Sayı 10 / Mart-Nisan 2013

Röportaj: ETHA

İmralı’da PKK lideri Abdullah Öcalan’la yapılan görüşmeleri değerlendiren ESP Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, süreçte kırılmaların, AKP’nin oyalama taktiklerinin olabileceğini belirterek, ESP’nin bir özne olarak süreçte yer alacağını belirtti. Yüksekdağ, “Kürt halkının iradesi güçlendirilmelidir” dedi.

*İmralı sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İmralı ile hükümet arasında başlatılan görüşmeler, aslında uzun bir dönemden bu yana demokratik kamuoyunun ve halkın gündeminde olan müzakere konusunu, Kürt sorununda müzakerelerin başlatılması sorununu tekrar gündeme getirdi. Kürt halk hareketinin uzun süredir sürdürülen mücadelenin temel taleplerinden biriydi, müzakerelerin başlatılması.

Kürt sorununda demokratik barış sürecinin gündeme gelmesi, genel bir barış savunusu, sınıf mücadelesi alanında da barış savunuculuğunu ileri sürmek anlamına gelmez, gelmemelidir.

Mücadelede Eşitsiz Gelişme ve Kürt Sorununda Demokratik Barış

Kuzey Kürdistan’da ulusal devrimci koşullar sürerken, Türkiye’de devrimci gelişme sınırlı kaldı. Diğer etkenlerin yanı sıra, özellikle burjuvazinin çeyrek yüzyıl boyunca yükselttiği şovenizm işçi sınıfını ve Türk emekçilerini egemenliği altına alarak sınıf mücadelesini boğdu.

Somut siyasal bir talep olarak “demokratik özerklik”, birkaç yıllık bir tarihe sahip. Ama 2010 yılı içerisinde çok daha fazla belirginleşti ve öne çıktı. Ulusal demokratik hareket “demokratik özerkliği” kendini yönetme hakkının bir biçimi olarak ele alıyor ve kendini yönetme hakkını bu biçim altında kullanmak istiyor. Ama aynı zamanda devletin merkeziyetçi yapısı korunurken yönetsel yapısının bütününde bölgelere ayrılarak; her bir alanda öngörülen illerin birleşmesiyle oluşacak bölgelerin (20-25 bölge civarında öngörülüyor) kendi bölge meclisine sahip “demokratik özerklik”e sahip yapılar olarak şekillendirilmesi talep ediliyor, savunuluyor.

Rojava'lı devrimci gazeteci Barzan ÎSO ile yaptığımız röportajı sayın ÎSO, Rojava halkının ve mücadelesinin içinden biri olduğu için yanıtlamayı uygun bulduk. Rojava ulusal devriminin değişik yönlerini ve özelliklerini içerden bilgisiyle okurlarımıza yansıtabilme olanağına sahipti, biz de bu olanağı okurlarımız için değerlendirdik.

*Öncelikle Marksist Teori’ye hoş geldiniz. Geldiğiniz için çok teşekkür ederiz.

Ben size teşekkür ederim. Yerinizde bizi ağırladığınız için çok teşekkür ederim. Çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Yazarın Notu

Ereb Şemo “roman gibi” bir hayat sürmüş sosyalist bir Kafkasya Kürdüdür. O, 81 yıllık ömrüne öyle şeyler sığdırmıştır ki, her biri kendi başına özel olarak incelenmeyi hak etmektedir. Çobanlıktan, Kızıl Ordu savaşçılığına, partizanlıktan Ermenistan Komünist Bolşevik Partisinin Merkezi yöneticiliğine, Kürt alfabesinin oluşturulmasındaki rolünden, ilk Kürt romanının yazılmasına, ilk Kürt okulundan ilk Kürdoloji enstitüsüne, Kızıl Bayrak ve Sovyet Halk Kahramanı nişanından 17 yıllık sürgüne kadar her bir konu onun renkli ve de direngen yaşamının farklı zamanlarına denk gelmektedir. Yazdığı roman, öykü ve broşürlerle sosyalizmin bayrağını Kürtler arasında yükseltirken, pek çok Kürt aydını onun müdürlüğünü yaptığı okullardan yetişti.

Maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimi tarihsel gelişimin temelidir. Bu aynı zamanda insanın toplumsallaşmasının da maddi zeminidir. Toplumsal ilişkiler bu iki üretimin üzerinden şekillenir. Zira maddi yaşamın üretimini koşullayan etmenlerden biri insanların yaşaması için gereksinim duyduğu zorunlu ihtiyaçlardır. Maddi yaşamın üretimi sadece bu ihtiyaçlarla sınırlı değildir. Onun kadar insanın yeni türün üremesi de zorunludur.

Üniversiteli ve liseli gençlik hareketi 1968’ten sonra tarihi bir sürece doğru ilerliyor. Dünyanın dört bir tarafında meydana gelen son birkaç yıllık gelişmelere şöyle bir göz attığımızda, bunun taşlarının her yerde döşeniyor olduğunu görebiliriz. Şüphesiz, koşullar ‘68’den bambaşka olduğu içindir ki tarih tekerrür etmeyecektir. Her olay kendi tarihsel koşulları içinde cereyan eder ve o tarihsel koşulların ürünüdür. Dolayısıyla Marksizm’in “olmakta olanı anlamak” yaklaşımıyla sürecin gidişatını görmek elzemdir. Elbette ‘68’i yaratan koşullarla bugünkü koşullar arasındaki farkların bağlamı geniştir. Biz burada, ‘68’i oluşturan koşulların bir özetini sunup sonrasında bugün coğrafyamızda ve dünyada “olmakta olan” gençlik hareketini belli bakımlardan inceleyeceğiz.

İşçi hareketinin 1980 sonrası deneyimleri gösteriyor ki, militan bir işçi hareketi iş cinayetlerine, sendikasızlaştırmaya, işten atılmalara ve taşeronlaştırmaya karşı fiili-meşru mücadelelerle açığa çıkarılabilir. Tuzla tersane deneyimi bunun en parlak örneğidir.

Son 15-20 yılda iş kazalarında yaşanan artışla, son yıllarda ortalama günde üç işçinin ölmesi düzeyine yükselmesinin taşeronlaştırma ve sendikasızlaştırmayla doğrudan bağı var. Taşeronlaştırma işçilerin birçok sosyal hakkının gasp edilmesine yol açtığı gibi, işçilerin yaşam hakkını da ortadan kaldırıyor.

Genelde İslam ve tarih üzerine yaptığı çalışmalarla tanıdığımız Erdoğan Aydın’ın, son olarak, Osmanlı’nın Son Savaşı isimli kitabı yayınlandı. Erdoğan Aydın bu kitabında Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’na nasıl girdiğini araştırıyor. E. Aydın’ın çalışması esas olarak siyasi karar alma süreçleri üzerinde, uluslararası anlaşma ve karşılıklı yazışmalar, gizli açık görüşmeler, özetle sorunun biçimsel yanları üzerinde duruyor. Bu konuda ulaştığı birçok belgeyi de okuyucuya sunuyor.

22 Eylül 1960’da Fransız sömürgesi “Fransız Sudan’ı” biçimsel olarak bağımsızlığını elde etti. Böylece Mali devleti doğmuş oldu. Fransa da Mali’den görünüşte çekilmiş oldu; hakimiyetini devam ettirmek için böl ve yönet taktiğini uygulamanın koşullarını oluşturdu; etnik ve dinsel farklılıkları kullandı. 30’dan fazla etnik toplumsal yapılardan oluşan Mali, sürekli istikrarsız ve Fransa’nın desteğine ihtiyaç duyarak bugünlere geldi. Mali nüfusunun yaklaşık yüzde 32’si Bambara’lardan (yerleşik), yüzde 14’ü Fulani’lerden (göçebe), yüzde ikisi Tuareg’lerden ve geriye kalanı da diğer etnik gruplardan oluşmaktadır. Bağımsızlığın elde edilmesinden sonra Mali önce “sosyalist” bir rotada ilerlemeyi denedi. Toprak reformu yapıldı. Fransız para birimi kaldırıldı. Devlet mülkiyeti temelinde sanayileşme programı hazırlandı. Fransız askeri üsleri dağıtıldı.

Tribhuvan havalimanı, Nepal’in tek uluslararası havalimanı olarak stratejik öneme sahip. Yakın dönemde, Başbakan Baburam Bhattarai bir Hindistan firmasına ülkenin tek uluslararası havaalanı da dahil olmak üzere Nepal’in 16 havalimanını teslim eden gizli bir anlaşma imzaladığını kabul etmek zorunda kaldı. Birleşik Nepal Komünist Partisi (Maoist) içindeki eski maoistler ülkeyi artık tamamen alenen Hint yayılmacılığına peşkeş çekiyorlar.

Röportaj: Zehra Akdağ

*Halk savaşı döneminde savaşçıların %40’ı kadındı. Ancak barış sürecinden sonra birçok kadın ayrıldı. Şimdi ise %95’i aktif politikayı bıraktı. Bu durumun nedenleri nedir?

Halk Savaşı döneminde birçok kadın çoğunlukla mücadeleden etkilendi. Kurtuluşun yegâne yolu olarak Halk Savaşı görüldü. Başlarda kadınların mücadeleye çekilmesinde önderlik çok önemli bir rol oynadı. Bu inisiyatifi aynı zamanda kendi ailelerindeki kadınları dahil etmek için uyguladılar. Kültür ve feodalizm nedeniyle kadınlar aşırı sömürü ve baskıya maruz kalıyorlardı.

Röportaj: Zehra Akdağ

NKP(Maoist) Merkez Komite Sekreteri ve Halk Gönüllüleri Bürosu başkanı yoldaş Netra Bikram Chand “Biplab”la ETHA adına yapılan görüşmeyi Nepal’deki gelişmeleri yakından takip etmek için dergimizde yer vermek istedik.

Yoldaş Biplab NKP(M)'nin 5 Daimi Komite üyesinden biri. Halk Savaşı sürecinde bazı savaşlara komuta etti ve yoldaşlarınca “Batı Üs Alanının kahramanı” olarak adlandırıldı.

İlk maddeci filozoflardan Heraklitos, günümüzden yaklaşık 2500 yıl önce “Her şey akar, hiçbir şey durmaz” demişti. Evren adını verdiğimiz ‘oluş’un, dâhiyane bir sezgiyle kavranışını dile getiriyordu Heraklitos’un bu mantıksal yargısı: değişim sonsuzdur.

Evrenin (ve doğanın) nesnel bilgisinin deneysel sınama ve doğrulamaya dayalı sistematik kavranışı ve düşüncede açığa çıkarılması/somutlanması anlamında Heraklitos, bir doğa bilimci değildi elbet... Doğa bilimlerinde bu düzey çok çok sonraları edinildi insan etkinliğinin toplumsal-teknik birikimi tarafından. Bilim (ve bilimci eylem) henüz pratik deneysel eyleme dayalı olmaktan çok Doğa’nın dolaysız gözlemlenmesine dayalı olarak soyutlanan ‘düşünsel eylem’in yaratıcılığı biçiminde bir ön gelişim potansiyeli olarak vardı denebilir. Deneyin bıraktığı bu boşluk, filozoflarca-filozofların ‘mantıksal deney’leri tarafından düşünsel biçimde dolduruyordu zorunlu olarak.