Sayı 22 / Eylül-Ekim 2016

Sermaye oligarşisi çeyrek asırdır rejim krizine burjuva bir çözüm üretemedi. Kürt ulusal hakları boyutuyla devletin tekçi varoluşunu da kapsadığından, rejim krizi derin ve şiddetli. Onu şu ya da bu biçimde yönetmeye çalışmak gayreti, yeni kriz etkenlerinin sahneye çıkışıyla giderek zorlaştı. Aynı süreçte burjuvazinin iç kavgaları da şiddetlendi, çeşitlendi. Devlet örgütleri karşıdevrimin iç çatışmalarının arenasına dönüştüler. "Kemalizm" olarak adlandırılan resmi ideoloji işlevini ve tahtını kaybetti. Bu ideolojiyle bağlı silahlı ve silahsız devlet bürokrasisi güçleri siyasi rejim içindeki konumlarını önemli ölçüde yitirdiler. Tüm bunlar, Kürt halkımızın, işçi sınıfı ve emekçilerin, kadınların, demokratik taleplerle politik mücadele sahasına çıkan Alevilerin ve ulusal toplulukların ağır bedellerle yürüttüğü savaşım toprağında oluştu. Bu zeminde ve bir aşamadan itibaren, politik islamcıların, egemen burjuva ideolojiyle -"laik" devlet ideolojisi- ve kendilerine bu temelde konulan yasaklarla çatışkısı da, rejim krizini etkileyen dinamiklerden biri haline geldi.

Faşist politik islamcı saray iktidarı, Cerablus işgalini, Mercidabık Savaşı'nın 500. yıldönümüne denk getirerek yaptığı analojiyle, Osmanlılık, sultanlık ve halifelik hayallerini de yansıttığı bir gövde gösterisine dönüştürmek istedi. Sultan Selim'in Mısır seferi sırasında Memlûk devletiyle 24 Ağustos 1516'da Halep'in kuzeyinde yaptığı bu savaşın sonucunda, Suriye, Lübnan ve Filistin toprakları Osmanlı'ya geçmişti.

Fakat bundan çok daha ilginç bir çağrışım, İngiliz subay ve diplomat T.E. Lawrence'ın, yani bilinen adlandırmayla “Arabistanlı Lawrance”ın, Arapların birinci emperyalist paylaşım savaşı sırasında Osmanlı-Türk sömürgeciliğine karşı yükselttikleri bağımsızlık mücadelelerinde boy göstermesinden sadece birkaç yıl önce, arkeolog olarak Cerablus'ta bulunması olabilir. Bilinir ki, bir yüzyıl evvel, artık son demlerindeki Osmanlı devleti, Mercidabık Savaşı'yla almış olduğu tüm toprakları ve daha da fazlasını yitiriyor, Sykes-Picot Anlaşması Ortadoğu'nun yeni sınırlarını çiziyordu.

15 Temmuz’la birlikte sömürgeci faşizmin yönetememe krizinin derinliği kapsamlı biçimde gözler önüne serilirken, toplumsal cinsiyet çelişkisi, siyasal saflaşmanın ana eksenlerinden birini oluşturacak şekilde keskinleşiyor.

Bir yanda kadınların kazanılmış haklardan kitlesel ölçekte yararlanmaya başlaması ve bunun karşısında radikalleşen ve keskinleşen erkek egemen gerici direniş, bir yanda bu erkek egemen gerici direnişi toplumsal dayanak yaparak tüm ezilenlerin, kadınların, işçilerin, gençlerin, Kürt halkının, Alevi emekçilerin kazanılmış bütün haklarına saldıran saray cuntası.

Ayşe Terzi’nin, şort giydiği için otobüste saldırıya uğraması, bu saflaşmanın olası gelişimi hakkında çarpıcı bir örnek oldu. Politik islamcı faşist saray cuntası Binali Yıldırım şahsında “dövme değil mırıldanma” formülasyonuyla saldırıyı içerikte sahiplenip, biçimde toplumsal tepkiler karşısında daha geri bir mevzilenişe davet ederek ayar verse de, erkek egemen faşist rejimin yürüyeceği hat belli.

1990’lardan bu yana, ama özellikle ABD’nin dünya hakimiyetinin sarsılmaya başlamasından sonra ve kriz koşullarında, yeni sömürge ülkelerde antiemperyalizm adına gerici milliyetçi fikir ve pratikler gelişti. Bu, aynı zamanda yeni sömürgelerin mali-ekonomik sömürgeleşme süreciydi.

Bu ülkelerde antiemperyalizm fikri ve pratiği, yer yer gerici bir eksene oturdu. Öyle ki, devrimci ve antifaşist pek çok parti, kitle örgütü ve kişi, antiemperyalizm adına doğrudan “yerli” ve “milli” gericiliği, onun rejimini, değişik biçimlerde savunur hale geldi.

18-20 Aralık 2015 tarihlerinde bir Örgütçüler Konferansı gerçekleştirdik. Konferans, örgütsel tablomuzu, örgüt ve örgütlenme sorunlarımızı masaya yatırdı. Örgütsel önderlik anlayışımızı, bu alanda ortaya çıkan boşluk, eksiklik ve yetmezlikleri ortaya koydu. Ama elbette ki sadece olumsuzluklarımızı, geriliklerimizi tartışmadı. İleri, gelişkin yanlarımızı da büyük bir titizlikle ortaya koyarak, tüm il ve ilçelerimizin deneyimlerini kolektivize etmede önemli bir platform oldu. Bir bakıma eylem içindekilerin, hareket halindekilerin pratiklerini eleştirel analize tabi tuttukları, kolektifin geçmiş deneyimlerinden öğrendikleri gerçek bir okul oldu. Fakat söylemeye dahi gerek yok ki, örgüt ve kadro sorunlarımızın tespiti için önemli bir platform olan konferansın asıl işlevi sonrasında açığa çıkacaktı. Asıl belirleyici olan konferansın ardından sergilenecek olan örgütsel önderlik yeteneğiydi.

Bir yılı aşkın süre önce Kobanê serhıldanının sokakları dolduran inancı, Suruç sınırında nöbete duranların umudu, Gezi direnişinin ruhu ve 7 Haziran seçimlerinden Girê Spî’ye kadar uzanan zaferlerin coşkusuyla Kobanê’nin yollarına düşmüştük. Devrimcinin işi devrim yapmaktır diyenlerin, bir devrimi kanıyla canıyla büyütenlerin sesine ses katmak, yıkık bir kenti umudumuzla, dişimizle tırnağımızla büyütmek için çıktığımız bu yolculukta Amara Kültür Merkezi'nde tüm dünyanın gözü önünde katledildik. 33 devrimci yüreği 20 Temmuz günü Suruç’ta sonsuzluğa uğurladık. İçimizi yakan acı ve öfke Berkin’imizin aramızdan alınışında duyduğumuzla aynıydı, Soma’da ölüme terkedilen 301 maden işçisiyle, sokak ortasında katledilen kadınlarla aynıydı. Sadece katledilen canlarımızın bizlerde bıraktığı unutulmaz duygular değil, Suruç’un öncesinde ve sonrasında yaşadığımız onlarca acının adalet ile teselli edilemeyişi de karşımızda duruyordu.

MLKP üyesi ve FESK Kürdistan Kır Birliği savaşçısı Veli Görgün, Parti adıyla Devrim Şoreş'in, MLKP Kürdistan Örgütü için yazdığı raporun, partisi tarafından yayınlanan bölümünü okurlarımıza sunuyoruz.

Merhaba Yoldaşlar!

Askeri üslenme alanımızdan (x tarihinde ayrıldık. X tarihi...yoldaşların) şehit düştükleri gündü ve biz bugün bu yoldaşlar şahsında tüm şehitlerimize devrimi armağan etmek için kır gerilla hareketi başlatmak amacıyla yola koyuluyorduk. (x zaman) süren bir yolculuk olacaktı ve (...hattından yürüyerek) Dersim'e gidecektik. Yolculuk için her şey hazırlandı ve yola çıktık. Heyecanımız büyüktü, coşkumuz sonsuz, içimiz kıpır kıpırdı.