Faşist Şeflik Rejimini Temellerine Kadar Sarsmak İçin Fırsatlar Ve Olanaklar

Ulusal demokratik ve devrimci hareket, faşist saray cuntası altında geçen üç buçuk yılda, fiili meşru mücadele cephesinde yaşadığı örgütsel nitelik zayıflamasına rağmen, bu karmaşık ve ağır siyasi koşullara cevap olmanın, faşist şeflik rejimine ve sömürgeciliğe karşı savaşımı büyütmenin imkanlarını zorluyor. Kitle hareketi ise savunmadan aktif savunmaya geçiş sürecinin sancısı içinde.

Rojava devrimini savunma. Yeni güçlerle temas, devrimci fikirleri ve örgütlülüğü büyütme, faşist şefin ve partisinin kitle desteğini zayıflatma, Kuzey Kürdistan’da sömürgeciliğe sert bir yenilgi yaşatma hedefleriyle yerel seçimlerle ilişkilenme. Mali ve ekonomik krizin işçi ve ezilenlere dönük toplumsal sonuçlarıyla mücadele zemininde diktatörlüğe ve kapitalizme karşı savaşımı geliştirme. Süregiden açlık grevini sokaklardan yankılayarak, en ağırı, en pervasızı İmralı’da uygulanan tecridi kırma koşullarını olgunlaştırma. Mart-Mayıs döneminin 8 Mart’tan 12 ve 16 Mart’a, Newroz’dan 30 Mart’a ulaşan özel tarihsel günlerinin devrimci görevlerini, dönemin görevleriyle içeriklendirerek yerine getirme. Süreç, bu üzerinden atlanamaz, dışında kalınamaz görevleri, devrimci kararlılıkla, cüretle, planlılık-hedeflilik niteliklerine dayanarak, örgütlü hareket etme yeteneğini yükseltip enerji kaçağına izin vermeme yolundan cevaplamayı gerektiriyor.

Her kolektif öznenin ve her komünistin, bu görevlerle, bir gerilla ruhuyla, kendini sakınmasızca, boydan boya ortaya koyarak, gündelik alışkanlıkların, iddiasızlığın ve monotonluğun çemberini kırarak ilişkilenme görevi söz gerektirmiyor.

Mali ve ekonomik krizin işçi-emekçi yaşamıyla ilişkili sonuçlarından hareketle, iş ve yaşam koşullarının kötüleşmesini önleme, demokratik hakları genişletme zemininde yükseltilecek aktif savunma ve saldırı eylemi, bu mücadelenin faşist şeflik rejiminin yıkılması yönünde ilerletilmesi hedef ve görevleri sosyalist basında genişçe işlendiği için, kendimizi, güncel yönlerine ağırlık vererek, sömürgeci Türk burjuva devletinin Rojava’nın işgali heves ve planları ile yerel seçimler konularına daha yakından bakmakla sınırlayalım.

I

Rojava Ve Suriye’de Tehlikeler, Olanaklar

Faşist Türk burjuva devletinin yeni bir işgal saldırısı için Rojava ve Suriye sınırlarına askeri yığınak yaptığı, girişeceği işgal sırasında Rusya ve ABD’yle karşı karşıya gelmemek için yoğun bir görüşme trafiği yürüttüğü bir sırada, Trump, “Suriye’den çekiliyoruz” açıklamasıyla politik ve askeri denklemlerin yeniden kurulmasının yolunu açtı.

ABD’nin kararı, faşist şeflik rejiminin ABD-Rusya çelişkilerine dayanarak manevra yapma imkanlarını daralttı. Yeni durum, Astana ittifakı içinde Rusya’yı güçlendirmekle kalmadı, Rusya-Türkiye ilişkilerinde önemli sürtünmelerin, çatallaşma ve çatışmaların önünü açtı.

Şimdi, Rusya ve dolayısıyla Suriye’nin, yerine getirilmeyen İdlib anlaşması zemininde kendi politikalarını uygulama fırsatı elde ettiklerini, verili şartlarda, sömürgeci Türk burjuva devletinin İdlib’de daha önce attığı geri adımlara, nüfuzunu iyice zayıflatacak, işbirlikçilerini çok zor bir duruma düşürecek yeni adımlar eklemek zorunda kalacağını öngörebiliriz.

ABD’nin, Suriye denkleminde etkisiz eleman olmak istemeyeceğine kuşku yok. “Çekilme” açıklamasının hemen ardından, etkili aktör konumunu, faşist şef Erdoğan ve diktatörlüğüyle özel anlaşmalar yoluyla gerçekleştirmeyi hedeflediği açığa çıktı. Bu hattan ilerleyerek, aynı zamanda TC-Rusya ilişkilerini zayıflatmayı umuyor. Bir emperyalist siyasi cambaz olarak, aynı anda, Rojava yönetimiyle de köprüleri korumak istiyor. Trump’ın, açıklamalarındaki demagojik sözleri bir yana bırakırsak, “güvenli bölge” vurgusu, bu planın dile getirilişi olarak önemlidir. Yine, Suudi Arabistan’ın yürüttüğü faaliyetler, ABD’nin “etkili eleman olarak kalmak” hedefinin ikinci ve ikincil aracı veya uzun vadeli yatırımı olarak devrededir.

Rusya, Esad rejimi ve İran, hem ABD’nin, hem TC’nin zayıflayacağı bir sonuç elde etmeye kilitlenmiş bulunuyor. Bunun yegane biçimi, Esad rejiminin hakimiyetinin yayılması ve güçlendirilmesidir. “Esad rejimi tarafından çağrılmamış yabancı güçlerin Suriye’den çıkması ve Suriye’nin toprak bütünlüğü” tezleriyle meşruiyet kazandırılmak istenen bu strateji, doğaldır ki, sömürgeci Türk burjuva devletiyle de çatışma halindedir.

Fransa ve Almanya’nın, “Kürt katliamına karşı oldukları” yönündeki açıklamaları ise, “ılımlı” politik islamcıların Esad rejimi karşısındaki zaferinden tümüyle umut kestiklerinin itirafıdır. Yüzlerini PYD’ye dönmek, onunla muhataplaşmak, Esad karşıtı politikalarına SDG zemininde canlılık kazandırmayı ümit etmek dışında bir seçenekleri kalmamıştır.

Gerek bütün bu emperyalist politika ve taktiklerin, gerekse de bölge sömürgecilerinin yönelim ve taktiklerinin, değişik etkenlere bağlı olarak, yeni yönler ve biçimler alması şaşırtıcı olmayacaktır. Zemin son derece kaygandır.

Özel Güvenlik Bölgesi

ABD’nin gündemleştirdiği ve faşist politik islamcı rejimin, “bizim projemiz” diye sahip çıktığı “özel güvenlik bölgesi” planı, kimin inisiyatifinde şekillendirileceğine bağlı olarak, ABD ve TC’nin çıkarlarına, ihtiyaçlarına bağlı bir adım olacaktır. ABD, meseleyi, bölgedeki askeri varlığını ve siyasi hegemonya imkanlarını koruma, sömürgeci Türk burjuva devleti ise, Rojava devrimini sürekli tehdit ve kuşatma altında tutma, Kuzey Kürdistan’la devrimci etkileşim imkanlarını ortadan kaldırma, Rojava’yı tecrit etme aracı olarak gündemleştirmektedir.

Faşist şeflik rejiminin planları konusunda bir kendini aldatma tuzağına düşülmeyeceğini biliyoruz. ABD planları konusunda da aynı şey söylenebilir mi? Yazık ki, buna hayır cevabı vermek zorundayız. Çünkü ABD denetimindeki “özel güvenlik bölgesi”nin, sömürgeci Türk burjuva devletinin saldırılarından korunmanın bir imkanı olarak ele alınabileceğine dair kimi belirtiler mevcut. Bu ağır bir yanılgı, stratejik bir hata olacaktır. Emperyalist politikalar, ABD-TC ilişkileri, Efrîn süreci, PKK’nin önder kadrolarının katledilmeleri veya tutsak edilmeleri için yayınlanan küstah, faşist “ödül” ilanı tutumu, Medya Savunma Alanları’nın üç buçuk yıldır kesintisiz süren hava saldırısı altında oluşu ve aynı tablonun parçaları olarak sıralanabilecek bir dizi önemli mesele, gerçeğe bütünlüklü ve derinden bakmak için yeterlidir.

Böyle bir adımın, Rojava devriminin ve SDG’nin kazanımlarının tanıması, resmileştirilmesi temelinde BAAS rejimiyle yapılacak bir anlaşmanın engeline dönüşebileceği de dikkatle hesaba katılmalıdır.

Bütün bu nedenlerle, “özel güvenlik bölgesi” planına tam bir netlik ve kararlılıkla karşı çıkılmalıdır.

Erdoğan’ın Sömürgeci Heves Ve Planları

Faşist şef Erdoğan ve sömürgeci Türk burjuva devleti, Rojava devrimini boğma, bir bütün olarak ulusal demokratik hareketi kuvvet yoluyla ezme ve dağıtma hedefine faşist sömürgeci bir ihtirasla bağlı olmaya devam ediyor. Buna karşın, hava saldırısı için Rusya ve ABD’nin izni ve onayı olmaksızın, işgale girişmeyi göze almakta zorlanıyor. Çünkü hava desteğinden yoksun bir saldırıda ödenecek bedel, saray rejimini şiddetli biçimde sarsacak kadar ağır olacaktır. Bunun farkındalar. O nedenle de, Rusya ve ABD’yle anlaşma öncelikleridir. Bunu başaramadıkları, üstüne üstlük, İdlib ve Efrîn’deki işgali sürdüremeyecekleri belirginleştiği koşullarda, faşist bir maceraya atılmanın hesabı içindeler. Sorun ele alınırken, faşist şeflik rejiminin iki hedefe, Kürdistan devrimini ezme ve petrol kuyuları elde etme hedeflerine ulaşmasını sağlayacak bir bölgesel savaştan yana olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Erdoğan ve saray cuntası için, bu plana onay verecek emperyalistlerle ve bölge gericilikleriyle her tür anlaşma mubahtır.

Faşist şefin ve generallerinin, hava saldırısı desteğinde bir işgale girişemedikleri durumda, saptanmış askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve moral hedeflere yönelik çok ağır bir kara ve hava bombardımanı gerçekleştirmeyi, karadan ise İdlib ve Efrîn’deki ÖSO ve öteki işbirlikçi çeteleri seferber etmeyi ve ENKS’yle manevralar yapmayı planladıkları görülüyor.

Tüm bu konularda tehlike canlı ve günceldir.

Rojava Devrimi Ve SDG

Her şeyden önce bir gerçeği vurgulayalım: emperyalistlerin, bölge sömürgecilerinin ve gerici bölge devletlerinin içine itildikleri zikzakları, belirsizlikleri, sürtüşmeleri, saflaşmaları ve yeniden saflaşmaları (örneğin, sömürgeci Türk burjuva devletinin NATO’lu müttefikleriyle değil de, NATO’nun hasmı sayılan ve Esad’ın stratejik müttefiki Rusya’yla, bölgesel rakibi İran’la ittifak kurmasını) koşullayan belirleyici etken, Rojava devrimi ile, onun Arap halkı ve değişik ulusal topluluklarda yarattığı etki, bunun SDG olarak, Minbic ve Rakka meclisi olarak ete kemiğe bürünmesidir.

Rojava devriminin dünya ölçeğinde emekçiler ve ezilenler içinde uyandırdığı sempati, umut ve devrimci iyimserlik de kimse için bilinmez değil.

Ulusal demokratik hareketi, Rojava ve Kuzey Suriye’de ABD ordusuyla, dolayısıyla ABD’yle, koşullu, geçici, kısmi ve güvenilmez bir askeri ittifaka yönelten güncel politik zorunluluklar ne olursa olsun, çok ciddi bir sorun ve yük olan ABD’nin böylelikle devre dışı kalması, Rojava devriminin bölgenin devrimci, ilerici güçleri üzerindeki ileri itici etkisi ve bölge devrimi bakımından son derece yararlı bir gelişmedir.

Bunun sömürgeci Türk burjuva devletinin önünü açma gibi önemli dezavantajlar yaratma riski elbette büyüktür. Buna rağmen, toplamda sağlayacağı imkanlar daha stratejik ve daha değerlidir.

Birincisi, o sınırlı, koşullu, geçici, güvenilmez askeri ittifakı “ABD işbirlikçiliği” olarak propaganda eden, şoven ve sosyal-şovenlerin demagojilerinin, Arap halkları ve bölgenin tüm halkları içinde Rojava devrimiyle dayanışmanın önüne geçmeye çalışan gerici çabalarının gerçek içeriği açığa çıkmış olacaktır. Bölgede, dar anti-ABD’ci veya tutarlı antiemperyalist perspektiften ABD’ye öfke duyan işçiler ve ezilenlerle kurulacak duygu birliği ve dayanışma güçlenecektir. İkincisi, ABD’nin, PYD-YPG saflarında, siyasi bakımdan etki altında tutabileceği, PKK’den koparabileceği bir kuvvet oluşturma plan ve hedefinin başarı şansı iyice zayıflayacaktır.

Ve bütün bunlara daha köklü bir anlam kazandırmak üzere, gelinen aşamada, eninde sonunda yapılması gereken şeyi yapmanın, Kürt halkının Rojava statüsünü, Arap halkının ve ulusal toplulukların halkçı demokratik kazanımlarını Esad rejimine kabul ettirmenin zemini oluşmuştur. Esad rejiminin, mevcut durumu, sömürgeci çıkarlarından en az taviz vermek için değerlendirmek isteyeceğine kuşku yoktur. Bu konuda, öteki bölgesel sömürgeci İran’ın da desteğini alacaktır. Yine de, bunu, Kürt halkıyla ve demokratik Arap güçleriyle bir savaşa girişmekle, bir askeri zaferle başarmak isteme pozisyonunda olmadığını bilecek kadar deneyimli olduğu malum. Sömürgeci Türk burjuva devletinin işgalci saldırganlığını, Rojava ve Kuzey Suriye’de nüfuz bölgeleri elde etme planını yenilgiye uğratmak için YPG’yle ittifak dışında bir alternatif söz konusu değil.

PYD, Rojava statüsü kadar, Arap halkının demokratik halkçı kazanımlarını kabul ettirebildiği ölçüde, hem Rojava devrimi dayanaklarını güçlendirecek, hem de Suriye’de halkçı demokratik bir uyanışın, mezhep bölünmesi temelinde politik islamcı örgütlerin kanallarına akan işçilerin ve emekçilerin üçüncü seçenek yöneliminin önündeki bentleri yıkacaktır. Tersinden, Esad rejimiyle anlaşmanın Kürt halkımızın taleplerine daralması, SDG’de cisimleşen halkların demokratik ittifakının taleplerinin feda edilmesi ise, derin ve kolayca giderilemeyecek bir güvensizliğe yol açacak, Suriye’de Arap şovenizmini güçlendirecektir. Üçüncü seçeneğin sahip olması gereken ilkesel görüş açısı bir yana, sözü edilen tehlike siyasi bakımdan hiç hafife alınmamalıdır.

Rusya’nın PYD ve SDG’nin öne süreceği anlaşma koşullarına yaklaşımının Suriye ve İran sömürgeciliği gibi katı olmaması eşyanın doğasına uygundur. Rusya, Kürt halkının statü talebine anlaşmayı olanaklı kılacak bir cevap vermesini, Esad’a nasihat edecektir. Durum bu açıdan Rojava devriminin lehinedir.

Rojava Devrimine Saldırı Bölge Devrimine Saldırıdır

Rojava devriminin, olası bir işgal saldırısına görkemli bir direnişle cevap vermek, sömürgeci Türk burjuva ordusunu bozguna uğratmak için kararlı bir hazırlık içinde olduğuna dair yeterince veri mevcut. Sömürgeciliğin askeri ve teknik üstünlüğü karşısında, amaç, değer ve irade gücü üstünlüğüyle savaşacak olmanın onur ve güveni içindeki Rojava devrimi, hava-kara bombardımanı biçimindeki saldırılar karşısında da moralini ve direniş ruhunu yüksekte tutacaktır.

Mesele, bölgenin emekçi sol kuvvetlerinin, işgal saldırısı veya kadrolar ile askeri güçlerin katliama uğratılması odakta olmak üzere soykırımcı hedefler güdecek olan hava ve kara bombardımanı karşısında neler yapacağıdır. Özellikle de, Türkiye ve Kuzey Kürdistan işçi sınıfı ve ezilenlerinin öncü kesimlerini bağrında toplayan emekçi solun tutumu belirleyici bir öneme sahiptir. Diktatörlüğün saldırılarına muhatap olmamak, şovenist kitle baskısından sakınmak için şu ya da bu görünümdeki apolitik bir konum mu tercih edilecek, yoksa Rojava devrimini savunmadan faşist şeflik rejimine karşı mücadele edilemeyeceği, sömürgeciliğin Rojava’daki her adımının, işçilere ve ezilenlere karşı İstanbul’da, Amed’de, Bursa’da, Wan’da atılmış bir adım olacağı bilinciyle mi hareket edilecek?

Mesele, salt bir enternasyonalist görevler meselesi değildir. Tümüyle bir “iç” meseledir. Rojava devriminin yürüteceği direnişle birleşen bir işçi-emekçi hareketi, faşist şeflik rejiminin yıkımını hızlandıracak, tersi bir pratik ise, sömürgeci faşist iktidarın işçiler ve ezilenler üzerindeki baskı ve zulmünün yoğunlaşmasıyla sonuçlanacaktır.

Devrimciler ve tutarlı antifaşistler sorunla bu temelde ilişkilenmekle, diğer nitelikleri bir yana, kadın cinsinin özgürlüğü yolunda atılmış “eş temsiliyet” ve “kadın meclisleri” gibi ayırıcı adımlarıyla, bölgenin siyasi ve kültürel koşulları ve ideolojik atmosferi için önemli bir dinamik olan Rojava devriminin savunulmasını faşist politik islamcı rejimin yıkılışı imkanına dönüştürmekle sorumludurlar. Türkiye ve Kuzey Kürdistan halklarına, kendilerini DAİŞ’ten koruyan Rojava devrimine olan borçlarını hatırlatmak, öncülük iddiasındaki her partinin, örgütün, çevrenin ihmal edilemez görevidir.

Bu çerçevede, komünistler, biçiminden bağımsız olarak Rojava’ya ve Kuzey Suriye’ye karşı başlatılacak bir işgalci saldırı koşullarında, Mart’ın tüm özel tarihi günlerini, işgale karşı mücadeleyle içeriklendirmekle yükümlüdürler. Örneğin, 8 Mart Kadın Grevi ve Newroz kutlamasının, “Sömürgeci işgal saldırısına karşı kadın grevini yükseltelim” ya da “Sömürgeci işgal saldırısına karşı Newroz alanlarını zapt edelim” biçiminde içeriklendirilmesi ve örgütlenmesi görüş açısıyla hareket edilmelidir. Her türden aksi tutum, örneğin, 8 Mart ve Newroz hazırlık çalışmalarından ve kutlamalarından vazgeçilmesi yaklaşımı da, her iki konudaki hazırlık çalışmalarının işgale karşı mücadele gündemi yokken saptanmış konu başlıklarıyla örgütlenmesi, kutlamaların da aynı zeminde pratikleştirilmesi, Rojava işgalinin “yan bir mesele” olarak ele alınması yaklaşımı da, apolitik olacak, komünist öncünün zihniyet ve politik önderlik anlayışından, tarzından sapmaya yol açacaktır.

II

Yerel Seçimler

Burjuva partiler, Mart sonunda yapılacak yerel seçimlere, AKP-MHP, CHP-İYİP biçiminde iki seçim bloku olarak girmeyi kararlaştırdılar. Birinci blok BBP ve HÜDA-PAR’la, ikinci blok SP’yle alt ittifaklar yapmakta.

Seçimlere katılmanın her koşulda yanlış, dolayısıyla tek tutumun boykot olduğu tezindekileri dışta bırakırsak, “boykot”, “kendi adaylarıyla katılma”, “seçim ittifakı” gibi farklı taktikleri uygulama görüş açısındaki emekçi sol parti ve gruplar ise farklı yönelimler içinde.

HDP, Türkiye cephesinde CHP’yle alt ittifak oluşturma, Kuzey Kürdistan’da kendi adaylarıyla seçime girmeyi kararlaştırmış görünüyor.

SMF, Dersim’de KP listesinden adaylar gösterme yolunu seçti.

KP, kendisiyle sınırlı bir bakış açısından hareket etmekten, ulusal demokratik güçlerden uzak durmaktan ibaret sosyal-şoven “taktiğini” bu seçimde de sürdürdü.

Seçimler vesilesiyle politikayla yeniden ilgilenmeye başlayan EMEP ve ÖDP, yasal gereklerindeki yetersizlikler nedeniyle seçimlere katılma hakkı elde edemediler. Her iki partinin, CHP’yle alt ittifak çizgisinde hareket ettikleri, Kuzey Kürdistan’da bunun bir karşılığı olmayacağı için, EMEP’in bazı koşullarla (belediye başkanlığı, meclis üyelikleri vb.) HDP’yi destekleyeceği anlaşılmakta.

HDP bileşenleri arasında, CHP’yle alt ittifak ilişkilenişi konusunda görüş birliği sağlanamadığı biliniyor. Örneğin ESP, HDP’nin seçimlere Türkiye cephesinde de kendi adaylarıyla katılmasını savunuyor ve CHP’yle alt ittifak ilişkisini yanlış buluyor.

Tüm parti ve grupların tutumları önümüzdeki günlerde tam bir netliğe kavuşacak. Bugünün manzarası böyle. Gelişmelerin bu ana hatlar üzerinde seyredeceğini bekleyebiliriz.

Durum değerlendirmesi itibarıyla bizi asıl ilgilendiren sorun, CHP’yle ittifak, bu olmuyorsa alt ittifak, o da olmuyorsa belirli kentlerde AKP-MHP ittifakının kaybetmesini esas alan CHP desteği taktiğidir.

Geçerken, SMF’nin Dersim’de aldığı tutumun, dönemin gerek bütünsel, gerekse Dersim’deki olağanüstü özgün koşulların gerektirdiği sorumluluktan yoksun olduğunu vurgulayalım. Bu durumun aşılması için tüm olanaklar değerlendirilmeli, emekçi solun birleşik bir tavrına ulaşılabilmeliydi.

CHP-İYİP Seçim Blokunun CHP’li Adayları Desteklenmeli mi?

Basına yansıyan haberlerden de görülebildiği üzere, HDP’nin yetkili kurullarında bu görüş çoğunlukta. Eş genel başkanlar ve kimi MYK üyeleri aynı düşünce ve perspektifi birkaç aydır dile getirmekteler.

CHP’nin tutumu net. CHP, faşist Akşener’in partisi veya Madımak katliamı sorumlularından Temel Karamollaoğlu’nun partisiyle ittifakta bir sorun görmez, Ankara’da bir faşisti aday gösterir, birçok ilde gerici ve faşist İYİP adaylarını desteklerken, HDP’yle böyle bir ittifak arayışından ölümcül bir korkuyla kaçmakta. Kadrolarını, örgütlerini, kitlesini, faşistlerle ve politik islamcılarla ittifaka razı eder, buna alıştırır, dolayısıyla kendisine “sol”, “emekten yana”, “hak ve özgürlüklerden yana” bir parti olduğu inancıyla oy veren seçmen kitlesinin bilincini karartırken, aynı kitlenin emekçi sol düşünceler ve pratik içindeki HDP’den uzak durması için elinden gelen her şeyi yapmakta. Elbette, aynı CHP, HDP’nin oy desteğini almak için, halklarımıza yansıtılmaması koşuluyla HDP’yle ilişkiler yürütmekten, ona böyle bir zehirli bal ikram etmekten uzak durmuyor. Oy desteğinin karşılığı olarak ise, bırakalım İYİP’i, SP karşısındaki “cömertliğinin” yüzde birini sunmayı bile lütuf sayacak bir “arsız egemen”, “arsız patron” tavrıyla hareket ediyor.

CHP’nin, faşist ve gerici partilerle, Tayyip Erdoğan ve AKP karşıtı bir blok oluşturmak dışında bir yönelimi, sorunu yoktur. Bu partinin Kürdistan’da esamesi okunmaz. Türkiye cephesinde aldığı destek, uzun Tayyip Erdoğan dönemine rağmen bir yükselme göstermemiş, son genel seçimlerde ise CHP’yle HDP arasındaki oy farkı yüzde on seviyesine inmiştir.

CHP, tüm önemli sorunlarda utangaç bir Yenikapı ittifakı öznesi olarak konumlanmaktadır. Ulusal kimliğinden ve inanç kimliğinden kaçan, bu zeminde insanlık onuruna sahip çıkamayan zavallı bir genel başkana sahiptir. İşçilerin ve ezilenlerin faşist şeflik rejiminin kurulmasını önleme mücadelesine katılmasını engellemiş, hileli referanduma göz yummuş, burjuva yasallığı ayakları altına alarak, HDP eş genel başkanlarının ve vekillerin zindana atılmasını desteklemiş, kayyum saldırısı karşısında burjuva legalitesini savunma cesareti gösterememiş, korkak, silik, faşist şeflik rejiminin suç ortağı bir partidir.

CHP’nin, kitlelere burjuva demokratik içerikte bir bilinç taşıma, aynı zamanda kitlesinin eylemine dayalı bir mücadele yürütme yönelimi de, isteği de yoktur. O, kitlesine, Ekmeleddin İhsanoğlu ve Mansur Yavaş’a oy verdirmeyi, Akşener ve Karamollaoğlu’yla ittifakı benimsetmeyi tercih eden, faşist şeflik rejimine geçilip geçilmeyeceğinin kararlaştırılacağı referandumun olağanüstü hal koşullarında yapılmasına karşı kılını kıpırdatmayan, ilerici kitlelere durmaksızın şovenizm şırınga eden, faşizme karşı kitle mücadelesinin yıkılması gereken bir barikatıdır.

Bunların bilinmiyor, görülmüyor olduğu düşünülemez.

Peki mesele nedir? Bu alt ittifak taktiğinden ne umulmakta?

Faşist şef ve partisinin İstanbul ve Ankara odakta olmak üzere, kimi belediyeleri kaybetmesi, toplamda oy oranının düşmesi, böylelikle meşruiyet krizine sokulması ve erken genel seçimlere zorlanarak devrilmesi. Buna, Erdoğan’ın ve AKP’nin seçim yenilgisinin emekçi sol kitlelere ve faşist şeflik rejiminin politika ve uygulamalarından rahatsız kesimlere bir moral üstünlük, bir mücadele gücü kazandırmak hedefini de ekleyelim. Sanırız meselenin bu biçimde tarif edilmesine bir itiraz olmayacaktır.

Bu görüş açısı da, tıpkı CHP’den beklentiler gibi, gerçeğin dışındadır, hatalıdır.

Faşist şef ve partisinin seçimlerde yenilgiye uğratılmasının elbette pratik ve moral bir değeri vardır. Bu, Erdoğan’a karşı kitle mücadelesinin geliştirilmesinin dayanaklarından birine de dönüştürülebilir. Ki böyle bir adım atılamazsa, seçim başarısının, sandık sonuçlarının yarattığı temsiliyet değişiklikleriyle sınırlı kalacağına kuşku yoktur. CHP’nin bu ikinci aşamada sokaklarda olmayacağını ve daha önceki örneklerde görüldüğü üzere sokağa inmek isteyen kitlesini kilit altına alacağını söylemek haksızlık veya yanlış bir öngörü olur mu? Hayır, olmaz! Peki faşist şef, İstanbul ve Ankara gibi belediyeleri kaybettiğinde, oy oranı artık çoğunluk desteğine sahip bulunmadığını gösteren bir çıtaya düştüğünde, meseleyi bir meşruiyet sorunu olarak görüp, erken seçime karar verir mi? Hayır, vermez! Nasıl hareket edeceğini, 7 Haziran sonrasında gördük. Yasallık sağlayamadığı faşist şeflik rejimini fiilen uyguladığı dönemde gördük. Referandumu olağanüstü hal koşullarına hapsetmesinde gördük. Bugün Binali Yıldırım’ın, belediye başkan adaylığını ilan etmesine karşın, burjuva meclis başkanlığından istifa etmeyişinde görüyoruz. Bir dizi örnekte “sınanabileceği” gibi, faşist politik islamcılar yasallık ve meşruiyet aramaksızın, konum ve mevkilerini korumakta 12 Mart ve 12 Eylül generallerinin bile cesaret edemediği bir pervasızlık sergilemeyi sürdüreceklerdir. Seçim yenilgisinin onları tahtlarından indirmesi için, ardı sıra gelen bir sokak mücadelesiyle bütünlenmesi gerekir.

Öncü, bu gerçeklere gözünü kapatamaz. Bunları kitlelere anlatma, kavratma sorumluluğunu bir kenara bırakamaz.

Meseleyi, birleşik mücadele güçleri açısından düşünelim. Türkiye cephesinde aday göstermemek, HDP odaklı bir seçim çalışması yürütmemek, Kılıçdaroğlu-Akşener ittifakını güçlendirecek bir oy desteği içinde olmak, birleşik demokratik cepheye omuz veren işçilere, emekçilere, yoksullara mücadele dinamizmi, direnme azmi, özveri ruhu ve disiplin gücü kazandırabilir mi? Bu kuvvetlerdeki dağınıklığı giderebilir, örgütlülüklerinin güçlenmesine hizmet edebilir mi? Onlarda bir seferberlik yönelimi geliştirebilir mi?

CHP’li seçmen kitlesi açısından düşünelim. Tayyip Erdoğan’ın 7 Haziran’da başkanlığını ilan etmesini engellemiş, ardı sıra gelen seçimlerdeki tüm dezavantajlarına rağmen baraj engelini aşmış, burjuva meclisin üçüncü partisi durumundaki HDP’nin, faşist şefin devrilmesi imkanlarının güçlendirilmesi adına, Kılıçdaroğlu-Akşener ittifakını desteklemesi, CHP’den umudunu kesen, ondan kopmaya yönelmiş, HDP’yi seçimler zemininde de bir seçenek olarak görmeye başlamış kitleyi yön kaybına itmez mi, iki adım geri gitmeye yöneltmez mi?

İlk kez temas kurulacak, ilk kez oy verecek işçiler ve ezilenler açısından düşünelim. Türkiye cephesinde aday göstermemek, güçlü, yaygın, moral kazandırıcı bir seçim çalışmasına engel olmaz mı? Ve bu, özellikle büyük sanayi şehirlerinde, başta işçiler, öğrenci gençler ve kadınlar olmak üzere, yeni kuvvetlere ulaşma, onları HDP’nin mücadele amaçlarıyla tanıştırma, seçim çalışmalarına katılmaya, seçimde oy vermeye ikna ederek duygu birliği oluşturma, örgütlülüğe yöneltme imkanını bir yana itmek olmaz mı?

Ve son bir soru: işçilerin ve ezilenlerin, “solcu”, “halkçı”, “emekçilerden yana”, “ilerici” diye destekledikleri bir partinin, faşistlerle, iflah olmaz gericilerle ittifakını meşrulaştırmaya katkıda bulunmanın yol açacağı zarar çok ağır olmayacak mı?

Kılıçdaroğlu-Akşener ittifak güçleri şahsında, 1 Nisan’a sokak mücadelesiyle bağlanma imkanı bulunmayan bu taktik, Türkiye cephesinde burjuva düzen partilerini güçlendirmek dışında bir keramete sahip değildir.

Komünistler bu taktiğe elbette destek vermeyecekler, Kürdistan’da HDP’nin başarısı için tüm güçleriyle çalışmak, Türkiye’de çıkarıldığı yerlerde HDP adaylarını desteklemek, aday bulunmayan alanlarda bağımsız ajitasyon-propaganda hattından, işçilere ve ezilenlere devrimci ve sosyalist düşünceleri taşımak, örgütlü mücadeleye yönelmeleri için onları cesaretlendirmek yolundan yürüyeceklerdir. Doğaldır ki, teşhirlerinin merkezinde faşist şef ve partisi duracak, mali ve ekonomik krizin yarattığı kitle memnuniyetsizliğini bir mücadele gücüne, kitle hareketinin ateşleyici etkenine dönüştürmek için seferber olacaklardır.

Birleşik Cephe Hukuku

Birleşik cephe bileşenlerinin şu ya da bu konuda görüş birliği sağlayamaması, tıpkı herhangi bir partide olabileceği gibi olağandır. Bileşenlerin, birleşik cephenin belde örgütlerinden merkezi örgütlerine değin her düzeydeki temsilcisi, doğaldır ki, alınmış karara karşı bir ajitasyon yürütmeme sorumluluğunu göstermek zorundadır. Buna karşın, bileşen güçler, politik ve ideolojik ölçülerden “kabul edilemez” buldukları birleşik cephe karar ve politikaları karşısında bağımsız tutum sergileme hakkına sahiptirler. Bu bağımsız tutuma yol açan görüşler, elbette birleşik cephe yetkili kurulları tarafından eleştirilebilir.

Kabul edilemez bulmak”, açıktır ki, öznelliğe dahildir. Bu kavramın içeriğini boşaltan, biçimsel hale getiren keyfilikler konumuz dışındadır. Tek tek öznelerin sorunla ilişkilenişinin ciddiyeti ve ciddiyetsizliğinin ölçüsü, uzun yıllara dayalı pratiğin incelenmesiyle açığa çıkarılabilir. Komünistlerin bu konudaki gerçeği herkesin gözleri önündedir.

Komünistler, HDP’nin, iki burjuva seçenek dışında, işçilerin-ezilenlerin çıkarlarını temsil eden, nitelikçe farklı bir üçüncü seçenek olarak yükseltilmesi, halklarımızın burjuva solun ve AKP’nin etkisi altındaki kesimlerinin, en başta da kadınların ve gençliğin emekçi sola, onun birleşik demokratik cephesine yönelmesi için kararlı duruş ve çabalarını sürdürecek, emek seferberliğinde kendi sınırlarını zorlamaya devam edeceklerdir.

III

Mali-Ekonomik Kriz

Mali krizin “gölgesinde” gelişen ekonomik krizin olgunlaşma aşamasına girdiğini gösteren veriler istatistik tablolarında koyulaşmaya başladı. Üretim, istihdam, meta satışı, ihracat-ithalat eksenli veriler, kapitalist ekonominin krizini gözler önüne seriyor. Ve elbette, işsizliği, yoksulluğu derinleştirecek ve yeni kesimlere yayacak bir yıkımı işaret ediyor. Herkesçe görülüp anlaşılır hale gelen bir görünüm kazanacak ekonomik krizi, şiddetli bir mali sarsıntının izlemesi de olasılıklar içinde. Toplumsal ruh halini, kitle bilincini ve politik tepkileri güçlü biçimde etkileyecek koşulları mayalayan bu süreçle, devrimci iddia temelinde ilişkilenilmelidir. Sorunları “toplumsal muhalefet” tarzıyla değil, “toplumsal mücadele” tarzıyla ele almak, ateşi yaymak, büyütmek, emekçilerin ve ezilenlerin birleşik savaşımı yönünde derinleştirmek iddiasıyla hareket etmek, politik altüst oluşların kapısını aralamak için zorunludur.

Fabrika işgalleri ve işçi havzalarından okullara, emekçi semtlerden kent merkezlerine, dört bir yana yayılacak gösteri girişimleri ve gösteriler, fabrikalarda ve işçi havzalarında kurulacak komiteler ve meclisler, dönemin özgün koşullarının olanaklı kılacağı adımlar olarak, her günkü çalışmaların bir parçası kılınmalıdır. İşçilerin, gericiliğin ideolojik ve politik hakimiyeti altındakiler de dahil, birçok kentte başlattıkları, yaygınlaşma eğilimi gösteren grev ve direnişler karşısındaki devrimci görevlerin yerine getirilmesi ve ajitasyon-propaganda çalışmalarının gerek tek tek illerde, gerekse de toplam iller ölçeğinde yaygınlaştırılması bunun güncel adımı olmalıdır.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn