Yürüyüş'ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi

Yürüyüş dergisi, Kürt Ulusal Özgürlük Hareketine (KUÖH) ve enternasyonalist emekçi sol harekete karşı ideolojik saldırılarını yoğun olarak sürdürüyor. Son birkaç yıldır milliyetçi, muhafazakar ve ulusalcı şovenizme karşı ideolojik donanım sağlamayı adeta bir yana bıraktı. Varsa yoksa “Kürt milliyetçi hareket” aşağılamasıyla KUÖH'ne ve “kuyrukçu oportünist sol”a karşı bütün teorik-ideolojik enerjisini ve hünerini harcadı. Seçimlerde de çabasını ve yazınsal yeteneğini HDP'ye karşı kullanmayı tercih etti. Özellikle son yıllarda Kürt “milliyetçi hareket” ve “kuyrukçusu oportünizm” Yürüyüş dergisi için devrimci ve demokratik tabana gösterdiği bir korkuluk halini aldı.

Egemen sınıfların Kürt ulusal özgürlük mücadelesine karşı kitle desteğini pekiştirmek için Türk emekçi sınıfları üzerinde güçlendirdikleri şovenizm emekçi solun bir bölümünü de etkisi altına aldı. Şovenizme elini veren bataklığa daha fazla battı.

Perinçek'in Vatan Partisi'nin faşist şovenizmi bir yana, Kıvılcımlı'yı rehber aldığını iddia eden HKP, Ermeni düşmanlığını ve Ergenekoncu generallere sevgi söylemlerini yükselten gerici bir güce dönüştü. TKP, “cumhuriyetin kazanımlarını korumak”, “ordu'muzla neden barışık olmayalım”, merkezi devrimci görev “yurtsever cephe” tespit ve politikalarını benimsedi. Şimdi TKP'nin sosyal şovenizmini KP sürdürüyor.

Yine, şovenist HKP ve sosyal şoven TKP, Kürtlere karşı şovenist bayrak çılgınlığına konu olan Türk burjuvazisinin bayrağını, “faşist milliyetçilerin elinden alarak devrimci halkın eline vermekle” övündüler. Bayrakçılıkta Perinçek'in izinden yürüdüler. Gezi ayaklanmasına bayraklı kitlenin katılımının, bunun ispatı olduğunu ileri sürdüler.

Muhatabımız Yürüyüş elbette şovenizm bataklığına bu kesimlerin düştüğü ölçüde düşmedi. Fakat yine de Yürüyüş'ün Marksizm Leninizm adına Kürt sorunundaki tavrı ve yürüttüğü ideolojik mücadeleler inceltilmiş sosyal-şovenizmin mücadele edilmesi gereken bir örneğini oluşturuyor.

Emperyalizm Baş Düşman Tespiti Ve Vatan Savunusu

Siyasal stratejide 1970'lerde çok tartışılan bir konu da temel düşmanlar, baş düşman ve baş çelişki sorunuydu.

Yürüyüş dergisi, Türkiye ve Kuzey Kürdistan devriminde baş düşman olarak emperyalizmi alıyor:

“BAŞ DÜŞMANIN AMERİKA OLDUĞUNU SÖYLEMEYE DEVAM EDİYORUZ”.[1]

Yürüyüş çizgisinin özellikle 15 yılı aşkın süredir “vatan” ajitasyonu da çok yoğun. Bu çaba, içteki iktidardan daha çok emperyalizmi baş düşman gören anlayışıyla uyum içinde.

“Vatanımız ABD emperyalizminin işgali altındadır.”[2]

“Halk için, vatan için, adalet için savaşmaktır”[3]

“F Tipi hücrelerden çıkan Hasan Selim Gönen... çıkıyor dışarıya; … halkı için, vatanı için savaşa koşuyor.”[4]

Öncelikle vurgulayalım ki, işçi sınıfı ve halklarımızın devriminin başlıca düşmanları emperyalizm ve başını sermaye oligarşisinin çektiği egemen sınıflardır. Devrimin merkezi görevi on yıllardır süren sömürgeci faşist rejimi yıkmaktır. Sömürgeci faşist rejimi yıkmak, demokratik halk iktidarını kurmaktır. ABD ve emperyalizmin Türkiye ve Kuzey Kürdistan'daki siyasi ve askeri boyunduruğu sömürgeci faşist rejimi, onunla birlikte egemen sınıfların iktidarını yıkmak yoluyla tasfiye edilebilir.

Bu nedenle faşist rejimi destekleyen bütün sınıfsal ve siyasi güçler antifaşist mücadelenin temel düşmanlarıdır. Uzlaşan siyasi güçler tecrit edilmesi gereken karşıdevrimci uzlaşıcı güçlerdir.

“Haklıyız Kazanacağız” ismiyle yayınlanan, 12 Eylül askeri faşist darbesi dönemindeki Devrimci Sol davası savunmalarında, 1970'li yıllardan gelen, antiemperyalizmi bir nevi ulusal kurtuluşçuluk olarak gören “ulusalcı” bir yaklaşım vardı. “Emperyalizmin yeni-sömürgesi Türkiye'de anti-emperyalist, anti-oligarşik halk devriminin, Türk işçi, köylü ve diğer halk kesimleri için yeni tipte ulusal kurtuluşu sağlayacağı”[5] belirtiliyordu.

Yürüyüş bugün, antiemperyalizmi devrimin “ulusal kurtuluşçu” yanı olarak gören bakışı öne geçiriyor. Ulusal kurtuluşu devrimin çözmesi gereken temel sorun olarak gördüğü için Türk işçi ve emekçilerinin mücadelesine de, Kürt Ulusal Özgürlük Hareketi'ne (KUÖH) bu bakış açısıyla yaklaşıyor.

1970'li yıllarda devrimci hareketin geneli –Devsol geleneği dahil– antiemperyalizmi devrimin ulusal yanı olarak ele alan hatalı bakışa sahipti. Ama o dönemin devrimci hareketi ve o dönemin anlayışını koruyan “Haklıyız Kazanacağız” adlı savunma yine de antiemperyalist mücadeleyi faşizme karşı mücadeleye tabi biçimde ele alıyordu. Yürüyüş'ün yaptığı gibi bütün kendini antiemperyalist sayan güçleri birleştirme görevini önüne koymuyordu. Yürüyüş ise, antiemperyalizmi ulusal kurtuluşcu bakışla ele alıyor, bütün diğer görevleri ona tabi kılıyor, önceliği her kim kendini antiemperyalist ilan etmişse bütün bu güçleri birleştirmeye veren görüşü vazediyor. Sömürgeci faşist rejime karşı kılını kıpırdatmayan ama anti ABD’ci kim varsa ona antiemperyalist payesi vererek, “ortak düşman ABD” cephesine dahil ediyor.

Bunu yaparken Mahir Çayan ve THKP-C bildirilerine de göndermede bulunuyor. Evet, THKP-C'nin 1 No’lu bildirisinde “özgür vatan” vurgusu var. Ama yeni-sömürgecilik sisteminde de, emperyalistler örneğin devrimi ezmek için açık işgal yapıncaya değin, devrimin sınıfsal yanının ağır basacağı belirtiliyor:

“Ülkemizdeki baş çelişki oligarşi ile halkımız arasındadır. Oligarşi içinde bizzat emperyalizm yer aldığı için devrimci savaş sadece sınıfsal planda yürümeyecektir. Savaş, sınıfsal ve ulusal planda yürüyecektir. Şüphesiz oligarşik devlet cihazının militarize gücü yetersiz kalıp, Amerikan ordularının açıkça savaş içinde yer almasına kadar, sınıfsal yan ağır basacaktır.[6] (a.b.ç.)

Yürüyüş, Mahir Çayan'dan öğrendiklerini de doğru değerlendirmiyor. Devrimci savaşın ulusal planda da yürüyeceği görüşü ve buna göre belirlenen strateji o gün de yanlıştı. Her şeyden önce yeni sömürgelerin emperyalizmden kurtuluşu ulusal bir sorun olmaktan çıkmıştı, ama bundan da öte Türkiye’de sömürge boyunduruğu altında olan bir Kürt ulusu vardı. “Ulusal kurtuluş”tan ancak Kürt ulusunun burjuva Türk sömürgeci boyunduruğundan kurtuluşu bağlamında söz edilmeliydi. Fakat Mahir Çayan, Kürt ulusal devrimi yokken ve Türk halkının büyük çoğunluğunun “Kürtler vatanı bölüyor” şovenist algısı ile bilinci sakatlanmamışken bunları söylüyordu. Üstelik ulusal değil sınıfsal planda mücadeleyi öne çıkarıyordu. Yürüyüş, Mahir’e gönderme yaparak vatan ajitasyonu yapmakla, gerçekte Mahir Çayan'ı kendi ulusalcılığı için kullanmış oluyor. Kesintisiz Devrim'deki “Amerikan ordularının açıkça savaş içinde yer almasına kadar, sınıfsal yan ağır basacaktır” anlayışından sapma gösteriyor.

Üstelik Mahir Çayan ve THKP-C, Mihri Belli'nin MDD'ci anlayışını yeni reddetmiş ve onu aşarken doğum izlerini hala üzerinde taşıyordu. Bu anlaşılırdır.

Yürüyüş ise aradan 50 yıla yakın bir süre geçtikten ve oligarşi içinde sermaye oligarşisinin başat egemenliği gerçekleştikten sonra çubuğu büyük ölçüde vatan vurgusuna büküyor, vatancı kesiliyor. Bununla kalmıyor, emperyalist ordu(lar) devrime askeriyle doğrudan müdahale etmiş gibi devrimin antiemperyalist ulusal kurtuluş yanını öne çıkarıyor. Antiemperyalizmi ulusal kurtuluşçu merkezi görev olarak sunuyor.

Böyle olunca da, KUÖH'ne karşı ideolojik mücadeleyi, sosyal şovenizme karşı ideolojik mücadeleden öne çıkarıyor. “Kürt milliyetçi hareket” diye aşağılıyor.

Haklıyız Kazanacağız'da, pek çok kez “Kürt yurtsever hareketi” kavramsallaştırmasıyla ve devrimde müttefik gören yaklaşımıyla Devsol geleneği, KUÖH'ne olumlu yönden bakıyordu. Savunmada ulusal özgürlükçülüğün sosyalistlikten farkı vurgulanırken “küçük burjuva milliyetçiliği tabanındaki hareket” kavramı kullanılıyordu. 1960'lı yılların tersine 1970'li yıllarda “milliyetçi” kavramının sol kitlede gericilikle özdeşlediği dikkate alınmıyordu.

Yürüyüş, şimdi ise hem Kürt milliyetçiliği kavramıyla olumsuzluyor, müttefik olarak gören olumlu bakış ve yurtsever kavramlaştırmasını tamamen bir kenara bırakıyor, hem de ezen ulus milliyetçiliği ile ezilen ulus milliyetçiliğini halkları düşmanlaştırma bakımından benzer nitelikte görüp suçluyor.

İşçi ve Emekçileri Bölen Kürt Milliyetçiliği Mi? Ya Da Ezen-Ezilen Ulus Milliyetçilikleri Bir Mi?

Yürüyüş, sosyalizm için mücadele ile Kürt ulusal özgürlük mücadelesini karşılaştırırken şunu söylüyor:

“Milliyetçilik bayrağı halkları düşmanlaştırır, sorunları çözümsüzleştirir.”[7]

“Kürt milliyetçi hareket de eylem çizgisiyle, politikalarıyla halkları birbirine düşmanlaştırmaktadır. Milliyetçi politikalar haklı ve meşru talepleri gayri meşru duruma düşürüyor.”[8]

Kürt ulusal özgürlük mücadelesi, hedef ve amaçları nedeniyle ezen ve ezilen ulus işçilerini birleştirmeye yetmez. Fakat neden düşmanlaştırsın? Tersine KUÖH, halkların demokratik kardeşliğini geliştirmeye önem veriyor. Halkların düşmanlaştırılmasına karşı tavrı vardı, halkların kardeşliğinden yanaydı, bu tavrını bugün çok daha yüksek kararlılıkla devam ettiriyor.

Halkları düşmanlaştıran, Kürt ulusunun, özgürlük, demokratik özerklik amaçları doğrultusundaki mücadelesi değil. Tersine bu mücadeleye karşı Türk burjuvazisinin, partileri, medyası ve kitle örgütleriyle yükselttiği şovenist şartlanmadır.

Yürüyüş, ezilen sömürge Kürt ulusunun yurtseverliğini, “halkları düşmanlaştırmak”la suçlayarak, şovenizmin Türk emekçileri üzerindeki etkisiyle paralel görüş belirtmiş oluyor. Ancak sosyal şovenler ve şovenizmden etkilenmiş ortalama Türk emekçisi Kürt ulusal özgürlük hareketini “halkları düşmanlaştırmak”la suçlayabilir. Yürüyüş, hem de HDP'ye 400'ün üzerinde şovenist faşist saldırı olduğu, sıradan Kürt insanların sivil ırkçı saldırılarla katledildiği ortamda bu suçlamasıyla, sosyal şovenlerle aynı düzeye düşüyor.

Kürt ulusal özgürlük hareketi, geçmişte bazı yanlış eylemler yaptı, bununla halkların kardeşliğine de, kendisine de zarar verdi. Kuşkusuz bunlar yanlış eylemlerdi ancak bunlar aşıldı ve hareketin yönelimlerinde belirleyici olmadı.

Bugün ise, KUÖH bu konuda azami dikkati gösterdiği halde, Yürüyüş bu suçlamayı yapıyorsa, düşmanlık yaratmada Türk şovenizminin oynadığı faşist rolü küçümseyerek, örterek, sosyal-şovenizmi geliştirmiş oluyor. Mezarlıkta ıslık çalarak Türk şovenizmi denizinde boğulmaktan kurtulacağını sanıyor ve kendisini de kandırıyor.

KUÖH'nin politikalarıyla halkları düşmanlaştırdığı suçlamasıyla, ezilen ve ezen ulus milliyetçiliklerine benzer nitelik de atfetmiş oluyor. Marksizm-Leninizm’in her zaman ilhakçı-ezen-sömürge ulus milliyetçiliğiyle, ezilen ulusun yurtseverliğini birbirinden ayırdığı ilkesini bir kenara atıyor.

Türkiye Ve Kuzey Kürdistan'da Devrimin Görevleri Farklılıklar Taşır

Yürüyüş Kuzey Kürdistan’ı Türk burjuvazisinin politik ilhakı altında görüyor. Böyle görmesine rağmen, birleşik devrimin her iki ülkede farklılıklarını yalnızca somut bazı koşullara göre taktiklerle sınırlıyor.

Devsol geleneğinden gelen bu anlayışı Yürüyüş bugün daha kaba ve katı hale getirdi.

Örneğin Lenin ezilen ulusların özgürlüğü sorununda her iki ulustan proletaryanın nasıl tavır takınması gerektiğine işaret eder. Ezen ulus proletaryasının ayrılma özgürlüğünü savunmaya ağırlık vermesi, ezilen ulus proletaryasının birleşme özgürlüğünü savunmaya ağırlık vermesi gerektiğini vurgular.

Devrimin her iki ülkedeki ekonomik-sosyal farklılıktan doğan ayrı görevlerini bir yana koyalım. Ulusal sorun açısından devrimin görevleri farklıdır.

Marks, İrlanda sorunu nedeniyle İngiliz burjuvazisi İngiliz işçisini şovenizmle gericileştirdiği koşullarda, daha sonra federasyon biçiminde birliğe doğru geçmek gerekse de İrlanda'nın İngiltere'den ayrılması gerektiği, bu olmadan İngiliz işçisinin gericilikten kurtulamayacağı görüşünü dile getiriyordu:

“Eskiden İrlanda’nın İngiltere’den ayrılmasının olanaksız olduğunu düşünürdüm. Gerçi ayrılıktan sonra federasyon gelebilir ama şimdi artık bu ayrılığı kaçınılmaz görüyorum.”[9]

İrlanda, diğer sömürgelerden farklı olarak İngiliz emperyalizminin “iç sömürgesi”ydi. Kuzey Kürdistan da Türk burjuvazisinin “iç sömürgesi”dir. Veya Yürüyüş'ün kabul ettiği gibi “ilhakı altında”dır tespiti yapılsa da, birleşik devrimin her iki ülkede öne çıkan görevleri farklıdır.

“Uzun yıllar İrlanda sorunu üzerinde çalıştıktan sonra, o sonuca vardım ki, İngiliz egemen sınıflarına kesin darbe (ve bu, tüm dünyadaki işçi hareketi için de belirleyici olacaktır) İngiltere'de değil, yalnızca İrlanda'da vurulabilir.” (…) “İngiltere, sermayenin metropolü, şimdiye dek dünya pazarını yöneten güç, günümüzde işçi devrimi açısından en önemli ülkedir; dahası, bu devrimin maddi koşullarının belli bir olgunluk derecesine eriştiği tek ülkedir. Dolayısıyla, Uluslararası Emekçiler Derneği, her şeyden önce İngiltere'deki toplumsal devrimi çabuklaştırmayı amaçlar. Çabuklaştırmanın tek aracı da İrlanda'yı bağımsız yapmaktır. Öyleyse Enternasyonal’in ödevi İngiltere ile İrlanda arasındaki çatışmayı her yerde öne çıkarmak ve her yerde, açıkça İrlanda'dan yana olmaktır. Londra'daki merkez konseyin özel görevi İngiliz işçi sınıfında, İrlanda’nın ulusal kurtuluşunun, onlar için soyut adalet ya da insancıl duygular sorunu olmadığı ama kendi toplumsal kurtuluşlarının ilk koşulu olduğu bilincini yaratmaktır.”[10](a.b.ç)

İrlanda'da olduğu gibi, Kürdistan'da da ilhak ve işgale karşı mücadele en öndeki merkezi görevdir. O günün İngiltere’sinde nasıl ki İrlanda sorununun çözümü İngiliz işçisinin gericilik içinde boğulmasını önleyecek derecede öne çıkmışsa, bugünün Türkiye’sinde de sınıf mücadelesinin merkezi sorunu olan faşist diktatörlüğü yıkma mücadelesi kapsamında en öne çıkan görev sömürgeciliğe karşı mücadeledir. Kürtler için ulusal kurtuluş konusu olan, Türkiye işçi sınıfı için sınıf mücadelesi konusudur.

Kuzey Kürdistan devriminde öne çıkan görev ulusal özgürlük görevidir. Birleşik devrimin faşist diktatörlüğü yıkacak mücadelede Kuzey Kürdistan'daki görevi ulusal özgürlük mücadelesinin önde olduğu biçimde gelişiyor. Bu sömürgeci-ilhakçı boyunduruğun kaçınılmaz sonucudur.

Birleşik devrimin Türkiye’de temel sorunu faşist diktatörlüğü yıkmak, işçi sınıfının, bütün emekçi ve ezilen sınıf, inanç, cins ve kesimlerin politik özgürlüğünü gerçekleştirmektir. Sömürgeci-ilhakçı boyunduruğu tasfiye, kirli-sömürgeci savaş düzeyine dek şiddetlenmiş bu boyunduruğu yıkmak ve ürettiği şovenist zehirlenmeye karşı mücadele, antifaşist mücadelenin Türkiye tarafında öne çıkan görevi haline gelmiştir. Demokratik devrim ancak bu zemin üzerinden ilerleyebilir, işçi sınıfı sosyalizme ancak bu görevleri yerine getirdiğinde yürüyebilir.

Bu farklılık Türkiye ve K. Kürdistan'da farklı politikalar izlemeyi de gerektirir. Kürdistan’da ulusal özgürlükten yana olanları bir ulusal kurtuluş cephesi içinde toplamak, Türkiye’de ise Türk şovenizmi ve sosyal şovenizminden, Türk ulusalcılığından ayrışmak esastır. Demek ki devrim için birlik Kürt ulusal özgürlükçüleriyle burjuva Türk ulusçuluğundan kopuşanların devrimci demokratik cephesi biçiminde olmalıdır.

Ayrıca Kuzey Kürdistan'daki ulusal özgürlük devrimiyle başlamış olan devrim, Türkiye tarafında devrime henüz dönüşmemiştir. Mücadele düzeyleri arasındaki dengesizlik çok büyüktür. Bu, mücadele taktiklerinde farklılıklar gerektirebilir. Eğer Türkiye, bölge ve dünya koşulları Kürt ulusal özgürlük devriminin ayrı zaferini çok zorlaştırıyorsa, soluklanmak, güç büyütmek, zafer için koşullar elverdiği zamana kadar gelişmeye devam etmek için taktik değişiklikleri gündeme gelebilir.

Örneğin şovenizmin egemen kılındığı Türk halkı, KUÖH'ni “bölücü tehlike” görmeye büyük oranda inanmaya devam ettiği sürede, çift taraflı ateşkes ve demokratik barış mücadelelerinin demokratik bilincin gelişmesinde rol oynayacağı açıktır.

Bugün devrimci ve antifaşist hareketin, şovenizm denizinde boğulmaya çalışıldığını kim inkar edebilir?

Yürüyüş bunları anlamamakta, buradan gelen görevleri horlamakta. Ama öte yandan KUÖH'yle ittifaktan uzak durmaktan, ona yönelik ideolojik saldırıları yoğunlaştırmaktan yarar beklemekte, sosyal şovenizme düşmekten gocunmamaktadır.

“Emperyalizme karşı olan tüm anti-emperyalist güçleri emperyalizme karşı birleştirme iddiasını taşıyoruz.”[11] Peki, Türkiye ve Kuzey Kürdistan'da faşizme karşı olan bütün güçleri-örneğin KUÖH de dahil-birleştirmekten neden kaçınıyorsunuz? Kaldı ki emperyalizme kısmen karşı olan bir grup eğer emekçilere ve devrimcilere saldırıyorsa desteklenmez ve onunla birleşilmez. Emperyalizme karşı olan bütün güçleri birleştirmeye çalışmak adına atılan adımların Kürt ulusal özgürlük hareketine düşman güçlerle birleşmeye kapı açacağı açık değil mi? “Kürtler vatanı bölüyor, onlar emperyalizmin böl-yönet politikasının aletidirler” diyen gerici güruhla Yürüyüş’ün tam da bu zeminde benzer pozisyonda olması bunun kanıtı değil mi?

Başka bir farklılığa değinelim. “Bağımsız Türkiye” Yürüyüş’ün en çok yükselttiği şiar. Bu şiar “vatansever” ajitasyonuyla birleşerek, onun Kürt halkının ulusal özgürlük mücadelesinin güçlerinden uzakta durmasına yol açıyor. Dosdoğru Türk halkındaki şovenist etki koşullarında, onların Kürtlere karşı düşmanlığını vatanseverlik adı altında kışkırtıyor.

Yürüyüş, “gizli işgal” teorik görüşünden hareketle Türkiye’nin işgal altında olduğu ajitasyonunu yoğun olarak yapıyor. Oysa Türkiye işgal altında değil. Emperyalizmden bağımsızlık mücadelesi Türk halkı için bir ulusal kurtuluş sorunu değildir. Demokratik halk devriminin içinde ve faşist diktatörlüğün yıkılmasına tabi bir görevdir.

Ama Kuzey Kürdistan, Yürüyüş’ün de kabul ettiği gibi Türk burjuvazisinin ve devletinin ilhak ve işgali altında. Kürdistan için bağımsızlık, sömürgeci-ilhakçı boyunduruktan kurtuluş sorunudur, birleşik devrimin Kürdistan'da en öne çıkmış ve merkezi görevidir.

Türkiye'yi işgal altından kurtarma ve bu doğrultuda vatan için ölümü kucaklama, vatanseverlik ajitasyonu sayısız defa Yürüyüş’te işlendi, işlenmeye devam ediyor. Fakat politik ilhak tespitini yaptığı Kuzey Kürdistan'ın Türkiye’nin işgalinden kurtarılması, Kürtlerin vatanının bağımsızlığı için ajitasyon yürüttüğü görülmedi.

Demokratik Barış Mücadelesi Şovenizmi Geriletir

Yürüyüş'ün ideolojik mücadelede en çok saldırdığı konulardan biri de demokratik barış mücadelesi.

Öcalan eliyle PKK'nin tasfiyeye götürüldüğü iddiasını şimdilik bir yana bırakalım.

Öcalan'ın 2013'te, başlattığı diyalog ve müzakere politikasının, emperyalizmin egemenliğinde yürütülen bir politika olduğunu ileri sürüyor.

“Sürecin baş aktörü ve yürütücüsü emperyalizmdir. Her şeyi belirleyen de yönlendiren de onlardır. AKP’nin ve PKK’nin rolleri ancak onların izin verdikleri çerçeve içindedir. İki gücün hareket alanı içinde ise temel belirleyici olan AKP’dir.”[12]

1993'ten itibaren PKK'nin ateşkesler başlatmasını reformizmle ve uzlaşıcılıkla eleştiren Yürüyüş, 1999'dan itibaren de PKK'yi ideolojik-siyasi teslimiyetle suçlamakta.

Bu suçlamasına bağlı olarak, Oslo sürecini de, 2013'te başlatılan süreci de, emperyalizmin belirleyiciliğindeki olgu olarak eleştiriyor.

Oysa 2004'te PKK'nin yeniden başlattığı silahlı mücadele, emperyalist tasfiye girişimine başkaldırının da ifadesiydi ve Türk egemen sınıflarını da, emperyalizmi de ateşkes ve “görüşme süreci”ne zorladı. 2013'e gelen süreçteki son bir buçuk-iki yılda PKK'nin Devrimci Halk Savaşı çizgisindeki mücadelesinin AKP hükümetini ve devleti sarstığı herkesin kabul etmesi gereken bir gerçek.

Emperyalistler ve Türk egemen sınıfları, ateşkesi ve görüşmeyi, en az hak temelinde KUÖH'ni sona erdirmenin aracı yapmak istiyor.

KUÖH ise, Kuzey'de demokratik özerklik statüsü elde etmenin, kitle gücünü ve örgütlenmesini büyütmenin aracı yapmayı hedefliyor.

Bugün yürüttüğü mücadelenin -Kuzey'de ve diğer parçalarda-Kürt halkında devrimcilik ürettiğini söylüyoruz ve vurguluyoruz.

Bu temel üzerinde çift taraflı ateşkese zorlama ve Kürt ulusal haklarının kabul ettirilmesi amacına bağlı barış mücadelesi, Türk emekçi kitlelerinin bilinci üzerinde egemen olan şovenizmi yıkma ve devrimci hareketin gelişmesine zemin hazırlama işlevi görüyor.

Bunu değerlendirmek devrimci ve demokratik antifaşist hareketin görevidir.

Nitekim en büyük kendiliğinden halk ayaklanması olan Gezi ayaklanması böyle bir ortamda gerçekleşti.

HDP 7 Haziran seçiminde kitlesel desteğini bu süreçte büyüttü. Bu desteğin büyük çoğunluğu AKP tabanından koparılarak alındı. Bu şu demektir, ateşkes ve görüşme süreci, Kürt halkının geri yığınlarını KUÖH'ne yaklaştırıyor. Yine küçümsenmeyecek nicelikte desteği Türk halkından aldı (yaklaşık 1 milyon oy). Bu, Türk emekçilerinin üzerindeki egemen şovenist atmosferin yıkılmaya başladığını, daha fazla yıkılacağını gösteriyor. Yürüyüş bunu anlamak yerine, HDP'ye katılan ESP vb güçleri parlamentarizm ve milletvekilliği peşinde koşmakla suçlamakta.

Devrimci hareket olarak, diğer eksikliklerimiz bir yana, Türk halkında egemen kılınan şovenizmin, bizim gelişme zeminimizi nasıl boğduğu, bu zemini değiştirecek taktikleri uygulamaya KUÖH'nin olduğu kadar bizim de ihtiyacımız olduğu açık değil mi?

HDK ve HDP'nin demokratik cephe olarak bu ihtiyaç doğrultusunda işlev gördüğü ortada.

Türk emekçi kitlelerinde Kürt sorunu barışçı tarzda çözülsün talebini yaygınlaştırarak bu talep doğrultusunda büyük kitle eylemleri düzenlemek, kitleleri devrimci harekete yakınlaştırmaya hizmet eder.

Böyle olduğu için Erdoğan ve AKP faşizmi, Ankara barış mitingine karşı, yönlendirmesindeki DAİŞ canilerini kullanarak kitlesel katliam yaptı.

Böyle olduğu için HDP'nin destek kitlesinin artmasına karşı Erdoğan 7 Haziran öncesinden başlayarak masayı devirerek savaşı yeniden başlatıp tırmandırdı.

Yürüyüş, Türk emekçi kitlelerindeki şovenizm ve gericiliğin sanki PKK savaşı sürdürmediği için gelişkin olduğu görüşünü dile getiriyor. Bu tavrıyla, ateşkes ve demokratik barış politikasını doğru değerlendiremedi. Değerlendiremediği için de Kürdistan devrimini batıdaki devrimci mücadeleyle birleştirmede başarısız olmakla kalmıyor, bu birleşmenin engeli olmaya çalışıyor, şovenizmin değirmenine su taşıyor. Gel gör ki suçu KUÖH'ne atıyor.

Rojava Devrimi Ve Yürüyüş'ün Esad Kuyrukçuluğu

Yürüyüş, Türk halkındaki sosyal şovenizmin ve Esad rejimini destekleme politikasının o denli esiri ki, Rojava halklarının iktidarı ele geçirmesine devrim demeye dili varmıyor.

Ne devrimi, otorite boşluğunda iktidarı aldılar diyor.

Bir de, Suriye'de üçüncü yol, ara yol olamayacağını, ya emperyalistler ve işbirliğindeki gericilerin savaşının ya da Esad rejiminin tarafında olunabileceğini söyleyerek “Biz, direnen Suriye’nin yanındayız.” diyor (Yürüyüş, sayı 324). Esad rejimi öncülüğündeki tarafın yanında olmayı Suriye halkının yanında olmak olarak görüyor.

“Rojava’da yaşananların da “devrim”le uzaktan-yakından alakası yoktur. Suriye’de yaşanan iç savaş nedeniyle iktidar boşluğunun sonucudur. PYD’nin emperyalizmin ve Türkiye’nin beslemesi çapulcularla anlaşmalar yaptığı biliniyor. Yine ‘ateşkes’, ‘geri çekilme’ açıklamalarıyla birlikte PKK gerillalarından bin beş yüzden fazlasının (burjuva basının rakamlarıdır) Suriye’ye “Esad’a karşı savaşmak için gönderildiği” ortadayken, PYD’nin pratiğinin olumlanacak hiçbir yanı yoktur. Olamaz da.”[13]

Arap halk ayaklanmalarını emperyalizmin güdümündeki hareketler gören Yürüyüş, Mübarek diktatörlüğüne karşı ayaklanmayı da öyle değerlendirdi. Fakat Mursi diktatörlüğüne karşı ayaklanmayı –doğru değerlendirmeyle– halk ayaklanması olarak tespit etti.

“Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek için açıkça kullandığı halkların diktatörlüklere karşı olan memnuniyetsizlikleri reformist ve oportünist sol tarafından da “devrim” olarak değerlendirildi ve desteklendi.” “Bugün ‘Arap baharı’ denen saldırının ne olduğu daha açıktır.”[14]

Kendi çıkmazının çelişkisini gidermek, iki ayaklanmaya bakış açısındaki çifte standardı izah etmek Yürüyüş'ün görevi.

Fakat eleştirdiği bizler, her iki diktatörlüğe karşı ayaklanmaları doğru tespitle halk ayaklanmaları olarak değerlendirdik. Bizi emperyalizmin kuyrukçuluğuyla suçlayan Yürüyüş, ikinci ayaklanmayı –devrimci halk örgütlenmesi güçsüz olduğu için– Mursi'ye darbe yapmada değerlendirmekten kaçınmayan Sisi diktatörlüğü ve destekçisi ABD olduğu halde, kendisini emperyalizm kuyrukçuluğuyla suçlamadı. Çifte standart uyguladı.

“Mısır’da Temmuz 2013’te Tahrir Meydanı’nda Muhammed Mursi iktidarına karşı 30 milyon kişi toplandı. Fakat devrimci bir önderlikten yoksun olan bu halk hareketi…”[15]

Bunu geçelim.

Fakat emperyalistlerin geliştirdiği Suriye’deki gerici iç savaşta Esad rejimini destekledi. Yetinmedi, gerici iç savaşta taraf olmayan Rojava Kürt hareketi ve PYD'yi, “Suriye konusunda ise 3. yol adı altında örtülü olarak emperyalizm (tarafından-bn) desteklenmiştir.”[16] diyerek suçladı.

İç savaşın yarattığı iktidar boşluğunu değerlendirerek Rojava halklarının yönetimi ele geçirmesi devrimdir. Paris Komünü de, Almanya'ya açtığı savaşta 3. Bonapart imparatorluğunun yenilmesi “boşluğunda”, ulusal muhafızlar içinde Almanya'ya karşı Paris'i savunmak için örgütlenmiş proleterlerin silahları vermeyi reddederek yönetimi kendi ellerine almalarıyla kuruldu. Dünya tarihinde iktidarla taçlanan ilk proleter devrim oldu. Oluş şeklini tek biçime bağlayarak mı devrim olup olmayacağını tespit edeceğiz?

Paris Komünü'nde, önceki süreçte proleter mücadelelerin eğittiği işçiler devrimi, “iktidar boşluğundan yararlanarak” yaptı. Rojava'da da KUÖH'nin önceki süreçte eğittiği Kürt halkı PYD öncülüğünde “iktidar boşluğunu değerlendirerek” demokratik devrim yaptı.

Daha önce Demokratik Değişim Cephesi içinde birlikte yer aldıkları Birleşik Komünist Parti ve Sosyal Reform Partisi, emperyalist işgal tehdidine karşı Esad'ı destekleyip “uzlaştırma bakanlıkları”na üye verdiler. PYD ise her iki tarafla da uzlaşmadı, “bağımsız halk hareketi”ni Rojava'da örgütlemeye devam etti. Fırsatı yakaladığı anda iktidarı ele geçirdi. Gerici savaştan halkları koruma politikasıyla halklardan aldığı desteği büyüttü. Halk örgütlenmelerini alabildiğine genişletti. Bu örgütlenmeleri devrimin iktidarına getirdi.

Gerici savaş güçlerinin saldıracağını bildiği için daha devrimin ilk gününden itibaren YPG'yi örgütledi. Halklara ve inançlara özgürlükleri gerçekleştirdi.

Kadın kitlelerini devrimin en ön saflarına seferber etti, yetki ve karar sahibi yaptı.

Rojava Devrimi’ne silahlı saldırıları, Esad rejimi değil, ÖSO, Nusra ve DAİŞ gerçekleştirdi. Bu saldırıları önlemek için ÖSO ile yapılan 11 maddelik protokolü, amacı saldırıları önlemek olan diplomasiyi bile Yürüyüş, devrimden 1 yıl sonra dahi, ‘Türkiye'nin eğittiği çapulcularla işbirliği’ yapmak biçiminde yorumluyor ve suçluyor.

Yürüyüş, Rojava Devrimi'ni anlamayan devrimciliğe düşmekle kalmıyor, Esad kuyrukçuluğuna da düşüyor.

“Biz, direnen Suriye’nin yanındayız” (sayı 324) diyor Yürüyüş. Kim bu direnen Suriye? ABD, Avrupa emperyalistleri ve bölge gerici devletlerinin gerici müdahalesine ve işbirlikçileştirdiği gruplar üzerinden savaşa dahil olmasına karşı, Esad rejimi öncülüğünde savaşan halk kesimini desteklediğini kastediyor. Söylemese de yaptığı bu. 1991'de Irak işgali sırasında da Saddam rejimini emperyalist işgale karşı desteklemişti. Esad rejimi, emperyalistlerle çelişkisi olsa da, yine de gerici bir diktatörlük. Bu rejimi desteklemek neden “Suriye halkını desteklemek” olsun?

İşbirlikçi rejimlerden görece ayrı yanlarına bakarak, Esad rejimine verdiği desteği, Yürüyüş, Rojava halklarından neden esirgiyor? Emperyalist işgal tehdidi karşısında “milli” burjuva diktatörlüklerine destek, kısmi üç dünyacı bu fikir, belki 1945 öncesi sömürge, yarı sömürge koşullarında (doğru olmasa bile) anlaşılır. Ama sonrasında, özellikle bugünün koşullarında düpedüz “milli çıkarlar” nedeniyle sınıf işbirliği olur.

Yeni sömürgecilik koşullarında da, ABD ve SB arasındaki güç ilişkisi dengesinden yararlanarak görece “bağımsız” davranan ama içte emekçilere ve komünistlere diktatörlük uygulayan, Nasır, Saddam, Esad vb. rejimlerini desteklemek, varlık nedenimizle çelişen bir kuyrukçuluktur.

Komünistler, henüz iktidara gelmemişken bile burjuva ulusal hareketleri destekleyip desteklememede temel iki kıstastan birini, bu hareketlerin, komünistlerin işçi ve emekçileri burjuvaziden ayrı/bağımsız örgütlemesine izin verip vermemesi olarak alıyorlardı. Lenin 1920 gibi erken bir zamanda sömürge ulusların kurtuluş hareketlerine yaklaşımını ortaya koyarken bunu vurguluyordu:

“Komünistler olarak bizim, sömürge ülkelerdeki burjuva özgürlük hareketlerini ancak, bu hareketler gerçekten devrimciyse, temsilcileri bizim köylüleri ve geniş sömürülen katmanları devrimci düşünceyle eğitip örgütlememizi engellemezlerse desteklememiz gerek”ir.[17]

Yürüyüş, bu özgürlüğü tanımayan antidemokratik diktatörlük rejimi olan Esad rejimini emperyalist saldırganlığa karşı destekleyerek, Lenin'in görüşünden ne denli uzaklaştığını gösteriyor. İlhak-işgal-sömürgeci boyunduruk altındaki Kürt ulusunun özgürlük mücadelesini destekleyenleri kuyrukçulukla aşağılamak için her türden bahaneyi sayıp döken Yürüyüş, emperyalist saldırganlığa karşı Esad diktatörlüğünü tereddütsüzce destekliyor.

Emperyalist küreselleşme koşullarında bugün ise artık, emperyalizmle ezilen halklar arasındaki çelişki, değişikliğe uğramıştır. Emperyalizmle dünyanın emekçi ve ezilen sınıfları arasındaki çelişkiye yerini bırakmıştır. Bunu kavramayan Yürüyüş, Esad ve Saddam destekçiliği yapmakla, yeni sömürge burjuvazisinin “özgün gerici çıkarlarını”nı özerkçe savunan despotik iktidarların kuyrukçuluğunu proletaryaya önermektedir. Bugünün koşullarında bu tavrı kuyrukçuluğunun derecesini çok daha yükseltiyor.

“Demokrasi Bağımsızlıkla Olur”

Bu anlayışı Yürüyüş'ün pek çok yazısında bulabilirsiniz.

Oysa faşizmi yıkma mücadelesi esasen özgürlük, demokrasi mücadelesidir ve bağımsızlık ve emperyalizme karşı mücadele “demokrasi” mücadelesine tabidir.

Kürdistan için “sınıfsal mücadele ağır basmak zorunda” diyen Yürüyüş, aynı şeyi Türkiye için niye esirgiyor? Türkiye sınıfsal açıdan Kürdistan’dan geri ve işçi sınıfı ile ezilenlerin sınıfsal mücadelesi ikinci planda, bağımsızlık mücadelesine mi tabi?

Bu göz çıkaran çelişki de Yürüyüş'ün soruna yaklaşımdaki sosyal şoven eğiliminden geliyor, başka bir şeyden değil.

Sonuç olarak, Yürüyüş, Kürt ulusal özgürlük mücadelesi karşısında sosyal şovenizmden etkilenen Türk emekçilerinin bu eğilimiyle uzlaşarak vatancı kesildi. Kendini antiemperyalist olarak tanımlayan bütün güçleri birleştirmenin öncülüğüne soyundu.

Emperyalist küreselleşme koşullarında, enternasyonalist perspektifle yaklaşımlar ve görüşler geliştirmeye yönelmeyen hareketler, küçük burjuva ulusal dar görüşlülüğe daha çok kayıyorlar. Yürüyüş'te görülen ulusal dar görüşlülüğe kaymanın bir diğer nedeni de budur.

Bu konumundan marksist leninist komünistlere KUÖH ile ittifaka girdiği için ağır suçlamalara girebiliyor. Fakat bu, sosyal şoven eğiliminin daha kaba düzeye yükseltmekten başka bir rol oynamayacaktır. Bu Marksist Leninist komünistlerin arzulamadığı bir sonuçtur. Bilimsel şüpheciliği koruyarak yaptığımız devrimci eleştirinin amacı da arzulanmaması gereken bu sonucu önlemek içindir. Umarız eleştirimiz bu rolü oynar.

Dipnotlar

[1] DHKC, Açıklama 452, 2 Temmuz 2015, Halkın Sesi Tv

[2] DHKC, Açıklama 456, 11 Ağustos 2015, Halkın Sesi Tv

[3] DHKC, Açıklama 448, 30 Nisan, 2015, Halkın Sesi Tv

[4] Yürüyüş, sayı 324, 5 Ağustos 2012

[5] www.ozgurluk.info/kitaplik/pdf/HakliyizKazanacagiz.pdf .

[6] M. Çayan Kesintisiz Devrim II-III, www.kurtuluşcephesi.com.

[7] DHKC, Açıklama 457, 10 Ağustos 2015, Halkın Sesi Tv

[8] Yürüyüş, sayı 486, 13 Eylül 2015, Halk Cephesi açıklamasından.

[9] Marks’tan Engels’e Mektup, 2 Kasım 1867, Marks-Engels Seçme Yazışmalar Cilt 1, Sol Yayınları, s. 228.

[10] Marks'tan Sigfried Meyer Ve August Vogt’a Mektup, 9 Nisan 1870, Marks-Engels Seçme Yazışmalar Cilt 2, Sol Yayınları, s.15

[11] Yürüyüş, sayı 324, 5 Ağustos 2012

[12] Emperyalizmin “Çözümü”, Yürüyüş, sayı 443,16 Kasım 2014.

[13] Kürt Milliyetçi Hareketin Tasfiyesinde 'Yeni Dönem' Ve Sol’un Tavrı, Yürüyüş sayı 372-377, 14 Temmuz-5 Ağustos 2013.

[14] Yürüyüş, sayı 324.

[15] Yürüyüş, sayı 410, 30 Mart 2014.

[16] Yürüyüş, sayı 432, 31 Ağustos 2014.

[17] Lenin, Komünist Enternasyonal II. Kongresi'nde Ulusal Ve Sömürgesel Sorun Komisyonu'nun Raporu, SE, c.10, s.264.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn