Liberal Hegemonya Kavramı Olarak Totalitarizmin Otopsisi Ve Eleştirisi / Hasan Polat

Giriş: Liberal İdeo-Politikanın Kilit Taşı Totalitarizm

Kavramlar teorik düşüncenin yapıtaşlarını oluştururlar. Bazı kavramlar köşe taşı, bazıları ise bütün bir yapıyı ayakta tutan birer sütun gibi teorik düşünsel yapıda yer alırlar. İşaret ettiğimiz temel kavramlar teorik-politik düşüncenin lokomotifi rolünü de oynarlar. Siyasal teori, düşünce ve akla adeta kumanda ederler. Peşlerine taktıkları farklı fikir ve kavramları sürüklerler, belli siyasal ve sınıfsal yönlere doğru taşırlar. Temel kavramlar olarak tasnif edeceğimiz bu “düşünce paketleri”, siyasal düşünce sahasında öncü ve etkin bir düşünsel işlevi yerine getirirler. İdeo-politik söylemin belirleyici ve saflaştırıcı fikirler demetini kurarlar. Düşünsel hegemonya kurmanın kavramsal aracı misyonunu üstlenirler. 20. yüzyılda siyaset bilimine yerleşen totalitarizm kavramı tam da böyle bir burjuva liberal düşünce paketidir ve siyasal düşünce katarı misyonunu yerine getirir. Liberal aklın ve burjuva düşüncenin kilit kavramı rolünü oynar.

 

Günümüz siyaset felsefecisi Enzo Traverso “Geçmişi Kullanma Klavuzu” adlı yapıtında, Batı siyasal düşüncesini denetim altında tutan liberalizmin geçmişle, tarihsel olgularla oynama ve onları yerinden etme, olguları çarpıtarak yeni tarih yazımları kurma pratiklerine dikkat çeker. Traverso, Batı siyasal düşüncesine bir “Soğuk Savaş” ideo-politika konsepti formuyla yerleşip işlev gören totalitarizm kavramıyla liberalizmin varoluşsal ilişkisinin altını çizer ve bir olguyu çözümler: “Jonus başlı totaliter canavarın kellesi uçurulunca Batı yeniden gençleşti, neredeyse yeniden bakire oldu. Nazizim ve Komünizm Batı'nın iflah olmaz düşmanları olsalar da, Batı artık bunların beşiği olmaya son vererek, kurbanı olmuştu; kurtarıcısı ise liberalizmdi. Bu tez en vülgerinden en inceliklisine dek uzanan versiyonlarıyla ifade bulur.”[1]

Liberalizmin kendi düşünce ve kavramlar setiyle siyasal düşünce sahasında tesis ettiği bu hegemonik durum, durmaksızın varlığını meşrulaştıran ve haklılaştıran bir ideo-politik mantık ve mekanizma biçiminde çalışır.

Siyaset felsefecisi Slavoj Zizek bu duruma, yani Batı akademisini ve düşünce dünyasını boydan boya hegemonyasında tutan liberalizmin dayattığı totalitarizm düşünce demetine karşı çıkar. Totalitarizmin siyasal düşünceyi istismarına ve kötüye kullanımına itiraz ve isyan eder. “Biri Totalitarizm Mi Dedi” çalışmasında, teorik koordinatlarını ve siyasal muhtevasını liberal düşüncenin belirlediği totalitarizm tez ve versiyonlarını geniş ve derinlikli bir eleştiriye tabi tutar. Totalitarizm teorilerinin can alıcı ve değişmez ana fikrini oluşturan nazizmi ve komünizmi özdeşleştiren teori mantığını ve bu mantığın ürettiği olgusal değil kurgusal olan ideo-politik tezler demetini reddeder. Totalitarizmi, “düşünmeyi engelleyen kıytırık bir teori” olarak çözümler ve mahkum eder.

Batı burjuva akademi alanından yansıyan bu entelektüel ve siyasi karşı koyuşlar ortak bir sorun ve kaygıyı gösterir. Liberal düşünce ve hegemonyanın siyasal düşünce sahasını tahakkümcü biçimde denetim altında tuttuğunu ve sınırladığını tanıtlar. Totalitarizm gibi liberal ideo-politika kavramları siyasi ve etik vaziyet alışları da koşullar ve bu yoldan düşünsel denetim kurar. Tek yönlü düşünce mecrasını zorlayarak, teorik ve siyasal düşünmeyi, eleştiriyi ve alternatif düşünce/paradigma önermeyi engeller. Burjuva liberal düşüncenin bu hegemonik ve tahakkümcü pratiğinin salt burjuva akademiyle sınırlı olduğunu düşünmek basit bir yanılgı olur. Totalitarizm kavram ve teorisinin sol-sosyalist, devrimci ve demokrat siyasal öznelerin yazın, düşünce, eylem ve söylem dünyasını da etkileyen bir ideo-politik olguyu resmettiğini/betimlediğini vurgulamak gerekir.

Yaşadığımız topraklarda sol-sosyalist düşünce aleminde totalitarizme yaslanan devlet analizleri ve okumalarına rastlayabiliyoruz. Totalitarizm kavramının bir eleştiri aracı ve nosyonu olarak kullanımına sıkça tanık oluyoruz. Keza sosyalizme, devrime, devrimci örgüt ve hareketlere liberal düşüncenin ve aklın totalitarizm görüşleri perspektifinden bakan yaygın eleştiriler de görüyoruz. Liberal düşüncenin kavramlarıyla iş gören anlamlı ve hatırı sayılır bir burjuva solculuk türünün varlığıyla karşı karşıya olduğumuzun da altını çizmemiz gerekir. Hannah Arendt’in liberal ve “kıytırık” totalitarizm teorileriyle sosyalizmin tarihsel çözümlemelerine girişen ya da devrimci hareketleri Arendtçi totalitarizm perspektifinden eleştiren bir hayli bereketli liberal solcularımız da var. Tüm bu “olgular hasadı” ve vasatı, bize burjuva liberal düşüncenin etkin bir ideo-politik kavramı ve teorisi olan totalitarizme önemle bakmayı ve onunla sürekli biçimde düşünsel hesaplaşmayı ve mücadeleyi emretmektedir.

Totalitarizm Kavram Ve Teorilerinin Tarihsel Arka Planı

Totalitarizm kavramının kökeni ve devlet felsefesi olarak anlamı antikiteye değin uzanır. Kavramın felsefi ve teorik arka planının izi sürüldüğünde, siyaset felsefesi geleneğini başlatan Antik Grek filozofu Platon’a ve onun devlet felsefesi kaynağına varılır. Platon'un devlet felsefesi ilk totaliter devlet teorisini temsil eder. Antik Grek'te bundan 2550 yıl önce Platon'un teorileştirdiği “bütüncül” ve “organizmacı” devlet felsefesi, devlet teorilerinin ilk ana güzergahını oluşturur. İkinci ana mecrayı Platon'un öğrencisi Aristoteles kurar. Halef-selef olamayan filozofların devlet kavrayışları ve teorileri birbirinden belirgin biçimde ayrışır ve iki ayrı devlet teorisi olarak somutluk kazanır. Aristoteles kurucusu olduğu analitik düşünce mantığını devlet olgusuna da uygular. Devlete analitik bakış perspektifi getirir. Yönetim sistematikleri birbirlerinden farklı olan monarşi, tiranlık, oligarşi, demokrasi gibi devlet formlarına işlevsel açıdan yaklaşır. Farklı devlet biçimlerine imkan tanıyan kurumsal ve işlevsel devlet teorisi penceresi açar. Platon'un ideal, bütüncül ve organik devlet perspektifi, siyasal kargaşa ve savaşla karakterize olan verili döneme ve Atina Devleti'ne teorik bir teklif anlamı taşır. Monokratik yönetim kurgusuna ve idealine dayanan bütüncül devlet önermesi, mutlakiyetçi ve tiranik rejim biçimlerine cevaz verir ve teorik temel teşkil eder. İnsan bireyinin varlık ideasından kopyalanan bu devlet imgesi, Greko-Romen devlet felsefe ve perspektifine güçlüce işler ve siyasal geleneğin ana çizgilerinden biri olur. Mutlakiyetçi-tiranik rejimlerin kurulmasında bir teorik perspektif rolü oynar.

Antikiteden günümüze değin bu iki devlet felsefesi kulvarı Batı siyasal düşünce geleneğinin sütunlarını oluşturur. İki ayrı kurucu mantık ve devlet anlayışı olarak, çok çeşitli devlet yönetim biçimlerinin geliştirilmesinde, teorileştirilmesinde ve çözümlenmesinde işlev görür. Platon ve Aristoteles'in devlet felsefeleri yüzyıllar boyunca Batı ve Doğu'nun büyük imparatorluk devletlerinin yönetim anlayışlarını ve devlet aklını belirler. Yüksek Ortaçağ'da Doğu ve Batı'da yeni Platonculuğun yükselişi ve etkinliği görülür. İslam devletinin Bağdat, Şam ve Kordoba merkezli yükselişinde ve ilerleyişinde yeni Platonculuk en etkin felsefi akımı temsil eder. Platon'un iyi kent ütopyasına benzer Erdem Kenti, Rıza Kenti gibi ütopik soyutlamalara rastlamak hiç de şaşırtıcı değildir. Doğu'nun İslam medeniyeti havzasında yetişen büyük siyaset felsefecileri İbn Rüşt, Nizamülmülk, Hasan Sabbah, İbn Haldun, Şeyh Bedrettin Greko-Romen düşünce geleneğinden güçlüce beslenirler. Tek tanrılı dinlerle alaşımlanan Platoncu ve Aristocu devlet felsefeleri, her çağda ve toplumsal formasyonda yeni bir kapsam ve içerik kazanarak, varoluş serüvenini sürdürür.

Burjuva çağa girişle beraber varlık hakkını kazanan burjuva “sözleşmeci devlet” felsefelerinin ortaya çıkmasından sonra da, Platoncu ve Aristocu devlet felsefeleri düşünsel etkinliklerini tümden yitirmez. Burjuva düşünce ve teoriyle eklemlenerek/alaşımlanarak varlığını çeşitli düzey, biçim ve yoğunluklarda devam ettirir.

  1. yüzyılda ortaya çıkan bütüncül ve organik devlet teorilerinin Platon'un devlet tasarımıyla birebir ve doğrudan bir ilişkisi kurulamaz. Tarihsel bağlamları, sınıfsal arka planları, teorik yapı ve dokuları, kısacası içerik ve biçimleri farklı olguların ortak yanı “integral devlet”, “organik devlet”, “totaliter devlet” gibi terimlendirmelerdir. Platon'daki bütüncül devlet bir idea ve tasarımdır. Bir felsefi-teorik bakış ve önerme olarak devleti düşünmeyi, ideal bir devleti inşa etmeyi sorunsallaştırır. Oysa 20. yüzyıldaki totalitarizm kavramı belli devletlere biçilen bir sıfat ve bu devletlerin çözümlenmesinin kavramsal ve eleştirel aracıdır. Bu burjuva liberal felsefenin kurguladığı yepyeni bir totalitarizm teorisidir.

Günümüz Totalitarizm Teorilerinin Kaynakları Ve Gelişimi

Totalitarizm kavramı, 1. emperyalist paylaşım savaşı perdesinin kapandığı ve Kıta Avrupa'sını baştan başa kuşatan siyasal yönetim bunalımı ve devrimci kriz koşullarında düşünsel dünyaya doğar. Emperyalist savaş sonunda Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu, Rus Çarlığı’nda devlet rejimleri çöker veya derin kriz anaforuna sürüklenir. Emperyalist paylaşım savaşının toplumsal yıkıcılığı karşısında ezilenlerin eskisi gibi yönetilmek istememesi hali, Kıta Avrupa'sının genelinde bir devrimci krizi olgunlaştırır ve yeni toplumsal-siyasal düzen arayışlarını koşullar. Bolşevik komünistler Rus Çarlığı’ndaki siyasal ve toplumsal krize Ekim devrimi ve sosyalizmle alternatif üretirler. Ekim toplumsal devrimi, dünyanın kapitalist efendileri için varoluşsal bir tehdit anlamını yankılar ve kapitalizmin, burjuva düzenin sonu çanlarını çalar. Ekim, çağın büyük ve evrensel olayıdır. Ekim'e bakarak toplumsal kurtuluş arayan Almanya, İtalya, Macaristan proleter devrim hareketleri burjuvazi tarafından iç savaş biçimleriyle ezilir ve bastırılır. 1920'lerin başında kriz ve devrim konjonktürü bu kez İtalya'da Mussolini önderliğindeki faşist hareketi iktidara taşır. Çağın ikinci büyük siyasi olayı faşizmdir.

Marksizmin devrimci ontolojisine ve ruhuna ihanet ederek burjuva sosyalizm yoluna koyulan sosyal demokrasi, Almanya'da sosyalist devrime hasım olarak, kendini burjuva bir alternatif biçimiyle burjuva egemenlik ve kapitalist düzenin hizmetine sunar. Ekim devrimi ve Bolşevizmin bayrağını taşıdığı uluslararası komünist harekete karşı hasım bir tarihsel misyonu da yüklenir. Sosyal demokrasi varlığını burjuvazinin kırılan hegemonyası ve yıkılan siyasal düzenini yeniden onarmaya hasreder. Reformcu sosyalizm programını da bir kenara atarak, burjuva düzeni tesis etmek için tüm mesaisini ve enerjisini sarf eder. İtalya'da Mussolini önderliğinde gelişen ve iktidarlaşan faşist hareket gibi, sosyal demokrasi de kendini anti-bolşevik, antikomünist ve sosyalizm alternatifine karşı bir kurtarıcı seçenek olarak sunar. Faşizm ve sosyal demokrasinin uğursuz ortaklıkları sosyalizme karşı bu reaksiyoner ve hasım siyasal karakterleridir.

Totalitarizm kavramının iki gelişme mecrasından ilki İtalya'dır. 1920'lerde İtalya'da faşist rejimi çözümlemek ve tanımlamak için bir siyaset bilimi terimi olarak ortaya atılan totalitarizm, tam ve gerçek ideo-politik ve kuramsal yapısını ve işlevini 1950'lerde kazanır. Soğuk Savaşın en hareketli döneminde Batı siyaset biliminin gözde bir kavramı ve ideo-politik söylemler demeti biçiminde gelişir ve serpilir. Batı düşünce, basın ve yazın dünyasının, akademisinin sözlüklerine ve giderek gündelik politikanın diline tam anlamıyla yerleşir. İtalya'da faşist rejimi tanımlamak için ortaya atılan totalitarizm/integral devlet kavramı daha sonra Nasyonal Sosyalist Alman rejimini ve bir adım sonra ise Sovyetler Birliği’ni kapsayacak ve içerecek şekilde genişletilir. Bu genişletme ve eksen kaydırma çalışmasında Frankfurt Okulu, Alman ve Avusturya sosyal demokrasisinin siyasal önder ve teorisyenleri başat ve öncü rolü oynarlar.

Totaliterlik terimi ilk kez Gramsci döneminde, İtalya'yı “bütüncül bir vizyon etrafında birleştirmek” amacıyla siyaset bilimciler ve teorisyenler tarafından türetilir ve tez olarak dolaşıma sokulur. İntegral devlet (tümleşik, entegre devlet) kavramıyla başlayan analitik ve eleştirel düşünce çabaları totalitarizm kavramının başlı başına bir devlet teorisine doğru ilerlemesini sağlar. İtalya'daki integral devlet tartışmalarının bir tarafında ve odağında Gramsci de yer alır. Siyaset biliminin totaliterlik tartışmasında Gramsci de integral devleti çift anlamlı ve perspektifli kullanır. Gramsci’de integral devletin ilk anlamı ve işlevi, Mussolini’nin inşa ettiği yeni faşist düzeni analiz etme çabasının elementidir. İkinci anlamı ise alternatif bir devlet biçimini, sosyalist devleti ve bütüncül bir siyasal yapıyı düşünmenin kavramıdır. Gramsci'nin bu mecrada devlet üzerine derinleşerek yeni tez ve kavramlara vardığı bilinir. Gramsci İtalya'daki yeni rejimi bir çeşit Bonapartist devlet inşası gibi görür ve değerlendirir. İntegral devleti İtalya somutunda ve Bolşevik komünistlerin devlet pratiği esinleyiciliğinde sosyalizmin geleceği açısından da düşünür.

Totaliter devlet kavramının bir siyasal analiz kavramından çıkıp siyasal teori boyutuna evrilmesinde dönemin iki temel ve yeni olgusunun varlığı belirleyicidir. Çağın bu iki siyasi olayı komünizm ve faşizmdir. Siyaset bilimi ve teorisi bu iki yeni olayı anlamaya ve teorileştirmeye kilitlenir. Bugün totalitarizm teorisi olarak karşımıza çıkan görüşler demeti komünist hareketin faşizm olgusunu analiz etme, tanımlama ve teorileştirmesine dayanmaz. Keza faşist hareketin komünizme yaklaşımını ve tarifini de içermez. Komünistler faşizmi adıyla çağırır, inceler ve analiz eder. Komintern en güçlü ve kapsamlı faşizm analizlerini yapar.

Totalitarizm kavramı komünizm ve faşizm karşısında kendini bir alternatif ve hasım siyasal akım olarak konuşlandıran burjuva liberalizmin bir teorisidir. 20. yüzyıl totalitarizm teorilerinin ana gelişim ocakları/mecraları sosyal demokrasi, Frankfurt Okulu, ABD akademisi ve Soğuk Savaş düşünce karargahları gibi liberal siyasal akademik gelenek ve kurumlardır. Frankfurt Okulu totalitarizm teorisine akademik ve düşünsel mührünü vurur. Sosyal demokrasi ve liberalizm ise ideo-politik Soğuk Savaş damgasını basar.

Totalitarizm düşüncesi ilk döneminde tümüyle faşizm tahlillerine odaklı bir düşünsel gelişimi karakterize eder. Ana konusu İtalya ve Almanya'da yükselen faşist hareket ve iktidarlaşma pratikleridir. Gramsci'nin 1920'lerde integral devlet terimiyle analize giriştiği faşizm olgusuna, 1930 ve 1933 yıllarında Troçki de totaliter kavramıyla dahil olur. Almanya'daki faşizmi çözümleme ve betimleme terimi olarak kullanılır. Troçki'ye göre, “faşizm geç dönem kapitalizmin derin yapısal bunalımının bir ifadesi”dir. Troçki, tekelci sermayenin toplumsal yaşamın bütününü totaliter biçimde örgütleme eğilimine vurgu yapar. Faşist kitle hareketlerinin toplumsal tabanını küçük burjuvaların ya da alt orta sınıfların oluşturduğunu söyler. 3. Enternasyonal’in faşizm tahlil ve teorisinden belli yönleriyle ayrışan ve sosyal demokrasinin faşizm analizine yaklaşan bir teorik perspektif sunar. Öte yandan, Troçki'nin totalitarizm teorilerine çok önemli ve dolaylı bir katkısının daha olduğunu söyleyebiliriz. Troçki'nin Sovyetler Birliği'ne dair “bürokratik devlet”, “diktatörlük” ve “egemenlik” terimleri bağlamında yaptığı tespit ve eleştiriler, daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan gelişkin ve yeni totalitarizm teorilerinde faşist devlet ile sosyalist devleti aynılaştıran formalist teorik mantığın önemli bir dayanağı ve referansını teşkil eder.

Avusturya sosyal demokrasisinin “marksist” teorisyeni ve devlet yöneticisi Otto Bauer'e göre, faşizm üç olgunun ve sürecin sonucu devletsel varlık kazanır: 1) 1. Dünya Savaşı çok sayıda insanı burjuva yaşamın dışına atar, deklase yığınlar büyür. Bu yığınlar savaş sonrası “militarist”, “antidemokratik” ve milliyetçi ideolojileriyle faşist milisleri oluşturur. 2) Savaş sonrası ekonomik bunalım alt orta sınıfı ve köylülüğün büyük kesimini yoksullaştırır, yıkıma uğratır. Ve bu kesimler burjuva demokratik partilere yüz çevirir ve faşist milis hareketlerine doğru kayarlar. 3) Ekonomik bunalım kapitalist sınıfın karlarını düşürür. Sömürü düzeyinin yükseltilmesi ve karların maksimize edilmesi için işçi sınıfının direncinin kırılması gerekir. Demokratik bir rejim içerisinde bunun mümkün olmaması nedeniyle, burjuvazi otoriter faşist rejim seçeneğine başvurur. Bauer gibi kendisini marksist kabul eden ve sosyal demokrasinin Avusturya'daki devlet yönetici katlarına yükselen Hilferding, faşizm odaklı gelişen analitik totalitarizm düşünce ve eleştirilerin yönünü Sovyetler Birliği’ne çevirir. Hilferding, Troçki'nin SB'yi “bürokratik egemenlik sistemi” ya da “devlet kapitalizmi” tanımlamasına karşı çıkar. SB'de totaliter bir devlet ekonomisinin olduğunu ileri sürer. Bolşeviklerin, totaliter terimi henüz ortaya atılmadan önce, “ilk totaliter devleti yaratmış” olduğunu savunur. Hilferding bu fikrini daha ileri boyutlara taşır ve derinleştirir.

Hilferding'le aynı fikir ve kavramlar setini paylaşan ve onun gibi “marksist”(!) olan Frakfurt Okulu araştırmacılarından Franz Neumann, Almanya'daki Nasyonal Sosyalist rejimi “totaliteryen bir ekonomi”, “kamu yaşamının bütün alanlarını istila eden devlet” olarak çözümler ve teorileştirir. Neumann, daha sonraki çalışmalarında, Nasyonal Sosyalist rejimi “buyrukçu ekonomi” ve “totaliter tekelci kapitalizm” terimiyle sıfatlandırır.

  1. emperyalist paylaşım savaşından sonra ise Frankfurt Okulu’ndan Adorno ve Horkheimer, bazı ABD'li toplumbilimci akademisyenlerle işbirliği içinde, faşist hareketlerin psikanalitik arka planını araştırma ve inceleme konusu yaparlar. Özellikle iki konuya, “otoriter kişilik” ve “antisemitizm”e yoğunlaşırlar. İki dünya savaşı arasında parçalı ve saçaklanarak gelişen totalitarizm görüşleri, savaş sonrasında yeni eklektik, teorik sentez ve çakışmaların konusu olmaya devam eder. 1950'lerin sonunda Fransız anayasa hukukçusu ve siyaset bilimcisi Maurice Duverger, totalitarizmi, Rus Tipi Rejimler (“Siyasal Rejimler” çalışmasında) başlığıyla, siyasal rejimler taksonomisi içine sokar. Liberal ve otokratik rejimler dışında üçüncü bir rejim tipi tarifi yapar. Carl Friedrich, aynı liberal teorik perspektifi izleyerek, totaliter rejimleri diğerlerinden ayıran en geniş tanımı geliştirir. Friedrich'e göre, totaliter rejimler diğer rejimlerden şu karakteristik özelliklerle ayrışır ve yeni bir kavramla nitelenmeyi hak eder: “Bütüncül bir ideoloji, bütüncül ideolojiye bağlı tek parti yönetimi, çok gelişkin ve etkin bir gizli polis teşkilatı, ekonominin tekelci yönetimi, kitle iletişiminin tekelci kontrolü ve yönetimi, operasyonel silahlar ve bütün örgütlenme alanlarında tekelci bir denetim.” Carl Friedrich totalitarizm çalışmalarını Soğuk Savaş ideologlarından Brzezinski'yle ortak faaliyet düzlemine vardırarak sürdürür. 1967'de ortak imzayla yayımladıkları “Totaliter Diktatörlük ve Otokrasi”, bu Soğuk Savaş totalitarizm kuramlarının bir örneğini belgeler. Friedrich iki yıl sonra, “Totaliter Rejimlerin Gelişim Teorisi ve Pratiği” çalışmasıyla totalitarizm teorisini daha da pekiştirir. Yeni bir rejim teorisinin burjuva bilimine ve siyasal söyleme tam olarak yerleşmesini sağlar.

Totalitarizm Teorisine Felsefe Ve Teorinin “Kilit Taşı”nı Yerleştiren: Hannah Arendt

Burjuva liberalizmin totaliter düşünce envanterinde siyasal kuram ve felsefeyi bir araya getiren teorik yapının kilit taşını hiç kuşkusuz Hannah Arendt'ın totalitarizm kuramı koyar. Hannah Arendt'in 20. yüzyıl totalitarizminin siyaset felsefesi ve teorisinin kurucusu ve bağdaştırmacısı olduğunu söylememiz gerekir.

 Frankfurt Okulu ve sosyal demokrasinin “eleştirel teori” kulvarında ürettikleri totalitarizm görüşleri, elbette önemli bir külliyatı ve ilk birikimleri oluşturur. Hannah Arendt daha başından beri oluşan bu siyaset bilimi külliyatıyla yakından ilgili ve ilişkilidir. Frankfurt Okulu teorisyenleriyle işbirliği içinde çalışır. Totalitarizm başlığı altında biriken liberal eleştiri ve analitik düşünceleri arkalayarak totalitarizm konusunda en kapsamlı ve rafine çalışmalardan birini yapar. Arendt'in “Totalitarizmin Kaynakları” başlıklı ve geniş külliyatlı çalışması, totalitarizm konusunu üç ana boyutuyla, siyaset bilimi, felsefesi ve teorisiyle ele alır/araştırır.[2] Totalitarizmin Kaynakları 20. yüzyılın iki siyasal olayına odaklanır ve siyaset felsefesinin ufkunu, yönünü ve mantığını buradan kurar.

Arendt'in felsefesi, epistemolojisi ve siyasi seçimleri, totalitarizm konusundaki görüşlerinin öncülleri ve arka planını oluşturur. Bu bağlamda Arendt'in Batı siyasi düşünce geleneğinde nerede durduğu, hangi felsefi politik parkuru tercih ve takip ettiği belirlenmeden, teorik çabalarının anlamı ve amacı tam olarak anlaşılamaz. Arendt burjuva siyasi düşünce süreğinde tipik bir gelenekçi/evrimci konumu işgal eder. Liberal gelenekçi meşrebiyle düşünce ufkunu ve politik mecrasını belirler. “Geçmişle Gelecek Arasında” başlıklı çalışmasında, Arendt'in felsefi ve politik konumlanışını açık ve somut haliyle görebiliyoruz. Bu çalışmada Arendt, Batı düşünce geleneğine “meydan okuyan” ve saldıran üç filozofu Kierkegaard, Marx ve Nietzsche'yi hedef alır. Arendt'e göre, bu üç filozoftan Kierkegaard, Descartes'ı bir tramplen gibi kullanır. Batı düşüncesine ve aklına kuşkuyu, sorgulamayı ve yıkıcı eleştiri nosyonunu sokar. İlk yıkımı Kierkegaard, ikincisini ise Marx gerçekleştirir. Marx klasik felsefeye son vererek, felsefeden eylem alanına ve “tarih yapmaya” sıçrayarak, Platon'dan beri gelen Batı siyasi düşünce geleneğini altüst eder, gelenekle kopuşur. Nietzsche ise değer/etik üzerinden Batı uygarlığını amansızca eleştirir ve geleneği tersyüz eder. Batı düşünce geleneğine bu yıkıcı meydan okuma ve saldırıların 20. yüzyıldaki totaliter hareketlere yol açan felsefi ve politik kopuş ve kaosu hazırladığını/yarattığını ileri sürer. “Kierkegaard, Marx ve Nietzsche'nin kavramlar arasındaki geleneksel hiyerarşiyi bilinçli biçimde tersine döndürmek suretiyle geleneksel dinin, geleneksel siyasi düşüncenin ve geleneksel metafiziğin temel varsayımlarına meydan okumalarından sonra, 20. yüzyılda biçimci ve zorlayıcı/buyurgan düşüncenin filiz vermesi bu yönde alınacak bir derstir. Ancak tarihimizde bir kopuş yaşanmasına sebep olan etken ne 20. yüzyılda ortaya çıkan bu sonuç, ne de 19. yüzyılın geleneğe karşı başkaldırısı olmuştur. Bu kopma, terör ve ideoloji yoluyla totaliter hareketler tarafından yeni bir yönetim ve tahakküm biçimi halinde billurlaşan tinsel alandaki kitle kanaatlerinin ve siyasi alandaki kitlevi karmaşaların yarattığı kaostan doğmuştur.”[3]

Arendt Batı geleneğinin temel ve önde gelen elementer ögelerinden biri olarak dini görür. Burjuva toplumsal formasyona geçilirken burjuva devletleşmeler ve siyaset felsefeleri, dini kamusal alanın erklerinin dışına çıkarır. Dinin kamusal alandan çıkarılması ve toplumsal alanda felsefi-düşünsel sorgulama konusu yapılması, Arendt tarafından gelenekte büyük kayıp, dinin ve otoritenin bir kaybı biçiminde mütalaa edilir. O, Jean Bodin, Thomas Hobbes, John Locke, Jean Jacques Rousseau vd. burjuva siyaset felsefecileri tarafından teorileştirilen burjuva “sözleşmeci devlet”in dini devletin dışında bırakan seküler teorileri de gelenekten bir kopuş görür. Hobbes gibi devlet felsefecilerini bu yönüyle eleştiriye tabi tutar. Batı düşünce geleneğinin Platon’la, siyasi geleneğinin Roma'yla kurulduğunu vurgular ve bu geleneğin kopuşsuz ve evrimci tarzda sürdürülmesini salık verir.

Siyaset biliminde kamusal alan üzerinde çalışan Filiz Zabcı, Arendt'in Batı siyaset felsefesindeki konumunu gayet sağlam ve isabetli biçimde tespit eder: “Klasik cumhuriyetçi geleneğe bağlılığını koruyan Arendt, Jean-Jacques Rousseau'nun (1712-1778) ya da Maximilien Robespierre'nin (1758-1794) savunduğu kolektif özgürlük anlayışına karşı oldukça mesafelidir. Onun özgürlüğü, farklılığı ve düşüncelerin çoğulluğunu içeren, şiddet ve güç unsurlarına tümüyle kapalı bir kamusallıktır. Arendt'in cumhuriyetçiliği, tıpkı Alexis de Tocqueville (1805-1859) gibi, Fransa karşısına Amerikan devrim ve cumhuriyetçi geleneği yerleştiren ve Amerikan demokrasisinin çoğulculuk, federalizm, yerinden yönetim ve denge sistemini tercih eden bir anlayışla biçimlenir.”[4]

Özgünlüğü Ve Karakteristik Çizgileriyle Arendt'in Totalitarizm Teorisi

Daha önce vurgulandığı gibi, Arendt çeşitli versiyonlarla nazizim/faşizm analizlerini, Sovyetler Birliği analiz ve eleştirilerini kendi felsefi-politik düşünce potasında toplar ve bu epistemolojik birikimi düşünsel işleme tabi tutar. Farklı nazizim ve komünizm analizlerini absorbe ederek liberal düşünce ve aklın analitik süzgecinden geçirir. Teorik düzleme rafine edilmiş liberal ideo-politik tezler ve kavramlar seti biçiminde sergiler. Siyaset bilimi ve felsefesinin kullanımına arz eder. Arendt'in teori kurma yordamında, liberal mantık üzerine kurulu düzlemde Frankfurt Okulu'ndan analizler ve kavramlaştırmalar, Bauer, Troçki ya da Hilferding'den teorik ve analitik görüş izlekleri ve çizgileri bulabiliriz. İlk ve yüzeysel bakışta hiçbir özgünlüğü görünmeyen bu teori kurma yordamının, aslında totalitarizm teorilerinin anonim bir özelliği olduğu kadar, ayırıcı bir özelliği de olduğunu vurgulamak gerekir. Arendt'in totalitarizm teorisi, pek çok totalitarizm teorisi gibi, bir eklektik tezler demeti (derlemesi) karakteri taşır ve bağdaştırmacı teorinin özgün ve işlevli bir örneğini sergiler. Bağdaştırmacı teori niteliği, Arendtçi teorinin başka ayırıcı özelliklerinin ve özgünlüğünün olmadığı anlamına gelmez. Arendt, bir siyaset felsefecisi ve “entelektüel özne” konumuyla, totalitarizm konusunu siyaset felsefesi, siyaset bilimi ve teorisi boyutlarıyla araştırma, analiz ve soyutlama konusu yapar. Totalitarizm konusunda en kapsamlı çalışmalardan birine imza atarak liberalizm adına bir totalitarizm felsefesi kulvarı açar.

Arendt'in totalitarizm teorisi, totalitarizmin kaynakları üst başlığı altında üç alt başlık ve yapıt formunda ortaya çıkar. Totalitarizmin kaynaklarının üç alt başlığı teorinin ana ve ayırıcı izleklerini dolaysızca yansıtır. Devlet, emperyalizm ve antisemitizm bağlamları içinde felsefe, siyaset bilimi ve teorisi boyutlarıyla geniş soruşturmalar, liberal analiz ve eleştiriler, teorik önermeler sunulur. “Totalitarizmin Kaynakları”nın ilk çalışması, diğer totalitarizm teorilerinden belirgin ve ayırıcı özellikler taşır. Bu bağlamda öncü ve kurucu bir metin rolü oynar. Arendt bu çalışmasında, totalitarizm olarak kavramlaştırdığı olguyu iki tarihsel döneme ayırarak inceler ve ayrı kavramlaştırmalara gider. Bu iki tarihsellik bağlamı içinde öncelikle totalitarizmin sınıfsal dayanakları açıklanır. Totalitarizmin felsefi ve politik arka planının soyutlanmasına odaklanılır. Arendtçi teori “totaliter hareket” ve “totaliter devlet” kavramsal ve tarihsel ayrımı üzerinde inşa olur. Olgunun iki düzeyinin hikayesi çözümlenir. 19. yüzyılda ortaya çıkan totaliter hareketlerin 20. yüzyılda totaliter devlet düzeyine sıçramaları anlatılır.

Totaliter hareketler olarak, burjuva siyasal düzene ve uygarlığa radikal biçimde karşı çıkan, kapitalist düzeni ortadan kaldırma vizyonu taşıyan devrimci ve komünist hareketler ile burjuva reaksiyoner hareket ve örgütlenmeler mimlenir ve totaliter kategorisi içine yerleştirilir. Fransa'daki Bonapartçı 10 Aralık Derneği, Almanya'da imparatorluk yanlısı Pan-Germenist ve milliyetçi gruplar, Çarlık Rusyası’ndaki Kara Yüzler çetesi vb. reaksiyoner, ırkçı, proto-faşist hareketlerle, devrimci ve komünist hareketler, totaliter hareketler kategorisinin iki yüzünü/akımını oluşturur.

Arendt marksist komünist hareketi ise ta başından beri totaliter bir düşünce ve hareket olarak görür. Zira sınıfsız ve devletsiz toplumu hedefleyen önermesi ve vizyonuyla komünizm düşüncesi kategorik olarak totaliterdir. Arendt'e göre burjuva kurulu düzeni, geleneği ve sınıflar sistemini altüst eden, tarihin evrimci akışını kesen veya gelenekten kopan her hareket totaliter karakter taşır. Dolayısıyla totalitarizm devrim ve komünizme içkin bir olgudur. Arendt bütün liberal totalitarizm teorilerinin ana omurgasını ve düşünce mantığını oluşturan faşizm/komünizm özdeşliği ve dikotomisinin ilk kaynağını da böylece açıklamış olur.

Totaliter hareketlerden totaliter devletlere geçiş belli şartların varlığında, esasen derin siyasi ve ekonomik bunalımın uğrağında mümkün hale gelir. Totalitarizmin varlık hakkını kazanma sürecinde burjuva siyasal sistem tıkanır ve çöker. Krizin büyüttüğü ayak takımı totaliter hareketler biçiminde örgütlenir. Burjuva partilere yüz çevirir. Totaliter hareket, totaliter propaganda ve ideolojisiyle kitleleri manipüle eder. Totaliter ideoloji siyasi şiddetle birleşir. Ve son duruşmada, totaliter hareket elde ettiği politik kuvvet ve şiddetle iktidara yürür ve iktidarı fetheder. Arendt'e göre Bolşevikler, demokratik Kerensky hükümetini yıkan ve iktidarı gasp eden totaliter devrimcilerdir. Bolşevik komünistler, NEP politikasından vazgeçerek, sınıfsız toplum vizyonuna bağlanarak, geri dönüşsüz bir biçimde totaliter devlet yoluna girerler. Stalin dönemi ise, sınıfları ortadan kaldıran yıkıcı pratiğiyle totaliter devleti ve rejimi kurar.

Arendt'in nazizmin iktidarlaşması öyküsü de benzer bir kurgu ve soyutlama mantığını izler. 1. emperyalist savaş sonunda Almanya'da sosyal sınıflar sistemi çöker. 1929 bunalımı bunu daha da şiddetlendirir. Sınıfların çöküşü deklase yığınları büyütür. Bu “ayak takımı” kitle, emperyalist savaş nedeniyle cephelerde savaşmış büyük yığınları kapsar. Bu durum bir “cephe kuşağı” olgusu yaratır. “Cephe kuşağı” totaliter milis hareketlerinde örgütlenir. Totaliter hareket olarak propaganda, ideoloji ve örgütsel gücüyle, sınıftan kitleye düşmüş yığınları peşine takar. Hitler önderliğinde, hareket seçimle iktidara gelir. Bu aşamadan sonra totaliter hareket devleti yeni baştan organize ederek totaliter devlete dönüştürür.

İktidarlaşma aşamasından sonra totaliter hareketler kendi varlıklarının suretinde devleti yeniden örgütlerler. Hareket niteliğini ve yönetim tarzını devlete transfer ederler. Devlet-hükümet-parti ilişkisi ortadan kalkar. Lider ve parti kumandasında yeni bir devlet vücut bulur ve topyekün tahakküm araçlarıyla kitleleri yönetir. Bütünüyle Nazi devlet pratiğinin liberal analiz ve soyutlamasına dayanan bu yeni totaliter devlet ve rejim biçimi, Arendt'e göre, en iyi soğan metaforuyla açıklanabilir ve anlaşılabilir: “merkezinde bir tür boş alanda lider yer alır; lider ne yaparsa yapsın –ister ‘siyasi teşekkül’ü otoriter bir hiyerarşi olarak bütünleştirsin, isterse bir tiran gibi kendi uyruklarını ezsin– bunları dışarıdan ya da yukarıdan değil, içeriden yapmaktadır. Hareketin olağanüstü derecede çok katlı parçalarını oluşturan cephe örgütleri, meslek kuruluşları, parti üyeleri, parti bürokrasisi, elit yapıları ve polis grupları, bunların hepsi birbirleriyle öyle bir ilişki içerisindedirler ki her biri bir yönüyle dış cepheyi, diğer yönüyle merkezi oluştururlar, yani bir katman için normal dış dünya diğer katman için radikal bir aşırılık rolünü oynarlar. Bu sistemin en büyük üstünlüğü totaliter egemenlik koşullarında bile tabakalardan her birine (normal dünyadan) farklı ve daha radikal olduğu bilinciyle birlikte normal bir dünya hayali vermesidir.”[5]

Arendt otoriter, liberal ve totaliter devlet ayırımı üzerinden yeni bir devlet teorisi ve siyasal rejim formunun siyasal felsefesini üretme çabası güder. Totalitarizm felsefesi, devleti, tarihsel deneyimlerin tanıdığı ve kayıt altına aldığı tüm verili biçimlerini aşan, otoriter ya da faşist rejim biçimlerinin üstünde ve ötesinde bir varlık biçiminde teorize eder. “Aşırılığın aşkın devleti” teorisi olarak anlatılan bu felsefi ve teorik tezi tümüyle reddetmemiz gerekir. Zira bütüncül, integral ya da totaliter ifadeleriyle vurgulanan devlet özellikleri tarih boyunca tüm devletlerin şu veya bu düzeyde bir unsuru olagelir. Totaliter özellikler denen olguları ve pratikleri faşist diktatörlük rejimlerinde en ileri biçimde gördüğümüz gibi, otoriter ve liberal diktatörlüklerde de bulabiliriz. Öte yandan totalitarizm felsefesiyle yapılan “olağanüstünün üstü” vurgusu, fevkaladenin fevki(!) iması ve perspektifi, Nazilerin faşist devlet pratiğinin çözümlenmesini ve anlaşılmasını değil, faşizm gerçeğinin üstünün örtülmesini sağlar. Nazi devletini faşist diktatörlük gerçekliğinden çıkarıp totaliter devlet tarifiyle anlatan liberal felsefe, emperyalist burjuvazi ve tekelci kapitalizmin konumunu ve pratiğini de gizler, belirsizleştirir.

İktidar düzleminde nazizm ile komünizmi aynı totaliter çerçevede ve birbirine tıpa tıp benzeyen, birbirinin ruh ikizi siyasi varlıklar/özneler imgesinde betimleyen Arendt, İtalya'daki devleti totalitarizm kategorisi dışında tutar. İtalya'daki siyasal rejimi yegane faşist diktatörlük örneği kabul eder. Siyaset bilimi literatüründe “klasik faşizm”in ilk örnek ve biçimleri olarak yer alan İtalya ve Almanya'daki faşist diktatörlükler arasında Arendt'in yaptığı ayrım keyfidir ve totalitarizm teorisinin en tutarsız yanlarından birini oluşturur. Bu noktada Arendt diğer totalitarizm teorisyenlerinden ayrılır. Arendt'in totaliter hareket kavramı ve şemasına birebir uyduğu görülen Mussolini ve Kara Gömlekliler’in neden totaliter hareket kategorisine değil faşist hareket sınıfına dahil edildiği sorusu, bizi liberal düşüncenin programatik mantığına ve ideo-politik amacına ulaştırır.

Burada kavramamız gereken, liberal aklın kurnaz mantığı ve burjuva pragmatizmin politik-felsefi karakteridir. Arendt liberal felsefe aklını hünerlice kullanır. Nazizm/komünizm dikotomisini özellikle seçer ve ısrar eder. Zira totaliter devlet felsefesinin etkin ve yaygın bir meşrulaşmasının, ideo-politik işlevini yerine getirmesinin en kullanışlı liberal dispositif formülü budur. Bu akıl ve bilinçle, Nazi devletinin olgusal çözümlemelerini, tüm pratiklerini, verilerini, liberal dikotomi mantığıyla totalitarizmin diğer yüzü olarak belirlediği Sovyetler Birliği'ne, sosyalist devlete teşmil ve tercüme eder.

Bu dikotomi kurgusu ve yansıtma sürecinde Arendt, ideo-politik hasımlığını da konuşturur ve liberal militan entelektüel vaziyetini ve meziyetini ortaya serer. Bu bağlamda entelektüel dürüstlük ve ölçülerden büsbütün uzaklaşan kimi jestler gösterir. Tarihsel olgu ve olayları liberal ideo-politik amaçlar uğruna keyfi ve kasıtlı biçimde çarpıtmaktan geri durmaz. Totaliter hareketlerin alamet-i farikalarından sayılan fanatizme has bir liberal/totaliter pratik izler. Nazilerin pek çok pratiğini, benzetme ilişkisi kurarak, sosyalizmin doğasına içkin pratikler gibi sunar.

Arendt'in felsefi-politik yordamı, gerçek analitik işlemin yerine analojiyi ikame eder. Analitik yöntem ve işlem, olguları tüm bileşenlerine ve ayrıntılarına değin inceler ve olguların iç yapılarını, farklılık ve özgünlüklerini ortaya çıkarır, tanımlar. Oysa analoji olguların analizini engeller. Görünenlerle yetinir. Benzerlikler arasında varoluşsal ilişkiler kurar. Benzerlikler üzerinden sonuçlar üretir, teori oluşturur. Liberalizmin 20. yüzyılda kurduğu en önemli dikotomi mantığı olan faşizm/komünizm=totalitarizm kaba bir analoji, burjuva materyalizmi ve kötü bir formalizmden başka bir şey değildir. Vurgulamaya gerek yok ki, bu mantık liberal düşüncenin hegemonya kurmasında oldukça etkin ve kullanışlıdır.

Liberalizmin Bitmeyen Soğuk Savaşında Antikomünist Totalitarizm Teorisiyle Hesaplaşmak

  1. yüzyılın ikinci yarısında başlayan Soğuk Savaş, hiç kuşkusuz iki dünya gerçekliğine dayanan bir “ideolojiler savaşı”nı karakterize eder. SSCB ve Doğu Avrupa'daki “sosyalist sistem”in çökmesi ve tarihe karışması, liberalizmin antikomünist Soğuk Savaşının mola verdiği anlamına gelmez. Soğuk Savaşın antikomünizm boyutunun, dünya ölçeğinde ve toplumsal hegemonya alanında, liberalizm ile komünizm arasında çok çeşitli düzey ve biçimlerde sürdürüldüğünü temel bir veri ve gerçeklik olarak kabul etmemiz gerekir. Liberalizm, türlü çeşitli kavram ve teori inşaları, güncel içerik yüklemeleri ve kullanımlarıyla ideo-politik hegemonya aygıtlarını tahkim ederek, ideolojik hegemonyasının sürekliliğini sağlamaktadır. Bütün çeşitlemeleriyle totalitarizm nosyonu bugün de liberal hegemonyanın can alıcı bir dispositifi olarak durmadan işlev görür. Siyaset bilimi, felsefesi ve teorisi alanlarında politik söylemin içine nakşedilmiş olan faşizm/komünizm=totalitarizm nosyonu, liberalizmin bitmeyen Soğuk Savaşını imler ve antikomünizmin güncel mücadele konusu ve konumundan düşürülmediğini gösterir.

Soğuk Savaşın ilk dönemlerinden başlayarak totalitarizm nosyonunun belli sol-sosyalist, marksist hareketleri de manyetik etkisi altına aldığını, kimi totalitarizm çeşitlemelerinin benimsendiğini biliyoruz. Frankfurt Okulu, postmodern teori, postmarksist sol teori vb. odaklar vasıtasıyla marksist hareketin düşünsel dünyasına işleyen totalitarizm fikri, devrimci ufku ve komünist vizyonu yıkıcı bir liberal düşünce işlevini yerine getirmektedir. Totalitarizmin sol-sosyalist, marksist hareketler tarafından –ister devlet analizleri/rejim tarifleri bağlamında kavramsal esas olarak, isterse sosyalizmi analiz ve eleştirmek için olsun– kabul edilmesi, liberalizme ödün ve yenilgi anlamına gelir. Marksist hareketlerin liberalizmin totalitarizm versiyonlarını benimsemesi veya kabul etmesi büyük bir teorik hezimetten başka bir şey değildir.

Zira totalitarizm, liberalizmin bir ideo-politik kavramı olarak, liberal demokrasinin ve kapitalist düzenin varlığını ve ebediliğini kutsar. Liberal demokrasinin haklılığını, meşruluğunu ve yararlılığını vaaz eder, burjuva demokrasisi bilincini üretir. Bu düşünceyi soyut ve evrensel bir gerçeklik olarak tüm topluma dayatır. Faşizm/komünizm=totalitarizm dispositifi liberal bir mantık tuzağıdır ve düşünceye mecburi istikamet dayatan tahakkümcü bir formüldür. Totalitarizmin düşünceye çizdiği mecburi istikamet burjuva demokrasisine çıkar ve burjuva demokrasisi dışında bir demokrasi ve siyasal biçimin daha iyi olmadığı fikrini aşılar.

Faşizm/komünizm ikiliğini arkalayan totalitarizm kavramı siyaset bilimi, felsefesi ve teorisi alanlarını kuşatan bir dispositiftir. Siyaset bilimi alanında ve siyasal rejimler atlasında rejimlerin tasnifi ve terimlendirilmesinde yine aynı ikilik ilişkisi karşımıza çıkar. 20. yüzyılın ortalarında totalitarizm teorisi siyasal rejimlerin taksonomisinde yansımasını bulur. Burjuva akademi ve siyaset bilimi, Sovyetler Birliği rejimini totaliter rejimin “ilerici tip”i ve faşizmi ise “evrimci tip”i olarak terimler.

Marksist komünist hareketin en duyarlı ve güçlü yanlarından birinin devlet ve siyasal rejim analizleri olduğu, marksizmin siyasal alanı bilim, felsefe ve siyaset boyutlarıyla ve bütünlüklü kavradığı ve analiz ettiği bilinen bir gerçektir. Liberalizm bu alanda marksizmin epistemolojisini, teorik analiz gücünü ve mantığını özellikle hedef alır. Marksist hareketin faşizme dair yaptığı derinlikli devlet analizleri, faşizmin kapitalist tekelci düzen ve egemen sınıflarla olan ilişkisi liberal düşüncenin en çok ilgilendiği ve hedeflediği konuların başında gelir.

Totaliter devlet ve totaliter rejim kavram ve kategorilerini açan liberal düşünce, bu yolla liberal, demokratik, otoriter terimlerle nitelediği burjuva devletin tüm şiddet ve tahakkümcü yönetim özelliklerinin üstünü örter ve totaliter rejim dışındaki rejimlerin kabul edilebilirliği perspektifini kurar. Dahası, faşist diktatörlüklerin bir aşırılık sapması değil, kapitalist düzenin bağrına kazılı tipik bir burjuva devlet ve yönetim biçimi olduğu gerçeğini gizler. Totaliter ve tahakkümcü özellikler burjuva devletlerin varlığına ve pratiğine içkindir. Burjuva demokrasisi aynı zamanda bir diktatörlüktür. Otoriter, totaliter, tahakkümcü vs. olguları içerir. Liberal demokratik devletlerin olağan siyasal koşullarda bile nasıl birer polis devleti pratiği sergilediğini, tüm toplumu gözetim, denetim ve tahakküm altında tuttuğu, temel hak ve özgürlükleri istediği gibi kısıtladığı vs. tartışma gerektirmeyecek denli tarihsel ve aktüel verilerle doludur. Olağanüstü siyasal koşullar gelip çattığında, Arendt'in demokrasi mabedi ve kıblesi olan ABD demokrasisinin nasıl duraksamaksızın ve tereddütsüzce Hitler'in uyguladığı biçimlere müracaat ettiğini değişik tarihi kesitlerin incelenmesinde bulabiliriz. Soğuk Savaşın McCarthyciliği, komünist cadı avları, Ekim devrimi döneminde bir gecede 6 bin komünistin önleyici tutuklamaya tabi tutulması, 2. Dünya Savaşı sırasında iç savaş önlemi olarak kamplar kurulması gibi pratikler, ABD'nin gerektiğinde en otoriter, faşist ve totaliter biçimleri kullanmaktan hiç de geri kalmadığını bize anlatmaktadır.

Başta siyasal rejimlerin analizi ve sınıflandırılması gelmek üzere, marksist hareket burjuva siyaset biliminin ve liberalizmin totaliter rejim teori ve kavramlarına başvurmaktan özenle kaçınmalı, sınıf savaşımı gerçeğine yaslanan devrimci teorinin siyasal analiz yöntemi ve epistemolojisini etkince kullanmalıdır. Liberal gericilik, komünist hareketin enternasyonalizm, dünya devrimi, sınıfsız ve devletsiz toplum kurma vizyonu, devleti tüm ezilenlere açan bütüncül, eşit, kolektif bir yönetim biçimi olan sovyet/komün, yeni insan yaratmak gibi tüm toplumsal devrim amaçlarını, totaliter vizyonu olarak görür ve değerlendirir. Devrimci ve komünist hareketleri de terörist ve totaliter hareketler biçiminde damgalar. Liberal gericiliğin bu ideo-politik yaftalamalarına aldırmadan, ama saldırılarını göğüsleyip püskürterek, komünist misyonu ve amaçları tereddütsüzce savunmak ve totalitarizm görüşünü yenilgiye uğratarak yürümek gerekir.

Totalitarizm düşüncesinin ideo-politik etkinlik ve hegemonyasını kırmak için marksist komünist hareket teorik mevzilerini asla terk etmemeli ve kendi marksist kavramlar setini güncel geri beslemelerle, yeni kavram tahkimatlarıyla ve teorik araştırmalarla geliştirmeli ve marksist teorinin alanını genişleterek etkinliğini ve kapasitesini kuvvetlendirmelidir.

Dipnotlar

[1] Enzo Traverso, Geçmişi Kullanma Klavuzu, Tarih Bellek Politika, Çev. Işık Ergüden, Versus Kitap, 2009, s.79.

[2] Bkz. Hannah Arendt: Totalitarizmin Kaynakları 1, Antisemitizm, Seçme Eserler 3, Çev. Bahadır Sina Şener, İletişim Yayınları, 2018; Totalitarizmin Kaynakları 2, Emperyalizm, Seçme Eserler 4, Çev. Bahadır Sina Şener, İletişim Yayınları, 2018; Totalitarizmin Kaynakları 3, Totalitarizm, Seçme Eserler 5, Çev. İsmail Serin, İletişim Yayınları, 2018.

[3] Hannah Arendt, Geçmişle Gelecek Arasında, Seçme Eserler 2, Çev. Bahadır Sina Şener, İletişim Yayınları, 2012, s.43.

[4] Siyaset Bilimi: Kavramlar, İdeolojiler, Disiplinler Arası İlişkiler, Haz. Gökhan Atılgan, E. Attila Aytekin, Yordam Kitap, 2012, s. 188.

[5] Arendt, Geçmişle Gelecek Arasında, s.137.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn