HDK: Aşağıdan Birliği Geliştirmek İçin İradi Müdahale

Batı’da Ve Tabandan Hareketi Geliştirme Gerekliliği Birliğe Engel Değil

HDK’ye yönelik başlıca eleştirilerden ve katılmama gerekçelerinden biri Batı’da devrimci bir merkez yaratmaya öncelik vermek ise diğeri de tabandan kitle hareketi “yaratma”ya öncelik vermek fikrine dayanıyor. Birinci fikri HDK’ye katılmayıp başarı dileyen ÖDP ortaya attı. İkinci fikri benimseyen Halkevleri birinci fikri de savunuyor ama alttan kitle hareketi geliştirmenin önceliğine vurgu yaparak Batı’da yukarıdan bir cepheleşmenin yararlılığına karşı çıkıyor. Bu görüşe dayanarak HDK’den uzak duran başkaları da var. TKP ise Türk ulusalcısı “yurtsever cephe” stratejisini temel aldığı uzunca bir dönemden sonra, bundan vazgeçmeye başlayınca, önce anayasa referandumunda “hayır” üzerine bloklaşmaya dahil oldu, sonra antifaşist birlik sorununu tartışırken bu iki görüş arasında bir yerde duruyor.

Antifaşist hareketin Batı’da kitleselleşme ve güçlenme ihtiyacı açık. Bu ihtiyacı karşılamak temel tayin edici görev olduğu gibi, devrim ve sosyalizm iddiasındaki her güç için kendi çizgisinde bu görevin çözümüne yoğunlaşmak ve pratik gelişme yolu açmak varlık nedeni. Ancak aynı zamanda bu gelişmeyi engelleyen temel faktörlerden biri şovenizmin Türk emekçi kitleleri üzerindeki etkisi olduğu için, Kürt ulusal demokratik hareketiyle (KUDH) yan yana durmanın gelişmeyi engelleyeceği kanaati dillendirilmeyen bir görüş olarak emekçi sol hareket içinde yaygın. Bu sosyal-şoven etki bugün HDK’de birliği reddetmenin, HDK’ye uzak durmanın birinci gerçek nedeni.

ÖDP ve TKP ‘90’lı yıllarda KUDH’yle seçim bloklarına katıldılar. Seçim bloku deneyleri, gelişmeyi sıçratan bir rol oynamadıysa da, kitlelere parlamenter mücadele alanında antifaşist alternatif sundu. Faşizmin seçimlere katılımı baskı altına alan koşulları daha hafiflemiş olsaydı, verimli bazı sonuçlarını o zaman yaşardık ve mücadeleye katkısı olurdu. Aynı karakterde ama yalnızca seçimler alanıyla sınırlanmayan cephesel ittifak politikası daha fazla katkı sunar, antifaşist güçleri büyütür, özel olarak şovenist kuşatmaya darbe indirir. Peki, bugün KUDH, bu güçlerle ilişkisi bakımından değişmediğine, hatta değiştiği noktalarda bu güçlerin programatik görüşlerine daha uygun hale geldiğine göre, demek ki ittifak politikası açısından tavır değiştiren, ittifaktan vazgeçen bu güçlerin kendileridir. Bu duruma yol açan da şovenist atmosferin bu güçleri KUDH’yle ittifaka mesafeli kılan etkisidir.

CHP’yle İttifakın Neresi Hak Temelli Kitle Mücadelesi?

Halkevleri’nin temel ittifak politikası yalnızca KUDH ile değil antifaşist diğer partilerle de ‘tabandan ittfak’tır. Bunu aynı zamanda hak mücadelelerine ağırlık vermek ve tekil eylemlerde ittifakla sınırlı kalmak olarak da formüle ediyor.

Bugün devrimci ve antifaşist hareket sınırlı bir kitleselliğe sahip ve kitlesel gelişme hızı yavaş. Bu durum kitleselleşme ihtiyacını en yakıcı sorun haline getiriyor. Kendiliğinden işçi ve emekçi hareketini geliştirmeyle devrimci hareketi geliştirme iç içe geçmiş başlıca iki görevdir. Bu durum emekçi solun bileşeni her partiyi ekonomik politik taleplerle, kitle hareketini geliştiren kitle eylem ve direnişlerini örgütlemeye yoğunlaşmaya haklı ve doğru olarak yöneltirken, ittifaklarda ikileme zorlamaktadır. Ya ittifaklarla gelişmeye umut bağlayan ve kitle içinde parti çalışmasını önemsemeyen sağ ya da grupsal gelişme uğruna ittifakları bir yana bırakan sekterliğe itiyor. Halkevleri özgülünde grupsal sekterlikle CHP/sosyal demokrasiyle ittifak bir arada yer alıyor, liberal sağ ittifakla grupsal gelişme isteği birleşiyor. Halkevleri buna tabandan ittifak veya hak mücadeleleri temelinde gelişme adını verse de gerçek öyle değil. Örneğin ÖDP’nin devrimci demokratik bir merkez kurma önerisini, hak talepli mücadele temelinde gelişmeye ağırlık verdiğini söyleyerek reddeden Halkevleri, pekâlâ Çankaya ve bazı diğer belediye seçimlerinde CHP adaylarını desteklemekte tereddüt etmedi. Politik pragmatizm olarak yansıyan bu tutum bugüne gelen süreçte Halkevleri’nin seçim politikası olduğu gibi gelecekte de devam edecek. Ya da Halkevleri yönetiminde CHP milletvekillerine yer vermesi, CHP’yle tepeden ittifaktır ve aynı pragmatist politikanın bir diğer biçimidir.

Bu örneklerde yansıyan CHP’yle ittifak açık ki devrimci olmadığı gibi sosyal demokrasi kuyrukçuluğudur. Yanı sıra tekil taleplerle kitleleri mücadele alanlarına çekmeye çalışan halkevleri daha bütünlüklü bir politik yönlendirme olarak sosyal demokrasinin kuyruğuna takılan seçim politikası izliyor. O zaman nerede kaldı hak temelli mücadelelerden ve tabandan birlik politikasından başka bir yola sapmamak! Demek ki bu söylemler CHP’yle yukardan birliği örten demagoji rolü oynuyor o kadar.

Ulusalcılıktan Hayal Kırıklığına ve TKP

Türkiye emperyalist işgal koşullarında olmadığı halde uzun yıllar ‘Yurtsever Cephe’ stratejisini izleyen TKP, ulusalcılığın özelikle KUDH’ne ama aynı zamanda emekçi sola düşman çizgisiyle paralel politikalar izledi. Burjuva diktatörlüğünün temel baskı aracı orduyu savundu. Yetinmedi sayfalarında BDP milletvekiline saldıran faşistin ‘emekçiliği’ni keşfeden yazılara yer vermekten kaçınmadı. Ulusalcı çizgiyi, üstelik generallerin baskın iktidar ortağı oldukları koşullarda iktidarın diğer ortağı AKP hükümetine ve sözüm ona ABD emperyalizmine karşı izledi. TKP bu çizgisini emperyalizme karşı mücadele emekçi sınıfların kapitalizme karşı mücadelesinden ayrılamaz lafızlarıyla örtmeye çalıştıysa da, bu, gerçekte ABD’ye ve AKP’ye karşı Ergenekoncu generaller kliğine kuyrukçu cephe politikasıydı.

TKP’nin ulusalcı çizgisi, zeminini Türk emekçi kitleleri üzerindeki sosyal-şoven etkide bulan ve KUDH’ne uzak durarak ve işçi-emekçi kitle hareketi geliştirmek yerine karşıdevrimin iktidar dalaşında bir tarafa güvenerek konumlanan kuyrukçu politikaydı.

Ordu kuyrukçusu politikadan beklediği güçlenme yerine gerileme yaşayınca 2011 seçimlerinden hemen sonra TKP, politika değiştirme kararı aldı.

TKP bu karar sonrasında ‘Kürt hareketiyle açılan mesafeyi kapatma’ eğilimini içeren görüşler ortaya koymaya başladı. Ancak ÖDP’nin önerisine olumlu yanıt vermediği gibi, HDK’ye de başarı dilemekten, gözlemcilikten öteye gitmedi, katılmadı. TKP’nin grupsal gelişmesini ön planda tuttuğu ve KUDH’yle yan yana durmaktan kaçınan sosyal-şoven tutumdan çıkamadığı görülüyor. TKP KUDH’yle yan yana durmaktan kaçınan tavrını -antifaşist hareketin pek çok ögesinin dile getirerek veya ifade etmeden yaptığı gibi- şu gerekçeye dayandırmaktadır: “Türkiye solu ile Kürt ulusal hareketi arasında bir asimetri var. Kürt ulusal hareketi, büyük bir toplumsal, siyasal ve bölgesel bir güç. Türkiye’de sosyalist hareket ise henüz güç biriktirme evresinde. Bu evresinde ortak örgütlenme alanı içine giren Türkiye solu, Kürt hareketinin oluşturduğu, kaçınılmaz olarak damga vurduğu, baskın olduğu bir atmosferde kendi kendisini önemsizleştirmeye mahkûmdur. Önemsizleşmeye, Kürt ulusal taleplerinin içinde asimile olmaya, onun tarafından özümsenmeye başlıyor. Bizim kaygımız budur.”*

“Kendi kendini önemsizleştirme” ve “Kürt ulusal taleplerinin içinde asimile olma” kaygıları...

Birinci kaygı, kitlelerin sosyal-şoven şartlanmasına teslim olma eğilimini de içeren ama özellikle emekçi sol hareketin güçsüzlüğünü kullanan grupçu tutuculuk tavrıdır. Çünkü emekçi solun her bir partisi özgücüyle ve ittifaklarla yürüttüğü mücadelelerde başarılı siyasal mücadelelerle gelişmediği müddetçe zaten kendi kendisini önemsizleşmeye mahkûm eder. Bu durumu değiştirerek gelişmesini hızlandırma her partinin önündeki yakıcı görevdir. İttifaklarla da mücadeleyi geliştirme bunu baltalamaz, tamamlar. Bu ittifaklar içinde KUDH’nin varlığını öngörmesi emekçi sol harekete ve onun aracılığıyla Türk emekçi hareketine enternasyonalist nitelik kazandırır. Bundan kaçınan emekçi sol partiler kitleleri sosyal-şovenizme teslim ederler ya da Sri Lanka sol hareketi gibi kitleselleşseler bile saldırgan bir şovenizmin içinde kendilerini bulurlar.

İkinci kaygıya gelince, HDK’nin pratik çalışması diğer yönlerden eleştirilerek geliştirilmeli. Fakat açık ki HDK “Kürt ulusal talepleri içinde” asimile olmayan ve ağırlıklı olarak da Türk emekçilerini mücadeleye seferber edecek konu ve gündemleri önüne çeken birliktir. Mesele TKP ve benzeri eleştirilere sahip olanların grupçu gelişme kaygısı ve sosyal-şovenizme boyun eğmeleri meselesidir.

TKP, ‘Türk yurtseverliği’nden umduğu ‘500 bin oy’luk gelişmeyi elde edemeyince, parlamenter çıkarmak gibi grupçu kaygısı nedeniyle Kürt hareketiyle seçim ittifakına yine de yanaşabilir, o taktirde bu ittifakı ‘Kürt ulusal talepleri içinde asimile olmak’ olarak görmez. Bu faydacı taktiği AKP iktidarına karşı mücadele olarak göstermeye çalışmaktan geri durmaz. Fakat kitlelerin antifaşist ve devrimci hareketini büyütmek isteyenler seçim ittifakı gibi grupçu parlamentarist kaygıya teslim olmayı bir yana itmeli HDK gibi antifaşist mücadele birlikleri aracılığıyla kitlelerin mücadelesini büyütme kaygısını öne çıkarmalı ve ısrar etmelidirler.

Devrimci Hareket Sekterizmle Malul

Devrimci hareketin, ittifaklar sorununda sekterizmi daha çok kitlesel zayıflığına dayanıyor. Bu durum devrimci partilerin antifaşist hareketle arlarındaki farkı vurgulama ve pratikte onlardan ayrı durma yoluyla kendilerini koruma tavrına, sekterizme itiyor.

Ayrıca devrimci çalışma yaptıkları kitleler içindeki sosyal-şoven atmosfer ise bu devrimci partilerde Kürt hareketinden uzak durarak gelişebilecekleri yanılgısını besliyor. Kürt hareketine karşı sekterizmle antifaşist göreve ilişkin sekterizm birleşiyor.

Kürt hareketi dışında ezilenlerin ve işçi sınıfı hareketinin kitlesel geriliği ve olduğu kadarıyla devrimci harekete mesafeli duruşu ne yapmayı gerektirir? Devrimci partilerin kitle hareketini geliştirme mücadelesine her şeyden daha çok önem vermelerini elbette gerektirir. Bunun teorik, siyasi, taktik, pratik sorunları üzerine yoğunlaşarak, başarılı gelişme yolunu özgücüne güvenerek açmak en yakıcı görevidir.

Bu yolda yürürken, özgüven eksikliği taşımayan bir devrimci parti diğer devrimci ve antifaşist partilerle ve kitle örgütleriyle eylemsel ve cephesel birliği neden reddetsin? Reddetmenin kendisi özgüven zayıflığıdır.

Pratiğiyle değil ama lafzıyla sosyalizm ve devrimcilik iddiasını kimseye bırakmayan Kızılbayrak, “sınıftan ve sosyal mücadele dinamiklerinden kopuk güçlerin üstten oluşturacakları bir birlik üzerinden etkili bir odak haline gelmek mümkün değil” perspektifinden hareketle HDK’nin kaçınılmaz başarısızlığını ilan ediyor. HDK’nin hemen ileri başarılar kazanmadığı gerçeğini onu reddetmenin devrimci tavır olduğuna kanıt olarak gösterip seviniyor, demokratik nitelikli HDK’yi neden ‘programında sosyalizm için mücadele yok’, ‘işçi sınıfı hareketiyle demokratik hareketlere niye aynı değer ve yeri veriyor’ eleştirileriyle HDK’nin gereksizliğini devrimci harekete benimsetmeye çalışıyor.

Bu tavrın temel pratik ve düşünsel esası, devrimci partilerin önünde işçi sınıfının, ezilenlerin kitle hareketini ve partilerini büyütmek görevi bütün yakıcılığıyla dururken antifaşist birlikler kurmakla uğraşmanın önemsiz olduğu fikridir. Bu perspektif yanlıştır ve temel iki görevi bağdaşmaz kılma bakış açısıdır. Oysa birinci göreve yoğunlaşan devrimci hareket bununla iç içe ikinci görevi yürütürse kitle hareketini ve partilerini daha çok geliştirir. Her iki çalışma da sınıf ve ezilenlerin hareketini geliştirmenin siyasi, örgütsel görevlerini başarmak için uzun soluklu çalışmayı gerektiriyor. Ama birinci görevi gerçekleştirirken antifaşist birliğin varlığı kitle hareketinin gelişmesini -hangi hızla olacağı bir yana- ivmelendirir.

HDK’nin neden sosyalizme programında yer vermediği, işçi hareketine demokratik hareketlerle eşit yer verdiği eleştirisi yalnızca elmayla armutları karıştıran bakış açısı karışıklığıdır. HDK sosyalistlerin içinde yer aldığı ama demokratik/antifaşist nitelikli birliktir. Sosyalist değildir ama sermayeye karşı mücadele sorunlarını gündemine alır ve programında yer verir. Sosyalist değil demokratik bir programının olması niteliği ve işlevinden gelir. Kızılbayrak’ın istediği gibi sosyalizmi program edinirse sosyalizmi program edinen partileri gereksiz hale getirerek tasfiyeci rol oynar. İşin ABC’si olan bu perspektifi Kızılbayrak da biliyor ama amacı üzüm yemek değil bağcıyı döverek HDK’nin devrimci partileri ikna olasılığını engellemek amacı taşıyor. Ancak biz biliyoruz ki devrimci partilerin antifaşist birliğe iknasının temel yolu teorik tartışmalar değil pratikte kitle hareketini geliştirebilmektir ve HDK bu yolda başarılı olmak için çalışmalıdır.

Kızılbayrak’ın HDK’ye parlamentarist eleştirisi ile burjuva demokratik çerçevede bir birlik eleştirisine gelince. Parlamenter alanda burjuva kamplara halkçı demokratik bir alternatif sunmak kesinlikle gereklidir. Çünkü on milyonlar hala parlamenter alana politik ilgisini sürdürüyor. Fakat bu çabanın parlamentarizme değil devrimci ve antifaşist harekete hizmet etmesi için HDK kitle hareketini büyütmeye yoğunlaşmakla kalmamalı, bunu başarmanın siyasi, örgütsel, eylemsel sorunlarını ele almayı süreklileştirmelidir. Örneğin 1. Kongresinin gösterdiği, kuruluş delegelerinin yarısı pasif kalırken onlardan çok daha fazla yeni ögenin HDK çalışmasında sürekli olarak yer alıp kongreye katılması, HDK’nin antifaşist mücadelede ısrar ve kararlılığı ile gelişme azmiydi. Kızılbayrak bunu HDK’nin zayıflığı olarak göstererek bağcı dövmekle boşuna uğraşıyor.

“Burjuva demokrasisi çerçevesinde kalacak birlik” eleştirisi iki bakımdan yanlıştır. Birincisi HDK meşru ve fiili bir mücadele çizgisi izlemektedir. Bu çizgide olabildiğince devrimci kitle eylemi ve örgütlülüğü geliştirmeyi amaçlıyor. Eleştirenlerin savlarına kanıt gösterdikleri büyük kitleselliğe sahip bileşeni olan KUDH’nin Demokratik Özerklik programı program olarak elbette büyük çaplı da olsa reformlarla sınırlıdır. Ama eleştirenlerin de vurguladıkları gibi, KUDH, sömürgeci burjuvazinin değişik kliklerinden müzakereyle bu programı elde edemeyince haklı savaşını sürdürme ve Türkiye’de antifaşist hareketle ittifaka yöneldi. KUDH’nin bu gerçeğini HDK’yle değerlendirmeye çalışmak devrimci hareket açısından doğrudur. KUDH’nin güncel mücadelesi, saflarında ve kitlesinde -programına rağmen- devrimcilik ürettiği gibi HDK’nin etkinliğinde geliştirilecek Batı’daki kitle hareketinde de devrimcilik üretir. HDK saflarındaki kitle örgütleri ve antifaşist partilerde de devrimcilik üretir. Kaldı ki HDK programı reformcu değildir. Kızıl- bayrak HDK programını eleştirirken bir maddesindeki “bir arada ve birlikte yaşama”yı ele alıp eleştiriyor, fakat diğer maddesinde yer verilen “halkın kendi yönetimini kurmasını sağlamak” amacının üzerini Bektaşi gibi kapatarak programı reformcu ilan ediyor. “Halkın kendi yönetimini kurmasını sağlamak üzere, birlikte mücadele etme”k devrimci bir hedeftir, reformcu değil.

Fakat biz programın tek başına devrimcilik üretmeye yetmediği, HDK’yi devrimci kılmayacağı bilinciyle ve HDK’nin benimsediği ve geliştirmeye çalıştığı fiili/meşru mücadele çizgisini esas alarak hareket ediyoruz, etmeliyiz. Kaldı ki HDK antifaşist cephesel bir birliktir, güncel somut siyasi durumda devrimi yapma değil devrime yarayacak kitle hareketini geliştirme iddiasındaki birliktir.

Peki, bu eleştiriyi yapan Kızılbayrak pratikte kitle eylemlerine müdahale çabasından başka bir şey mi yapıyor. Kendi mücadelesinin, tekil reform talepleriyle kitle eylemi geliştirme çabasının “burjuva demokrasisi sınırları” içindeki bir sonuçla kalmamasının garantisi kendi programının devrim iddiası mı? Bunun tek başına kitle hareketini devrimcileştirmeye yetmeyeceği açık değil mi? Yetseydi işçi hareketine devrimci müdahale çabasına rağmen neden işçi hareketi sendikalist egemenlik altında kaldı ve devinimini yitirerek gerileyip güçsüz- leşti? Kaldı ki devrimci partiler eğer işçi sınıfı ve ezilenlerin kitle hareketini devrimci çizgide büyütmeyi başaramazlarsa, kitleler gerici, liberal, şovenist burjuva partilerin arkasında aldanmaya devam eder ve kitle hareketini büyütmenin yollarından biri olan antifaşist birliklere yanaşmayan dar görüşlü devrimci partilerin bunda günahı çok olmaz mı? Son 20 yılı aşkın süreçte olan da bir yanıyla budur.

O halde HDK’nin kitle hareketini büyütme ve devrimcileştirmede yetersizliklerini eleştirerek, öneriler getirerek antifaşist birlik geliştirmeye çalışmak saygıyı hak eder ama HDK’nin yetersizliklerini kullanarak burjuva demokratikle suçlamak, yalnızca devrimcilik üretmemekle kalmaz, saygıyı da hak etmez. Kızılbayrak’ın yaptığı ikincisidir.

Sekterizmle Sosyal-Şovenizm Bulamacı

Aynı sekterlikle malul Yürüyüş ve DHF, bir yanıyla KUDH’nin Demokratik Özerklik programından dolayı HDK’yi ve benzeri cephesel ittifakları reformcu görüyorlar. Diğer yanıyla özellikle Yürüyüş HDK’de yer almayı KUDH’ne kuyrukçuluk olarak suçluyor. Türk emekçileri arasında KUDH’nin taleplerini tanıyan barış hareketini geliştirecek taktiği reformcu kuyrukçuluk olarak yerden yere vuruyor.

Biz komünistler soruna ilişkin olarak ayrılma hakkını ve özgürleşecek ulusların gönüllü birliğinin biçimi olarak da halk cumhuriyetleri birliğini -ayrılma hakkını koruyarak- savunuyor ve öneriyoruz. Bu devrimci programın propagandasını sürekli yapıyoruz. Eğer sorun bu propagandaysa, biz komünistler Kızılbayrak’tan da, DHF ve Yürüyüş’ten de tutarlıyız ve kararlıyız.

Bu üç akım, Demokratik Özerklik talebine Batı’da Türk emekçileri arasında karşılık veren taktiği reformcu kuyrukçulukla suçlarlarken, UKTH’nı savunan propagandadan öte, kampanya ve pratik olarak bu konuda yıllarca bir şey de yapmadılar. Yıllar sonra ilk defa Yürüyüş “Kürdistan Kürtlerindir” ajitasyon kampanyasını 2012’nin ortalarında yürütmeye çalıştı. Ama “Kürt milliyetçisi” tanımlamasını sürekli kullanarak devrimci tabanda KUDH’nin ilericiliğine ilişkin tereddüt yaratma çabasını aralıksız sürdürmekten usanmadı. Kirli savaş teşhirinden başka soruna ilişkin pratik kampanyalar ve Türk emekçilerini etkileyecek taktikler yürütmeye gerek görmedi. Çünkü Kürt sorununda pratik kampanyalar yürütmek el yakıyor. Türk emekçiler arasında güçlü etki bırakmıyor ve kitle kazandırmıyor. Bu faydacılık sosyal- şoven ilgisizlikten başka bir şey değil. Türk emekçileri sınıfsal ve demokratik diğer sorunlar üzerinden kazanma çabasına ek olarak enternasyonalist tutarlılığın ve şovenizme karşı mücadelenin olmazsa olmazı olarak soruna ilişkin taktikler ve pratik kampanyalar yürütülmezse şovenizmin etkileriyle uzlaşılmış olur. Yürüyüş’ün Kürt sorununda pratik konumu budur.

Yürüyüş’ün en çok saldırdığı nokta olan “barış” taktiğine gelince. Yürüyüş UKTH’nın devrimci içeriğiyle propagandası dışında Türk emekçilerinin mevcut somut siyasi durumuna elverişli hangi taktikle hareket ediyor. Örneğin sınıfsal ve antiemperyalist mücadelenin sorunlarını tekil talepler halinde pratik mücadele kampanyalarına dönüştürüyor. Fakat şiddetli bir savaşın sürdüğü Kürt sorununda hangi taleplerle ve nasıl kampanyalar yürütüyor? Türk emekçileri arasında soruna ilişkin tekil taleplerle de ve KUDH’nin öngördüğü programın taleplerinin tanınmasını isteyen pratik kampanyalar yürütmesi gerekmez mi? Nasıl ki sınıfsal ve antiemperyalist tekil veya birçoğu bir araya getirilen taleplerle yürütülecek kampanyalar, kimseyi reformist kılmıyorsa Kürt sorununda da kılmaz. Peki, bu kampanyaları yürütürken Türk emekçilerine ‘bu talepler tanınarak, gerçekleştirilerek barış sağlansın’ demek Türk emekçilerinde etkili olduğu ölçüde kirli savaşa karşı kitle hareketi yaratmaz mı ve Türk emekçilerinin antifaşist kitle hareketini büyütmez mi? KUDH’nin savaşının haklı olduğunu Türk emekçileri arasında yaymaz mı? Türk emekçileri arasında devrimci bir durum ve devrim durumu henüz yaşanmadığı sürece bu rolü oynar. Öncünün görevi bu rolün gereğini yerine getirmektir.

ESP ve HDK’nin, KUDH’nin taleplerini tanıma talepli barış taktiği budur. Elbette Türk emekçileri arasında devrimci yükseliş-devrimci durum-devrim koşullarında böylesi bir taktik reformcu rol oynar ama bu durumdan henüz uzak olunduğu çok açık değil mi? O halde Yürüyüş’ün somut koşullara ilişkin taktik yürütme isteksizliği, sosyal-şoven faydacılığı ve yeteneksizliğini devrimcilik olarak yutturmasına değer verilemez, verilmemelidir.

DHF’nin HDK’ye yaklaşımı ise, gerek 40. yıl sempozyumlarındaki konuşmalarda gerekse Halkın Günlüğü yazarı S. Çakıroğlu’nun Partizan’ı HDK’ye olumlu yaklaştığı için eleştiren makalesinde (HG, s.32), iki noktada somutlaşıyor: HDK devrimin zaferini öngörmüyor, Kürt hareketine yaslanarak var olmaya çalışan reformistlerin merkezidir ve HDK’nin asıl gücü olan Kürt hareketinin ideolojisi olan üçüncü alancı, sivil toplumcu, eski devlet mekanizmasını parçalamadan aşma teorilerinin odak merkezidir, bu iki nedenle katılınmamalı.

Ayrıca HG, HDK program taslağı ortaya çıktığında HDK’ye yönelik eleştirilerini özetlerken yine bu iki noktaya yoğunlaşmıştı:

“Silahlı bir mücadele... perspektifini merkezine almayan her hareket, oluşum sistemin sınırları içinde “demokrasicilik” oyunu oynamaktan başka bir misyona sahip olamaz.”

“Kürt Ulusal Hareketi’yle ilişkilenme meselesinde de istisnalar dışında sol-devrimci örgütlenmeler pragmatist-kuyrukçu bir politika izlemektedir.”

HDK içinde devlet sorununda devrimin zaferini öngörmeyen parti ve kitle örgütlerinin de olduğu bir gerçektir. Hatta KUDH program olarak devrimi değil demokratik özerkliği öngörmektedir. Ama bu programa sahip olmasına rağmen yürüttüğü pratik mücadele Halkın Günlüğü’nün kabul ettiği gibi Kürt halk kitlelerini devrimcileştirmeye devam etmektedir; “Kürt ulusal hareketinin dinamikleri(nin) devrimci bir nitelikte ol”ması “ayrı gerçekliktir.”(SÇ, agm)

Peki, bu devrimci dinamiği taşıyan hareketle cephesel veya eylemsel birlikler kurmak, neden antifaşist direniş odağı yaratmasın? Kürt illerinde DTK, Batı’da HDK meclis ve komitelerinde yer almayı öngören Partizan neden yanlış yapıyor olsun? Bunu yapmakla neden Kaypakkaya çizgisinden saparak kesk u sur u zer rengine kaymış olsun? Partizan’ın eleştirdiğiniz görüşü olan faşizme kaşı direniş odağı geliştirmeye bugün gerçekten ihtiyaç yok mu?

Antifaşist direniş odağı geliştirmek günün acil görevidir. Devrimci ve antifaşist partilerin, kitle örgütlerinin ve bireylerin AKP liderliğindeki faşist diktatörlüğe karşı birlikte kitlesel direniş odağını yaratma çabası olarak HDK’nin devrimci hareketin gelişmesine zemin hazırlayacağını iddia ediyoruz. Halkın Günlüğü olarak sizin buna kafa yormamanız yanlıştır, sekterizmdir ve Kürt ulusal hareketine kuyrukçulukla suçlamanız sosyal-şovenizmden etkilenmektir.

Dağlarında ağır bedellerle mücadele ediyorsunuz ama yerleşim yerlerinde kitlesel halk örgütlülüğünün biçimi olarak geliştirilmeye çalışılan DTK meclis ve komitelerinde yer almayı yanlış görüyorsunuz. Peki, buralardaki kitleleri AKP’ye (ve Dersim’de CHP’ye) terk etmek değil mi bu tavır? Yoksa Dersim’de bir başka biçimdeki sosyal-şovenizmden halkın etkilenmiş olmasından faydacı tarzda yararlanacağınızı mı düşünüyorsunuz. Ayrıca uğruna mücadele etmeyi öngördüğünüzü ileri sürdüğünüz ulusal demokratik taleplerle mücadele eden Kürt kitlelerinin DTK içinde toplanmış olması bile DTK meclis ve komitelerinde yer almayı gerektirir.

Antifaşist direniş odağının bir biçimi devrim yapma işlevinde olmamasına rağmen HDK, DTK gibi birliklerdir. Bu birliklerin antifaşist kitle hareketini büyütme iddiasıdır. Bu birlikler devrim yapmaz ama devrime hizmet eder. Kitle eylemleri düzenleyerek ve yaygınca örgütlenme çabasına girerek kitle hareketini geliştirmeye çalışan bu antifaşist birliklere silahlı mücadele yürütmediği için devrimci değiller eleştirisini yapan HG, bugün kitle hareketlerini/ serhıldanları birleşik bir çabayla büyütmenin yakıcı ihtiyacını atlıyor. Ama öte yandan silahlı mücadelede de KUDH’yle ittifakı, KUDH’ne ve onun reform programına kuyrukçu olmamak adına reddediyor.

HG’nün ‘işçi ve emekçilerin mücadelesini örgütlemek yerine Kürt hareketine kuyrukçu oluyorlar’ eleştirisi Batı için ayrı Kürt illeri için ayrı eleştiriyi gerektiriyor.

Kürt illeri için şu vurgulanmalıdır. İşçi ve emekçilerin devrimini örgütlemek, ulusal devrimden kopuk olamaz ve ulusal talepleri önde tutarak, sömürgeci boyunduruğa karşı ulusal devrimi ayakta tutmaya çalışırken yanı sıra sınıfsal taleplerle kitlelerin mücadelesini geliştirmeyi gerektirir. Fakat kabul etmek gerekir ki Kürt illerinde KUDH’nin yüksek düzeydeki mücadelesine ne bu arkadaşların geleneğinin yürüttüğü mücadele ne de bu illerde çalışma yapan sosyalizm iddiasındaki diğer partilerin mücadelesi ayak uydurabilecek durumda. Bu dengesizlik nasıl azaltılabilir veya giderilebilir? Dağda mücadele eden bu gelenek, Kürdistan çapında ulusal kurtuluş sorununu öne alarak ve Batı’da devrimin patlak vermesi yoluyla Kürdistan’da etkinliğini sağlayabileceğini bilince çıkarması gerekmez mi? Bu sağlanıncaya ve devrimin zaferine değin, KUDH bugünkü mücadelesini sürdürdüğü müddetçe onunla ittifak kurmak, birleşik devrim iddiasındaki her devrimci partinin ciddiyetle ele alması gereken görevidir. Bu göreve uzak durarak “kuyrukçuluk”la suçlamak devrimci ciddiyetle bağdaşmaz.

Batı’da ise Türk emekçilerini mücadelelere seferber etmenin zahmetli görevlerini yerine getirme ve gelişmenin önünü açmayla iç içe özel olarak Kürt ulusal mücadelesinin her somut düzeyini ve Türk emekçi hareketi üzerindeki şovenist etkinin durumunu dikkate alan taktikler izlemeyi de gerektirir. Kürt hareketinin taleplerini tanımayı eksen alan barış taktiği üzerine yukarda durmuştuk.

Bu ve benzeri taktiklerin, soruna ilişkin temel görüşün propagandasının yanı sıra, Kürt hareketine düşmanlığa karşı enternasyonalist sağlam duruşu sürekli korumak da olmazsa olmazdır. Bu tavrın bir parçası da KUDH ve antişovenist/antifaşist güçlerle birlik kurmayı gerektirir. Antifaşist ittifaklar ve birlikler kurmak, devrimci partilerin bağımsız mücadele ve çalışmasını engellemez ama -örneğin HDK geliştiği/geliştirilebildiği oranda- devrimci partilerin gelişmesine zemin sunar. Bunu “kuyrukçuluk”la suçlamak, antifaşist ittifakların önemini reddeden sekterizm olduğu gibi, sosyal-şovenist bir tavır içine de girmektir.

Ayrıca HG’nün yaptığı gibi Kürt hareketinin demokratik konfederalizm teorisini politik olarak bu hareketle ittifak kurmanın önüne engel yapmak da ayrı bir doktriner sekterizmdir.

Sonuç olarak Antifaşist ve devrimci partiler, kitlesel gelişme yollarını kendi çizgileri ve bağımsız çalışmalarıyla açmaya çalışırlarken, antifaşist birlikle daha geniş kitlelerin toplanacağı bir HDK’yi geliştirme görevini önlerine koymalıdırlar. Sorun bu cephenin gerekliliği değil pratikte geliştirilebilmesidir. Bu gerçekleştiği oranda devrimci hareketin sekterliği de, antifaşist hareketin bir bölümünde var olan sosyal-şovenist duruş da gerileyecek, terk edilecektir. Bu nedenle HDK’nin pratik gelişimine yoğunlaşılmalı ve bu bakımdan HDK’ye yöneltilecek eleştirilere ise değer verilmelidir.

*A. Güler, TKP Kürt Hareketi ile Açılan Arayı Kapatacak, ANF ile röportaj.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn