Antifaşist Mücadelenin Ön Cephesi: Tecride Karşı Direniş / Toprak Akarsu

Kısa Tarihçe

7 Kasım 2018’den 26 Mayıs 2019’a, tarih, Türkiye ve Kuzey Kürdistan zindanlarındaki büyük direnişlerden birisine daha tanıklık etti. PKK kurucu önderi Abdullah Öcalan üzerindeki mutlak tecridin kaldırılması için Demokratik Toplum Kongresi Eş Başkanı ve Hakkari halk vekili Leyla Güven’in 7 Kasım 2018’de Amed zindanında başlattığı süresiz açlık grevi direnişi, zindanlara ve dışarıda pek çok merkeze yayıldı, Kürt ulusal demokratik hareketinin “Tecridi kıracağız faşizmi yıkacağız” hamlesine dönüştü.

 

Onlarca hapishanede PKK davalarından kadın ve erkek 300’e yakın ulusal özgürlük militanı süresiz açlık grevi direnişinde yerini aldı. Aynı zamanda direniş, Hewler ve Strasburg başta olmak üzere, İskoçya’dan Güney Kürdistan’a, Fransa’dan Kanada’ya onlarca ülkeye ve kıtalara yayılarak, dünya sathında genişledi. Dışarıda süresiz açlık grevi direnişçilerinin bulunduğu her alan bir direniş üssü, bir direniş merkezi haline geldi.

İçeride ve dışarıda büyük bir kararlılıkla süren direniş, belli bir aşamada zindanlardan ve sokaklardan bireysel feda eylemleriyle birleşti. Sekiz kadın ve erkek direnişçi feda eylemleriyle ölümsüzleştiler.

1 Mart’ta PKK davalarından yargılanan binlerce tutsak daha süresiz açlık grevi direnişi saflarına katıldı. Keza Mart ayından itibaren, “İmralı’daki mutlak tecrit başta olmak üzere, hapishanelerdeki tecrit ve sürgün saldırılarının son bulması” talebiyle, MLKP ve KKÖ davalarından üç grup halinde on kadın ve erkek komünist tutsak, DKP/BÖG davasından iki erkek devrimci tutsak ve TKP/ML davasından bir kadın devrimci tutsak da süresiz açlık grevi direnişine başladılar.

30 Nisan’da 15 ve 10 Mayıs’ta da yine 15 kadın ve erkek ulusal özgürlük savaşçısı ölüm orucuna başlayarak, direnişi yeni bir safhaya taşıdı. Dışarıda beyaz tülbentli analar, sokak direnişinin öncülüğünü omuzlayarak, büyük bir kararlılık ortaya koydular.

Nihayetinde direniş, diktatörlüğün tüm tuzaklarını boşa çıkararak ve faşist şeflik rejimine geri adım attırarak, 26 Mayıs 2019’da zaferle sonuçlandırıldı. Faşist diktatör Erdoğan İmralı’nın kapılarını Öcalan’ın avukatlarına ve ailesine açmak, sarayın adalet bakanı da avukat görüş yasağının resmen kalktığını açıklamak zorunda kaldı.

Devrimci Bellek

Türkiye ve Kuzey Kürdistan zindanları, 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesinden sonra birçok kez tutsak devrimcilerin süresiz açlık grevi direnişi ve ölüm orucu saldırısına tanıklık etti. Hiç değilse siyasal tarihte derin izler bırakan zindan direnişlerinin önemli kilometre taşlarını burada mutlaka hatırlatmalıyız:

PKK’li devrimci tutsakların Diyarbakır 5 No’lu Hapishanesi’nde 14 Temmuz 1982’de başlattıkları ölüm orucu saldırısında, önder kadroların da aralarında olduğu dört PKK’li devrimci ölümsüzleşti. Anlaşmayla sonlandırılan direniş, askeri faşist diktatörlüğün teslim alma, ihanete sürükleme saldırısını püskürttü, devrimci direniş ve savaşım ruhunu ayağa kaldırdı.

Devrimci Sol ve TİKB’li tutsakların İstanbul Metris Hapishanesi’nde 13 Nisan 1984’te, işkencenin son bulması, insani sosyal yaşam koşullarının sağlanması, siyasi tutsaklık hakkının tanınması, tek tip elbise uygulamasının kaldırılması, sivil elbiselerin geri verilmesi talepleriyle başlattıkları süresiz açlık grevi, 45. günde ölüm orucuna dönüştürüldü. Ölüm orucu 75. gününde sonlandırıldı. Üçü Devrimci Sol, biri TİKB’li dört devrimcinin yaşamını feda ettiği ölüm orucu saldırısı, boyun eğmeme, direnme ve savaşımı yükseltme kararlılığını güçlendirdi, faşizmin tutsakları teslim alma saldırısına barikat oldu.

PKK ve TKP/ML’li tutsaklar, Diyarbakır 5 No’lu Hapishanesi’nde 1984 başında ikinci ölüm orucu saldırısını başlattılar. Anlaşmayla sonlandırılan eylemin hemen ardından PKK ve Devrimci Yol’dan iki tutsak devrimci ölümsüzleştiler. İkinci ölüm orucu saldırısı, faşist sömürgeciliğin Amed zindanındaki yeni saldırı dalgasını durdurdu, yeniden canlanan teslim alma umutlarını kırdı.

Mayıs Genelgesi’yle gündeme getirilen sürgün-tecrit saldırısına karşı, 20 Mayıs 1996’da Cezaevleri Merkezi Koordinasyonu süresiz açlık grevi direnişi başlattı. MLKP, DHKP-C, TKP/ML, TKP(ML), TİKB, TKEP/L, TDP, Ekim, Direniş Hareketi, THKP-C HDÖ davalarından 1500 tutsağın sürdürdüğü eylem, 45. günde, MLKP, DHKP-C, TKP/ML, TKP(ML), TKEP/L, TDP, Ekim, Direniş Hareketi tarafından ölüm orucuna dönüştürüldü, TİKB davasından tutsaklar ise, süresiz açlık grevine devam ettiler. 355 kadın ve erkek devrimci tutsağın yer aldığı ve MLKP, DHKP-C, TKP(ML), TİKB savaşçısı 12 devrimci tutsağın ölümsüzleştiği eylem, faşizmin sürgün ve tecrit saldırısını yenilgiye uğratan bir anlaşmayla sonuçlandı. 1996 eyleminin özgün yanlarından biri, bir kadın devrimcinin ölümsüzleştiği ilk ölüm orucu olmasıydı.

Faşizmin tutsakları tecrit etme, fiziki direnme imkanlarını ortadan kaldırma ve teslim alma hedefli planının temel dayanağı olan F tipi hapishanelerin açılışının durdurulması, terörle mücadele yasasının ve adalet, içişleri ve sağlık bakanlıkları arasında yapılan “üçlü protokol”ün kaldırılması talepleriyle, DHKP-C, TKP(ML) ve TKİP’ten tutsaklar 20 Ekim 2000’de süresiz açlık grevi başlattılar. Eylem 30. gününde, tutsakların bir bölümü tarafından ölüm orucuna dönüştürüldü. 10 Aralık’ta MLKP, TKP/ML, TİKB, TDP, TKEP/L, Direniş Hareketi, THKP-C HDÖ, THKP-C/MLSPB, TKP Kıvılcım’dan tutsaklar süresiz açlık grevine başladılar. MGK kitlesel katliam pahasına F tipleri planının uygulanmasını emretti. Bunun üzerine Ecevit hükümetinin talimatıyla, 19 Aralık 2000’de, 20 ildeki 22 hapishaneye saldırı başlatıldı. Devrimci tutsaklar, katliamcı sermaye ordusu güçlerine, barikatlar kurarak karşılık verdiler. 19-22 Aralık günleri boyunca süren direnişte, 28 tutsak ölümsüzleşti, onlarca tutsak ağır yaralar aldı. Barikat direnişiyle büyük bir cüret örneği sergileyen devrimci tutsaklar, barikatlar yıkıldıkça F tipi zindanlara sürgün edildiler.

MLKP, TKP/ML, TİKB, TDP, TKEP/L, Direniş Hareketi, THKP-C/MLSPB’den tutsaklar 10 Aralık’ta başlattıkları süresiz açlık grevini, 3 Ocak 2001’de ölüm orucuna dönüştürdüler. F tipleri eylemi kıramadı, tam tersine daha kitlesel hale getirdi. Bir aşamadan sonra, devrimci tutsaklar iki ayrı kanaldan akan direnişi birleştirdiler. 20 Mayıs 2001’de eyleme başlayan 4. ölüm orucu ekibi bunun ilk adımı oldu. Büyük eylemi yenilgiye uğratamayacağını gören faşizm, aynı dönemde, ölüm orucu savaşçılarını tahliye ederek, yeni bir taktiğe yöneldi. Devrimciler buna, ölüm orucunu dışarıda da sürdürmekle ve yeni ölüm orucu ekipleriyle cevap verdiler.

28 Mayıs 2002’de, MLKP, TKP(ML), TİKB, TKP/ML, TDP, Direniş Hareketi, MLSPB ve TKP Kıvılcım davalarından devrimciler, ölüm orucuna son verdiklerini, direnişi başka biçimlerde sürdüreceklerini açıkladılar. DHKP-C ve TKEP/L davalarından tutsaklar ise ölüm orucu direnişine devam ettiler. Eylem, hapishaneler tarihinin en uzun ölüm orucu direnişi olarak, AKP hükümetiyle yapılan görüşmeler sonucu 22 Ocak 2007 tarihinde sona erdi. Bu uzun eylemde, 122 kadın ve erkek devrimci ölümsüzleşti. Onların bir bölümü 19-22 Aralık direnişinde, bir bölümü zindanlardaki ölüm orucu saldırısında, bir bölümü zindanda başlattığı ölüm orucunu dışarı taşıyarak sokakta, bir bölümü de ölüm orucuna güç katmak için dışarıda girdiği ölüm orucunda ya da başka tip eylemlerde şehit düştü.

Bütün bunların dışında, faşist 12 Eylül askeri darbesinden günümüze, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’ın değişik hapishanelerinde, teslimiyet dayatmasına, boyun eğdirme amaçlı hak gasplarına ve işkencelere karşı 20, 30, 45, 60 günlük pek çok kitlesel süresiz açlık grevi direnişi gerçekleştirildi. Özgün bir taleple, ulusal demokratik mücadelenin önderi Abdullah Öcalan’ın “sağlık, güvenlik ve özgürlük koşullarının sağlanması” talebiyle, 2012 Eylül’ünde yüzlerce PKK’li tutsağın başlattığı ve kitleselliğiyle öne çıkan süresiz açlık grevi ise 66 gün sürdürüldü.

12 Eylül faşist darbesinden günümüze, hapishanelerde gerçekleştirilen bütün bu süresiz açlık grevi direnişlerinde ya da direnişlerin kırılması için devletin giriştiği faşist saldırılarda pek çok devrimci tutsak şehit düştü.

İki Eylem Biçimi

Komünist öncü, kuruluşundan itibaren, sınıflar mücadelesi tarihinin deneyimlediği bütün mücadele biçimlerini prensip olarak tanıdığını, kuvvetlerine ve koşullara uygun düşmesi kaydıyla bütün mücadele biçimlerini pratikleştirmek üzere eylemli eğitim ve hazırlık içerisinde olacağını ilan etmiştir. Komünist öncünün çeyrek yüzyıllık varoluş tarihi, bir çizgi halinde bu yaklaşımın teori-pratik bütünlüğünde doğrulanmasıdır.

Toplumun ezen-ezilen, sömüren-sömürülen, yöneten-yönetilen çelişkileriyle bölünmesinden günümüze tarih, eşitsiz koşullar altındaki sınıf mücadeleleri tarihidir. Böyle olduğu içindir ki, ezilen ve sömürülen sınıflar ezen ve sömüren sınıflar karşısında, eşitsiz koşulları aşacak yöntemlere, mücadele biçimlerine ihtiyaç duymuşlar ve bunları yaratmışlardır. Tarih boyunca ezilenlerin, özellikle de mücadelelerinin ilk aşamalarında, gizli örgütlenmeleri, gizli çalışma ve mücadele biçimlerini kullanmaları, akla öncelikle eşitsiz mücadele koşullarını, egemenlerin kuvvet, örgütlülük, araç ve yöntem çeşitliliği, yönetme deneyimi birikimi vb. boyutlarıyla sınıf mücadelesindeki avantaj ve üstünlüklerini dengeleme ihtiyacını getirmektedir.

“Eşitsiz koşullar”da mücadele etme zorunluluğu, feda tarzı eylem biçimlerinin hemen tümünde kendini hissettirir. Nasıl ki işçi sınıfı burjuvazi ile eşit koşullara sahip değilse, işçi sınıfının öncüleri ile burjuvazinin öncüleri de eşit koşullara sahip değildir. Sınıf mücadelesi bazen iki tarafın öncüleri arasındaki çarpışmalara ve hatta çarpışmalar serisine dönüşür. Eşitsiz koşullarda mücadele gerçekliği, ezilen cins olarak kadınların mücadelesinde olduğu gibi, ezilen ya da sömürgeleştirilmiş ulusların ve ezilen inançların mücadelelerinde, keza lgbti+’ların mücadelelerinde de kendini çok değişik biçimlerde gösterir. Tarih, boyun eğmeyi, teslim olmayı, biat etmeyi, köleliği reddedenlerin egemenlere, efendilere, ezenlere karşı mücadelelerinde daima büyük bedeller ödemeyi, büyük fedakarlıkları omuzlamayı göze aldıklarına tanıklık eder.

Süresiz açlık grevi, ezilenlerin egemenler karşısında öncü direnişçi nitelikte bir mücadele biçimidir. Ölüm orucu ise ezilenlerin mücadele tarihine kaydolmuş feda tarzında bir mücadele silahıdır. Kuşkusuz bu iki eylem biçimi arasında nitelik farkı vardır; ölüm orucu kategorik olarak feda eylemi biçimleri arasında ele alınabileceğinden, genellikle bir tür politik saldırı karakteri de taşıdığından, süresiz açlık grevine göre daha üst bir mücadele biçimi olarak değerlendirilmelidir. Nihayetinde süresiz açlık grevi ve bilhassa ölüm orucu, birer eylem biçimi olarak, düşmanın işkence, hapishane, ölüm gibi yöntemlerle sindirme, bastırma, sınırlandırma, korkutma, teslim alma amaçlı fiziki ve psikolojik silahlarını etkisiz kılmaktadır. Ölümü göze alan direnişçiyi hangi silah, hangi yaptırım, hangi tehdit zapt edebilir ki!

Süresiz açlık grevi ve ölüm orucu, elbette farklı düzeyde ve farklı katmanlı “şiddet” içeren eylem biçimleridir. Bu eylem biçimlerinde, özellikle de “ya zafer ya ölüm” parolasını önsel olarak içeren ölüm orucu saldırısında, eylemciler hiçbir baskı ve silahtan korkmadıklarını, ölüm dahil tüm bedelleri göze aldıklarını, kendilerini fedaya hazır olduklarını, gün gün ve hücre hücre eriyerek herkese göstermekte, böylece düşmanın bütün saldırı yöntemlerini boşa çıkarmakta, düşman üzerinde siyasi ve moral-manevi baskı örgütlemektedirler.

Süresiz açlık grevi ve ölüm orucu mücadele biçimlerinin içerdiği “şiddet”, öncelikle eylemin öznesine, direnişçinin biyolojik-fiziki varlığına yönelmiştir. Hapishanelerdeki devrimciler, elverişsiz koşullar altında ancak siyasi, ideolojik, insani veya manevi-moral bakımdan “yaşamsal” buldukları sorunlar/talepler ya da durumlar oluştuğunda süresiz açlık grevi ve ölüm orucu direnişlerine başvurmaktadırlar. “Yaşamsal” tanımı, ölüm orucu ya da hatta süresiz açlık grevi direnişine katılan direnişçinin durumunu açıklamak bakımından “her şeyi” anlatmaktadır. Ölüm orucu ve süresiz açlık grevi ancak direnişçinin aklı, bağlı olduğu yüksek moral değerleri, inancı ve iradesiyle sürdürebileceği eylem biçimleridir. Özne, ancak böylesine yüksek bir kararlılık, inanç ve iradeyle, biyolojik varlığını “yenilmez bir silah”a dönüştürmektedir. Eyleminin amaçları bakımından haklı, doğru, yerinde ve gerekli olduğuna inanmayan bir birey asla süresiz açlık grevine ve ölüm orucuna gidemez, o ağır yükü, o muazzam fedakarlığı taşıyamaz, o manevi-moral yücelişi kendisinde inşa edemez. Özellikle feda tarzında bir mücadele biçimi olarak ölüm orucu, ancak eylemcilerin en yüksek düzeydeki kararlılığıyla, haklılık, doğruluk ve yerindelik inancının beslediği çok yüksek irade gücüyle, tam bir feda ruhuyla pratikleşebilir.

Eylemin manevi-moral ve siyasi baskısı, “şiddeti” ise eylemin öznesinin “dışına” yönelmiştir. Özne, bilhassa ölüm orucu eylemiyle, manevi-moral yücelişin, arınma, sadeleşme ve iç huzurun doruklarına tırmanırken, eylemin öznenin “dışına” yankısı, yansıması süreğenleşen tedirginlik ve derin huzursuzluk olur.

“Dışarı”, tam anlamıyla “öznenin dışı”dır. Kuşkusuz eylemin hedefinin merkezinde egemenler, iktidar sahipleri, “sorunu” yaratanlar, sorumlu devlet kurumları durmaktadır. Süresiz açlık grevi ve ölüm orucu eylemleri, gün be gün, iktidarı, sorunu yaratanları teşhir etmekte, onları manevi-moral bakımdan yıpratmakta, meşruiyetlerini sorgulatmakta, siyasi bakımdan baskılamakta, “sorunu çözmeye” zorlamaktadır.

Diğer yandan süresiz açlık grevi ve ölüm orucu eylemlerinin içerdiği “şiddet”, insani ve manevi-moral baskı olarak bütün bir topluma, burada öncelikle de direnişçilerle aynı safta yer alan ve “zaten çoktan harekete geçmesi gereken”, iktidarla mücadele içerisindeki siyasi güçlere ve toplumsal kesimlere yönelir. Gün be gün onları kendileriyle hesaplaşmaya, “vicdan muhasebesine” zorlar, iktidar sahiplerine karşı hareket geçmeye, sorumluluklarını yerine getirmeye çağırır, baskılar. Süresiz açlık grevi ve ölüm orucu eylemleri, özellikle muhalif siyasi güçleri ve toplumsal kesimleri harekete geçiremezse, ya yenilgiyle ya da amacına ulaşamayan anlaşmalar-uzlaşmalarla sonuçlanmak zorunda kalır. Öte taraftan, harekete geçmesi gereken toplumsal ve siyasi güçler, eğer harekete geçmezler ya da geçemezlerse, kaçınılmaz biçimde moral-manevi yıkım ve çürümeyle yüzleşirler.

Direnişin Antifaşist Niteliğinin Kapsamı

Leyla Güven’in öncülük ettiği, ulusal demokratik hareketin merkezi bir hamleye dönüştürdüğü ve 30 Nisan’da ölüm orucu taarruzu düzeyine tırmandırdığı direniş, herkesin gözleri önünde büyük bir kararlılıkla sürdürüldü ve zafere taşındı.

Leyla Güven, İmralı’daki mutlak tecridin son bulması talebini eylem şiarı haline dönüştürdü. PKK, önderini sahiplenme, onun düşünce gücünü parti yaşamına katmanın koşullarını oluşturma, faşist politik islamcı sömürgeciliğe siyasi ve moral bir darbe vurma, yurtsever kitleler içinde morali ve mücadele kararlılığını yükseltme hedefiyle hareket etti. Bütün bunların haklılığı ve meşruluğu tartışma götürmez. Direnişin ulaştığı politik zaferin, İmralı’daki mutlak tecridin sonlandırılmasıyla sınırlı kalmayacağı, zindanlardan sokaklara değin her alanda şu ya da bu biçimde maddileşeceği gerçeği, bu direnişin son derece önemli diğer bir boyutudur.

Tecridin yalnızca ulusal demokratik hareketi ilgilendirdiğini sanmak, siyasi körlüğe denk düşen bir dar görüşlülüktür. Türkiye ve Kuzey Kürdistan zindanlarında ulusal demokratik hareketin dışındaki yüzlerce devrimci tutsak aynı tecridi yaşamaktadır. Kaldı ki, zindanlarda uygulanan tecrit ile dışarıda tırmanan ve tüm hızıyla süren faşist devlet terörü birbirinden ayrı ve kopuk şeyler değildir. Faşist saray darbesinden bugüne zindanlardaki koşulların her yönüyle ağırlaştığı herkesin bildiği çıplak bir gerçekliktir. AKP-MHP faşist bloku, her türlü hak gaspının ötesinde, işkence, cinsel taciz, sürgün, disiplin cezası, ağır hastaları ölüme kelepçeleme yoluyla örgütlülük ve devrimci üretimi engelleme, yeni tutsakları eskilerden tecrit ederek teslim alma, boyun eğdirme, ideolojik olarak yıkma, kamera sistemi, hücre ring ve tek kişilik ring gibi psikolojik ve fiziki hedefleri olan saldırılarını boyutlandırarak sürdürmüştür. Emekçi sol hareketin önünde zaten tecride karşı mücadele ve keza tutsakların sorun ve talepleri gibi temel bir politik gündem vardır. Tecrit ve zindanlarda süren faşist uygulamalar yalnızca tutsakların, yalnızca tutsakları olan devrimci parti ve örgütlerin sorunu da değildir. Kendisine sosyalistim, devrimciyim, ilericiyim, demokratım diyen, faşizme karşıyım diyen herkesin, bütün parti ve örgütlerin, bütün toplumsal mücadele dinamiklerinin sorunudur. Herkesten önce de, emekçi sol saflarda yer alan parti ve örgütlerin temel bir mücadele konusudur.

Öcalan üzerindeki tecrit, kuşkusuz bütün bunları kapsıyor ve aşıyor. Kürt halk önderi Öcalan, bugün Türkiye ve Kürdistan’da politik özgürlük ve siyasal demokrasi mücadelesinde özel bir konuma sahiptir. Bunu herhangi bir tutsağın durumuyla kıyaslamak, siyasal dar kafalılıktan başka bir şey olmaz. Ancak şovenizmle ya da sosyal-şovenizmle zehirlenenler bu gerçeği göremezler. Sadece emperyalizmle mücadeleyi devrimin birinci veya ana sorunu görenlerin de bunu anlamaları olanaklı değildir, farklılıkları onların sosyal-şoven gözlüklerinin “bağımsızlık” çerçeveli olmasından ibarettir. Türk sömürgeciliği ile Kürt halkı arasındaki çelişki ve mücadele, birkaç on yıldır Türkiye’de politik özgürlük ve siyasal demokrasi mücadelesinin tam merkezinde durmaktadır. Bugün politik islamcı-ırkçı AKP-MHP faşist blokunun bütün gücüyle tırmandırdığı faşist terörün ve demokratik hak ve özgürlüklerin kırıntılarını dahi tasfiye etme saldırganlığının temelinde, diktatörün 2015’te İmralı’da diyalog masasını devirmesi olgusu yatıyor. Öcalan’ın İmralı’ya gömülmesi, Kürtlerin ulusal varlığının inkarı ve statü talebinin reddi, keza gerilla ve PKK’nin tasfiyesi, kitlesel Kürt halk direnişinin bastırılması amaçlanıyor. Bütün bunlar ancak ve ancak Türk işçi ve emekçilerinin, Türk ezilenlerinin, Türk halkının demokratik hak ve özgürlüklerinin yok edilmesiyle gerçekleştirilebilir. İşte bunun içindir ki, faşist diktatörlük “milletin bekası için” işçi sınıfı ve ezilenlerin, tüm halkın, büyük mücadelelerle elde edilmiş, söz, basın, toplantı, örgütlenme ve eylem kapsamlı demokratik kazanımlarını en dar sınırlara hapsetmek ve başarabilirse tümüyle yok etmek için olanca gücüyle seferberlik halinde. Kürt halkı ve ulusal demokratik hareketi, önderi Öcalan’ı İmralı’da gömülmek istendiği kuyudan çıkartamadığı sürece, yaşamsal taleplerini gerçekleştirerek amacına doğru yürüyemeyeceğini biliyor. Bu gerçeklik, faşist diktatörlüğe karşı politik özgürlük ve siyasal demokrasi mücadelesi için de özsel bakımdan geçerlidir. Çünkü, komünist öncünün programında yer aldığı gibi:

“Türkiye ve Kuzey Kürdistan'da, işçi sınıfını, emekçileri, Kürt ulusunu, kadın cinsini, ulusal ve inançsal toplulukları aynı siyasi cendere içinde tutan faşist bir rejimin hüküm sürmesi, Kürdistan'ın sömürgeci boyunduruk altında tutulması, mali-ekonomik sömürge gerçekliğinin yarattığı değişik iktisadi ve toplumsal çelişki ve sonuçlar, proletaryanın bu bağlaşıklarla birlikte demokratik devrimi örgütlemesini, kendini sosyalizm için eğitmesini ve sosyalizmin siyasal önkoşullarını hazırlamasını zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle devrimimizin ilk adımı, antifaşist, antiemperyalist, antisömürgeci, cins özgürlükçü demokratik devrimdir. Bu devrimin özü politik özgürlüğün kazanılmasıdır.” (47. madde, abç)

Direnişin Kazanımları Ve Süreçte Oynadığı Rol

Tecride karşı direniş hamlesinin önem ve anlamının, rolünün kavranabilmesi için Suruç katliamından günümüze siyasi sürecin hiç değilse ayrıcı özelliklerinin dikkate alınması gerekir. 7 Haziran’da ortaya çıkmış demokratik halk iradesini kırmaya, sömürgeci savaşın yeni baskısını başlatmaya, antifaşist toplumsal dinamikleri ezmeye, bunun için faşist devlet aygıtlarının yönetimini tamamen Erdoğan’ın elinde toplamaya yönelen 20 Temmuz 2015 saray darbesinden itibaren, rejimin faşist politik islamcı restorasyonu ivmelendi. 15 Temmuz 2016 Fethullahçı askeri darbe girişiminin bastırılmasının ardından, faşist olağanüstü hal ve kanun hükmünde kararname yönetimiyle, bu yönelim daha da hızlandı. 16 Nisan referandumu eşiğinden hile ve zorbalıkla geçen faşist politik islamcı diktatör, 24 Haziran seçimleri sonucunda, parlamenter biçimli faşist rejimden başkanlık biçimli faşist rejime, kısaca faşist şeflik rejimine geçişi sağladı.

Kürdistan’da sömürgeci savaşın ve Türkiye’de faşist devlet terörünün tüm şiddetine rağmen, Erdoğan diktatörlüğü, yine de Kürt ulusal demokratik hareketini yenilgiye uğratamadı, demokratik Alevi hareketini teslim alamadı, devrimci ve antifaşist harekete boyun eğdiremedi. Kadın özgürlük hareketinin büyümesini önleyemedi, örneğin tecavüzü aklayan faşist erkek egemen yasa tasarısını ohal koşullarında TBMM’den geçirip yasalaştıramadı. Yapısal rejim krizi herhangi bir burjuva çözüm yoluna sokulamadı. Toplumun yarısı, Erdoğan’ın başkanlık formundaki diktatörlüğüne açık tavır aldı. Antifaşist kitleler, pervasız faşist terör karşısında geriye çekilmelerine rağmen, direnme potansiyellerini yitirmediler ve fırsat buldukları her anda sokağa çıkmayı sürdürdüler.

Ancak yine de, diktatörlüğün saldırıları karşısındaki direniş, bu faşist saldırganlığı püskürtmekte yetersiz kaldı. “Yetersiz direniş” çizgisi, aynı zamanda, faşist saray rejiminin öncü güçleri dağıtmayı, örgütsel bakımdan tasfiye etmeyi ve yılgınlık yaratmayı hedefleyen saldırılarının bir ölçüde etkili olması anlamına da geliyordu. Öncü güçlerin daralması, belli ölçülerde örgütsüzleşmesi, siyasal cesaret kaybı yaşaması, daha da önemlisi, öncü güçler ile geniş kitleler arasındaki bağların, etkileşimin zayıflaması, zaafa uğraması gibi bir durum oluştu. 16 Nisan referandumunda, 24 Haziran seçimlerinde, Newroz’larda, 1 Mayıs’larda ‘an’ı değerlendirerek saray rejimine karşı tavır alan kitleler, günlük mücadelelerde sokağa çıkmaktan, öncülerin çağırılarına yanıt vermekten sakınır oldular. 2015 yılında diktatörlüğün faşist saldırganlık ve katliam siyasetiyle bozulduktan sonra, kitleler ile öncüler arsındaki etkileşim ve senkronizasyon yeniden tesis edilemedi, diğer bir anlatımla, bu özgün önderlik krizi aşılamadı.

Mutlak tecride karşı Leyla Güven’in öncülüğünde başlayan, hapishaneler merkezli, ama aynı zamanda dışarıda çok sayıda alanda da örgütlenen süresiz açlık grevi direnişi, denilebilir ki, her şeyden önce Kuzey Kürdistan ve Türkiye’de demokratik-halkçı muhalefetin faşizme karşı içerisine itildiği yetersiz direniş çizgisini aşma, öncüler ile kitleler arasındaki bağı yeniden inşa etme, güçlendirme girişimi olarak başladı. Öncü güçleri sarstı, harekete geçmeye cesaretlendirdi, zorladı. Bir nevi, içerisine yuvarlanılan çaresizliğe, seyirciliğe, kötümserliğe karşı açılmış ideolojik ve siyasi bir savaş oldu.

Devlet daha ilk andan itibaren, süresiz açlık grevi ile dayanışma hareketlerini polis terörü ile bastırmaya, boğmaya yöneldi. Dayanışma açlık grevi yapılan parti binaları basıldı, dayanışma açlık grevindeki eylemciler gözaltına alındı, tutuklandı. Keza basın açıklamaları zorbalıkla önlendi ya da basın açıklaması yapanlar gözaltına alındı. Birçok örnekte, dayanışma açlık grevi yapanlar gözaltında da eylemlerini sürdürdüler. Burjuva basın-medya direnişi en sıkı sansürle karşıladı. Direniş, her şeye rağmen, gitgide öncü güçleri sarsmaya, uyarmaya, birleşmeye ve harekete geçmeye zorladı. Tutsak yakınlarını, özellikle anaları sokağın en kararlı gücü olarak birleştirip faşizme karşı direnişin en ön saflarında harekete geçirdi.

Direnişin ilk kazanımı, diktatörlüğün Leyla Güven’i hapishaneden çıkartmak zorunda kalması oldu. Devletin bu geri adımı aynı zamanda, Leyla Güven ve direnişçileri kararsızlığa sürüklemeyi ya da kararlılıklarını sınamayı hedefleyen bir tuzaklamaydı. Leyla Güven tam bir kararlılıkla dışarıda eylemini sürdürdü. Diktatörlük, bir direniş üssü ve örgütleme merkezine dönüşmesini önlemek için evi kuşatmaya aldı, Amed halkının sesinin Leyla Güven’e ulaşmasını ve direnişin kitlelerle buluşmasını önlemeye çalıştı. Ancak direniş durmaksızın öncüleri harekete geçmeye ve birleşmeye zorladı, cüret ve cesaret aşılamaya devam etti.

Direnişin baskısı Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’ni (CPT) ölü taklidini terk etmeye zorladı, keza Türk devleti de CPT’ye Öcalan’la görüşme izni vermek zorunda kaldı. CPT heyeti 7 Mayıs’ta İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüşme yaptı.

Direniş kararlılıkla sürerken, faşist şeflik rejimi, bir yandan direnişin sokaklarda kitleselleşmesini önlemek için polis terörünü teyakkuz halinde tuttu, diğer yandan ikinci bir geri adım atmak zorunda kaldı. Mehmet Öcalan, Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’la görüşmek üzere İmralı’ya götürüldü. Bir adım gerilemek zorunda kalan diktatörlük, bunu bir tuzağa dönüştürmeye çalıştı. Mehmet Öcalan’ın görüşmesine izin vererek, Abdullah Öcalan’ı oyuna getirmeyi ve direniş saflarında kararsızlık yaratmayı amaçlıyordu. Dahası, Kürt toplumunda direnişe gerçekte karşı olan huzursuzları ve liberalleri, direnişçiler üzerinde baskı yapmak üzere harekete geçirmeyi hedefliyordu. Gerek Öcalan’ın tavrı ve gerekse direnişçilerin ihtiyatlı ve uyanık duruşu, kararlılığı sömürgeci faşist devletin oyununu teşhir edip boşa çıkardı, direniş kararlılıkla sürdü.

Öncülerin büyük ölçüde örgütsüzleştiği koşullar altında, Kuzey Kürdistan’da gerek 2019 Newroz’una kitle seferberliğinde, gerekse 31 Mart seçim mücadelesinin örgütlenmesinde, süresiz açlık grevi, öncüleri toparlayıcı, birleştirici ve harekete geçirici, ileri itici bir güç olarak, çok önemli bir rol oynadı. Direniş, seçim mücadelesinde elde edilen başarının temel bir hazırlayıcısı oldu. Diğer yandan, kuşkusuz seçim mücadelesi de direnişle dayanışmanın gelişmesine hizmet etti.

Beyaz tülbentli anaların hapishane kapılarında ve sokaklarda her gün diktatörlüğün meşruiyetini toplumsal vicdanda sorgulatan hareketi, gelişen antifaşist direniş, diktatörlük üzerindeki baskıyı arttırdı. Batı’da zayıf da olsa dayanışma eylemleri belirginleşmeye başladı. Süresiz açlık grevi direnişi kararlılıkla sürdürülürken, 15 tutsak 30 Nisan’da ölüm orucuna başladı. Tecride karşı direnişin baskısı arttı. AKP-MHP ittifakının 31 Mart’ta seçim yenilgisi aldığı, Türk devletinin Suriye’de yeniden ve iyiden iyiye sıkışıp manevra imkanlarını gitgide kaybettiği koşullar, faşist şefi ve kafadarını tekrardan yeni bir tuzaklı geri adım atmaya itti. 2011 yılından beri, 8 yıldır avukatlarıyla görüştürülmeyen Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın, mahkeme kararı ile görüşme yasağı kaldırılarak, 2 Mayıs’ta avukatlarıyla görüşmesi sağlandı. Ancak faşist şeflik rejimi geri adım atarken, sanki direnişin talepleri kabul ediliyormuş gibi bir izlenim vermeye ve keza İstanbul belediye seçimleri ile İmralı görüşmeleri arasında bağlantı varmış algısı yaratmaya çalışarak, siyasi ortama sis bombaları fırlattı. İmralı’dan Öcalan’ın aldığı tavır ve direnişin kararlılığı, devletin oyununu bir kez daha bozdu. Keza HDP’nin İstanbul seçimleriyle ilgili konumunu açıklıkla sürdürmesi de bu oyunu deşifre etti.

Faşist şeflik rejimi ile antifaşist özgürlük hareketi arasındaki politik mücadelenin güncel olarak belirleyici halkası haline gelen süresiz açlık grevi ve ölüm orucu direnişi, rejimi bir kez daha geri adım atmak ve bu politik muharebede yenilgiyi kabullenmek zorunda bıraktı. 22 Mayıs’ta Öcalan’ın avukatlarının yeniden İmralı’ya gidişleri sağlandı, tecritte önemli bir gedik açıldı. Ve Öcalan’ın mesajının ardından, süresiz açlık grevi ve ölüm orucu direnişi, 26 Mayıs’ta başarıyla sona erdi.

200 günlük dişe diş direniş, faşist şeflik rejiminin hiç de alt edilmez olmadığını, bedelleri göze alan ve göğüsleyen bir mücadelenin faşizme karşı zafere yürüyeceğini pratikte göstermiş oldu. Kürt halkının ileri bölüklerini ulusal demokratik haklar için mücadelede yeniden mevzilendiren bir rol oynadı. Emekçilere ve ezilenlere direnme azmi ve kazanma umudu aşıladı. Antifaşist kitlelerin sömürgeci faşist kuşatma altındaki sokaklara çıkma iradesini güçlendirdi.

Emekçi Solun Kayıtsızlığı Ve Sosyal-Şovenizmin Kötürümleştiriciliği

Tecride karşı mücadele, zindanlarda tutsak yoldaşları olsun olmasın ya da siyasi çizgiyle belirlenen yolunun üzerinde zindanlar bulunsun bulunmasın, devrimci ve reformist kanatlarıyla bütün emekçi sol hareketin antifaşist görevlerinin dolaysız bir parçasıdır. Zindanlardaki sınıf mücadelesine kayıtsız kalmak, “demokrasi mücadelesi” çıtasını en baştan epey aşağıya çekmekten, antifaşist iddia kaybından başka bir anlama gelmez.

Bu bir yana, tecride karşı süresiz açlık grevi direnişi, daha baştan itibaren, emekçi sol için de büyük imkanlar barındırıyordu. Süresiz açlık grevi direnişi, faşist diktatörlüğe karşı, Türkiye ve Kuzey Kürdistan zindanlarının büyük bölümünü kapsayan, içeride olduğu kadar dışarıda ve uluslararası çapta yaygın ve etkin bir mücadele cephesi açtı. Devrimcisinden reformcusuna bütün emekçi solun hareket geçmesi, kitlelere gitmesi, süresiz açılık grevi direnişine destek ve dayanışma içinde kendi güçlerini toparlamak ve kitlelere gitmek üzere harekete geçirmesi için büyük bir imkan ve fırsat sundu.

Kuşkusuz, büyük ya da küçük imkanlar ve fırsatlar, daima, onları değerlendirebilecek görüş açısı, duyarlılığı, anlama yeteneği ve cüreti olanlar için geçerlidir. Örgütsel bakımdan daralma ve siyasi yorgunluk, özgüven kaybı ve siyasi kararlılık erozyonu, görüş açısını, duyarlılık ve anlama yeteneğini de etkiler. Faşist diktatörlüğün azgın terörünün koşulladığı ve mayaladığı ideolojik ve siyasi tasfiyecilik genellikle de böyle başlar.

Emekçi sol, ulusal demokratik hareketin tecride karşı başlattığı büyük antifaşist hamleyi anlamada ve Batı’dan yanıtlamada başarılı olamamış, iyi bir sınav verememiştir. Genel pozisyonu seyredicilik ve kaydedicilikle maluldür. Komünist öncü, güçlerinin siyasi seferberliğinde bir gecikme ve yetersizlik içerisinde olmuşsa da, tecride karşı direnişi kendi sorunu olarak sahiplenmeyi, direniş mevzilerinde konumlanmayı ve ana gövdesiyle bu mücadeleye katılmayı, böylece emekçi sol içerisinde farklı bir duruşu ortaya çıkarmayı başarabilmiştir.

Tecride karşı direniş sürecinde emekçi soldaki egemen kaydedicilik ve seyredicilik hali, her şeyden önce, bir siyasal enerji ve siyasi cüret sorunudur, ama aynı zamanda bedel ödemeyi göze alamama ya da bundan kaçınma gerçekliğini de yansıtmıştır.

Emekçi solun sosyal tabanında açıklıkla gözlemlenebilen sosyal-şoven etkiler, ulusal demokratik hareketin direnişlerine, bunlar hele de bedel ödemeyi gerektiren eylem ve etkinliklerse, mesafeli durmayı getirmekte, ondan da öte, kendi hareketsizliğini meşrulaştıran düşünce ve duyguların örgütlenmesine kaynaklık etmektedir. Kuşkusuz ki bunlar, emekçi sol hareketin reformist kesimleri için çok daha çarpıcıdır. Emekçi sol harekette yer alan reformistler, ya süresiz açlık grevi ve ölüm orucu gibi öncü nitelikli veya feda tarzı eylemleri tamamen reddederek ya da istisnasız her seferinde “yersiz” ve “zamansız” bularak, direnişin dışında kalmalarını böyle gerekçelendirerek, günün en yakıcı antifaşist görevlerinden kaçmış, hatta kimileri ölü taklidi yapmıştır. Bunlar, antifaşist mücadelede öncülük ve önderlik iddiası kaybını, siyasal kararlılık kırılmasını yansıtmaktadır. Emekçi soldan parti ve örgütler, kendi saflarındaki güçlü sosyal-şoven etkilenmelerle ciddi bir mücadeleye girmeksizin, bırakınız antifaşist mücadeleye öncülük ve önderlik iddiasını, antifaşist kararlılık ve tutarlılıklarını bile koruyamazlar.

Yüzlerce ve binlerce tutsağın süresiz açlık grevini, beyaz tülbentli anaların gün gün geliştirdikleri dişe diş antifaşist mücadeleyi aylarca seyretme aymazlığı, vurdumduymazlık boyutlarındaki kayıtsızlık hali, moral-manevi bir yıkımdan başka ne getirebilir ki?

Emekçi sol harekette yer alan devrimci parti ve örgütler, tecride karşı direniş karşısında içerisine düştükleri durumu ya da tecride karşı direnişin ayan beyan açığa çıkardığı ve önlerine koyduğu kendi gerçekliklerini enine boyuna ve derinliğine düşünmek zorundadırlar. Bu durumu tersine çevirme yetenek ve başarısı gösteremeyenlerin devrimci bakımdan iddialarını korumaları da pek mümkün değildir!

7 Kasım 2018’de başlayan direnişi ancak 7 Nisan 2019’da görüp, “Elbette tecrite karşı direniş haklıdır ve AKP iktidarı derhal Abdullah Öcalan ve tüm tutsaklar üzerinde uyguladığı tecriti kaldırmalı, tüm baskı ve tecrit politikaları son bulmalıdır! Bu anlamda Leyla Güven’in başlattığı, HDP ve PKK tutsaklarının sürdürdüğü direniş haklı ve meşrudur” (Yürüyüş) diyebilmek sosyal-şoven görüş açısı ve ruh halinin dışında izah edilebilir mi? Yürüyüş dergisinin, tam beş ay süren suskunluğun ardından, konuyu, direnişle kendi uygun gördüğü biçimde ve taleplerle ilişkilenmek, tecride karşı mücadeleyi güçlendirmek olanağı değil de, “Kürt milliyetçileri”ni eleştirme fırsatı olarak gündemleştirmesi başka türlü açıklanabilir mi?

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn