Ekonomik Kriz: Teğet Mi, Kiriş Mi?

Kapitalist üretim tarzı içine yuvarlandığı aşırı üretim krizini bir türlü aşamıyor. 2008'de başlayan kriz bitmeyen bunalıma dönüşüyor. IMF 2060 sonrası büyümenin yüzde 0'a oturabileceği öngörüsünde bulunuyor. Bitmeyen bunalımın “kırılgan ekonomi” diye tabir edilen Türkiye gibi mali-ekonomik sömürge ülkelere faturası çok daha fazla oluyor. 2002 sonrası dünyaya yayılan sömürgecilik fonlarının “evlerine” dönmeleri kurların yükselmesine yol açıyor. Artan kurlar, ekonomileri tamamen dış kaynak girişine bağlı olan bu ülkelerin borçlarını katlıyor, üretimlerini daraltıyor. Türkiye bu sarsıntıları en fazla yaşayan mali-ekonomik sömürgelerden birisi. Politik islamcı faşist burjuva iktidar bu çöküşü ertelemek için içeride ve dışarıda yüksek çatışmalı bir hattan ilerliyor. Peki, bu çabalar ne kadar sonuç veriyor? Bu çatışmalı varoluş krizi “teğet” mi yaratır, yoksa siyasi iktidarın dairesini yarıp geçen bir kirişe mi dönüşür?

2008: Bitmeyen Bunalım

2008'de ABD'de aşırı konut üretimi ve konut kredisi krizi olarak başlayan, 2010'lar başında özellikle Güney Avrupa ülkelerine kamu borçları krizi olarak sıçrayan, son yıllarda ise Türkiye gibi mali-ekonomik sömürge ülkelerde kur krizi olarak kendini gösteren kapitalizmin son krizi sürüyor. 2010'da uluslararası tekellerin yüzde 8 olan kar oranları, 2016 itibarıyla, 2008 krizi seviyesi olan yüzde 5-6'lara düşmüş durumda. Toparlanma sinyalinin aranacağı en önemli göstergelerden biri olan toplam sabit sermaye yatırımlarının dünya hasılasına oranı ise artmıyor, azalıyor. Bu oran 1980'de yüzde 26 iken, 2015'te yüzde 23,5'e gerilemiş vaziyette. Diğer bir önemli gösterge olan emek üretkenliğinde, yani göreli artıdeğer sömürü kapasitesindeki artış hızı da '90'lardan bu yana geriliyor.

Üretime dönmeyen kar kütlelerinin hayali sermaye alanına yönelişinin boyutları da devasa miktarlara ulaşmış vaziyette. 2017 itibarıyla toplam borcun küresel ekonomiye oranı yüzde 220’ye ulaştı. Yani mevcut üretimin toplamı kadar bir miktar gelecekten borç alınmış! Hayali sermayenin reel üretimden tam olarak bağımsızlaşması mantıksal olarak imkansız olduğu için, sanayi sermayesinin kar oranlarının giderek düşmesi gelecekteki artıdeğerin üretimini, dolayısıyla geleceğin gaspına dayalı olan hayali sermaye pazarının karlılığını da riske sokmaya başladı.

Ekonomik düzlemde yaşanan bu kriz, hem giderek azalan pazarlar üzerindeki emperyalist yeniden paylaşım savaşının şiddetini, hem de tekeller üzerindeki maliyet azaltma baskısını artırıyor. Sıkışan karların işçi sınıfına yoksulluk, işsizlik ve gelir adaletsizliği olarak yansımasını da verilerden açıkça görebiliyoruz. Yeniden paylaşım savaşları mültecileştirmeyi en üst seviyeye çıkarırken, maliyet kısma baskısı da emperyalist ülke işçilerine reel ücretlerin düşmesi, bireysel borçlanma artışı, çalışma rejiminin esnekleştirilmesi ve kemer sıkma politikalarıyla, yani sosyal fonların azalması olarak dönmekte. Küresel ölçekte baktığımızda, bugün en zengin yüzde 1 dünya zenginliğinin yarısını alırken, en yoksul yüzde 80 ise bu zenginliğin yüzde 5,5’ini paylaşıyor. 3 milyar insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Küresel işsizlik artıyor. Yedek işçi ordusuna 2017 yılında yaklaşık 4 milyon işsizin daha katılacağı tahmin ediliyor. Bu oran gençlerde çok daha korkunç seviyede. Hem genç işsizliği, hem de istihdamdaki gençliğin yoksulluğu artıyor. İstihdamdaki gençlerin üçte birinden fazlası mutlak yoksulluk sınırı olarak kabul edilen günde 3,1 doların altında gelire sahip. Küçük burjuvazinin durumu da farklı değil. Orta sınıflar mülksüzleştirilip proleterleştiriliyor, yani proletaryanın tabanı giderek genişliyor. Öte yandan, kafa emeği ile kol emeği ve ezen-ezilen ulus işçileri arasındaki gelir ve statü farkları ortadan kalkıyor, sınıf negatif anlamda homojenleşiyor.

Sermayenin Komünizmi?

Küresel aşırı üretim krizinin çıkışsızlığının ne boyutlara vardığını anlamak için IMF'nin açıklamalarına bakmak yeterli olacaktır. Bildiğimiz, tanıdığımız IMF, hani şu yeni-sömürgelerin mali-ekonomik sömürgelere dönüştürülmesinin mali sürecini yöneten IMF, son yayınladığı dünya raporu ve sosyal medya üzerinden sıklıkla gelir adaletsizliğinin iyice arttığı konusunda “uyarılar” yapıyor. Benzer “eleştirileri” Dünya Ekonomik Forumu'ndan ve Dünya Bankası'ndan da duyuyoruz. Bunu, tıkanmış talebin önünün açılması için kitlelerin alım gücünü destekleyici kamu politikalarının teşvik edilmesi, yani keynesyen bir önlem önerisi olarak okuyabilir miyiz?

Emperyalist küreselleşme evresinden önceki dönemlerde ortada kolektif bir sermaye gücü olarak “sosyal devlet” varken, yani kapitalist tekeller karlarının bir kısmını bu aygıta devretmişken, bu bir ekonomi politikası aracı olabilirdi, şüphesiz. Ancak “sosyal devlet”in özelleştirmeler yoluyla kapitalist pazara açılarak tırpanlandığı, bu geçiş sürecindeki refahın kamunun borçlandırılmasıyla finanse edildiği ve bu sebeple emperyalist merkezler de dahil neredeyse tüm ülkelerin kemer sıkma politikaları uygulandığı günümüzde, önce göreli, sonra da mutlak olarak daralan alım gücünü kamu politikaları ile sağaltmak artık söz konusu değildir. Diğer bir deyişle, ortada pazara konu olmayan bir birikim sahibi olarak “kamu” kalmamışken, “keynesyen” talep genişletme politikaları aktif ve çözüm sağlayıcı nitelikte bir araç olarak düşünülemez. O halde çağrı kime yapılıyor? Kapitalistlerin bizzat kendilerine mi? Öncelikli gündemi emek maliyetlerini azaltmak olan sermaye sınıfının böyle bir hamle yapması bir cebinden aldığını öteki cebine koymak anlamına geleceği için, bu da olası gözükmüyor.

Bu çağrıların amacı “sosyal devlet” namına uygulanan son kırıntıları da tüketimi destekleyecek birer enstrümana dönüştürerek kullanmak olabilir. Örneğin, sermaye kurumlarının bu çağrılarına paralel giden, çalışan-çalışmayan herkese aylık harcanabilir “temel yurttaşlık geliri” verilmesini öngören tartışmaların bu konuyla yakından bir ilgisi olması kuvvetle muhtemeldir. İşçi sınıfının ödenmemiş geliri sayılan kıdem tazminatı, “sosyal devlet” harcamaları olarak sunulan eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, iskan, ulaşım hizmetleri ve doğrudan sosyal yardımlar temel yurttaşlık gelirinin kaynağı olabilir ve işçi sınıfının geleceği için ayrılmış bu fonlar bugünün pazarının konusu haline getirilebilir.

“Sermayenin komünizmi” ironik nitelemesine konu olan bu gelir biçimi, bir yanıyla tekellerin bugünlerde bu krizi aşabilmek için robotlu üretime geçişi konuşmasıyla da bağlantılı. Üretici güçlerde gerçekleştirilecek böylesi bir devrim tekil kapitalist blokların belli bir süre için diğer kapitalistlerden ekstra-kar emmesine müsaade edecek olsa da, bu teknolojinin hızla yaygınlaşması ile büyüyecek işsizliğin artıdeğerin gerçekleşme imkanlarını daha da daraltacağı ortadadır. İşte, temel yurttaşlık geliri tam bu noktada, ideolojik olarak da üstünlüğünü yitiren kapitalizmin, elde kalan son kaynakları yeniden dağıtma yoluyla hem gelir adaleti illüzyonu yaratmasına hem de artıdeğerin gerçekleşmesi sorununa alım gücünü artırarak cevap vermesine hizmet edebilir.

Tabii sermaye safında bu perspektifin henüz olgunlaşmadığını belirtmekte fayda var. Elimizdeki somut öngörü ve gerçeklerden yola çıkarsak, kapitalist üretim tarzının kendini toparlanması adına bir umut ışığı olduğunu söyleyemeyiz. OECD'nin küresel ekonominin ortalama büyümesinin 2014-2030 arası yüzde 3,6, 2030-2060 arasında da yüzde 2,7 olacağını, 2060 sonrasında ise yüzde 0,5'e düşeceğini öngörmesi, IMF raporlarının da benzer karamsarlıkta olduğu gerçeği bizim için veridir.

Türkiye: Sular Çekilince Ortaya Çıkan Harabe

Kapitalist kriz, Türkiye gibi mali-ekonomik sömürge ülkelerde kendini çok daha yakıcı bir şekilde hissettiriyor. 2001 krizini bir aşma yöntemi olarak tekelci sermaye, ABD merkez bankası FED'in niceliksel genişleme politikası aracılığı ile hem doğrudan yabancı yatırımlar hem de kısa vadeli portföy yatırımları yoluyla kendilerine yeni pazarlar sağlayacak ülkelere akmaya başlamıştı. Fonlar bu ülkelerdeki yatırımları artırmış, işbirlikçi burjuvazinin karlarına adeta bir bahar yaşatmıştı. Ancak Türkiye burjuvazisi özelinde konuşursak, bu baharın epey hoyratça değerlendirildiğini söyleyebiliriz.

2003 itibarıyla doğrudan yatırımlar, zaten artıdeğer üretiminin belkemiği olan imalat sanayisini geliştirecek alanlara değil, özelleştirme talanına, bankacılık-finans ve perakende sektörlerine geliyordu. İşbirlikçi burjuvazi de yerli sanayiyi geliştirmekten daha çok, söz konusu alanda yabancı sermaye ile ortaklıklar kurmaya yöneldi ve toplamda ekonomi içindeki imalat sanayisinin payı azaldı. Sanayi üretimiyle ilgili ithal ikamesi gibi uzun erimli politikalarla “vakit kaybedilmedi”. Tersine, yabancı fon akışı sayesinde ucuzlayan yerli para birimi sanayici kapitalistin hızlı üretim ve kısa vadeli kar realizasyonu sağlamak için ucuz hammadde ve ara malı ithalatına yönelmesine neden oldu. Bu da, bir süreliğine yüksek karlar sağlasa da, sanayiyi gitgide dışa bağımlı kılarak üretiminin dikey bağlarını kopardı.

İhracattaki ithal girdi payının sürekli artması, genişletilmiş artıdeğer üretimi yapabilmek için artan oranda dış kaynağa ihtiyaç duyulmasına, döviz borcunun ve cari açığın sürekli artmasına, dolayısıyla ekonominin artan oranda dışa bağımlı olmasına yol açtı. Bugün finans dışı özel şirketlerin net döviz açığı 212 milyar dolara, ülkenin toplam döviz açığının milli gelire oranı da yüzde 52'lere dayandı. Oysa bu oran 1998'de sadece yüzde 28'di. Cari açığın sene sonunda 45 milyar doları aşacağı öngörülüyor.

2008 krizi sonrası daralmaya başlayan küresel üretim, yabancı doğrudan yatırım fonlarının akış hızını durağanlaştırmıştı. “Sıcak para” diye tabir edilen ve fiziksel yatırıma değil devlet tahvillerine ve borsaya kısa süreli kar vurgunları için girip çıkan portföy yatırımları ise görece daha dalgalı bir seyir gösterdi, ve 2001-2008 dönemi kadar olmasa da, 2009 sonrasında da cari açığı finanse ederek borçluluk artışıyla büyümenin sürdürülebilirliğini sağladı. 2013'de FED’in niceliksel genişleme politikasına son vereceğini açıklamasının ardından, 2017 itibarıyla faiz artırımına gitmesi ve Avrupa merkez bankası ECB’nin de aynı dönemde varlık artırımına gideceğini açıklaması ile birlikte mali oligarşinin fonlarının çekilişi hızlandı. Bu geri çekiliş, mali-sömürge ülkelerin para birimlerinin hızla değer kaybetmesine, faizlerin yükselmesine, giderek artan döviz borçlarının bir de kur farkı nedeniyle katlanmasına yol açtı.

Bugün Türkiye'de döviz kurlarının ekonomik krizin seyrini belirlemede ana etken haline gelmesinin sebebi de bu. Kurdaki tek kuruşluk artış, borçlara milyon dolarlarla ölçülen bir yük getirmekte ve bu yük yerli sermayeyi zaten o kadar da verimli olmayan üretimi genişletme noktasında çekingen kılmaktadır. Kuru dizginlemek için TC merkez bankası faizleri doğrudan ve dolaylı yollarla artırmak zorunda kalmaktadır, ancak artan faizlerin en büyük zararı da sanayi yatırımlarına darbe vurmasıdır. Sorunlar sadece bununla da sınırlı kalmıyor elbette. Mali-ekonomik sömürge tarzı büyüme modeli diyebileceğimiz bu model fonsuz kaldığında, kurlar ve faizler artarken, aynı zamanda enflasyon ve işsizlik de yükseliyor. Enflasyon çift haneye yerleşmiş vaziyette. İşsizlik tarihin en yüksek seviyelerini zorluyor.

Peki, ekonomi buna rağmen nasıl büyüyor diye bir soru sorulabilir. Ülkede teknolojik bir devrim yaşanmadıysa, sanayinin kapasite kullanım oranları artmıyorsa ve üstüne üstlük işsizlik de yükseliyorsa, sanayi hasılasının büyümemesi gerekir. Bu noktada işi TÜİK'in hallettiğine dair ciddi şüpheler var ve ortada bu şüpheleri kanıtlayacak ciddi matematiksel çelişkiler de var. Örneğin aynı şeyi ölçen sanayi üretim endeksi ile sanayi milli gelirinin büyüme hızlarının paralel seyretmesi gerekirken, TÜİK'in “yeni hesaplama yöntemi” sayesinde bu bağlantı kopmuş vaziyette. Sanayi milli geliri sanayi üretim endeksinden 2-3 kat fazla büyüyor. Bunun sebebi, üretim endeksinin, olması gerektiği gibi, sanayi şirketlerinin somut üretim verilerinden hareketle hesaplanması, ancak hasıla hesabının artık maliye bakanlığı kayıtları kaynak alınarak yapılması. Kısacası, ölçüme değil, kerameti kendinden menkul devlet kayıtlarına bakılarak yapılan milli gelir hesabının artık burjuvazi için dahi bir anlamı kalmamış vaziyette. Bu açıdan bakarsak, 3. çeyrek verilerinde yüzde 10'luk bir milli gelir artışı dahi sürpriz olmaz!

Çöküş Erteleme Mekanizmaları

2016’nın ikinci yarısında inişe geçen Türkiye ekonomisi, üçüncü çeyrekte yüzde 1’e yakın küçülmüş ve son çeyrekte kurların yükselmesi ile krize girişin ilk sinyalleri vermişti. Bu sarsıntı iki şekilde ötelendi: 1) yabancı sermayenin tekrar girişi, 2) büyük çaplı kamu maliyesi politikaları.

2016 Kasım'ında yabancı portföy fonları, saray iktidarının uygulamalarının mülkiyet rejimini tehdit eder hale gelmesinin bir yansıması olarak orta çaplı bir çıkış yapmaya başlamış, ancak 2017 itibarıyla tekrar girişe yönelmişti. 2016 için kurtarıcı rolünde olan kayıtdışı sermaye girişi geçen sene 3,5 milyar dolar iken, 2017'de bu rakam 930 milyon dolar çıkış olarak gerçekleşti. Ancak öte yandan, yerli sermaye tam ters yönde bir hareket sergileyerek, 2016'da 1,5 milyar olan yurtdışına çıkış düzeyini 2017'de 3,6 milyara çıkardı. Sermaye hareketlerinin bu seyrinin şüphesiz bir mantığı var. 2017'de artan yabancı sermaye girişinin bileşimi “vurguncu” diyebileceğimiz niteliktedir. Kurlar yeteri kadar yükselip ülke ekonomisinin risk puanı artınca, yükselen bu risk üzerinden finansal kar elde etmek isteyen portföy yatırımları ülkeye tekrar hücum etmiş ve bu da kurlar üzerindeki baskıyı bir miktar gevşetmiştir. Yerli sermaye kaçışlarının artması ise tam da bu riskten kaçıştır. Bu kaçış, genel olarak yığınların yaklaşan kriz karşısında kendilerini koruma aracı olarak altına yönelik talepleri neticesinde gerçekleşen altın ithalatında vücut bulmuştur. Özetle, 2017'nin sermaye hareketleri, krizi öteleyici de olsa, bizzat krizin iç hareketleridir.

Krizin yıkıcı etkilerinin ötelenmesindeki asıl araç etkin kamu maliye politikalarında yatıyor. Sermaye kesimine daha fazla kredi, teşvik ve vergi affı yoluyla kaynak aktarımı ile umuluyor ki, bu “yardımlar” sermayeyi cesaretlendirsin, üretime ısındırsın. Bu önlemlerden en hacimli olanı Kredi Garanti Fonu (KGF). Bankalara, açacakları kredilerden doğacak geri dönüş zararının yüzde 7'sine kadar devlet garantisi sözü veren siyasi iktidar, bu yolla 300 binden fazla firmaya 220 milyar TL'yi bulan kaynak aktarmış vaziyette. KGF’nin Eylül ayı raporuna göre, kredi kullanan firmaların üçte birinin kredi skoru B’nin altında. Ayrıca alınan kredilerin yüzde 30'luk bir bölümünün arsa, lüks araba, ofis alımına harcamış olduğu ya da daha önce aldıkları kredili mevduat hesabı ile rotatif kredilerini kapamak için kullanıldığı tahmin ediliyor. Yani bu devasa kredi hamlesinin batık riski sanılandan fazla olabilir. İkinci büyük önlem, “kamu-özel işbirliği” (KÖİ) adıyla bilinen yol-köprü projeleri. Yabancı ortaklı şirketlerin bu sefer de yurtdışından alacakları kredilere ve yetersiz araç geçişi yoluyla oluşacak zararlara kefil olunan bu projelerden beklenen şey aynı: üretim ve istihdamın artması.

Bu iki önlem temelde krizin yıkıcı etkilerinin ertelenmesi için bir olanak ve ekonomide (istihdama dönmese de) bir canlanma yaratabiliyor. Ancak burada iki sorun ortaya çıkıyor: 1) İşletmelerin faaliyet yılları tamamlandığında, mega projelerin zararları nasıl ödenecek? 2) Batık krediler artarsa ve kefalet oranı yüzde 7'yi aşmak zorunda kalırsa, bu batıkları karşılamak için gereken miktar nereden bulunacak?

Bunun cevabını 2018 bütçesinde ve yeni torba yasada görmekteyiz. 2018 için normalde hazine borçlanma limiti kanunen 52,2 milyar TL’ye (bir önceki senenin bütçe açığının yüzde 10 fazlasına) kadar esnetilebiliyor. Ancak bu limitler Ağustos sonu itibarıyla aşıldığı için, meclise getirilen yeni torba yasada borçlanma limitine 37 milyar TL daha ekleniyor ve böylece limit 89,2 milyar TL’ye kadar genişletiliyor. Bu borç elbette ki yüksek maliyetle yeniden dışarıdan alınacak. Yeni bütçenin işçi sınıfı ve emekçilere yoğun bir vergi yükü bindirdiğini de hesaba kattığımızda, siyasi iktidarın yakında büyük bir zarar ve batak operasyonuna girişeceği, bunun faturasının da bir yerden çıkarılması gerektiği ortada. Kamuoyunda her ne kadar motorlu taşıtlar vergisindeki artış gündem olsa da, gelir vergisinin 3. dilimindeki artış ile ücretlerin doğrudan tırpanlanmasına geçişi bunun ilk işaretlerinden biri olarak okuyabiliriz. Bunun yanında, vergi mantığını zorlayacak bir takım uygulamalarla karşılaşmamız da olası. Örneğin, tütün ve alkolde vergi artışının artık negatif bir etki ile vergi gelirlerini azaltacak oranlara çıkmış olması karşısında, meyve suyuna lüks tüketim vergisi uygulanmaya başlanması gibi akla ziyan pratiklerle daha çok karşılaşabiliriz.

Yine Aylardan Kasım

2016 Kasım'ındaki sermaye çıkışının siyasi iktidara orta çaplı bir kalp çarpıntısı yaşatmasının ardından, tam bir sene sonra yine Kasım ayında yabancı portföy yatırımlarının ikinci çıkış dalgası başladı. 1 haftada tam 1 milyar dolar tutarında fonun spekülatif sermaye piyasalarından çıkması dolar kurunu 4 TL'ye yaklaştırırken, Euro kuru da 4,6 TL'yi aştı.

Yabancı portföy yatırımlarının giriş-çıkış mantığının risk iştahına ve kısa dönemli finansal kara bağlı olarak hareket ettiğini belirtmiştik. Görülüyor ki, yabancı yatırımcılar riskin “yüklenemeyecek kadar” yükseldiği ve fiyatların yeteri kadar yükselmiş olduğu kanaatindeler. Bunun ekonomik sebebi siyasi iktidarın başvurduğu sıra dışı kamu maliyesi yöntemlerinin bir işe yaramıyor olması, KGF ve bankaların batık riskinin ekonominin geneline sirayet ederek kritik boyutlara yükselmesi, firmalarda nakit tutma eğiliminin artması ve ödeme sürelerinin uzamış olmasıyla beraber seri iflas olasılıklarını hayli artırması olarak yorumlanmasıdır. Bunun yanında, sarayın burjuva mülkiyet düzenine ve mali-ekonomik sömürge programına ters bir hamle (merkez bankasının özerkliğinin ihlali, kayyum politikası vb.) geliştirme ihtimalinin güncelliği de risk algısını artırmaktadır.

Söz konusu çıkışların siyasi sebeplerinin ise siyasi iktidarın ABD ile yaşadığı gerginliği yükseltip S-400 füze anlaşması yoluyla Rusya ve İran bloğuna yakınlaşması ve İran'a ambargoyu delmekle suçlanan Rıza Zarrab'ın itirafçı olup ABD mahkemelerinde AKP ve saray aleyhine konuşacağı haberlerinin dedikodudan daha ileri bir noktaya taşınması olduğu söylenilebilir. Kısacası, emperyalizm liginde yer kazanmak için emperyalistler arasındaki çelişkilerden faydalanmaya çalışan saray, ipin ucunu kaçırmış gibi gözüküyor. Emperyalistlerin sarayı cezalandıracağı beklentisi de çıkışlara yol açıyor. Peki, yeniden alevlenen bu kur krizi karşısında siyasi iktidar ne yapıyor?

Şu an kurları baskılayabilmenin tek yolu faiz artırımı. Ancak saray ısrarla faizlerin düşürülmesi gerektiğini söylüyor, zira biliyor ki, artan faizler yatırımları ve konut talebini baskılıyor. Özellikle konut talebinin düşmesi suretiyle Türkiye'nin yıllardır sırtını dayadığı inşaat-emlak sektörüne ciddi darbe vuracak olması sarayı tedirgin ediyor. Halihazırda bu sektörde konut fiyatları artışı maliyet artışının sadece yarısı kadar olduğundan, karlar zaten ciddi anlamda baskılanmış vaziyette. Yükselen faizlerle birlikte talebin daha da gerilemesi, bırakın krizden inşaat ile çıkabilmeyi, krizin önce inşaat sektörünü vurması anlamına gelebilir.

Ancak faizler artmazsa bu sefer de kurları baskılamak mümkün olmuyor. Sarayın baskısı ve kapitalizmin demirden kanunları arasında sıkışan merkez bankası dolaylı yollardan faiz artırımına gitmeyi seçiyor. Zira kur karşısında şu an için başkaca da bir silaha sahip değil. Elbette bu da işe yaramıyor. Hem faizler, hem de dolar ve euro kuru yükselmeye devam ediyor.

Öte yandan, artan enflasyon da ithalat yoluyla ucuz meta sağlayarak aşılmaya çalışılıyor. “İthal et” yoluyla etin kilosunun 45 TL'den 25 TL'ye düşürülmesinin kitleler nezdinde kısa vadeli olumlu bir etkisi olsa da, bu hamle krizi yaratan temel mantığı, yani dışa bağımlılığı bir nebze daha artırıyor. Susayan ekonomiye tuzlu su içiriliyor, artan susuzluk daha fazla tuzlu su ile giderilmeye çalışılıyor.

2019'a Kadar Savaş!

Yaratılan artıdeğerin aslan payının dünya tekellerine akıyor olması, mali-ekonomik sömürgeleri küresel aşırı birikim krizleri karşısında daha savunmasız bırakır. Krizin etkisi sanayinin ithalata bağımlılığı ölçüsünde artar ve üretim krizinin kur ve döviz borcu krizi olarak yaşanmasına sebep olur. Bu krizin kapitalizm içerisinde etkisini azaltmak, toplam artıdeğer üretiminde ithalat payının ne derece azaltıldığına, dolayısıyla sanayiyi stratejik olarak örgütleme düzeyine ve teknoloji yaratımına, işgücü ve hammadde maliyetlerinin ne derece baskılanabildiğine ve/veya yeni sömürge pazarlarına ne kadar yönelindiğine bağlıdır.

Türkiye burjuvazisinin teknoloji atılımı yoluyla üretici güçleri devrimcileştirme ya da tedarik zincirlerini ithalat bağımlılığını azaltacak düzeyde yeniden örgütleme şansı dünya-tarihsel olarak mümkün gözükmemektedir. Üstüne üstlük petrol fiyatlarının tarihsel seyri yönünü yukarıya çevirmiş durumdadır. İşgücü maliyetlerinin OHAL marifetiyle baskılanması ve yayılmacı sömürgecilik ve vahşi birikim araçlarının aktif kullanımı şu an için en güncel stratejidir. Bu da kendini, bir yandan emeğin kazanılmış haklarına ve örgütlülüğüne yönelik cephe saldırısı geliştirmekle gösterirken, diğer yandan da savaş sanayisini geliştirmekle, Ortadoğu'daki emperyalist yeniden paylaşım savaşında taraf olmakla, mültecileri ucuz işgücü ordusu olarak kullanmakla ve bu yolda emperyalist bloklarla girilen sürtüşmeli hattan ilerleyerek dış borç akışını güvence altına alıp, bir takım imtiyazlar elde etmekle göstermektedir.

Bu gerilimli ekonomi-politik yol, akıllara ister istemez şu soruyu getiriyor: Bu dış finansman akışı ve gerilim nereye kadar sürdürülebilir? Sarayın, 2019 seçimlerine kadar yediği yumruklarla sersemleyen, ancak nihai yumruğu yememek için eline geçirdiği her şeyi düşmanına çaresizce fırlatan bir sokak serserisi gibi tüm maliye ve para politikası araçlarını kullanmaya devam edeceğini, sermaye kesimine kaynak aktarımının son hızla süreceğini söyleyebiliriz.

Çarlık Faşizminin Ve Burjuva Fırsatçılığının Ötesinde

2019 galibiyetinin, yukarıda bahsedilen vahşi birikim araçlarının kullanımı konusunda siyasi iktidarın elini, ekonomik yönden olmasa bile, siyaseten çok daha rahatlatacağı düşünülebilir. Ancak bunların tamamı “krizi öteleyici” niteliktedir ve son derece kırılgan bir zemin üzerine yükselir. Kapitalist üretim tarzı içerisinde kalındığı müddetçe bu ekonomik kriz ne radikal – içe kapanmacı eğilimlerle ne de burjuva demokratlarının dillerine pelesenk ettikleri “yapısal reformlar” ile aşılabilir.

Radikal – içe kapanmacı eğilim, söylemsel düzlemde sadece kitlelerin siyasi konsolidasyonuna yarar. Bunun dışında somut bir anlamı olacaksa, böyle bir hat öncelikle merkez bankasına müdahale ederek faizlerin artışını engellemeyi gerektirir. Ancak iktidar bunu yaparsa döviz kurları tırmanışını durdurabilmek için eşzamanlı olarak sabit kur rejimine de geçmek zorundadır. Burjuvazisinin çıkarları ve faaliyetleri tamamıyla uluslararası tekellerin mali-ekonomik sömürge programına bağlanmış olan ve ekonomisi dış kaynak girişi ile ayakta durabilen bir ülke için bu elbette ki ham bir hayaldir. Ekonomi-politik ve siyasi çerçevesini geçelim, dünya pazarına bu şekilde entegrasyon sağlamış bir ülkenin sabit kur uygulaması salt matematiksel anlamda dahi devasa miktarda döviz rezervi gerektirir. Merkez bankasının net döviz rezervinin 11-12 milyar dolar civarında olduğu düşünülürse, bunu uygulanamayacağı da anlaşılır. Siyasi iktidar her ne kadar emperyalistlerle çatışmalı bir hattan yürümeyi tercih etse de, bu asla ve asla emperyalizm liginden kopmak anlamına gelemez.

Kriz, burjuva solu olan CHP'nin borazanlığını yaptığı üzere, yeni bir burjuva program çerçevesinde “sosyal devlet” perspektifine geçilerek de aşılamaz. Bunun en temel sebebi de, sosyal ve refah odaklı olabilecek bir devlet aygıtının yıllar önce tasfiye edilip tekellerin ve işbirlikçi burjuvazinin pazarı haline getirilmiş olmasıdır. Onca teşvik, vergi affı, kredi ve OHAL “imkanı” karşısında bile kar oranlarının düşüklüğü sebebiyle yatırımdan geri duran, aksine, ülkeyi hızlıca terk edip Panama ve Malta gibi vergisizlik cennetlerine kaçan sermaye kesiminin yeniden kolektif bir sermaye gücü olarak “sosyal devlet”i inşa etmesinin ne maddi ne de tarihsel zemini ortadadır.

Krizden çıkışın anahtarı ne bugünkü çar ve şürekasının ne de emperyalizme yedeklenmiş burjuvazinin elindedir. Kendini dayatan çözüm, bunların yıkılışındadır. Sermayenin atıl bıraktığı birikim, kar için üretimin değişik formları ile değil, sadece ve sadece toplum için üretim ile büyümeyi ve refah artışını aynı anda sağlayabilir. Bu temel gerçek, bugün kendini eskiden olduğundan çok daha yakıcı bir biçimde göstermektedir.

Kirişin Girişi

Peki, 2019'dan önce bu krizin teğetle geçiştirilemeyip, iktidar dairesini yaran bir kirişe dönüşeceğini bekleyebilir miyiz? Buna ekonomi-politik içerisinden kesin bir cevap vermek elbette zor. Ancak sistemin tıkanma ve patlama noktalarına dair öngörülerde bulunmak da mümkün.

Her şeyden önce, kur artışı dursa bile gerilemediği müddetçe, ki gerilemesi için somut bir sebep yok, yaklaşan iç ve dış borç vadeleri ile birlikte yıkım ve bu yıkımı önlemek için alınacak sert önlemler kendisini daha yakıcı bir şekilde göstermeye başlayacaktır. Yüksek borçlar şirketleri daha fazla nakit tutmaya, yani ekonomiyi daha fazla durgunlaşmaya sevk edecektir.

Bu yetmezmiş gibi, KGF'nin batık kredilerinin ve KÖİ'lerin zararlarının karşılanması için genişletilen bütçe açığının finansmanı için satılacak pek bir şey kalmadığı düşünüldüğünde, işçi ve emekçiler üzerindeki vergi yükünün giderek artmasının alım gücünde yaratacağı daralmayla birlikte toplumsal huzursuzluklar artacaktır. Ücretler üzerindeki gelir vergisine yapılan küçük müdahale henüz bir başlangıç. Yüksek ihtimalle, vergi dilimlerine daha çok orta seviyedeki ücretli işçileri etkileyecek şekilde oran artışı gelebilir.

Bunun yanında, kur artışı sadece döviz borcunu değil, maliyet artışını da getireceği için enflasyonun yüzde 15'lere taşınması kuvvetle muhtemeldir.

Tüm bunların en somut sonucu iflasların artması ve zaten daralan üretimin tetiklediği işsizlik (özellikle genç işsizliği) artışının hızlanması olacaktır.

Daralan işgücü pastası, emekçiler arasındaki cinsel, ulusal ve yaşa dayalı çelişkilerin daha sert yaşanmasına yol açıyor. Dolayısıyla bu mülksüzleştirme dalgasından en büyük payı kadınların ve gençlerin alacağına şüphe yok. Şu an yüksek tahsilli işsiz sayısı 1,5 milyonu aştı. İşe yerleşen her 100 kadından 75'i kayıtdışı, yani düşük ücretli ve güvencesiz işlere yerleşiyor. Her 3 gençten biri ne işte, ne stajda, ne de eğitimde. Dolayısıyla gençlerin ve kadınların, daha özelde de genç kadınların üzerindeki sosyo-ekonomik basıncın daha yüksek olacağı söylenebilir.

Bu makaleyi paylaşın

Submit to FacebookSubmit to Google PlusSubmit to TwitterSubmit to LinkedIn