erkek egemen bakış açısından, bu yeni durum, bir tür “mülkiyetin yeniden paylaşımı” süreciydi ve erkek, elindeki mülkü korumaya ve artırmaya çalıştı.

Saray cuntası her bakımdan bu erkek egemen direnişin önderliğine soyundu. İdeolojik-politik argümanların üretimi (toplumsal cinsiyet “adaleti” ve kadının “fıtratı”, ailenin korunması, kadının yerinin aile olduğu, anneliğin kutsanması, erkek cinselliğinin kutsanması), aile eksenli ekonomik, toplumsal uygulamalar, cinsiyetçi işbölümünü derinleştirici istihdam politikaları, erkek egemen şiddetin meşrulaştırılması ve yasalar nezdinde sahiplenilmesi, kadın özgürlük güçlerine çeşitli tipte saldırılar, yasal hakların tasfiyesi gibi adımlarla bu önderlik pozisyonunu güçlendirdi.

Hem kendi politikaları, erkek egemen gericiliğin büyütülmesini gerektiriyordu, hem de kadın cinsin kazanımları karşısında kendiliğinden radikalleşen erkek egemen gericilikten, kitle tabanını genişletmek ve konsolide etmek için yararlanmanın olanaklarını karşısında buluyordu. Bu anlamda, AKP’nin kadın özgürlük mücadelesine, kadın cinse saldırılarını, salt kendi ideolojik-siyasi pozisyonunun dolaysız bir gereği olarak görmek tabloyu eksik kavramak olur. Üzerine oturduğu toplumsal saflaşma zemininin olanaklarını kavrayıp değerlendirmesiyle de ilişkili.

Türk şovenizminin, sadece Kürdistan devriminin değil, Türkiye cephesinde işçi sınıfı ve ezilenlerin örgütlenme ve mücadelesinin önünde de büyük bir engel olması gibi, erkek egemenliği de demokrasi mücadelesinin toplam gelişimi bakımından büyük bir ideolojik çürüme, toplumsal yozlaşma ve siyasal gericileşme kaynağı olarak karşıdevrime sistematik taban sağlıyor. Gerici direnişini kadın kıyımına vardıran erkek egemenliği, ırkçı, şoven saflaşmanın eksenlerinden biri durumuna geliyor. Erkek egemenliği fiili olarak yasal, siyasal ve toplumsal meşruiyet düzleminde ağır mevzi kayıplarına uğratılabildiği, geriletilebildiği oranda demokrasi mücadelesinin önü açılıyor.

AKP’li Kadınlar: Kadın Toplumsallığı Ve Politizasyonunun Diğer Ucu

Kadının toplumsal ve siyasal yaşamla bağının güçlendiği, kadın kitlelerinin politizasyon düzeyinin yükseldiği gerçeğinin diğer ucunda, AKP’ye oy verenlerin %53-55’inin kadın olması duruyor.

Erkek egemen ezber, kadını, dişini tırnağını geçirerek varlık hakkını kazandığı demokratik mücadeleler cephesinde bile görmezden gelirken, bir de erkek egemen siyasete yedeklenmiş kadın kitlelerinin politizasyonunu doğru biçimde değerlendirebilmesinin elbette imkanı ihtimali yok.

AKP’ye oy veren kadın kitleleri, faşist kafatasçı MHP’nin aklı ve söylemlerinde de, kemalistlerin burjuva aydınlanmacı, kibirli, kitlelere üstten bakan erkek aklı ve söylemlerinde de, “ülke meselelerinden uzak, dizilerden başka şeyle ilgilenmeyen, cehalet ve apolitiklik nedeniyle AKP’ye yönelen kadınlar” olarak yer buluyor. Kadın oyları çoklukla “aile oyları” sayılıyor. Yani erkek egemen saray cuntasına erkek egemen muhalefet de, tıpkı saray gibi, kadını toplumdaki ve siyasetteki kendi yeri ve duruşuyla değil, aile içindeki durumuyla muhatap alıyor.

Oysa açık ki AKP’ye oy veren kadınların büyük çoğunluğu (anketler %70-80 arası rakamlara işaret ediyor) kasıtlı bir tercihle oy veriyor. Durum şu ki AKP, özellikle de emekçi sınıflardan kadın kitlelerinin gündeminde olan konulara, sorunlara dair sadece demagoji değil, somut politik adımlar, kadınlar arasında sistematik bir kitle çalışması ve yaygın bir örgütlenme ağıyla karşılık veriyor. Erkek egemen direnişin önderliğine soyunmadaki politik ataklığı gibi, kadın kitlelerine yönelik politikalar oluşturmakta da oldukça atak.

AKP’nin kadınla muhataplaşmasının merkezinde erkek egemen burjuva aile düzeniyle muhataplaşma, kadınla buradaki rolü dolayımından ilişkilenme duruyor. Kadın özgürlük hareketine ve kadın cinsin eşitlik ve özgürlük mücadelesinin kazanımlarına en ağır saldırıları yürütürken, erkek cinselliğini en insanlıkdışı biçimde yüceltip kışkırtan, kadın cinsi en pervasız biçimlerde aşağılayan söylemlerine ve siyasi saldırılarına, güçlü bir meşruluk iddiası ve ideolojik argümanlar üretme çabası da eşlik ediyor. AKP ve ilişkili kurumların son yıllarda düzenlediği, şu veya bu şekilde konunun muhatabı kadınların belli bir kitlesellikte katılımını da örgütleyebildiği çok sayıda konferans, çalıştay ve benzeri çalışmalardan bazı başlıklar şunlar: çalışan kadınlar konferansı, toplumsal cinsiyet adaleti, kadının siyasetteki rolünün güçlendirilmesi, yoksullukla mücadele... Esasta AKP’nin, kadın özgürlük mücadelesinin argümanlarıyla, gündemleriyle, eylemleriyle çok canlı bir politik ilişki kurduğu rahatlıkla söylenebilir.

Kadınla ailedeki rolü itibariyle muhataplaşan AKP, ezilen, emekçi kadın kitlelerle bağını da aile merkezli politikalarıyla kuruyor. Kadının ev içi ve toplumsal üretimdeki emeğine yönelik aile merkezli politikaları, ailelerin küçük çaplı tüketici kredileri ve yoksulluk yardımlarıyla “hükümetin istikrarı bozulmasın, krediler çevrilebilsin, yardımlar sürebilsin” hedefine bağlanması, eğitim politikaları aracılığıyla çocuklar üzerinden anneyle kurduğu bağlar, özellikle kırın ve kentlerin yoksul sınıf ve tabakaları ile orta sınıf kadınları sistematik olarak kendine çekiyor.

Buna, çok yaygın olarak yürütülen, kadınlar arasındaki sistematik kitle çalışması, özellikle de okuma grupları aracılığıyla sokak sokak, mahalle mahalle örgütlenme pratiği eşlik ediyor. Okuma grupları, dini eğitim gerekçesiyle kadınlara aileye sadık ve bağlı kalarak ev dışına çıkma izni, imkanı sağlarken, hukuk, eğitim, sağlık gibi konularda danışma ve dayanışma ihtiyacını karşılıyor. Maddi yardımlaşma çalışmaları örgütlenmeyi güçlendiriyor. Dini eğitimlerle ideolojik olarak dönüştürüyor. Bu sayede hem ev içi ve aile merkezli kalma, hem de yüksek düzeyde toplumsallaşma ve siyasallaşma mümkün hale geliyor.

Özcesi AKP, kadınlar için, “durumun iyiye gittiğine” ikna edecek işler yapıyor. Bu tablo altında “AKP kadına kölelikten başka bir şey vaad etmiyor” demek, tamamen doğru ancak çok soyut bir ajitasyon sloganı olmaktan öteye gidemiyor.

Kadın kitlelerine yönelik politikalarında da, genel siyasal hattına uygun olarak, toplumsal saflaşma ve ayrılığı gözetiyor ve kışkırtıyor. Bütün kadınları kapsama derdi yok. Ancak kendi doğal tabanı gördüğü kesimlerden kadınları örgütlü hale getirme, konsolide etme, ideolojik olarak dönüştürme ve sistematik olarak bu tabanı genişletme çabasında. Kadın özgürlük hareketinin bütün dinamiklerini, tıpkı toplumsal hareketin tüm diğer bileşenleri gibi, demokratik Alevi hareketi gibi, Kürt ulusal hareketi gibi, işçi-emekçi örgütlülükleri gibi, karşısına almaktan çekinmiyor.

AKP’nin Kadın Emeği Politikaları

Erkek egemenliğiyle kapitalizm tam bir birlik içindedir, kaynaşıktır, tüm kurumsal yapısıyla iç içe geçmiştir. Kapitalizmin ekonomik, siyasi, askeri kurumları, aileden orduya, okuldan fabrikaya aynı zamanda erkek egemenliğinin de kurumları, kendini sürdürmesinin temel dayanaklarıdır. Ancak bu birlik çelişkili bir birliktir. Çelişkinin kaynağında kapitalizmin temel çelişkisi durur.

Üretimin toplumsallaşması kaçınılmaz olarak kadının toplumsal yaşama katılımına (üretici, tüketici ve meta olarak) itilim kazandırırken, mülkiyetin özel karakteri kaçınılmaz olarak toplumsal yaşamın dışına, ev içi sınırlara doğru çeker. Teorik olarak bu çelişkinin iki yönde zayıflatılabileceğini, yumuşatılabileceğini ya da ortadan kaldırılabileceğini varsayabiliriz. Kadının toplumsal üretimde özneleşmeye, kadının eviçi emek alanlarının (yemek, ev işleri, bakım vb) da toplumsal üretim kapsamına çekilmesi. Ya da kadının ev içi emek alanlarına, toplumsal üretimin gerçekleşme süreçlerinin de ev içine taşınması. Birincisini sonuçlarına dek götürmek sosyalizmde tamamen mümkündür, tarihin akışı da bu yöndedir. İkincisi ise tarihin akışının tersinedir, kapitalist üretim koşulları altında ve sınırlı ölçülerde gerçekleştirilebilir. AKP’nin bugün toplumsal cinsiyet çelişkisini kendi siyasal projesinin lehine törpülemek üzere açmaya çalıştığı kanallardan biri de budur. Emperyalist küreselleşmeyle de uyumlu olarak kadın emeğinin esnekleştirilmesi ve özellikle de ev eksenli (giderek de sokak ve mahalle eksenli) toplumsal üretimde konumlandırılması, AKP’nin cinsiyetçi politikaları için çıkış noktalarından ve kapitalizmle erkek egemenliği arasındaki çelişkili birliğe istikrar kazandırmanın ana eksenlerinden birini oluşturuyor. Gelecek dönemde ev eksenli emek konusunda somut politika yapmak, örgüt biçimleri geliştirmek, ev eksenli çalışanların dayanışma ve mücadelesini geliştirmeye çalışmak bu nedenle özellikle önemli.

Kadın emeğinin esnekleştirilmesi, elbette ev eksenli üretimin yaygınlaştırılmasından ibaret kalmıyor. Eşitsiz ücret temelinde ucuz kadın emeğini kapitalist işletmelerde sınırsız sömürüye açma da “aile eksenli refah modeli” ve “iş ve aile hayatının uyumlulaştırılması” söylemine temelde ters düşmüyor. Zira kadın emeği erkek emeğine göre daha esnek, güvencesiz ve ucuz oldukça, sermaye için karlı, aile içinse istikrarsız ve tali olması nedeniyle bu da erkek egemenliğinin kurumsal yapısını güçlendirici ve kadının toplumsal yaşama katılımını istikrarsızlaştırıcı rol oynuyor.

AKP’nin kadın emeğine yönelik politikaları, ev içi emeği de kapsıyor. Denilebilir ki, bugün kadının ev içi emeği üzerinden politika yapabilen tek siyasal kuvvet durumundadır. Engelli ve hastalara bakım yardımı, eşini kaybetmiş kadınlara (boşanmışlara değil!) sosyal yardım ve güvenceler, çeşitli tipte çocuk yardımları, çeşitli tipte yoksulluk yardımları, toplamda kadının aile eksenli konumlanması eğilimini ve cinsiyetçi işbölümünü derinleştiriyor. Ancak öte yandan ev içi emek, özellikle de bakım emeğinin ücretlendirilmesi talebine, kadınları çok sınırlı ödünlerle düzene bağlayan yanıtlar üretmiş oluyor. “Annelik ve aile kadınlığı” söylemleri bu politikalarla buluşunca, ev içi emeğe değer atfedildiği hissettiriliyor. Ev içi emeği değersizleştiren, cins eşitliği adına bu işleri yararsız, zaman kaybı vb biçimde niteleyen burjuva aydınlanmacı ideolojik argümanlarla kıyaslandığında bu politikalar, kadın kitlelerinin neden AKP’ye daha önce hiçbir burjuva düzen partisine sunmadığı kadar destek sunduğunu açıklıyor.

Emekçi sol ve kadın özgürlük güçleri de, özellikle ev eksenli emek, ücret eşitsizliği ve ev içi emek konularında, politikanın karşısına söylem değil politika çıkarmak durumunda. Bu herşeyden önce, kadın kitlelerinin ana gövdesiyle fiziken buluşma, temasa geçme, kitleler içinde çalışmayı gerektiriyor.

Saray Cuntasının Saflaştırma Denklemi Bozulmalı

Erkek egemenliği, politik İslamcı faşist saray cuntası öncülüğünde, toplumsal saflaşmayı, cinsler arası savaş düzeyine varan bir kadın-erkek saflaşmasına doğru, ezilen sınıflardan erkeklerin ezilen sınıflardan kadınlara karşı şiddetinin tırmanmasını özellikle içeren biçimde derinleştirmeye çalışıyor. Bu denklemi bozmak gerek.

İkincisi, kadınlarla kadınlar arasındaki bir siyasal saflaşma olarak derinleştirmeye çalışıyor. Bu denklemi de bozmak gerek.

Saflaşmayı ezilenlerin ve kadınların saray cuntasına karşı saflaşması olarak derinleştirmek için, toplumsal cinsiyet çelişkisi eksenini, sarayın saldırılarını püskürtmenin ana eksenlerinden biri olarak ele almak gerekiyor. Bunun için elbette, bu süreçten ilk elden etkilenen, saldırılarının ilk hedefinde duran, AKP ve saray cuntası ile sorunlu, ancak sokağa çıkmayan kadın kitlesini hareketli hale getirmek gerekiyor. Ayrıca, genel olarak, hareket halindeki, mücadeleci toplumsal kesimlerin, Alevilerin, işçilerin, öğretmenlerin vb toplumsal cinsiyet eksenli siyasette daha aktif, daha hareketli hale gelmesini sağlamak.

Ama en önemlisi, saflaşmanın ekseninin değişmesi için, kesişim noktasında duran, ezilen, emekçi sınıflardan bugün AKP tabanı durumundaki kadınları kazanmaya mutlaka yönelmek gerekiyor. Bu dönemde kadın hareketinin yapabileceği en önemli yanlışlardan biri, kadınlar arasındaki siyasal saflaşmayı bozmaya yönelmeden savunmaya geçmek, yaşam tarzının savunusu ekseninde, kendini bu gündemden aydın, kentli, orta sınıf kadınlar kadar etkilenmiş hissetmeyen geniş işçi ve ezilen sınıflardan kadın kitlelerinin, düzene bağlandıkları halka olan diğer gündelik taleplerinden soyutlanmak olur. Ezilen, emekçi sınıflardan kadınlar arasında, özellikle de semt yoksulları içinde ve AKP tabanının yeni ve özgürlük talebine en hızlı bağlanabilecek kuşaklarını kazanmak üzere lise/üniversiteli genç kadınlar içerisinde sistematik kitle çalışmasını inşa etmek elzemdir. Kitlelerden fiziki soyutlanma, mevcut siyasal şiarları bu kitlelerle buluşturmayı bir kenara bırakalım, siyasetin üretiminde de darlaşma ve kısırlaşma üretiyor. Kitle çalışmasında kuruma ve dolaylı, esnek, yerel, kesimsel kitle örgütlenmelerinde kısırlaşma, bu türden özgün araçların özellikle ihtiyaç olduğu kadın özgürlük cephesinde giderek taşınamaz bir soruna dönüşüyor.

Bir diğer büyük hata, saray cuntasıyla sorunu olan bütün ezilen sınıf, ulus, inanç topluluğu ve tabakalardan erkekleri, onların ilişkili oldukları toplumsal taleplerde sıkı bir kadın öncülüğü ve müdahalesi gerçekleştirme yoluyla toplumsal cinsiyet sorununda hareketli hale getirmeye çalışmamak, kadın özgürlük mücadelesine yedeklemeye çalışmamak, siyasal tutum almaya yöneltmemek, kadınlar arasında sistematik kitle faaliyetinin sürdürücüsü, kadın eksenli taleplerin pratik dayanışmacısı ve eylemcisi haline getirmemek olur.

Üçüncüsü, bu düzeyde örgütlenmiş, saldıran ve yeni saldırılara hazır bir erkek direnişi karşısında mutlaka zor araçlarını da içeren bir hareket tarzı gerekiyor. Erkek egemen şiddete fiziki-fiili olarak karşı durulması ve geri adım attırılması, yıldırıcı, caydırıcı bir eylem hattının geliştirilmesi için kadın özsavunmasının yaygın bir toplumsal refleks biçimi haline gelmesine öncülük etmek gerekiyor.

Kadın hareketinin temel dinamikleri olan sosyalist kadınların, feminist güçlerin ve Kürt kadın hareketinin, ki buna yeni gelişmeye başlayan Alevi kadın hareketini de ekleyebiliriz, birleşik bir mücadele hattını örmeyi başarması da elzem. Bu politik öznelerin birleşik hareket yeteneğindeki gerileme, saldırıları göğüslemeye ve direnişini sürdürmeye değil de tam olarak püskürtmeye, uygulanamaz hale getirmeye yönelik bir iddia zayıflığı ile ilgili.

Lgbtilerin erkek egemen saldırganlığın karşısında en ağır risklerle yüzyüze olduğu düşünülürse, lgbti hareketle buluşma, özsavunmasını örgütlemeye yönlendirme ve özsavunmasına doğrudan katkıda ve dayanışmada bulunma da kadın özgürlük dinamiklerinin en önemli görevleri arasında.

Toplumsal yaşamın islamileştirilmesiyle dinsel temelde saflaşmanın derinleştirilmeye çalışılacağı aşikarken, bu konuda hassas bir siyasi ve ideolojik hat tutturmak gerekiyor.

AKP, bir ekonomik krizle sarsılıp, ödünlerini sürdüremez hale gelmedikçe, çok geniş bir kadın kitlesini AKP tabanından koparma zemini oldukça zayıf olacaktır. Ancak, bu gerici saflaştırma eksenini bozmak için, nicel olarak geniş kitleler kazanılamasa da, nitel olarak bu kesimlerin içerisinden söz söyleyebilecek durumda olmak, ev eksenli çalışanlar adına, ev emekçisi kadınlar adına, semt yoksullarından kadınlar adına, Sünni inançlı kadınlar adına değişik nitelik örgütleri, mevzileri oluşturabilmek, AKP’nin oluşturmaya çalıştığı “dine karşı saflaşma”, “din eksenli saflaşma” görünümünü bozacaktır. Bu çalışmalar, AKP, kadın tabanını tutan ödünleri sürdüremez hale gelmeye başladığında ise daha kitlesel biçimde örgütlenmek için hazırlık niteliği taşıyacaktır.

Kadına yönelik bütün saldırıların, erkek şiddeti ve cinselliğinin kutsanmasının politik islamcı argümanlar altında gerçekleşeceği koşullarda, İslamcı olmayan kadın kitlelerinin sokağa çıkmaya, aktif tutum almaya daha eğilimli hale geleceği öngörülebilir. Bu, kadın kitlelerinin bu kesimi içinde bir güç haline gelerek siyasi eylem kapasitesini, vuruş gücünü yükseltmenin koşullarını genişletiyor.

Öte yandan, bu görevin, islama karşı ideolojik mücadele, dine karşı ideolojik mücadele merkezli değil, politika merkezli yürütülmesi zorunlu. İdeolojik planda herkesin inancı kendine demokratik anlayışı geliştirilerek, politik planda ise, AKP saldırılarının “dünya malı” biriktirmekle, sermaye düzeniyle, kadın emeği ve bedeni üzerindeki sömürünün derinleştirilmesi amacıyla ilişkisini ortaya koymak gerekiyor.

Zorlu ancak zorunlu olan bu görevin üstesinden ancak komünist öncü gelebilir ve toplumsal cinsiyet eksenindeki saflaşmanın doğru eksende şekillenmesine önderlik edebilir.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn